Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 186-190. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 1 • 30/55

186-190. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“Padişah o yana bilgili, iş başarır, herşeyi yerli yerine kor, bir iki elçigönderdi.(Kuyumcuyu getirtecek ya) O iki bey Semerkand’a vardılar; padişahtan müjdeci olarak kuyumcunun kapısına ulaştılar. Dediler ki: Ey bilgide, hünerde olgun usta, adın sanın şehirlere yayılmış. İşte bak. Filan padişah kuyumcubaşılığına seni seçti. Çünkü pek ulusun sen.”

Padişah ne yapmış? O kuyumcuyu getirtmek için bilgili, iş başarır, her şeyi yerli yerine kor iki elçi göndermiş. Demek ki birisi ile görüşmeye gönderirken birisini, bir elçi gönderirken, araya bir aracı koyarken, dikkat edeceksiniz. Ehlini seçeceksiniz. Allah emaneti ehline vermenizden hoşlanır. Her şeyin bir ehli vardır. Siz bir işte elçi kullanacağınız zaman, o işe elverişli elçiler kullanacaksınız.Ve herşeyi yerli yerine koyan, bilgili, ferasetli, nerde ne iş yapacağını, nerde ne konuşabileceğini bilen, ehl-i siyaset. Hani her doğru heryerde söylenmez. Her doğru herkese her yerde söylemek, herkesin hakkı değildir derler ya o işte feraset ehli olacak. O işte siyaset ehli olacak. O işte bilgili olacak. O işte maharetli olacak. Analizi kuvvetli olacak. Sözü kelamı, kuvvetli olacak. Aklı fikri kuvvetli olacak. Kalbi kuvvetli olacak. Herkes her şeye ehil değildir. Herkes her şeye ehilim derse, kıyamet kopar. Bu basiretsizliktir, edepsizliktir. Herkes her şeye kendine ehil görür yalnız. Haddini bilecek insan. Her şeye kendisinin ehil olduğunu zannetme. Herkes her şeye ehil değildir. Ben ne anlarım motor tamir etmekten. Arabayla alakalı bir şey olacaksa, o zaman Cevdet Usta gidecek. Cevdet Usta bak ya, bu motorda bir şey varmış. Motordan o anlıyor, arabadan o anlıyor. Bilgisayardan bizim Salim anlıyor. Onunla alakalı bir görüşme olacaksa Salim

gidecek. Salim git bak bakalım ya ben ne anlarım ramdan, bilmem neden, onun çekirdeğinden, çükürdeğinden. Anlamam ki. O onun dilini biliyor. O gidecek görüşecek. Aracısı o olacak. Ha demek ki herkes her şeye ehil değildir. Herkes de kendini her şeye ehil görmesin. Düstur!

Ne yapmış padişah? Bilgili, iş başarırır… Baktın bilgi yetmiyor, bak bir de o işi başaracak, yerli yerine, her şeyi de yerli yerine koyacak. Her şeyi de yerli yerine koyacak. Dikkat edin, bir adam bilgisi yoktur, bir işe gönderirsiniz batırır sizi. Bir adam iş bitirici değildir, gönderirsiniz, zarar ettirir sizi. Adam her şeyi yerli yerine koyan kapasitede değildir, dangadak bir laf söyler, çökertir sizi. Siz başka bir iş için onu göndermişsinizdir, temsilen. O sizi orada batırır, çıkarır sizi. Sufiler böyle şeylere çok dikkat ederler. Allah rahmet eylesin şeyh efendi hazretleri derdi ki Mustafa Efendi, yanında çok yemek yiyen, çok konuşan, böyle boş kelimeler kullanan insanları taşıma oğlum derdi. Çok uyuyan, olur olmaz şeyi yiyen içen, isteyen, dalan oraya buraya; öyleleri vardır, alır ihtiyacı değil bir şey değil, bu ayakkabı kaça oğlum, sana ne ya! Buraya nereye geldin sen, sufiliye geldin veyahut da orada gittin bir derviş. Ne, ayakkabıcı. Bu ayakkabı kaça?Ya nasıl olur ayağıma acaba ki? Oğlum ayakkabı alacaksan git başkasından al. O adam şimdi senden para almamaya kalkar, sana ucuz vermeye kalkar. Sen ona zarar verirsin. Yapma, sen oraya derse gitmişsin. Karnımız acıktı ya, nerede yemek yiyeceğiz? Git dağın başında ye! Orada sorulmaz. O zaman bir yere birisini gönderirken, sizi temsil edecek o kimse. Bir yere semaya gidiyorsunuz, o sizi temsil ediyor orada. O semazenin gözü kayıyorsa kadına kıza, götürmeyeceksin. O ilahici, ilahi söylerken hangi kız ya daha iyi diyorsa, götürmeyeceksin. Edep! Herkes her şeyde yerli yerinde olacak. Yanda boş kaldı ya, hadi sen de gel. Hayır! Neden? Oraya edepsiz bir kimse görmesin pişmemiş bir kimse görmesin. O bilmez ki üç günlük derviş olduğunu. Varya, buraya bir derviş geldi. Yedi, yedi, yedi gitti. Bir derviş geldi ya; konuştu, konuştu, konuştu, gitti. Büyüğün sözünü kesiyor mu, büyüğünden önce mi hopluyor, büyüğünü tanımıyor mu?

Senin başında bir amir var. Ne? ilahicilerin başı. Kim? Tahsin. Dinlemiyor. Götürmeyeceksin onu. Neden? O gel dediğinde gelmez, git dediğinde gitmez. Şu ilahiyi okuyalım de. Hayır onu okumayalım, bunu okuyalım. Yani ince bir şekilde sela. Abi ya bugün sesimiz kısık, şunu okusak olmaz mı? Veya abi, arkadaşların sesi yorgun. Şunu okuyalım ya, sen bilirsin yine. Yok ya onu okuyamayız. E okuyamazsan git, ne işin var burda o zaman? Aaaa, yerli yerinde! Ne yapmış padişah? Bilgili, iş bitirir, her şeyi yerli yerince yapan insan göndermiş. Üç tane özellik var bakın. Bilgili, bilgili! Biri soracak ona çünkü. Sema ederken neden başınız dönmüyor? Biz çok çalıştık

da o yüzden dönmüyor. iyi, önceden çalışıp da olaydın ya, var mı çok çalışıp sema eden birisi? Edep! Semanın ne olduğunu bilecek, semazenin ne olduğunu bilecek, dervişliğin ne olduğunu bilecek, sufiliğin ne olduğunu bilecek. Üstada hürmeti bilecek. Büyüğe hürmeti bilecek. içinde bulunduğu yolu bilecek. Öbür türlü sen onu oraya hizmetçi olarak götürme. Sen onu oraya götürme kardeşim. Üç vasıf! Sen vekil gönderiyorsun oraya. Sen görüşmeye birisini gönderiyorsun. Sen oraya hizmete birini gönderiyorsun.

Üç vasıf üzerinde bulunacak. Bilgili! Bilginin içerisinde Kur’an ve sünnet, haramlar, helaller. Bilginin içerisinde güzel ahlak. Bilginin içerisinde hikmet saklı. Bilginin içinde Kur’an ve sünnet saklı. Bilgili, edep saklı.Edep, edep! illa edep. illa edep. illa edep! Edebi olmayanın dini yok demiş sufiler. Bilgili. ikincisi ne? iş bitirir. iş bitirir ne demek? Dirayetli, iş bitirir. Kesin kararlı. Odak, odaklıyor kendini. Hükmediyor, iş bitiriyor. Buradan kaldırın bunu, buraya koyun. Tamam bitti. Saatlerce düşünmüyor. Bunu buraya koyacağız mı koymayacağız mı? Kaldıralım mı, kaldırmayalım mı? Yan mı yatıralım, çamura mı batıralım? Hani yahudilere demiş ya Cenab ı Hak bir öküz kesin diye, Allah öküzü nasıl istiyor demiş. Sarı mı, beyaz mı, mor mu, pembe mi. Öküzü kesmeye niyeti yok. iş bitirir, iş bitirir! iş bitecek gittiği yerde, yarım yamalak kalmayacak. Sohbet edilecekse, sohbet bitecek. Sema edilecekse, sema bitecek. Orada bir mesaj verilecekse, mesaj verilecek. iş bitecek. Günlük işlerinizde de öyle. Dükkanınızda da öyle. Günlük işinizde de öyle. Hiç, hiç, evde de aynı. Evde kadın bilgili olacak. Evde kadın iş bitirecek. Evde kadın her şeyi yerli yerine koyacak. Adam da aynı, adam bilgili olacak. Adam da işbitirici olacak. Evde de işinde de dergahta da adam da her şeyi yerli yerine koyacak. Bu bir senkronizasyon.

Aşık, o senkronizasyonun içindedir. Aşık, süklüm püklüm değildir, akılsız değildir, başıboş hayvan değildir. Aşık salla pati değildir. Salaş değildir. Biz de aşıklığı öyle zannediyoruz. Rüzgar oradan esti, o tarafa dönecek, burdan esti bu tarafamdönecek. Ne alakası var? Aşık bilgili, aşık iş bitirici, aşık her şeyi yerli yerine koyan. Aşık otomatik zeka, âşık otomatik fikir. Herkesin aklından fazladır aşığın aklı. Herkesin fikrinden fazladır aşığın fikri. Herkesin zikrinden fazladır aşığın zikri. Herkesin edebinden fazladır aşığın edebi. Herkesin namazından daha derinlemesinedir aşığın namazı. Herkesin orucundan daha derinlemesinedir aşığın orucu. Aşık dünyada zikretmez, dünyada namaz kılmaz. Aşık dünyada oruç tutmaz. Aşığın yeri dünya değildir, vurur ayağını yere, göklere sıçrar o. Sen onu dünyada gezer görürsün. O yüzden onun zikri, zekası, fikri, aklı, düşüncesi, kalbi, vücudu, bakışı, duyuşu, hepsinden farklıdır. Öyle aşığı, öyle, biz öyle görürüz. Salla pati, harabat. Öyle bir şey yok! Miskinlik yoktur aşıklıkta, miskinlik yoktur. Allah

muhafaza eylesin. O zaman biz de öyle olacağız. Ya nasıl olacağız? Biz bilgili olacağız. Biz iş bitirici olacağız. Biz her şeyi yerli yerinde yapan, eden olacağız. Birisini bir yere de gönderirken, bunlara dikkat edeceğiz. Bunlara dikkat edeceğiz. Ya burda düğün var, ya beş tane arkadaş gidelim. Hayır, kaç kişi var düğünde, bin kişi var. Bin kişiye temsilci gönderiyorsun sen oraya. Bin kişi bin kişiye anlatır, bi bin kişiye daha anlatır. Üçbin kişi. Sen düğün deyip geçme onu. Nerenin semazenleri, Karabaş ı Veli’nin. Ne kadar da çok yemek yediler ya. Eyvah! Böyle bir şey duymadık daha da hani Nasrettin Hoca hesabı, testi kırılmadan kulağını bükmüş, demiş dikkat et, testiyi kırma. Daha kırmadım ki demiş. Kırdıktan sonra bir anlamı yok demiş.

Sufilik böyledir. Kırdıktan sonra bir anlamı kalmaz. Edep, bilgi, feraset, dirayet, karar verme, odaklanma, meselenin merkezine yürüme, iyilikleri üzerinde barındırma… Sufi böyle olmalı. işte padişah kuyumcuyu getittirecek ya. Kuyumcu! Kuyumcu neyi simgeliyordu? Nefsi. Siz nefs i emmaredeki bir kimseyi dergahla tanıştıracaksanız, nefs i emmaredeki bir kimseyi dergaha getirmeyi düşünüyorsanız, sizin temsilci olarak gönderecekleriniz, böyle kimseler olmalı. Siz nefs i emmaredeki bir kimseyi kurtarmayı düşünüyorsanız, oraya gidecek olan tebliğcilerin üzerinde, bu özelliklerin bulunması gerekir. Bilgi! Bilge hikmettir. Hikmet’in içerisinde bütün din içindedir. Türkçesi bilgidir onun. Ama onun karşılığı hikmettir. Hikmet! Bu nedir, Kur’an ve Sünnettir. Bu nedir Kur’an ve sünnetin içi hükmünde, özüdür, oda edeptir .Edep! O, üstün ahlaktır. O üstün ahlaktır. Herkes bir kadına bakar, her kadın bir erkeğe bakar, önemsenmez o. Ben buradan ikide bir de yukarı şehvetle bakayım, buradan herkesin kalbi bozulur. Derler ki ya bu amma çakmaktaş gibi gözleri dönüyor. Bitti. Ahlak! Sufilik odur. Din odur. Öyle palas pandıras olmaz. Öyle olmaz. Üzerinde bulunca o özellik. istemeyecek, yemiyecek, uyumayacak, horlamayacak, yoruldum demeyecek, ayağını uzatmayacak. Disiplin edecek kendini. Yan yatmayacak, çamura batmayacak. Habire yiyeyim, içeyim, habire konuşayım, habire şakalaşayım, milleti güldüreyim, habire eğleneyim. Yok öyle bir şey. Sufilik, bir yere mesaj götürüyorsun, bir yerden bir yere gidiyorsun. Sen ona göre davran. Arkadaşlarını seçerken, götüreceğin insanları seçerken, ona göre seç. Kılık kıyafeti düzgün olsun, temiz olsun, çarkı düzgün olsun, ahlakı düzgün olsun, dili düzgün olsun, hareketleri düzgün olsun.

Hacca, umreye gittiğiniz de görürsünüz. Adam karı koca dolaşıyor. Kadın hüra bir şeye giriyor, bir bakkala giriyor. Hacda, umre de gördüm ben. Adam hatun arıyor boyna nerede diye. Bir anda kadın girdi bir dükkana. Bekliyor orda benim hanımı gördünüz mü? La havle vela guvvete! Senin hanımı kim tanısın. Aradan beş dakika geçiyor, on dakikadan geçiyor kadın

geliyor şimdi oraya. Neredeydin diyor. Ben de yan tarafta dikiliyorum. Nerdeydin dedi, dükkana girdim. E haber vermedin? Her şeyi sana mı haber vereceğim diyor. Adamın on dakikadan beri siz orada on kişiyiz orada benim hanımı gördünüz mü diyor. Adam bikere seni tanımıyor, hanımını nereden tanısın! Dalar böyle insanlar. Kadınlarda da vardır, erkeklerde de. Götürmeyecen yanında. Adam arıycaksın. Kimisi hazırlanamaz bir türlü. Saat sekizde hareket, saat sekize on kala bütün herkesi orada olmalı. Saat sekiz, çık yola. Ben geliyordum! Kardeşim saat sekizde biz yola çıktık. Bilgi, hikmet, edebi getirir; yerli yerinde dirayet, edebi disiplini getirir. Öğüt veriyor bize Hz. Mevlana.

“O iki bey Semerkant’a vardılar. Padişahtan müjdeci olarak kuyum-

cunun kapısına ulaştılar. Dediler ki…”

Bakın, inceliğe bakın, siyasete bakın, siyaset dediğin bugünkü politika değil ha). O iki kişi, o nefsine düşmüş o nefsi temsil eden kimseye diyorlar ki ey bilgi de hünerde usta insan! E adamda öyle bir şey yok halbuki. Adam hiç de bilge değil. Nefsinin gayyasına düşmüş ama onun nefsini okşuyor. Sen iyi adamsın. Adam daha da sen kötüsün dese gelmez adam senin yanına. Ey nefsine düşmüş, ey nefsin çukurluğuna düşmüş zalim insan dersen dinlemez seni. Sen emmarenin göbeğinde oturuyorsun, sen haramın içindesin, küfür ehlisin dersen dinlemez adam seni. Ey bilgelikte, ululukta maharet salmış. Tabii, nefsin bilgeliğinde mahirsin sen. Sen nefsi öylesine biliyorsun ki emmarenin hallerini, o noktada bilgesin. Yalan da değil. Sen öyle kibirlisin ki kibirde bilge olmuşsun sen. Ulusun kibirlilikte. Ona çünkü dini götüreceğiz biz, ona islamı götüreceğiz. inceliğe bak.

“Hüner de olgun usta, adın sanın şehirlere yayılmış senin.”

Nefs-i emmarenin adı sanı şehirlere yayılmış. Nefs-i emmare padişahımız değil mi şimdi bizim. Nefs-i emmare sultanımız değil mi, nefs-i emmare bizim baş tacımız değil mi, nefs-i emmare bizim imanımız değil mi şu anda? imanımız! Nefs-i emmare kol geziyor dünyanın üzerinde emmare bilgeliğinde usta, hünerli herkes. Birine kibirlenmekte öyle hünerliyiz ki. Birine kızmakta öyle hünerliyiz ki. Birinin eksikliklerini ortaya dökmekte öyle hünerliyiz ki. Birinin noksanlıklarını yüzüne vurmakta öyle hünerliyiz ki. Birine bir şey yaptığımızda onun yüzüne karşı iyiliklerimizi anlatmakta öyle hünerliyiz ki. Nelerde hünerliyiz. Şeytan neyi emrediyorsa öylesine hünerliyiz ki biz. Emmare kol geziyor ortalıkta. Allah bizi affetsin.

“İşte bak, filanca padişah kuyumcubaşılığına seni seçti. Çünkü pek

işte elbise buracık da. Elbise buracıkta. Bakın bundan sekizyüz yıl önce yazılmış bir kitabı okuyoruz. Sekizyüz yıl önce yazılmış bir öğütler manzumesi, Kur’an ve Sünnet dairesinde. Bakın, o günün hastalığıyla, bugünün hastalığının arasında bir fark yok. Emmare elbiseye düşkün. Düşkün mü düşkün. Herkesin gardıropları dolu, ben dahilim buna, yine de giyecek bir şeyimiz yok bizim. Sorarsan hiç kimsenin giyecek bir şeysi yoktur. En fukaranın gardırobunda üç, dört tane gömlek vardır. En fukaranın elbise dolabında üç, dört tane pantolon vardır. iki üç tane takım elbise vardır. Beş altı tane ayakkabısı vardır. Emmarenin istediği şey. Kuyumcubaşı olacak olan kimse, enmareyi temsil ediyor ya, diyor ki işte elbise burada. Altın, gümüş iste, altın gümüş de var sana, nefse tatlı gelen şeyler. Elbise, para, pul, ne kadar tatlı geliyor nefse. En iyi elbiseyi giyecek, en iyi markadan giyecek, örtüsü vakko olacak, firilfiril vakkosu buradan görünecek, at nalı gibi. O at nalı gibi onu göstermezse de o örtü takmayacak. Mantosunun markası bir tarafından belli olacak. Olmazsa giymeyecek. Takım elbisenin markası belli olacak. At nalı gibi nereden giydiyse takım elbiseyi, o belli olmalı o. O birine hediye aldıysa, o hediyenin o marka çantası olmalı. Bir yere misafirliğe giderken, o marka çantayı kullanmalı. Neyse marka işte karacadır, Vakkodur, neyse adı sanı, olmalı.

Biz marka giyinmeliyiz. Elbisemiz marka olmalı. Çünkü o vahşi kapitalist sistemine iman etmişiz biz. Biz o emperyalist vahşi kapitalist sistem bizim ilahımız olmuş. Biz gitmeliyiz o markayı, marka alışveriş merkezinden almalıyız. Onlar gece gündüz bizim dininize, dindarlarımıza sövsünler, hakaret etsinler, alaşağı uğraşsınlar. Biz sakalımızla, örtümüzle oraya gidip deliler gibi alışveriş etmeliyiz. Oraya gidip daha da zengin etmeliyiz biz. Ne kadar güzel. Gidelimbiz sabancıdan alışveriş edelim. Her şeyimizi alalım, gidelim. Beymenden giyinelim biz. Gidelim biz ne marketler, koçun marketlerinden alalım biz, migroslardan. Tabi biraz daha ihtilalciler olsunlar başımızda. Sömürsünler bizi biraz daha yesinler bizi daha. Marka takılmalıyız biz. Elbise, marka giymemiz lazım. Marka içmemiz lazım. Marka tüketmemiz lazım. Olur mu ya, bize o lazım, nefse o lazım çünkü ve aa bakmamız lazım yani marka adam ya her şeyiyle ya. Adam kendisi marka olmadığından dışını markalaştırmış o. Kendisi marka olmuş olsa, elbise ihtiyacı olmaz. Kendisi marka olmadığından, marka ile süslemiş kendini. Her tarafına vakkonun askısını asacan adamın etrafına, öyle mutlu olacak. Ayakkabısı vakko, gömleği vakko, ceketi vakko, pantolonu vakko, iç çamaşırı vakko, çorabı vakko. Kalbine de vakko, mühürle gönder. Ne işi var. Marka! O gün, de markaymış. Kuyumcuyu ne ile aldatıyor? Elbise ile aldatıyor. Diyor ki

elbise burada. Sırmalı kaftan mı ararsın, sırmalı cübbe mi ararsın, sırmalı sarık mı ararsın. Sarı sırmalar, yakıştır. Tabii, sufiler için de öyle.

Birisi öyle dediydi bana, bu haydariyi görüyor musun dedi bana, haydarinin burasını gösteriyor. Haydarinin buradaki çizgiler, eski sufilerde makamı gösterir. iki çizik olursa o derviş haydarisidir, üç çizgi olursa o çavuş haydarisidir, dört çizgi olursa, o nakip haydarisidir. Beş çizgi olursa, o nakib i nükebba haydarisi olmuştur. Altı çizgi olursa, o halife olmuştur. Yedi çizgi olursa burada, o şeyh haydarisidir. Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi, oğlum herkes haydarisine ne o, öyle demiş, benim yanımda demedi, herkes haydarisine nakipse nakip haydarisi, nükebbaysa nükebba haydarisi diktirsin demiş. Bizim ağabeylerimiz de diktirmişler. Bana dediler. Sen ne diktirmedin, ben hiçbir şey olamadım daha dedim. Bu icazetleri dağıtıldıktan sonra oluyor. Şeyh efendi dedi, oğlum herkes haydarisini değiştirmiş, sen değiştirmemişsin, dedi. Efendim, ben bir şey olamadım ki daha dedim. Biz de olamadık oğlum dedi. Ha iyi, iki olamayan yan yana gelmiş. Benimki de oğlum derviş haydarisi dedi. Biz de olamadık dedi. Efendim sizin olmadığınız yerde ben ne olurum dedim. Ben hiçbir şey olamam zaten. Nasıl yani? Ben meyhaneden kalkma sarhoş adamım efendim, ayılmadım ki daha dedim ben. Nasıl yani, o kadar içmişim, o kadar içmişim ki efendim, kafam daha yerine gelmedi benim dedim. Ayılma oğlum, boş ver dedi, ayılmak için uğraşma, ayılma oğlum, boşver dedi. Peki efendim, Allah razı olsun dedim. Bir şey olamamak! Önceden öyleydi ya, elbiseye takıntı. Bir gün de bir arkadaş böyle sırmalı, kenarlarına sırmalı bir cübbe giydirmiş. Umredeyiz böyle, sonra onun adını sırmalı taktık biz. Böyle sırmalı cübbesi, kafasında böyle beyaz sarığı, arkasında arkadaşlar var böyle. O da bir yerin zakiri, ondan sonra, bir gün böyle döndü bana, oğlum dedi, hiç senin sırmalı cübben yok dedi ya bana. Yok efendim dedim. Ben layık değilim ki dedim ben tamam. Biz de layık olamadık dedi. Ben şimdi latife olsun diye Efendim, bir sırmalı cübbe diktirelim olmazsa böyle. Bir baktı bana, ha o eksikti zaten dedi. Allah bizi affetsin.

Elbise! Sufilerde de bu hastalık vardır. Sufiler de bu hastalığa tutulur. Ben her iki tarafın hastalığını anlatıyorum. Derdim bu! Allah bizi affetsin. Altın, gümüş, işte yani altın gümüş de var. Para! Kandırmanın yolu ve insanların yenildikleri yer. Adam parasızdır ya, dergaha gelince para verecekler bana der. Bir işi dergahta düzelmiştir. Dergahtan verdiler ona o parayı! Bir git, sen de paralanırsın orada. Adam gelir, bakar ki bir müddet sonra burada para yok. Birisi bana öyle dedi. Ben iki yıldan beri geliyorum buraya dedi. Burada para pul yokmuş ya dedi. Ne alakası var dedim ya? Nasıl yani dedi. Sen kaynağını bulmamışsın daha dedim. Bekle biraz daha dedim. O

bekliyor, ben şimdi bekliyorum ben onu, o aradan sabırsız, beş altı ay daha geçti, geldi yanıma. Efendim, ben daha hala da o kaynağı bulamadım dedi. Burnunun ucunda dedim. Sen hala daha görmüyorsun dedim. Onu gitmiş bir arkadaşına söylemiş. O da ona demiş, burnunun ucunda demiş. Kendisi ya demiş. Ne istemedin ondan demiş. Koşa koşa geldi. Efendim ben anlayamadım dedi ya. Neyi dedim ben. Burnumun ucunda dediğinizde dedi. Burnumun ucunda sen varsın dedi. Geçti dedim ben. O esnada anlayacaktın dedim ben. O esnada isteyecektin dedim ben. Ben sana burnunun ucunda dedim. Böyle yaptı. Ben ne yapayım şimdi dedi. Vallahi başka bir dergaha gideceksin artık sen dedim. Burdan nasibin kapandı demek ki senin dedim. Gitti.

Altın, gümüş, nefsin hoşuna giden şey, insanı hırslandırır. Kardeşliğini bitirir insanın. Birbirini yer insanlar. Adam oğlunu yiyor para için. Oğlan babasını yiyor para için. Para için babasını vuruyor oğlan. Para için annesini vuruyor, katlediyor, zehirliyor. Kadın kocasını öldürüyor, para için. Kardeş kardeşi katlediyor, para için. Para para! Bildiğiniz para. Hele bunları bir al. Oh, nefse ne tatlı geliyor bu. Gelince de öz kullarından olursun. Nedimi kesilirsin padişahın. Geldiğinde de sen onun has adamı olacaksın. Ya? Şeyhin yanında birinci adam olacaksın sen. Yanı başında duracaksın. Şeyh efendi, seni öyle sever ki yere göğe sığdırmaz. Merak etme. Sen has adamsın ya! Ya onlar önceden, yirmi yıldan beri yanındaymış? Boşver onlar yanında, sen canında olacaksın.

Yürü! Nefse hep hoş gelen şeyler. Baş köşede olmak. Baş köşeye oturmak. Baş olmak. Hatırı sayılır olmak. Herkes o geldiğinde ayağa kalkmalı herkes. O geldiğinde herkes ona selama durmalı. Herkes ona danışmalı. O oradayken bir başkasına danışılır mı! Herkes onunla konuşmalı. Hatta bir yere girdiği zaman Arif Susam gibi ooo, filanca efendiler, hoşgeldiniz dıscıdı dıscık yapmalı. Tabi, eğer öyle olmazsa burda benim hatırım sayılmıyor, beni burada kimse tanımıyor, beni burada kimse takmıyor. Ben ne geleyim buraya. Beni takmayan yerlerde. Oysa hadis i şerif diyor ki bir kimse bir topluluğa girdi çıktı, hiç kimsenin haberi yok. Ehl-i Cennet birini görmek istiyorsanız, ona bakın. Şöhret afat. Şöhret afattır. Hürriyetini alır insanın. Dolaşamazsınız rahat. Ben çarşıya çıkıyorum. Tanıyor birisi, hocam seni tanıdım, bir sorum vardı. Ya mübarek insan, bir yere gidiyorum, işim var. Yok onun sorusuna cevap vereceğim. Ya bir rüya görmüş. Hocam Allah denk getirdi seni. Denk getirdi, bir rüyam vardı. kaç günden beri düşünüyordum. Hayırdır inşallah? Bir kuş şu dağdan şu dağa kondu. Ulan kuş, işin mi yok senin, o dağdan o dağa ne konarsın, yıl günlerden beri onu meşgul edersin. Kuşun rengi neydi desem kalacak. Aslında kuşun rengini bile

unuttu. Dedim ne renkti? Kaldı! Rengini hatırlayamadın mı dedim. Hayır dedi. Söyleyecek bir sözüm yok o zaman dedim. Bak. Sen dedim kuşun rengini hatırlayamadın. Hocam rengini hatırlasaydım dedi. Muhakkak bir manası vardı dedi. Gerçekten de öyle. Kaldı. Ne yapmalıyım dedi? Rengini hatırladığında Allah denk getirirse tekrar bakarız dedim.

Şöhret afad. Tanınmışlık afat. Sen bir gün emir sultan hazretlerinin karşında, çay ocağında çay içiyorum. Böyle Emir Sultan Hazretleri’ne doğru da döndüm. Dün gibi hatırlıyorum. Yeni Bursa’ya geldiğim zamanlar. Allah affetsin kendimce dertleşiyorum onunla. Bir derviş bir arkadaş var, onun oğlan kardeşi, görmüş beni. Ertesi gün dükkanda, yakaladım seni dedi ya. Hayırdır dedim ben. Dün dedi Emir Sultan’ın önünde oturmuşum, kadınlara öyle baygın baygın bakıyordun ki dedi. Beni dahi görmedim dedi. Ne zaman dedim ya. Filanca saatte dedi. Saat bile tutmuş. Düşündüm, tamam, doğru söylüyorsun dedim ya, dedim seni dahi görmemişim ya dedim. Elhamdülillah dedim ben de. Nasıl yani dedi. Ya seni görseydim, kendimden şüphe edecektim dedim, seni görseydim kendimden şüphe ederdim zaten dedim. Bakmıyor muydun dedi. Sen diyorsun ya dedim, bakmışım işte. Şöhret, afat getirir. Senin neye baktığını, nereye baktığını, senin hangi yolda olduğunu bilmez o. Ya? Der ki sen böyle bakıyordun. Bir başkası dönse baksa o tarafa, kimsenin umurunda olmaz. Bir sufi, öyle değildir. Herkesin umurundadır o, sen bir söz söylerken kırk sefer tartman lazım. Bir yere bakacağın zaman kırk sefer düşünmen lazım. Bir iş yapacağın zaman, elli sefer düşünmen lazım. Niçin? Allah muhafaza eylesin. Herkesin sınıfından değilsindir sen. Allah nefsimize düşenlerden eylemesin. Hakkınızı helal edin. Böyle Ramazan’dan kalma bir alışkanlık oldu, sohbetler uzun sürüyor belki de, o yüzden sıktıysak, sürç-i lisan ettiysek, affola. inşallah semada buluşalım.

El Fatiha maselavat.

https://www.youtube.com/watch?v=nk5E8z9aXnM&list= PLpNiKWHUSB_KF_8QYHQPSQIvh9VWfDcyl&index=33

Kaynaklar ve Referanslar

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 1 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-4-5 • Tasavvuf Vakfı Yayınları