Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 673-692. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 2 • 34/53

673-692. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“Tanrı esenlik versin, İsa ümmetinin beylerden ‘içinizden onun yerine

geçen hanginiz’diye sorması, yerine geçeni dilemesi.”

Evet bir vezir vardı bu vezir isa ümmetini fesada sokmak için uğraşıyordu ve en son kendisi ölmezden, önce bir sürü beyler beylik verdi. Benden sonra halife sizsiniz dedi. Karşı çıkanı öldürün demişti.

“Bir ay sonra halk, a ulular, beylerden onun yerine geçen kimdir.”

Beylerin hepsi de kendisine halifelik geldiğini söylüyordu. Onlara dedi ki sana halifelik verdiğimi hiç kimseye söyleme ve sana karşı çıkan ellerini kollarını bağla öldür. Bütün beylere aynı şeyi söylemişti vezir

“Bilelim de onun yerine, ona uyuyalım; elimizi de eteğimizi de onun eline verelim. Mademki güneş dolundu, bizi dağlayıp battı; onun yerine bir mum yakmaktan başka çare yok.”

Hani güneş batınca ne olacak insanlar ayı ve yıldızı beklerler yollarını bulabilmesi için, gece basınca, karanlık basınca bir mum ışığı karanlığın içinde ona yol gösterir. Mum ışığının aydınlıkta bir anlamı yoktur ama zifiri karanlıkta bir mum ışığı büyük bir aydınlığa sebeptir, parlaklığa sebeptir. Karanlıkta kalan gözlere mum ışığı projektör gibidir. Karanlıkta kalan gönüllere, kalplere küçücük bir iman kırıntısı büyük bir şeydir. O yüzden hadis-i şerif, hadis-i kutsi de gönlünde zerrece iman olan, sonunda cennete gidecektir der. Sebep, zerrece iman bakın çünkü o karanlığın içerisinde zerre miktarı iman bir projektör gibi yanar. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, diğer insanlara nazaran güneş gibiydi. Sakın peygamber battı diyeceğimi düşünmeyin. O peygamber ki hiç batmaz ama sonuçta insandı, öldü vefat etti

ve yerine bir halife geçti. Kim? Hz. Ebubekir radiyallahu anh hazretleri. Bu kainatın, bu varoluşun, kendi içerisindeki hukukudur. Hukuku! Tabiat hiçbir manada boşluk kabul etmez. Muhakkak ki onun yerine birisi geçecektir.

“Sevgiliyle buluşma çağı geçti; dost gitti. Artık ondan armağan ola-

rak bir naib gerek.”

O insanlar, o veziri kendilerince bir dost, bir sevgili olarak görüyorlardı. O ortadan çekilince, ona bir naib, onun işini, vazifesini yerine getirecek birileri lazım. Bir devlet var. Cumhurbaşkanı gelip de Bursa’da Bursa’nın işleriyle ilgilenecek değil. Ya? Bursa’ya bir tane vali atıyor. O vali cumhurbaşkanı adına devletin işleyişini devam ettiriyor. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri etrafa naipler atar, nakipler atar, nükebbalar atardı. O nakipler, ayda bir gün gelirler, nakiplerin başındaki nükebbaya rapor verirlerdi. Şunu şöyle yaptık, bunu böyle yaptık, şurada şöyle oldu, burada böyle oldu diyeve o nakib i nükebba denirdi ona, nakiblerin nükebbası. O raporları toplar, Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine götürürdü, raporları ona bildirirdi. işte her nasıl sallallahü ve sellem hazretlerinin böyle nakipleri ve nükebbaları var ise sufiler, tasavvuf ehli de kendilerine ölçü olarak, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin yolunu tutturduklarından, her üstadın da nakipleri nükebbaları veyahut da bugünkü dilde zakirleri vardır. Onlar orda üstadın adına iş yaparlar, üstadın adına. O yüzden onlara da itaat, üstada itaat gibidir. Askerde bir kimse yüzbaşıya ben seni dinlemem, genelkurmay başkanını dinlerim deme lüksü var mı? Değil. Bu da onun gibidir. işte halk dedi ki bize bir naib gerek. Bizim başımıza o vezirin işlerini yürütecek, yapacak bir kimse lazım.

“Gül solup, gülbahçesi harap olduktan sonra, gülün kokusunu neden

Gülsuyundan dediler. Gül, sonbahar gelmiş, yaprakları dökülmüş. Hazan mevsimi gelmiş, hazan mevsiminden sonra, bahar elini eteğini çekmiş, güller yapraklarını dökmüşler, çiçekler yapraklarını dökmüşler, sonbahar gelmiş. Sonbahar gelince, gülün kokusunu nereden alır insan? Gül ya gülle eşdeğer olmuş, gülde fani olmuş bir kimse gerek ki gülün kokusunu ondan alsın ya da üzerine gül suları dökmüş, gülsuyu deryasına batmış bir kimse gerek ki gül kokusunu ondan alsın. Eğer gül kokusuna müştak ise ya gülsuyuna banmış bir kimseyi koklayacak ya da güle vuslat olmuş olanı koklayacak ki ondan gül kokusu alsın. Gül nefesi alsın. Eğer gül kokusuna müştak ise, yok gül kokusuna müştak değil ise o necis kokusuna müştak ise necasete bulaşan bir kimsenin yanına gidecek ki ondan necis kokusu koklasın. Onun gönlüne necis kokusu misk ü amber gibi geldiyse, o necis kokusuna koşacak ki ona tatlı gelecek. Yok, o gül kokusuna müştak ise burnu da koku

alıyorsa onun, o gül kokusunu nerden buluyorsa onun peşine düşecek ama insan odur ki burnu koku ala. Sufi odur ki burnu koku ala. Eğer burnu, burnu islam kokusu almıyorsa bir kimsenin, burnu sevda kokusu almıyorsa, bir kimsenin burnu Allah kokusu almıyorsa, bir kimsenin burnu Muhammed i Mustafa(s.a.v.) kokusu almıyorsa, bunu tanımadıysa, tanımlamadıysa, koklamadıysa, o bu kokuya ulaşması mümkün değil ki ama bir kez o gül kokusunu aldıysa, o bir kez gülü kokladıysa, o bir kez gülü hayal ettiyse, o bir kez gülle hemhal olduysa, gülün hayalinin peşine düştüyse, onun gülsüz durması, onun gül kokusuz durması mümkün değildir. Mümkün değildir! Eğer gül kokusunun peşine düşmedi ise o gül koklamamıştır hiç. Onun kalbi harekete geçmemiştir hiç. O hiç sevmemiştir. Sevdiyse o muhakkak ki sevdasının peşinden gidecektir. Bir kez onun dudağına bir bal çalındıysa o balın peşinden gidecektir. Ta ki ballar balını bulana kadar. Ballar balını bulduktan sonra kovanı yağma olacak onun. O renksizliğe ulaştığı zaman renkler ondan kaybolacak. O güller gülünü bulduğunda gül kokusunun ne olduğunu anlayacak. O sevdanın tam dibine erdiğinde, tam zirvesine çıktığında sevdanın sevda olduğunu anlayacak ama bir kez onun dudağına o çalındıysa onu hep arayacak o, hep arayacak. Ömrünce hep arayacak. Ömrünce, ebediyen hep arayacak ve her buldum dediğinde bulamadığını anlayacak. Aramaya devam edecek.

“Allah apaçık görünmediğindendir ki bu peygamberler, Allah naib-

leri olarak geldiler.”

Allah zahirdir sıfatları ile. Allah bâtındır, zatullahı ile. Allah’ın zatullahı batındır. Zatullahı bu noktada direkt olarak tanımlamak ve tanımak mümkün değildir. O yüzden zatullahı tefekkür etmek haram kılınmıştır. Hadis-i Kutsi de Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, Allah’ın zatullahının tefekkür edilmesini yasaklamıştır ama Cenabı Hak sıfatlarıyla zahirdir ve Cenab ı Hakpeygamberinin üzerinde bütün sıfatsal tecelliyatı ile tecelli etmiştir, bütün varlığın içerisinde Allah’ı en iyi tanıyan bilen Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’dir.

Muhyiddin ibn Arabi der ki: Allah’ı en iyi bilen, gelmiş geçmiş insanların içerisinde Muhammed i Mustafa’dır der sallallahü ve sellem. Ondan sonra Allah’ı en iyi bilen, Allah’ı en iyi tanıyan, velilerdir der yine başka bir sözünde Allah’ı en fazla tanıyan, bilen sufilerdir der. Cenab ı Hak bütün kelamını, bütün söyleyeceklerini, peygamberlerin dilinden kitap olarak indirmiştir ve peygamberlerinden sonra velilerin kalbine ilham ederek, velilerin kalbinden, dilinden südur ettirir hikmeti. Allah bu manada zatullah noktasında batındır. Hz Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, kim Allah’la görüşmek, konuşmak istiyorsa kur’an okusun, buyurmuştur. Kur’an,

Allah’ın kelâmıdır. Ama bu kelam, Muhammed i Mustafa’nın dilinden südur etmiştir.

işte Cenab ı Hakkın âdetullahı, Cenab ı Hakkın sünnetullahı, söyleyecek olduğu lafızları, bir peygamberlerin dilinden iki velilerin dilinden, üç bütün mükevvenatın dilinden söyler. Çünkü ayet i kerimede Allah arıya da vahyeder der. Cenab ı Hak, varlıktaki, varlıktaki bütün zerreye ilham eder. O zaman peygamberlerin dilinden düşen, Allah kelamıdır. Hz. Allah Kur’an-ı Kerim’de habibini kastederekten, ne söylediyse, heva ve hevesinden söylemedi. Benim emrimi yerine getirdi, söyledi diyerekten peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin hem söylediklerini, hem de yaptıklarını kendi üzerine almıştır ve Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.) de beni Rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye etti diyerekten kendisinin terbiyesini de Cenab-ı Hakk’a atfetmiştir. O yüzden onun üzerinden her ne çıktıysa, Cenab ı Hakk’ın tecelliyatıdır. işte Allah’ın adetullahı budur. Sen kalkıp da Allah’la benim arama kimse giremez deyip de cahillik yapma. Neden? Peygambere peygamberliği tebliğ eden, Cebrail aleyhisselamdır. Peygamber kendi kafasından sallallahü ve sellem hazretleri peygamberlik ilan etmedi. O Cebrail vasıtasıyla, Allah’ın emriyle, peygamberliğini ilan etti.

O yüzden bir kimsenin veliliği de o veliliği kendisini veli olarak tayin etmesi ile olmaz. O veliyi nsanlar rüyalarında görecekler. O veliyi insanlar, hallerinde görecekler. O veliyi rüyalarında sahih bir şekilde görecekler ve o gören kimsenin velisidir o. Sahih. Ben veliyim demekle veli olunmaz. Ben sufiyim demekle sufi olunmaz. Senin sufiliğini bir başkası rüyasında görecek. Senin veliliğini bir başkası görecek rüyasında. Hani meşhur ya ‘Onlara korku da yoktur. Onlara hüzün de yoktur. Onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır.’ ayeti kerimesi, ashab diyor ki Ya Resulallah, dünyadaki müjdeyi hasbelkader tahmin edebiliyoruz, özür dilerim, ahiretteki müjdeyi hasbelkader tahmin ediyoruz. Hani cennetle müjdelenir, Cemalullah’la müjdelenir manasında ama diyor dünyadaki müjde ne? Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri diyor ki, Allah senden razı olsun. Bu soruyu hiç kimse sormayacak zannetmiştim. Bu soruyu hiç kimse sormayacakmış zannettim. Kimse sormaz diye düşündüm. Dünyadaki müjde, o velilerin rüyada görülmesi ve o velilerin rüyalarıdır. Dünyadaki müjde, delil, hüccet. işte Cenab ı Hak hani yine başka bir hadis-i şerifte Hz. Abbas radıyallahu anh hazretleri naklediyor. Peygamberler vefat ettikten sonra ne olacak bu insanların hali denilince, Hz. Abbas’ın nakli, Allah’ın velileri var diyor. Onlar dinin yaşanması için mücadele ederler. Dini ayakta tutmak için mücadele ederler. işte demek ki Cenab ı Hakk’ın Cenab ı Hakk’ın adetullahı bu. Dikkat edin, asıl bomba şimdi geliyor. Asıl bomba şimdi geliyor.

“Hayır, yanlış söyledim; naible naib edeni iki sanırsan çirkin bir zan-

dır bu, güzel değildir.”

Hayır yanlış söyledim, naible, naib edeni iki sanırsan çirkin bir zamandır, bu güzel değil. Sen peygamberle Allah’ı diyor iki görürsen ikisini ayrı görür farklı görürsen bu çirkin bir zandır. Neden? Peygamberin kendisine ait dinle alakalı hiç cüzi iradesi yok, ne söylediyse benim emrimi yerine getirdi deyince sen onu iki görürsen, ya bu peygamberin emri zaten canım, yani gerek yok uymaya dersen, Allah’ı yalanlamış olursun. Sufiler o yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetlerini kendilerine yol ederler. Sufiler o yüzden Allah’ın kur’an’daki emirleri ile Muhammed i Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretlerinin sünnetlerini ayrı görmezler. iki görmezler. Daha ileri, sufiler, Allah’ı peygamberi ve üstatlarını ayrı görmezler. Dua, Davut Aleyhisselam’ın dilinden: ‘Allah’ım bana senin sevgini, seni sevenin sevgisini, seni sevdirecek olanın sevgisini, çölde susuz kalmış bir kimseye soğuk şerbeti sevdirdiğin gibi bizlere de sevdir.’ Ecmain. Bakın üç sevgi, üç sevgi de birbirinden ayrılmadı. Allah sevgisi, Muhammed i Mustafa(s.a.v.) sevgisi ve velilerin sevgisi.

Allah sevgisi, Resulullah sevgisi sallallahü ve sellem hazretlerinin ve velilerin sevgisi. Bir kimse veliyi severse, Allah için sever. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini, Allah için sever. Allah’ı da Allah için sever. Allah’ı da Allah için sever. Sufiler, böyle severler. Avam, Allah bana rızık veriyor, eş veriyor, çoluk veriyor, çocuk veriyor, mal veriyor, mülk veriyor diye sever. Avamın sevgisi budur. Avam yediğine içtiğine, eşine çoluğuna, çocuğuna, malına, mülküne bakar. Rahatına bakar. Onun rahatı bozulunca Yarabbi der. Rahata erince Yarabbi demeyi bırakır. Avam o! Oysa sufiler sıkıntıda da darda da müşkülatta da ve rahatta da soğukta da sıcakta da yazda da kışta da darlıkta da genişlikte de Allah derler. Onların Allah demesi, bir sebebe bağlı değildir. Onların Allah’ı sevmesi, bir sebebe bağlı değildir. Biz Allah’ı sebepsiz severiz. Biz severken sebepsiz severiz. Bizim sevdamız, bizim sevgimiz, sebebe bağlı değildir. Kaşı güzelmiş, çirkinmiş, bakmayız. Biz sevdik mi bizim için onun kaşları kemandır, gözünün rengine, ne renk olduğuna bakmayız. Biz biz onu sevdik mi bizim için onun gözleri sürmelidir. Biz onun saçının ne renk olduğuna bakmayız. Sevdiysek onun saçına, kahkülüne binlerce can feda ederiz. Biz sevdik mi onun dış güzelliğine bakmayız. Zaten bizim sevdiğimiz güzeller güzelidir. Zaten o konuştuğu zaman, bülbüller susar, utanırlar. Kafalarını eğerler, şakımazlar. Bizim sevdiğimiz konuştuğunda, bizim sevdiğimiz bize konuşunca alem susar, dinler. Alem susar, dinler! Der ki onun sevdiği konuşuyor. Biz sevdik mi öyle severiz. O yüzden bizim sevgimizin ne rengi vardır ne dili vardır, ne hesabı

vardır, ne kitabı vardır. Biz saymasını bilmeyiz. Bilsek de saymaya kalktığımızda aklımız karışır, sus pus oluruz. Biz sayı ile sevemeyiz. Yapamayız. O yüzden sevmek öylesine olmalı ki, bir sebebe bağlı olmamalı. Zikretmek öylesine olmalı ki bir sebebe bağlı olmamalı. Koşmak, öylesine olmalı ki bir sebebe bağlı olmamalı. Yürümek, öylesine olmalı ki bir sebebe bağlı olmamalı. Uğrunda ölmek, öylesine olmalı ki sebebi olmamalı. Biz onun sebeplerini, sebep yıkıcılığını da sevdik. Bizde sebeple seveceksen sevme. Sufilik sebepsiz sevmektir. Sufilik sayısız zikretmektir. Sayı, seni alıştırmak içindir, terbiye içindir. Sen alışıncaya, terbiye oluncaya kadar sayı ile yaparsın. Sen sayılı sana vird verirler. O senin sayılı virdindir. Sen onu bitirip bir kenara atınca zikretmekten geçtiysen zikretmiyorsan, sen pişmemişsin daha. Sen sayısız zikretmeyi sev. Sen sebepsiz sevmeyi sev. Sen at sebepleri. Sen at kenara O yüzden bu üç sevgi, üç sevgi aslında tektir.

Daha ilerisini söyleyeyim bir şeyi seviyorsan, ondandır. ister sevdiğin böcek olsun, ister sevdiğin ot olsun, isterse sevdiğin çocuk olsun. Bir şeyi seviyorsan ondandır. Yan yakıl da bir şeyi sevemediğine yan. Yan yakıl, aşık değilsen, yan yakıl, git dağlarda taş ol. Sen bir şeyi sevememişsin. Bir şeyi hayalliyememişsin sen. Hayalin sığ olmuş. Hayalin yüzeyselleşmiş senin. Sen geceler boyunca ağlayamamışsın. Sen uzaklara bakıp sevdanın kokusunu alamamış sın. Sen insanım diye dolaşma! Hazreti pirin dediği gibi sevgiden nasibi olmayanın eşekten farkı yoktur demiş ya. Ben ilk önce bana ağır gelirdi vallahi de billahi de edep etmiş. Eşekler dahi seviyor çünkü. Sevgiden nasibin yoksa, eşekten de daha aşağısın sen. Eşekten de daha aşağısın. Hani birisi geldi, Muhammed i Mustafa’ya sallallahü ve sellem e dedi ki onun kucağında torunları Hasan ile Hüseyin vardı. Hasan ile Hüseyin’in yanında başka çocuklar da vardı, o çocukları ayırmazdı. Bu benim torunum, bu değil demezdi. Bütün çocuklara şefkat ve merhamet gösterirdi. Çocukları sevindirirdi. Çocuktan onun etrafında dolaşırdı. O çocuklarla oynardı .Çocuklarla şakalaşırdı. O kethum değildi. insanlara tepeden bakmazdı. insanların içinde yaşardı. Sevginin numunesiydi. Sevginin yeryüzüne indirilmiş bir protipiydi. Cenab ı Hak, bütün sıfatlarının en zirve noktasını onun üzerinde tecelli ettirmişti. O bedevi geldi dedi ki ey Muhammed, yani sen nasıl onu böyle çocukları sevebiliyorsun, bunları seviyorsun. Ben hiç dedi daha Çocuğumu kucağıma almadım. Cevap muhteşem: ‘Allah senin kalbine merhamet vermediyse, senin kalbin taş kesildiyse ben sana ne diyeyim.’ dedi. Sevgiden nasibi olmayan kimse Allah muhafaza eylesin.

O yüzden yanlış söyledim diyor, yanlış söyledim ,ben onu iki söyledim, eksik söyledim. Ya? Allah sevgisiyle, Muhammed i Mustafa sevgisiyle, veli sevgisi ile arasında çok bir fark yoktur. Daha ileri. Seviyorsan, sevginin

kaynağı Allah’tır. Sevginin kaynağı Allah’tır. Bize ayırd etmeyi öğrettiler. Dediler ki aman eşini sevme dediler. Aman çocuğunu sevme. Oysa bedevinin birisi geldi dedi ki kimi en fazla seversin? Hiç düşünmeden cevap, Aişe’yi dedi. Bütün sahabe sus pus kaldı, bütün sahabe kaldı! Hazreti Muhammed i Mustafa sallallahü ve sellemden böyle bir cevap beklemiyor sahabe. Arkadaşlar, kardeşler, birisi size bir toplulukta diyecek ki en fazla kimi seversiniz. Siz kendi kendinize sevdiğinizi söyleyemezsiniz, haykıramazsınız, utanırsınız, çekinirsiniz. Kendi kendinize batar, yerlere batırırsınız. Diyemezsiniz ki ben bu kadını seviyorum. Bu size, kendi kendinize haşa bilmezsiniz, farkında değilsiniz. Bu edepsizlik ya, sus! Hz. Muhammed i Mustafa Sallallahu Aleyhi ve sellem hazretlerinden daha mı edeplisin! Ondan daha mı edeblisin. O dedi ki Aişe’yi seviyorum. Bize sünnet olarak misvaklamak kaldı. Biz sakalımız ne kadar, kaç santim ona bakıyoruz. Hiç eşini sevdiğini söylemenin sünnet olduğunu idrak ettik mi? Namazda aman ellerimiz kulaklarımızı tam değsin. Değmedi kulağına, e birdaha, değmedi kulağa tam. Ya bırak! Biz onu sünnet olarak gördük. Sünnet! Ama eşimize sevdiğimizi söylemeyi, sünnet olarak görmedik. Bedevi dedi ki ben onu kastetmedimYa Resulallah. Ya? Ben dedi bizim içimizden, erkeklerden en fazla kimi seviyorsun? Ebu Bekir’i dedi. Neden? En çok sevdiğinin babası. En çok sevdiğinin sevdiği. Sevdiğinin neyi, sevdiği. Biz hatunu severiz de babası kör olsun gitsin ya! Bak hatun baban uzak olsun bizden. Ya o benim babam. Bak aman, babanı karıştırma bu işe. Bak ben seni çok seviyorum. Ya? Ama annen asla! Ya kadının annesi? Yok, o evleninceye kadardı. Ya o kadının babası? Ya, evleninceye kadardı. Ay aşkım, erkeğim, ben seni çok seviyorum. Ya, bir anneme gidelim. Ama ben senin annene gitmek istemiyorum! Ne oldu ya, ya yok be, sen git annene. Sana mübarek olsun. Ben gidemeyeceğim. Hani adamı çok seviyordun? Biz sevdiğimizin sevdiğini de sevemeyiz. Bize öğretmediler.

“Sen şekle taptıkça iki görünür sana; fakat şekilden kurtulana göre

Sen şekle bakarsın, sen ritüellere bakarsın. Sen Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinde Cenab ı Hakk’ın sıfatlarının tecelli ettiğini görmekten uzaksın. Körsün. Onun üzerinde her ne tecelli etti ise, onun sıfatsal zahiri. Sıfatsal teccelliyatıdır. Sen onun üzerinde tecelli edeni peygamberden görür de Allah’ı görmezsen, ikide kaldın sen. Sen Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in yaptıklarını ayrı, Allah’ın kur’an’ında okunanları ayrı gördün, ikide kaldın, ikilik! Sufiler bu yüzden Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.) sağmış gibi, dizinin dibinde yaşıyormuş gibi ona itaat ederler. O yüzden sufiler, Muhammed i Mustafa sallallahü ve sellem hazretlerinin ayak

izlerine basmaya çalışırlar. O yüzden sufiler Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in ayak izi, ayak izi düşüncesiyle şeyhlerinin izine basarlar. Şeyhin söylediği, şeyhin ayak izi, Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in ayak izi olmalı. Şeyh, Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in yolunun öğreticisidir. Gerçekten bir şeyh, gerçek bir veli, Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in yolunun öğreticisidir. Veli’nin kendi yolu yoktur. Şeyhin kendi yolu yoktur. Bir tarikatın kendi yolu yoktur. Tarikatın kendine ait bir yolu var ise o yol ne yazık ki doğru değildir. Yol odur ki Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in yoludur, yol odur. Eğer yol Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in yolu değil ise eğer yol Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in ayak izlerini takip etmiyorsa, vallahi de şeytanidır, billahi de şeytanidir ve Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in yolunu Allah’ın yoluymuş gibi görmemek, Allah’ın emriymiş gibi görmemek, şirk i hafidir. Şirk i hafi, gizli şirk. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’e itaat etmek farzdır çünkü. Rüyamda görürsen, onu rüyanda gördüğün şekilde itaat etmek farzdır. O sana rüyanda bir şey emrederse, onu yerine getirmek farz olur sana, farz olur. Gidersin, üstadına rüyanı anlatırsın. O rüyada gizli bir rumuz varsa, sana o gizli rumuzu açar ve seni o yolda yürütür. Yolda heva ve heves yoktur. Heva ve heves yoktur.

O yüzden sufinin özünü benimseyenler, onun özüne varanlar, ayırd etmezler. Üstadlarının emirlerini, üstatların emrini ilahi ilham üzerinden geldi diyerekten teslim olurlar ama o üstat delilli, hüccetli olması gerekir.

“Görünüşe bakarsan senin gözün de ikidir; fakat sen, gözden beliren

göz ışığına bak.”

Bakarsan göz iki öyle değil mi? Ama sen iki mi görüyorsun. Bak Hz.Pir nerden nereye götürdü bizi. Görünüşe bakarsan gözün ikidir diyor ama sen iki mi görüyorsun? Yok. Ne zaman iki görüyorsun? Sarhoş olduğunda iki görüyorsun. Aaaa, kafan yerinde değilse iki görüyorsun. Aklın yerinde değilse ki görüyorsun şizofreni isen olmayanı da görüyorsun. Kardeşler, yoksa bu insanlık şizofrenik bir hastalığa mı tutuştu? Olmayanı görüyorlar. Kim hasta kim iyi. Öyle değil mi? Neden bu insanlar iki görüyorlar. O zaman sarhoş bu insanlar ama bunların sarhoşluğu dünya sarhoşluğu. Bunların sarhoşluğu zahiri sarhoşluk. Bunlar mansur şarabından sarhoş olanlar değil. Bunlar bizim içtiğimizi içmiyorlar. Bizim içtiğimizi içmedikleri için iki de görüyorlar üç de görüyorlar, beş de görüyorlar. Hani vardı ya yine Mesnevi’den bir hikaye, hani demişti ya, evladım git dedi urdan ne al? Şişeyi al gel. O da dedi ki usta hangisi, iki tane var burda. Evladım dedi. Bir tane olması lazım orda, git o bir taneyi al gel. Usta dedi burda iki tane var. O zaman birisini kırda gel dedi. Birisini kırınca hiçbir şey kalmadı orta yerde. Dedi ki usta hiçbir şey kalmadı. Birini kırdım ama! Ha demek ki bir taneymiş. iki görüp de şaşılardan olma. iki görüp de sarhoşlardan olma. Eğer

gerçek bir hakiki sarhoş değerdiysen birdir. O yüzden her geleni bir gör, ahmaklardan olup da saymaya kalkma. Cenab ı Hak deyip duruyo, Allah’ın hangi nimetini sayabilirsiniz diyor. Sen neyi saymaya kalktın? Rahman suresinde öyle demiyor mu? Allah’ın hangi nimetini sayabilirsiniz. E sayamayacağına göre, bırak saymaktan vazgeç kardeşim. Bırak, her gelene bir de. E yok, her geleni bir demeyeceğiz biz, illaki sayacağız. Paranı sayacaksın, pulunu sayacaksın… Bereketi kaçar sayma. Geleni at kenara, geleni gönder, harca sayma, sayma. E biz hastalık var bizde. Biz dünya sarhoşuşuz. Sayağız kaç tane var. Sana ne, saymıyor adam. Adamın sayma problemi var. Yok öğreneceğiz biz illaki. Allah muhafaza eylesin.

Demek ki görünüşe bakarsa, gözün iki ama iki göz ama bir görüyor. E zahiren iki gözüm bir görüyor da be kardeş batını neden iki tane, üç tane görüyorsun. Batını da bir görsene.

“İnsan gözün ışığına baktı mı iki gözün ışığını ayırdetmenin imkanı

Bakın, hadi bir deneyin bakalım. Bir lambaya bakın bakalım. iki tane ayrı ışık gördünüz mü? Hayır. iki tane ışık yok, değil mi? Kaç tane ışık? Bir tane. Aslında binlerce ama bir gördün. Aldattı gene gözün seni. Ya? Binlerce o, sayısız, sayamazsın. Gene saydın, baktın ışığa, binlerce geldi. Baktın, bak lamba, dön bak oraya, bak kaç tane var orda? Üç tane mi görüyorsun orda sen? Hatun boşayacak böyle giderse seni bak. Diyecek ki benim adam şaşıymış ya, üç gördü diyecek şimdi bir de. Kaç tane var orda? O, şurda, şurda sallanan? Üç mü gördün sen onu? Tamam. Damat, sen kaç gördün? Sen de mi üç gördün? Allah Allah! Sen? Biz hep beraber döne döne heykele gideriz.

“Bir yere on tane mum getirseler, görünüşte her biri öbüründen ayrıdır. Fakat ışıklarına yüz çevirdin mi hiç şüphe yok ki birinin ışığı, öbüründen ayırt edilemez.”

Sen ama üç tane gördün. Sen de üç tane gördün.

“Sen istersen yüz tane elma, yüz tane armut say, sıktın mı yüz kal-

maz, bir olur gider.”

Kaç tane ışık var orda? Yavrum karar ver, az önce üç tane ışık var dedin ya! Damat kaçtane ışık var? Şimdi bir oldu değil mi, afferim, tamam. Şimdi birlediniz, tamam. Yukardan himmet geldi. içinden dedi ki eyvah! Yarabbi sen dedi ona merhamet et dedi, dua etti. Derledi, toparladı yani.

“Manalarda bölüm, sayı yoktur; manalarda ayırt ediş, tek tek sayış

Manalarda neymiş, sayı ayrışma, bizde var ya, bu zahir ya, ya bu batın ya, ya bu sevgi maleyani ya! Sevgi miymiş? Yok, sevgi ne şimdi, ne oldu?

Tek oldu. Sevgi bir. Neyi seversen sev. istediğini sev ama haykıracaksın ‘seviyorum ulannnnnn’ diyeceksin Kadir inanır gibi. Ne diyeceksin?(seviyorum ülennnn). Damat, muhteşemsin ya! Teşekkür ederim. Sesin biraz güdük çıktı ama yine de büyük cesaret. Salihe deseydim çınlatırdı, inletirdi şimdi, değil mi Salih.( Elhamdülillah.) Elhamdülillah. Sen hiç, böyle avazı çıktığı kadar bağırırdı, istanbul’a yol olurdu. Üsküdar ırgalanır, Avrupa yakası kendine gelirdi. Gelir miydi Salih? Maşallah, sübahanallah. Manalarda bölüm sayı yoktur, manalarda ayırdediş, ayırdediş tek tek sayış olamaz. Dostun dostlarla birleşmesi hoştur.

“Dostun dostlarla birleşmesi hoştur. Sen mana eteğini tut, görünüş

inatçıdır, baş çeker.”

Dost dostla buluşunca dostluk çıkar ortaya yere. Dost dosta buluşunca ikilik kalmaz. Dost dostla buluşunca sayı kalmaz. Dost dostla buluşunca zahir kalmaz, bâtın kalmaz. Kalmaz! Onun zahiri de bir olur, batını da bir olur. Bak, Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’e dedi ki ne yaptıysa, ne ettiyse heva ve hevesinden yapmadı. Benim emrimi yerine getirdi. Sen şimdi onun elinin yıkanmasını zahiri olarak göreceksin, sen şimdi onun bakışını, onun fiziki hareketlerini, zahiri olarak göreceksin. Zahir olarak görürsen, gene aldanırsın. Bak o elini yıkadı, eline bir avuç toprak aldı, düşmanın üzerine atıverdi. Top, gülle oldu bir avuç toprak. Sen zahirine bakma onun. Bak, Musa’nın zahirine bakarsan, denizin üstünde yürümemesi lazım. Sen onun elindekini asa olarak gördün. O asayı attı, kocaman bir ejderha oldu, büyüleri lap yutuverdi, tekrar asa yerine geldi. Sen görünüşe aldanma, görünüşe bakma. Sen bir Peygamberin eteğinden tut, onun mânâsına bak. Onun manasını göremeyenler, zahirine, şekline, şemaline bakanlar dediler ki bu da bizim gibi insan. Bu da bizim gibi yiyip içiyor. Bizim gibi uyuyor. Müslümanların içinde de peygamberini bizim gibi insan diye görenler var. Sen onun mânâsına bak. Velilere de bizim gibi insan derler. Sen onların mânâsına bak görebiliyorsan. Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.) ne dedi? Bizi Rabbim besler dedi. Sen onun yediği buğday ekmeğine bakma, yediği hurmaya bakma. Onu besleyen o, onun mânâsına bak sen. Sen o velinin mânâsına bak. Ne yapacaksın saçını, sakalını, mezuro alıp da ölçecem diye uğraşıyorsun. Sen onun cübbesine bakıyorsun, sen onun sarığına bakıyorsun, takkesine bakıyorsun, sen onun sakalının santimetresine bakıyorsun, mânâsına baktığın yok. Zahirde kaldın. Sen kadının gözlerine bakıyorsun, yeşil mi mavi mi! Mavi gözlü ile evlenecekmiş, illaki mavi gözlü hatun arıyor! Mânâsına bakmıyor kadının, rengine bakıyor, esmer mi beyaz mı, sarı mı, buğday tenli mi! Kadının mânâsına bakmıyor. Sen bak bakalım onun üzerine Cemal ism i şerifi tecelli ediyor mu? E görmüyorsun sen, körlerdensin.

Görmeyince alelade kadın olarak bakıyorsun sen ona. Yok, mânâsına bak onun. Sen alelade adam gibi bakıyorsun ona. Sen onun mânâsına baksana. Bir mana gözüyle bak. Bir dervişe mana gözüyle bak. Sen bakıyorsun böyle, a bu nereli ya? Filanca. Aman benden uzak dursun! Mânâsına bakmıyorsun. Bu ne iş yapıyor, işte bu ya bir yerde işçi, çalışıyor. A, uzak dursun benden. Mânâsına bakmıyorsun. Nice hırpani görüntülüleri vardır, Allah’ın dostudur. Nice senin beğenmediklerin vardır, Allah katında makbuldür.

Ya Rabbi dediğinde Cenab ı Hak buyur kulum der. Söyle, istediğini söyle benden. istediğini iste benden. O bir ister, ona binbir verir. Cenab ı Hak ne dedi? Kendisine dost olan, kendisini zikredenlere dedi ki siz zikretmeye devam edin. Siz zikrettiğiniz için benden istemeye zikretmekten dolayı fırsat bulamazsanız ben dedi meccanen veririm size. O, katından verecek. Ne sanıyorsun, manaya bak.

“İnatçı görünüşü eziyetlerle erit gitsin de onun altında defineye ben-

zeyen, birliği seyret.”

Sen şu dışa bakışını, zahire bakışını, şu dışsal ritüelleri bırak. Şu nefsini, şu nefsini bir erit sen, bir nefsini terbiye et, geç. Geç zahirsellikten. Şu manaya doğru bir el at. Manaya doğru bir kulaç at sen. Manaya doğru yürü, bak altından ne hazineler çıkacak. Ne hazineler çıkacak. Şu zahir, zahir villanı, zahir sarayını bir yık da altından mana sarayların çıksın senin. Şu zahir örtüyü bir at da altından mana hazinesi çıksın.

“Sen eritmezsen onun yardımları zati eritir onu; hay gönlüm kulu kö-

lesi olsun onun.”

O, sen o yolda gidersen en büyük yardımcındır. Senin o ayak bağlarını çözer. Senin önündeki engelleri ortadan kaldırır. Seni kendisine doğru yavaş yavaş yavaş çeker. Seni hazinenin başına getirir koyar. Der ki al hikmet hazinesinin başına otur. Ordan benim hazinemden savur der. Benim hazinemden harca. Benim hazinemden dağıt der.

“O, hem gönüllere gösterir kendini hem dervişin hırkasını diker.”

O ne yapar? Hem gönüllere gösterir kendini. Hadis-i Kutsi: ‘Hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.’ O, senin gönlüne tecelli eder. Kendini sana gösterir. Sakın onu görmeyeceğim diye ye’se düşme. O kendini gösterir sana. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri dedi ki ben Rabbimi rüyamda gördüm. O yüzden rü’yetullah haktır. imam ı Azam dedi ki doksandokuz kez ben onu rüyamda gördüm. Sahabeler dediler ki ben Allahı, biz dediler, ben görenler öyle dedi, ben Allah’ı rüyamda gördüm dedi. O gönlüne gösterir kendini. O sana kendini gösterir. O kapıyı aralar sana.

Sen onun kapısında durursan, bir gün kapıyı açar. Bir gün perdeyi kaldırır senin önünden ve sen onu görme şerefine nail olursun.

“Yayılmıştık, hepimiz de bir cevherdik; o yanda hepimiz de başsızdık,

ayaksızldık. Güneş gibi bir cevherdik; su gibi düğümsüzdük, berraktık.”

O taraftan bu gece fazla dem vurmayayım. Orda ne güzeldi, alışverişimiz yoktu. Kin yoktu, nefret yoktu. Orda ne güzeldi, rengimiz yoktu. Renksizlik vardı. Orda ne güzeldi, tek dilimiz vardı. Dilsizlik vardı. Orada dilsiz dudaksız anlaşır, bakmadan tanır, görmeden inanırdık. Orda ne güzel kalpten kalbe bir yol vardı. O söyler biz dinlerdik. Biz söylerdik, o dinlerdi. Orda ne güzeldi. Meşgale yoktu, perde yoktu. Ne güzel yaymıştı, nurunu da saçmıştı üzerimize. Her birimiz, her birillerimiz floresan lambası gibiydik. Işık gibiydik. Hep böyle ışık görünürdü her şey ve orda senlik benlik yoktu, nefis yoktu, şeytan yoktu. Orda sadece onun muhabbetullahı vardı. Orda sadece onun cemalullahı vardı. Orda sadece o vardı. Gözümüz, gönlümüz, kulağımız, dilimiz oydu. Onu söyler, onu dinler, onu yer, onu içerdik ama bir rüzgar esti sürgün olduk. O andan itibaren hep sürgündeğiz. O yüzden hangi perdeden perdeye geçtiğimiz önemli değil ki! O yüzden nerde yaşadığımız, nasıl yaşadığımız önemli değil ki! Sonunda hasretse, o hasret hep sizinle beraber gidecek. Hasretse, onun bağından, bahçesinden koptuğumuzdan beri hasret var. Bakarsın kendi kendine Bursa’da yaşıyorsun, istanbul’da yaşıyorsun, Çanakkale’de yaşıyorsun, dünyada yaşıyorsun, kabirde yaşıyorsun, mahşerde yaşıyorsun. Nerde yaşadığın önemli değil. Hep sürgünsün ya hep hasretsin.

Ne zamana kadar? Yeniden ona döndürülünceye kadar gel de mecburi istikametde sen ona döndürülmeden sen ona şimdiden dön. Mecburi istikamet, dönüşe gitmektense, aklını başına al da şimdiden dön ona. Birisi size mecburi istikamet gelse mi hoşunuza gider, yoksa birisi severek koşa koşa size gelse mi hoşunuza gider. Birisine gel dediğiniz de gelmesi mi hoşunuza gider, yoksa birisine gel demeyi düşünmediğiniz anda o sizin gel demenisi duyup da kendiliğinden koşması mı hoşunuza gider? Bazen derim ya mezardakine gel desem gelir. Önemli olan gel demeden gelmektir. Mezardakine sev desem sever. Önemli olan sev demeden sevmektir. Sebepsizliktir çünkü o. Sebepsizlik! Hep sevenler ne yazık ki sebepler ölçüsünde sebeplerle seviyor. Sebepsiz sevmek, sevmenin en mükemmeli. Sebepsiz sevmek, akılsız sevmek, hesapsız sevmek, saymadan sevmek, saymadan dönmek ona. Bir şey istemeden dönmek ona. Ben beni affetsin diye gelmedim sana. Ben cehenneminden korktuğum için gelmedim sana. Ben beni boldu rızıklandırırsın diye gelmedim sana. Herhangi bir şeyden korktuğum için, herhangi bir şey beklediğim için gelmedim sana. Benim gelişim sadece ve sadece seni

sevmekti. Başka bir şey deyil. Benim dönüşüm sadece ve sadece seni sevmekti. Koşuşum, seni sevmekti. Başka bir şey değil, başka bir şey değil! Bu sevmenin en güzeli. Allah bizi öyle sevenlerden eylesin. Cenab ı Hak hepimizi sevgi hamurunda yoğurduklarından eylesin. Cenab ı Hak cümlemizi hakiki manada nedensiz, niçinsiz, hesapsız, kitapsız sevenlerden eylesin. Cenab ı Hak cümlemizi sevgisinde bir ve beraber eylesin. Cenab ı Hak cümlemizi sevgi ile hemhal olanlardan eylesin. Haklarınızı helal edin. Geceniz hayırlı olsun. Selamünaleyküm.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 2 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-5-2 • Tasavvuf Vakfı Yayınları