Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 644-653. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 2 • 32/53

644-653. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“Kafirler ‘siccin’ cinsinden olduklarından dünya zindanına rahat rahat gelmişlerdir. Peygamberler de illiyyin cinsinden olduklarından, can ve gönül, iliyyine doğru gitmişlerdir. Bu sözün sonu yoktur fakat biz yine dönüp o hikayeyi tamamlayalım.”

Siccin cinsinden olma. Hz. Pir, kafirler, siccin cinsinden olduklarından, dünya zindanına rahat gelmişlerdir. Burda sözde biraz cebriyet kokuyor. Bu söz biraz böyle sanki bu benim kendimce hani insanlar tarafından sonu biliniyormuş gibi anlaşılıyor ama Mutaffifin, ayet 7: ‘Kötülerin yazısı muhakkak siccindedir.’ Sufilerin biraz böyle eşariliği, biraz böyle cebriyeye yakınmış gibi konuşurlar. Böyle orda ince bir perdede dururlar. Hz.Pir de de bu noktada ince bir perde var. Böyle sanki hani kafirler siccin cinsinden olduklarından, dünya zindanına rahat rahat gelirler. Böyle sanki onlar dünyaya gerilerken cehennemlik olduklarını biliyormuşcasına gibi, böyle algılanabilir ama bu bir sufilik biraz zevk işi ya bunu böyle anlatmış Hz. Pir ama kötülerin yazısı ile iyilerin yazısı aynı yerde değil veyahut da sizin kötü amellerinizin yazıldığı yer ile iyi amellerinizin yazıldığı yer aynı değil. Hani kötülerin defterleri solundan verilir, iyilerin defterleri de sağından veriler veyahut da siz bir kötülük işlerseniz, sizin solunuzdaki deftere ve solunuzdaki melek, Kiramen Katibin meleklerinin solundaki onu yazar. Siz bir iyilik işlediğinizde de sağınızdaki melek, sağınızdaki deftere yazar. Burda iyilikler Rabbinizdendir ve iyilikler Rabbinizin katındandır. iyilikler uçup gitmez. iyiliklerin kökü Cenab ı Hakka dayanır. Kötülüğün ise kökü yok

cinsindendir. işte bir kimse de öldüğünde bir kafir öldüyse, melekler onun ruhunu alıp kat kat onu çıkarmaya çalışırlar ve hangi katta, hangi melek topluluğuna denk gelseler, o melek topluluğu der ki bu habis ruh kimin? O ruhu taşıyan melekler, kişinin dünyada çağrıldığı en kötü adını söyleyerek, bu falan oğlu veya falan kızı falandır derler. Nihayet o ruh ile dünya göğüne varırlar ve onun için kapıların açılmasını isterler. Fakat kapı ona açılmaz.

Resulullah sallallahu ve sellem hazretleri, sözünün bu noktasında şu ayet i kerimeyi okudu: ‘Bizim ayetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar, onlar cennete giremeyeceklerdir. işte suçluları böyle cezalandırırız.’ Araf, ayet 40. Demek ki kötü, habis ruhlular, bu noktada göğün katmanlarından gidemeyecek. Burda bir parantez açacağım. Bazı zayıf rivayetler var. Bu zayıf rivayetlere göre kötülerin, cehennemliklerin, kafirlerin ruhlarını gök kabul etmeyince, göğün kapıları açılmayınca, yerin dibine doğru indiği ve yerin dibinde mağma tabakasında veyahut da yerin dibinde bir cehennem ateşinin, cehennemin olduğu ve orda ızdırap çekildiği, orda ceza çekildiğine dair böyle zayıf rivayet demeyeyim de böyle zayıf düşünceler var. (Sağlı sollu yaklaşın.) Benim inanışım bu. Dersi hep böyle biraz da bilinçli tehir etmemin sebeplerinden birisi de bu. Benim inanışım, kafir ruhların göğe yükseltilmediğine dair. Bu kafir ruhlar, Allah u Alem dünyanın arz dediğimiz toprağın altında veya altta göğe yükseltilmek demek, Allah’ın, Allah’ın katı gökte değil ama bu manada hani o kötü ruhların bir şekilde yükseltilmediği, alçaltıldığı, hatta ama dünya içinde ama dünya dışında alçaltılmış bir vaziyette, kabir azabının çektiğine inanıyorum. E zaten normalde göğün kapılarının onlara kapalı olduğu ayetle sabit. Göğün kapıları ayetle sabit olduğuna göre ve göğün kapıları onlara açılmadığına göre burdaki gökten kasıt, ruhların bekletildiği yer ise burdaki gökten kasıt, Canab ı Hakkın arş ı alası ise buradaki gökten kasıt, bir yükseklik ve bir makam söz konusu ise kafir ruhların bu yüksekliğe götürülmediği, buraya çıkarılmadığı aşikar. O zaman bu ruhlar, kafir ruhlar nerde bekletilecek ve kafir ruhlar bir şekilde bir azap çekmesi lazım ve kabir azabı hak. Kabir azabı hak ise kafirler ve çok fazla günah işlemiş olan mümin ama fazla günahkar olanların ruhları nerde bekletilecek?

Bir Hz. Ali efendimizin sözü aklıma gelir. Hz. Ali efendimizin sözü aklıma geldiğinde, biraz daha tavrım, durumum biraz daha farklılaşır bunu düşünürken, bunu tefekkür ederken, Hz. Ali efendimiz der ki bu manada, şaşarım bu insanlara ki cehennemin üzerinde yürürlerken gülüp oynayabiliyorlar. Şaşarım bu dünyadaki, bu dünyanın üzerinde dolaşan insanlara ki cehennemin üzerinde durularken gülüp oynayabiliyorlar, yani ayaklarının

altında cehennem variken, ayaklarının altında cehennem variken, onlar gülüp oynayabiliyorlar. Şu olabilir, Allah u Alem, dünyanın bütün bugün tespit edilmiş vaziyette işte merkezinde mağma tabakası denilen kaynayan bir ateş var ve hala da dünya bu noktada tam olarak soğumasını gerçekleştirmiş değil. Soğumasını gerçekleştirmedi, orda ateş devam ediyor. Ya bu ateş daha da fazlalaşacak ateş dünyayı tamamiyetle kaplıyacak. Dünyayı komple, çepeçevre sarmalayacak ve dünya bir ateş topu haline gelecek ya da bu soğuma daha da hızlanacak, hızlanınca da hızla soğuyunca dünya belki de büzülecek, bir meşe gibi olacak ve biz bunun her iki oluşumunu da kıyamet olarak nitelendireceğiz, bu dünyanın kıyameti olacak ama Allah u Alem veyahut da hiç dünyada böyle bir şey de olmayacak. Hayat devam edecek. Ne zamana kadar? Dünya ne kadar Cenab ı Hak ona bir ecel takdir ettiyse, o ecel bitinceye kadar veyahut da Nuh Tufanı gibi değişik tufanlarla yeryüzünde hayat sona erip ondan sonra tekrar devam edecek. Bunu bilemiyoruz.

Bununla alakalı açık net bir şey söylememiz mümkün değil. Dağlar hallaç pamuğu gibi atıldığı zaman. Tamam atıldı, eyvallah. Dünya böyle bir hali yaşayabilir mi? Yaşamış. Tarih boyunca da yaşamış mı? Evet ve tarih boyunca toprağın altında onbin yıllık, onbeşbin yıllık yaşam kalıntılarını bulabiliyorlar mı? Evet. Yirmibin yıllık kalıntı bulmak mümkün mü? Evet. Ben daha ileri düşünüyorum. Ellibin yıllık, yüzbin yıllık, ikiyüzbin yıllık, üçyüzbin yıllık, beşyüzbin yıllık kalıntı bulmak mümkün mü? Evet. Bunların bulunacağına inanıyor musun dediğimde, kendi kendime sorduğumda, evet inanıyorum diyorum ve dünyanın tabanındaki o kafirler için hazırlanmış olan ama kabir azabı onun devam ettiğini ve bir şekilde o ateşi de insanlar burdan kötülük yaparaktan, küfür ehli olaraktan oraya ateş götürdüklerini, kendi ateşlerini yanlarında götürdüklerine varsayım yaparsak, ordaki ateşin de bitmeyeceğine hükmederiz ve demek ki kötülerin ruhları göğe yükseltilmiyor. Kötülerin ruhları gökte değil. Kötülerin ruhlarını melekler kabul etmiyorlar göğe, göğün kapıları açılmıyor. Göğün kapıları açılmadığına göre, kötülerin ruhları Allah katında değil. Bakın, kötülerin ruhları Allah katında değil. Bir ayet i kerime var. Hani iman etmeyenler yalvarırlar ya ayet i kerimede, bizi tekrar dünya üzerine, gönderseydiniz, biz iman edip iyi amel işleyenlerden olurduk. Ayet i kerime böyle. O zaman o kafirler, yeniden iman etmeyenler, yeniden dünya üzerine dönmenin hesabı içindeler ve o kafirler yeniden dünya hayatına gelebilmenin hesabı içindeler. Demek ki onlar dünya hayatına yeniden döndürülmeyi istiyorlarsa ve dünya hayatına yeniden geçmeyi istiyorlarsa onlar Allah u Alem dünyadan çok uzak değiller. Allah u Alem.

‘Peygamberler ise illiyin cinsinden olduklarından, can ve gönül illiyine doğru gitmiştir. Yine Müteaffin, 18.21. ayet i kerime: ‘Şüphesiz iyilerin kitabı illiyindedir. illiyinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? O yazılmış bir kitaptır.’ O zaman iyiler, kimlerin iyi olacağı cebri değil yalnız bu, Allah’ın bilgisi. iyiler kitabında yazılıyor. Kimler kötüyse, onlar da kötüler kitabında yazılıyor ama bu cebri değil. Allah bildiğini yazıyor. Demek ki Cenab ı Hak kimlerin iyi olacağını biliyor. O en büyük âlimdir, bilginin sahibi odur. Cenab ı Hak kimlerin iyi olacağını da kimlerin kötü olacağını da biliyor. Cenab ı Hakkın bilgisi, her şeyin önündedir. iyilerin kitabı, iyilerin isimleri, iyilerin kitabında; kötülerin isimleri de kötülerin kitabında. Yalnız iyi olmayı veyahut da kötü olmayı seçen, insanın kendisi. Bunun üzerinde insanlar çok gelgitler yaşamışsa, herkes kendince bir felsefe üretmeye çalışmış. Hayat yaşandı mı ki? Biz yaşanıp biten bir hayatı mı yaşıyoruz? Biz bu hayatı yaşadık mı ki? Biz bu hayatı gördük mü ki? Allah bizim iyi olacağımızı nerden biliyordu?

Allah bizim kötü olacağımızı nerden biliyordu? Allah bizi iyilerden yazdığı için mi iyilerden olduk? Allah bizi kötülerden yazdığı için mi kötülerden olduk. Allah bizi kötü olarak yazdıysa, bizim yapabilecek bir şeyimiz var mı ki gibi. insanoğlu tarih boyunca bu soruları hep sormuş. islam dünyası da kendisi zaman zaman bu soruları sormuşlar kendilerine ve bu soruyu soran kimseler, hem kendilerine sorup kendileri cevaplandırmaya çalışmışlar. Kimilerine de dışarıdan sormuşlar. Dışardan soranlara cevap vermeyi oluşturmuşlar. Bu benim kendi inancım. Cenab ı Hak ilahi ilmiyle, bilgisiyle bizim ne yaşayacağımızı biliyordu. Bizim ne yaşayacağımızı bildiğinden, bizim son nefesimizle alakalı ama iyi ama kötü olarak son nefesimizi vereceğimizi de biliyordu. Rabbim oraya bildiğini yazdı. Onun bu bilgisinde değişme olur mu? Hayır. Onun bu bilgisi mutlak mıdır? Evet. Bunu değiştirebilir miyiz, bilmiyoruz ki. Bildiğimizi değiştirmeye çalışırız, bilmediğimizi değiştirmeye çalışabilir miyiz? Biz son nefesimizin iyi veya kötü olduğunu bilmiyoruz. Son nefesimizin iyi ve kötü olup olmadığını bilmediğimizden, biz son nefesimize kadar iyi olmak için gayret sarfetmekle memuruz. Biz son nefesimize kadar iyi olmakla mükellefiz. Son nefesimize kadar ve son nefesimize kadar eminlik yok. Her an için biz kötülüğe düşebilir miyiz? Evet. Her an için yanlışlığa eksikliğe düşebilir miyiz? Evet. Eminlik var mı? Hayır. Son nefesinden eminlik var mı? Hayır ama ümidimiz var.

Eğer cennetlik ameller işlersek, cennetlik bir şekilde ölürüz ama hadisi şerifler var bizi bu noktada birden ümidimizi kıran. Mesela kul son noktaya doğru giderken, bir anda isyan eder, bir anda isyan edip kafirler güruhuna takılır. Cenab ı Hak bunu biliyor. Son anda o kimsenin acıdan ağrıdan,

sıkıntıdan, sancıdan, isyan edeceğini. Allah onu kafir yazdı diye onu yapmıyor ama bu manada zayıf hadisler var. Diyor ki son nefesine gelirken, son noktaya gelirken, onun yazgısı tecelli eder dedi. Allah yazdığı için öyle değil ya o öyle yapacağını Allah biliyor. O yüzden öyle. Bu noktada kafanızı karıştıran kitaplar okumayın. Temel olarak alın mesela imam-ı Azam’ın Fıkh ı Ekber’ini okuyun önce. imam-ı Azam’ın fıkh ı Ekber’ini okuyup, kendinize bir temel atın. Ondan sonra o temel üzerine farklı eserler okuyabilirsiniz. illiliğin kelimesinin manası, yüksekler yükseği demektir. Kelimenin manası yüksekler yükseği. iyilikte bulunanların amel defterleri diye tercüme edilen Kitab ül Ebrar’dan maksat, iyilikte bulunanlar için düzenlenen kurtuluş belgesidir. ‘Melekler, mümin kulun ruhunu oraya götürünce, ey Rabbimiz, bu falan kulundur derler. Halbuki Allah o kulunu onlardan daha iyi bilmektedir. Bunun üzerine Allah o meleklere, o kulun azaptan emin olduğunu beyan eden, mühürlü bir belge verir. işte Allah u Teala’nın hayır, bunlardan olmayın. Şüphesiz ki iyilikte bulunanların amel defterleri, illiyin denilen kitaptadır. illiyinin ne olduğunu sen nerden bileceksin’ ayetleri bunu belirtmektedir. O kimse iyilerdendir ve melekler onun ruhunu Cenab ı Hakkın katına kadar çıkarırlar. Kötülerin ruhlarını ise dünya semasından daha yükseğe götüremezler, kötülerin ruhlarını. Çünkü göğün kapıları onlara kapalıdır. Göğün kapıları onlara kapalıdır. ‘Bu sözün sonu yoktur fakat biz yine dönüp o hikayeyi tamamlayalım.’ Hikaye neydi? Vezir ve padişah ve vezirin halvette kalması vezirin halvette durması:

“Vezirin halveti terketmede müritleri ümitsiz bırakması. (Konu başlığı):

Vezir içerden seslendi: ‘Ey müritler, benden size şu malum olsun. İsa

bana yakınlarından, arkadaşlarından ayrıl, tek ol dedi.”

Vezir ne yapıyordu? Vezirin işi, isa inananlarının işlerini karıştırmak, isa inananlarını birbirine düşürmek, isa inananlarının saf, teiz inançlarını ifsad etmek, bozmaktır. Bunun için de ne yapıyordu? Her oniki kavim, oniki padişah vardı. Oniki bölük vardı. Her oniki bölüğe ayrı ayrı defterler, ayrı ayrı risaleler yazıp, birbirlerine zıt hukuk ve ölçü koyuyordu. islam’ın hukuku değişmez. islam hukukunda farzlar, vacipler ve cezalar ile alakalı hukuk birdir. Nereye giderseniz gidin, zinanın içki içmenin cezası bellidir. Nerde olursanız olun, adam öldürmenin cezası bellidir. Adam öldürmenin, haksız yere adam öldürmenin Sibirya’da cezası ayrı, Türkiye’de ayrı, Arabistan’da ayrı, Avrupa’da ayrı, Amerika’da ayrı değildir. islam hukuk sisteminde cezalar farzlar bu noktada günah ı kebairler değişmez. Hiç değişmez hem. Bunda Allah’ın hukukunda bir değişiklik yoktur. Ayetle sabittir. Haksız yere adam öldürülen öldürülür. Eğer öldürülen kimsenin yakınları öldürülmesini istiyorsa, yok istemiyorlarsa, diyetse, diyet ödenir ya da affedilir

ama bunların hepsini de yapan, öldürülenin, yani maktulün yakınları karar verir. Maktulün yakınları diyebilir, sen bizim babamızı öldürdün, sen de öldürül. Devlet onu öldürür. Devletin eliyle ceza kesilir. Kardeş, benim babamın ne suçu vardı? Hiç bir suçu yoktu. Sen kalktın bunu öldürdün mü, öldürdün. Senin de öldürülmeni istiyorum. O da öldürülür.

Adam tarlada bir karış toprak için birisini öldürüyor. iki koyun için birbirini öldürüyor. Çocuklar kavga ediyor yolda, çocuklar için birbirlerini öldürüyorlar. Neden? Çünkü cezası ölüm değil. Bir bakmışsın üç yıl sonra bir af çıkıyor, bir düzeltme çıkıyor, bir indirme çıkıyor, bir gevşetme çıkıyor. Adam dışarda. Annesiyle kızını istanbul’da analı kızlı tecavüz edip öldüren adam, dokuz on yıl sonra çıktı, çıktı! Anası kızı öldü, adam cezaevinden çıktı, elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor aramızda. Neden? Çünkü ceza değişken. Değişken, her yerde, her zaman değişebilir, Allah’ın hukuku değişmez. Beş yüz yıl önce de kısas haktır. Beş yüz yıl sonra da kısas haktır. Bin yıl iki bin yıl önce de kısas haktır. Üç bin yıl sonra da kısas haktır. Bakın, Allah’ın hukukunda bir değişiklik göremezsiniz, ayeti kerime ama normalde insanlar kendi elleriyle Tanrı yapıp yiyorlar ya helvadan, işte bugün yeryüzündeki hukuk dediğimiz şey insanların kendi elleriyle yaptıkları tanrıcıkları, kendi elleriyle yaptıkları putçukları yani biz Tanrı’yı putu şekilleştiriyoruz. Diyoruz ki adam buraya bir totem yaparsa, bir heykel çizerse aha bu put diyoruz. Değil! insanların kendi elleriyle yaptıkları hukuk da ne? Put. Kendi elleriyle kurdukları sistem put. O sistemi ilahlaştırıyorlar çünkü. ilahlaştırdıkları Allah’ın sistemi değil. Ya? Kendi sistemleri, kendi heva ve heveslerinden çıkan sistem. Ne yapıyor? Bir kanun maddesi çıkarıyor, beş yıl sonra bir daha değiştiriyor, beş yıl sonra bir daha değiştiriyor, başka bir hükümet geliyor bir daha değiştiriyor, on yıl sonra birdaha değişiyor. Hukuk, her daim değişiyor. Birisi bir put yapıyor, kendi elleriyle helvadan put, karnı acıkınca yiyor onu, karnı acıkınca yiyor. Şimdi idam cezası kalktı, öyle değil mi? Pekii 12 Eylül’de asılan çocukların, asılanların suçu neydi o zaman? 12 Eylül’de ne yani asmasaydık da baksa mıydık diyen zihniyet astımı, astı. Hatta içlerinden bir tanesinin yaşını büyüterekten astı mı? Evet. Yaşı tutmuyordu, yaşını büyüttü mahkeme, kendisi büyüttü, kendisi yaşını büyüttü, astı.

Peki, şimdi biz terör örgütünün baş belasını besliyoruz, asabiliyor musun? Hayır. Be kardeşim, hepsi de katil de sonuçta ama bu katil diğer katilleri bilmem kaça katlar. Bunu neden asamıyorsun? Astırmıyorlar sana, diyorlar ki asamazsın. Neden? Özgür değilsin. Neden? Bağlısın bir yerlere. Neden? Hürriyetini ele alamamışsın. Neden? Buna da niyetin yok, buna da cesaretin yok. Habire hukukun değişiyor o yüzden şimdi idamı kaldırdık, şimdi

bir daha geri getireceğiz, geri getirince asabilecek misin? Hayır. Geriye yönelik çalışır mı? Hayır. Eee? Geriye getirmenin sebebi ne oldu o zaman, geri gelmesi mi lazım? Evet. idam cezasının olması lazım mı? Evet. Bunu destekler misin? Evet ama öyle kelaynak kuşu gibi küçücük bir maddede değil. Ya? Haksız yere birisi bir kimseyi öldürürse, o da öldürülsün. Uyuşturucu üreticileri ve satıcıları idam olsun, zorla tecavüz edenler, idam olsun, eşcinseller, eşcinselliği meslek haline getirmiş, bu konuda çocukların eşcinsel olmasını sağlayan örgütler var. idam edilsin. Milletin askerine, polisine teröristce saldırıp şehit edenler idam edilsin. Millete, millete, milletin parasıyla milletin vergisiyle, millet vatan savunmasında koşsun diye askerine subayına bakmış, onlar da vatan savunmasını bırakmışlarlar, darbe yapmaya çalışıyorlar, iki yüz kusur tane şehidimiz var. Bunlar da idam edilsin, bunlar da idam edilsin. Öyle idamı kelaynak kuşu gibi olmasın ve değiştirilemez olarak konsun. Hani anayasada değişmez hükümler var ya, evet, değişmesin. Bakın, bir daha değişmesin. Neler idam cezasına girecekse, bunları koyalım, benim görüşüm az önce sıraladıklarım üç aşağı beş yukarı ve bunlar bir daha değişmesin. Elli yıl sonra da değişmesin, yüz yıl sonra da değişmesin. Herkes bilsin ki keyfi adam öldürmenin cezası ölüm. Yok trafikte sen geçtin, ben geçtim, güm, güm, güm, adamı öldür! Allah muhafaza eylesin.

işte vezir dini ifsad etmek için, dini ifsad etmek için, oniki kavim, oniki padişahlık, oniki yol. Hepsine ayrı ayrı defterler yazdı. Hepsine de isa dinini yorumluyormuş gibi farklı yorumlarda bulundu ve en sonunda kendisini itikafa attı yani hücreye kapattı. Kendince halvet ediyor. Halvet etmek ne demek? Eski halvet, insanlarla konuşmayı, görüşmeyi kendine yasaklayıp kırk günlük erbain yapma. Kırk günlük erbainin ölçüsü ne? Musa aleyhisselam’a olan emir. Musa aleyhisselam otuz gün Tur-i Sina’da halvet etmek istedi. Cenab ı Hak on daha ekledim dedi kırk gün, kırk gün Tur-i Sina’da Musa aleyhisselam ne yaptı? Halvet etti. Kırk gün orda ne yaptı? Halvet etti. Kırk gün orda ibadet etti, Rabbisi ile baş başa kaldı. Halvet, bütün peygamberlerin halvetleri vardır. Hak mıdır? Evet. Ardından Hz. Muhammed i Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretleri, peygamberliğinden, peygamberliğini ilan etmezden önce ve ilan ettikten sonra da zaman zaman Hira Dağı’na çekilir, orda halvet ederdi ama Hira Dağı’na çekilip halvet etti, özür dilerim, Cebeli Kabe dedikleri orda bir mağara vardı, Cebeli Kabe’de o mağaranın yeri, o mağaradan Beytullah’ı görürdü. Şimdi Beytullah’ın görülmesi mümkün değil hiç bir yerlerden. Nerdeyse Beytullah’ın içinden Beytullah’ı göremeyecek insanlar. Dışardan görmeleri mümkün değil. Etrafında öyle devasa oteller olunca, Beytullah haşa tabiri caizse sıkışıp kalıyor içinde. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri on üç, on dört gün orda kaldığı

zaman olurdu ama Medine döneminde on günlük itikaflar yaptı. Son yıl yirmi gün itikaf etti. O yüzden Ramazan’ın son on gününde itikaf etmek sünnettir. Yirmi gün yapabilirse bir kimse yapabilir ama evlâ olan on günlük, son on gün, ramazanın son on günü itikaf etmektir. Bunun bir adı da nedir? Halvettir. Önceden tekkelerde olurdu. Tekkelerde de halvet olurdu. Tekke’nin halvethanesi vardı. Tekke’nin halvethanesine dervişler, üstad onu tain ederdi halvete katardı, veyahut da dervişlerin kendileri, kendi kendilerini terbiye etmek için halvet isterler, üstat da onları halvete katardı. Üstat halvete kattığında üç, beş, yedi gün on gün, onları halvette tutardı. Kırk gün halvette tutardı. Tekkelerde de bu ölçü var mıydı? Evet. Vezir de işte kendisini böyle halvete kattı ve dedi ki, isa bana hep yakınlarından, arkadaşlarından ayrıl, tek ol dedi. Yani arkadaşlarından uzak kalmayı isa emrediyormuş gibi söyledi onlara.

“Yüzünü duvara çevirip yalnızca otur, kendi varlığından da halveti

ihtiyar et diye vahyetti.”

Bana dedi isa dedi ona diyor ki yüzünü duvara döndür. Yalnızca otur ve kendi varlığından da halvet et. Kendi varlığından da geç. Kendi varlığını da unut, kendi varlığını da terk et. Fena ol. Kendi varlığını terk etmedikçe fena olmak mümkün değil. Tabii bunu böyle söylerken aynı zamanda da bir sufi ölçüsü çıkıyor. Bir kimse kendi varlığını terk etmedikçe, fena olması mümkün değildir. E sufiler fenafişşeyh fenafirresul fenafillah noktasında yürürler. Fenafişşeyh olacak olan bir kimse şeyhin önünde kendi varlığını terk eder. Kendi varlığını terketmesi şudur: Şeyhiyle biadlaşır, biradlaştıktan sonra kendince şeyhinin söylediği meselelere, şeyhinin söylediklerine yorum yapmaz, itaat eder. Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin. O kimse şeyhte fani olması için şeyhin önünde kendi varlığından geçer. O güne kadar biliyormuş, işte o güne kadar çok iyiymiş bildikleri ilim ehliymiş, kalp ehliymiş, hal ehliymiş, o kimse şeyhin önünde varlığından geçer. Şeyhin önünde bildiklerini terk eder ve aynı zamanda da şeyhini, şeyhini eşinden çoluğundan çocuğundan fazla sever. O kimse fenafişşeyh olur. Fenafişşeyh olduktan sonra o kimse fenafirresule çalışır. Fenafirresule çalışan derviş, her şeyiyle Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’e tabi olur. Siz beni annenizden, babanızdan, eşinizden, çocuklarınızdan, mallarınızdan ve canlarınızdan daha fazla sevmedikçe imanınız kemale ermez noktasına kendisini getirir ve bu noktada da artık şeyhinin direktifinin ve Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in çizgisinin dışına hiç çıkmaz, o kimse fenafirresul olur. O, Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin önünde kendi varlığından geçer, bakın kendi varlığından geçer.

Ben size yolun normalini anlatıyorum. Bu herkes de mevcut olması gereken yolu anlatıyorum, ilim olarak. Ama sizden istediğim benim bu değil. Sizden istediğim fenafişşeyh olmaya çalışmanız değil. Yolu uzatmayın. Siz sadece bu fakirin doğru söylediklerini, islam’ın kendi içerisindeki doğrularının uygun olduklarını alın, başınıza tac eddin. Biz kardeşlerimizden şunu istiyoruz. Gelin hep beraber Hazreti Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in hadislerinin ve sünnetlerinin önünde kendi varlığımızdan geçelim, kendi bildiğimizden geçelim, kendi kibrimizden kendi böbürlenmemizden, kendi kendimizi bir şey zannetmemizden geçelim. Muhammed i Mustafa’nın sallallahü ve sellem hazretlerinin tedrisatının önünde oturalım. Dizdize verelim, gönül gönüle verelim, el ele verelim. Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.) ile el ele verelim onunla dizdize, onunla göz göze, onunla gönül gönüle olalım, varlığımızı Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in hadislerinin, sünnetlerinin halinin, ahval-i nin önünde varlığımızdan vazgeçelim. Üzerimizde her ne kalacaksa, Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in sünneti olsun. Öylesine halvet edelim, öylesine halvet edelim, öylesine halvet edelim ki üzerimizde Sünnet i Resulullahtan başka bir şey kalmasın. Üzerimizdeki kıyafet, kafamızdaki düşüncei içimizdeki tefekkür, kalbimizdeki tecelliyat ancak Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in önünde olsun. Onunla olsun ve Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’da fani olmayan, Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in önünde hala daha varlık gösterenin bilin ki Allah’ın önünde varlık göstermesi, Allah’ın önünde fena olması, Allah’ın önünde kıymetli olması mümkün değildir. Mümkün değildir! Kim Resule iman etmezse, Allah’a da iman etmemiş olur. Kim Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine tabi olmazsa, Allah’a tabii olmamış olur. Kim Peygamberi dinlemezse, Allah’ı dinlememiş olur. Kim peygamberi dinlemezse.

O zaman, bizim bu noktada halvetimiz, bizim halvetimiz, Sünnet i Resulullah’a sımsıkı bağlanmak olsun. Günlerce bir odanın içerisinde oturup Allah’ı zikretmek vallahi de billahi de dışarda iki saat durmaktan daha kolay. Bakın, içerde on günlük itikaf yapmak, dışarda bir gün yaşamaktan daha kolay. Halkın içerisinde, insanların içerisinde bir gün yaşamak daha zor. Daha zor. On gün kolay. Bir gün dışarda durmak zor. Asıl halvet, bu manada asıl halvet, Sünnet i Resulullah’a bağlı kalmaktır.

“Bundan sonra konuşmaya izin yok, bundan sonra dedikodu ile işim

Vezir diyor bundan sonra konuşmama izin yok. Bundan sonra da dedikodu ile işim yok. Halvete giren bir kimse, eskiler öyleydi, dünya kelamı konuşmak yasaktı. Allah rahmet eylesin, Abdullah Efendi hazretleri beni itikafa kattığında, oğlum dünya kelamı konuşmayacaksın dedi. On gün

dünya kelamı hiç konuşmadım ben. Hiç güneşe çıkmayacaksın, eyvallah. Hayvansal gıda yemeyeceksin, eyvallah. Tuzluydu, yağlıydı, şuydu, buydu, yemeyeceksin. O zaman da ankesörlü telefonlar var, ben de ankesörlü aramışım, jetonlar gidecek ya, ödü kopuyor insanın. Bir kelime fazla söylerim, muhabbet bozulur, veyahut da ankesörlü ya, jetonlar da gidiyor, can kulağıyla dinliyoruz biz. Şimdi millet arıyor, hava nasıl efendim Bursa’da? Ha, çok iyi. Gel yaz tatili yap burda! Mümkün mü? Öyle disiplin vardı. Sadece dinliyorsun, sadece dinliyorsun. Bir de telefonu açan benim. Cuma mübareği için açtım. Biz yeni dervişken, bir tek zakirler ararsı şeyh efendiyi. Ararsın, selamünaleyküm aleykümselam. Efendim cumanız mübarek olsun. Allah razı olsun Mustafa efendi. Bütün arkadaşlara selam söyle. Emredersiniz efendim. Bir şey varsa söyler. Şu gün şuraya gideceğim, bugün buraya gideceğim veya şuraya geleceğim, söylerse. Söylemek zorunda falan da değildir. Bir şeyh gideceği, geleceği, konacağı yeri söylemez. Söylemek zorunda değil. Söylemezdi kimseye.

Ben gece rüyamda gördüm, şeyh efendi izmir’e geliyor, otobüste geliyor. Uyanır uyanmaz kalkardım, gusül abdesti alır, giyinir, sabah saat 5.30 otobüsü var belediyenin, yedide şeyde oluyor izmir garajında oluyor. Yedi buçukta da onun otobüsü geliyordu Nevşehir’den. Ben sabah dost doğru gider, belediye otobüsü ile izmir garajına inerim, beklerim Nevşehir arabasının yanaşacağı peronu. Perona geldiğinde şeyh efendi otobüsün sağında koridorda oturur. Cam kenarında değil. En önde, otobüsün sağında, otobüsün sağında koridordadır. Başka bir yerde oturmaz hiç. Hiç cam kenarı oturmaz. Cam kenarından burdan esinti geliyor, yel geliyor der, hasta olur. O devamlı koridorda oturur. Beklerdim ben. Öyle rüya görürdük. Bir bakmışın, tık tık tık tık tık iniyor. Mustafa Efendi, rüyanda mı gördün? Evet efendim. Maşallah! Oğlum kimseye haber vermediydik. Haber vermezi işi var. işte ayakkabı almaya gelmiş. Biz beraber gideriz, kimsenin haberi olmaz, onca derviş var. Biz gideriz ayakkabıcılar çarşısına izmir’de, ayakkabıları ayırırız, işte beğeniriz, bir müddet sonra bana bıraktıydı artık ben daha önce ayakkabıcılık yaptığımdan, ben bir iki takım beğenip gönderdim, efendim bunları bir deneyin bir. Gider, satılır. Mustafa efendi, oğlum, kim alacak bizim orada? Sfendim siz bilirsiniz ama bir gitsin. iki üç takım öyle bayan ayakkabısı ben beğenip gönderdiydim, ilk önce onlar satılmış orda. Demişler oğlanlar baba, Mustafa abinin aldığı hemen satıldı. Olmazsa sen bilirsin ama işte, Mustafa Efendi oğlum, bizim pabucumuzu dama attın. Estağfurullah Efendim. Hadi sen beğen bakalım. Ben beğenirdim ayakkabı, bir de biliyorum, eski mesleğim. Dolaşırdık, akşam olurdu, tire otobüsüne binerdik, Tire’ye

inerdik, Tirelilerin daha haberi yok. Önce hal dervişi vardı içlerinde. Haber vermezdi. Herkes rüyasında görürdü. Öylesine severdik, öylesine severdik.

Dünya kelamı konuşmak yok. On gün konuşmadan itikaf bitirirdik. On gün! Kelam yok. ilk üç gün yetmişerden iki yüz on bin. Dilin var mı yok mu unutursun. Dilin var mı yok mu unutursun. La ilahe illallah la ilahe illallah la ilahe illallah la ilahe illallah illallah illallah ikinci gün dilinin peltekleştiğini anlarsın. Peltekleşir dilin. Birisi sana adını söylese, Mustafa diyemeyecek hale geldiğini zannedersin kendi kendine. Güneşe çıkmak yok. Abdest almaya çıktığımızda kafamdan aşağı ben bir eski battaniye gibi birşey örter, hem de tuvaletle benim aram beş adım değil, beş adım değil, güneş yüzü görmeyeceksin dedi. Halvet de var mıdır? Evet. Sufiler için hak mıdır? Evet. Dünya kelamı konuşulmaz, konuşulmaz. Hayvansal gıda yenmez, yenmez. Az yenir. Bana dediki şunu yemeyeceksin, bunu yemeyeceksin, bunu yemeyeceksin… Ankesörlü telefondayız. En son ben şunu kendi kendime düşündüm. Ha, hiçbir şey yemeyeceğim demek ki dedim. Ha öyle dedi bana. Ben kendi içimden dedim ki hiçbir şey yemeyeceğim demek ki dedim, ha öyle dedi bana. Ha iyi, yemeyeceğim demek ki. Birinci gün üç lokma ekmek, ikinci gün iki lokma ekmek, üçüncü gün, bir lokma ekmek. Bir dilim ekmek üç gün. Dördüncü gün ekmek yok. Dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on. Bir lokma ekmek yok. Bir lokma! Çay içebildiğin kadar, sabaha kadar. Öyle itikaf yapardık. Bakın, öyle itikaf yapardık. Burda da Bursa’da ben Zeyniler Cami’sinde itikafa çok girdim. Öyle bir yerde derviş olurken, öyle bedavadan olmuyon, öyle olmuyor hiç. Ödemişte de itikafa girdim ben. itikaf anahtar gibiydi en de. Şeyh efendiye derdim efendim müsaade ederseniz, ben burda bir itikaf yapayım. Yap Mustafa efendi yap! Ben bir yerde derviş olmazsa kafam kırılır çünkü benim, yanar teller. Ben üç beş kişiyle zikre başlarım ama üç beş kişiyle kalırsa, benim teller yanar. Yapamam ben, yanar benim terler. Ben vurdurulacaksa, yardırılacaksa vurdururum, yardırırım ben. Allah affetsin. Boynumdan asardım uyumayayım diye zeynilerde. Bildiğiniz sarık var ya sarıkla boynumdan astım dersi yetiştiremeyeceğim, uyumayayım diye. Kafam iniyordu böyle, boğulma tehlikesi ile uyanıyordum. Boynumdan astıydım. Uyumamak için. Şimdi itikaf otel sanki! Fosur fosur uyuyor herkes. Nasıl uyuyabiliyorlarsa, uyuyor millet. Konuşmaya izin olmaz mı? Olmaz. Yemeğe izin olmaz mı? Olmaz. Sormayacaksın ben ne yiyeceğim, böyle bir şey yok. itikaf eden kimse de kendine özel hizmetçi tutmaz, böyle bir şey de yok.

“Dostlar, elveda! Ben öldüm, yükümü dördüncü göğe ilettim.”

Ölmeden önce ölünüz. Halvet eden kimse, halvet eden kimse, o ölümü yaşar. Kendi varlığından geçer. Hz. Muhammed i Mustafa’nın sallallahu ve

sellem hazretlerinin önüne oturdu mu, onun bir varlığı kalmaz. itikafta da ilk üç gün içerisinde görür onu. Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’i biiznillah, Allah’ın izniyle görür, sesini duyar, geliyor derler, sarığını görür. Durumuna göre. Bir şekilde onla alakalı bir şey görür. Onun kalbi pır pır eder zaten ve itikafı bitamam düzgün çıkaran bir kimse dördüncü makama gelir. Eğer o kimse kendini muhafaza eder, düzgün tutarsa. Allah kulundan razı kul da Allah’tan razıdır. Raziyet makamı. dördüncü makam ve o raziyet makamına geldi mi artık o dördüncü göktedir. Vezirin üzerinden de bunu öğreniyoruz.

“Bu suretle de ateşe mensup feleğin altında zahmet ve meşakkatlar

içinde yanmayalım.”

Ya normalde o dördüncü kattan aşağıda olursa, yani mutmainne makamına gelmezse, ruhu göğe yükselmedi. Ne yapacak? Biraz cız bız olacak o. Dördüncü kata geçerse, dördüncü esmayı alırsa, o kimse cehenneme girmeden cennete girecek. O yüzden diyor ki bu suretde ateşe mensup feleğin altında zahmet ve meşakkatlar içinde yanmayalım.

“Bundan sonra dördüncü kat gök üstünde, İsa’nın yanında oturacağım.”

Bundan sonra da ne yapacakmış? Dördüncü katta, isa’nın yanında oturacakmış. isa’nın katında duracak yani. isa katında duracak ve isa katında duraraktan ne yapacak? isa aleyhisselamla beraber olacak. Vezirin kendince müritlerine söylediği bu. Cenab ı Hak cümlemizi iyi müritlerden eylesin. ‘Vezirin her emiri ayrı ayrı veliaht yapması.’ 650’ den devam edeceğiz inşallah. Selamünaleyküm. Hakkınızı helal edin.

El- Fatiha maassalavat.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 2 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-5-2 • Tasavvuf Vakfı Yayınları