karabasi-sohbetler-2023

Mesnevi Okuması (1825.Beyitten)30.12.2023 ​​​

Mesnevi Okuması (1825.Beyitten)30.12.2023 ​​​ konusu hakkında Mustafa Özbağ Efendi’nin değerli açıklamalarını içeren bu sohbette, derin manevi bilgiler paylaşılmaktadır.


Tâcirin Ölü Duduyu Kafesten Atması (1825. Beyit)

Mesnevî-i Şerîf’in bu bölümünde, tâcir ile dudu kuşu hikâyesinin devamı anlatılmaktadır. Tâcir, Hindistan’a gittiğinde dudusunun akrabalarına onun hâlini anlattı. Oradaki dudu bu haberi duyunca düşüp öldü. Tâcir çok üzüldü; döndüğünde kendi dudusuna olan biteni anlattı. Bunun üzerine kafesteki dudu da düşüp öldü. Tâcir feryâd ü figân etti, ağladı sızladı. Sonra ölü duduyu kafesten çıkarıp attığında, dudu canlanıp uçuverdi.

Hindistan’daki dudu, aslında bir nasîhat vermişti: “Ölü taklidi yap ki kafesten kurtulasın.” Yani tatlı söz söylemek, güzel sesler çıkarmak değil; o kafesten kurtulmanın yolu ölmektir. Bunu fiilî olarak gösterdi, dille söylemedi. En güzel nasîhat fiilî olandır; kavlî (sözlü) değil, fiilî olan nasîhat en tesirli olandır.[1]


Nağme ve Belâgat ile Aldatanlar

Beyitte buyruluyor ki: “Avâma karşı da, havâssa karşı da, nağme ve terennümde bulunan, benim gibi öl ki kurtulasın.” Burada Hazret-i Mevlânâ, belâgatıyla ve nağmeli konuşmasıyla etrâfı aldatanlara seslenmektedir. Siz ölmeden önce ölüm sırrına ulaşmazsanız kurtuluşa erişemezsiniz. Bu kafes sizi ebediyen içinde tutar; hür olamazsınız.

Neden? Çünkü kendinizi halka bağladınız. Devamlı onlara belâgatlı konuşma, devamlı nağmeli konuşarak kendi etrafınızda koşturmak istiyorsanız, o yüzden nağmeli ve belâgatlı konuşuyorsunuz. Ama bu sizin için kafes oldu. Asla özgürlüğü tadamayacaksınız, asla kalbinizden geldiği gibi konuşamayacaksınız. Çünkü kalbiniz çalışmıyor; kalbiniz çalışmış olsaydı, kendinizi belâgatla, nağmeyle göstermeye ihtiyaç duymazdınız.[2]


Ölmeden Önce Ölmek Sırrı

Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, “Ölmeden önce ölünüz”[3] buyurmuştur. Bu ölüm, fizikî ölüm değildir; nefsinin istediklerini terk etmek, hevâ ve hevesinin peşinden gitmemektir. Nefsin arzularını terk edeceksin ki, ölmeden önce ölmenin sırrına kavuşasın.

Bir başka hadîs-i şerîfte, “Dünyâda bir garip gibi veya bir yolcu gibi ol”[4] buyurulmuştur. Yine bir başka rivâyette, bir ağacın gölgesinde gölgelenme kadar kısa olan bu dünyâ hayâtına çok ehemmiyet verme; sen Allah için yaşa, Allah için her şeyi yap.

Mesnevî’de buyruluyor: “Darı olsan kuşlar toplar seni, gonca olsan çocuklar koparır seni. Taneyi gizle, tamâmiyle tuzak ol; goncayı sakla, dam üstündeki kar ol.” Yani sen darı gibi ortaya çıkarsan kuşlar yer bitirir seni. Ama taneyi gizlersen, o zaman o tuzağa kuşlar gelir. Goncayı saklarsan, dam üstündeki kar gibi sâkin ve sâbit kalırsın. Bu, nefsini gizlemenin, tevâzuun ve kendini göstermemenin hikmetidir.[5]


Cihâd ve Nefisle Mücâdele

Cenâb-ı Hak, Tevbe Sûresi’nde buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah, mü’minlerin canlarını ve mallarını, cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah’ın Tevrât’ta, İncîl’de ve Kur’ân’da gerçek bir va’didir. Allah’tan daha fazla ahdine vefâ gösteren kim vardır? Öyleyse yaptığınız bu alışverişe sevinin; işte büyük kurtuluş budur.”[6]

Devam eden âyette ise bu kurtuluşa erenler şöyle tarif edilmiştir: “Onlar tövbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar (veya seyâhat edenler), rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlardır. Mü’minleri müjdele!”[7] Dikkat edin, önce cihâd zikredilmiş, ardından bu vasıflar sıralanmıştır. Yani cihâd sadece kılıçla değil; tövbe etmek, ibâdet etmek, emr-i bi’l-ma’rûf yapmak da cihâdın tâ kendisidir.


Hz. Ebû Zer el-Gıfârî’nin Fedâkârlığı

Tebük Seferi’nde kıtlık vardı, kuraklar mahsul vermemişti, ticârette kıtlık vardı. Herkes aç ve sefîl; Müslümanlar çok zor durumdaydılar. Kimisinin devesi yok, kimisinin atı yok. On bin kişilik ordunun yirmi bini yaya, çölde yürüyorlardı. Susuzluktan kırılıyorlardı; develeri kestiler, develerinin hörgüçlerindeki suyu içtiler. Öyle bir susuzluk vardı.

İşte o susuzlukta, o yoklukta, o sıkıntıda, her şeyin olumsuz yürüdüğü o zamanda Ebû Zer el-Gıfârî radıyallâhü anh’ın yolda devesi öldü. İhtiyar deve onu götüremedi. Bütün eşyâlarını sırtına yükleyip tek başına kervana yetişmek için yürüdü. Uzaktan baktılar birisi geliyor; “Yâ Rasûlallâh, uzaktan birisi geliyor” dediler. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem baktı: “Bu Ebû Zer’dir” buyurdu.

Ebû Zer radıyallâhü anh o çölü yaya geçti. İşte o zaman Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem onun hakkında buyurdu: “Allah Ebû Zer’e rahmet etsin. Yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşrolunur.”[8] Bu hadîs-i şerîf, Ebû Zer Hazretlerinin fedâkârlığını ve Allah yolundaki sabrını ortaya koymaktadır.


Dünyânın Esîri Olmak

Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuştur: “Dînârın (altının) esîri olan helâk oldu. Dirhemin (gümüşün) esîri olan helâk oldu.”[9] Bir başka rivâyette dünyânın esîri, midesinin esîri, kadının esîri olanların helâk olacağı bildirilmiştir. İnsan neyin esîri olursa, o şey onu helâke götürür.

Allah katında üstün olanlar ancak takvâ sâhibi olanlardır.[10] Kim takvâ sâhibi ise, Allah katında o üstündür. Yoksa paranın, makâmın, dünyânın, kadının, çocuğun, patronun, sistemin esîri olan kimse gerçek kurtuluşa eremez. İnsan bunların hepsinden kurtulmalı, yalnız Allah’a kul olmalıdır.


Üftâde Hazretlerinden Bir Nefes

Sohbetin bu bölümünde Üftâde Hazretlerinin bir ilâhîsi okunmuştur: “Hakk’a âşık olanlar zikrullâhtan kaçar mı? Ârif olan, cevheri boş yerlere saçar mı? Gelsin mârifet alan, yoktur sözümde yalan; emmâreye kul olan, hayrı şerri seçer mi? Gerçek bu söz yârenler, gördüm demez görenler, kerâmete erenler, gizlisini açar mı? Sen bir kuru servisin, hemen şöyle durursun; sen bir palaz yavrusun, kuş kanatsız uçar mı?”[11]

Üftâde Hazretleri bu ilâhîsinde tasavvufun özünü özetlemiştir: Hakk’a âşık olan zikrullâhtan kaçmaz; ârif olan hikmeti boş yere harcamaz; nefs-i emmâreye kul olan hayrı şerden ayırt edemez; gerçek kerâmet sâhipleri kerâmetlerini gizler, açığa vurmaz.


Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Kınanmaktan Korkmamak

Cenâb-ı Hak, Mâide Sûresi’nde buyurmuştur: “Onlar Allah yolunda cihâd ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.”[12] Bu kimse, kınanmaktan korkmadan tebliğ vazîfesini yapacak, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapacak, yolundan dönmeyecektir.

Bazıları dervişliğini gizlemeye çalışır; “Benim derviş olduğum belli olmasın” der. Bu kimsenin niyetini sorgulamak gerekir: Kınanmaktan mı korkuyorsun? Ticâretin sekteye uğrayacağından mı korkuyorsun? Hâlbuki Allah yolunda olan bir kimse, kınanmaktan korkmadan hakkı söyler, Kur’ân ve Sünnet’i anlatır. “Lâ yehâfûne levmete lâim — Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar” âyet-i kerîmesi bunun delîlidir.[13]


Sahte Mürşidler ve Peygamberlik İddiâları

Kim “Ben peygamberim, ben resûlüm” diyorsa, ya sapıktır ya delidir. Başka bir şey değildir. Bu iddiâda bulunanların çoğunun psikolojik rahatsızlıkları olduğu sonradan ortaya çıkmıştır. Bunlar akıl dengeleri bozulmuş, psikolojik tedâviye ihtiyaç duyan kimselerdir. Vehimleri üzerinden giderler; hayâllerinde kendi kendilerine konuşur, kendi kendilerine cevap verirler.

Aynı şekilde lüks arabalarla, süslü cübbelerle, şâşaalı kıyâfetlerle velîlik ve mürşidlik olmaz. Bir kimse kendisini mürşid ilân etmez; bu yolun âdâbı değildir. O kimsenin şeyhini, ya üstâdı ilân eder, ya da insanlar mânevî olarak rüyâlarında görür ve gidip ona intisâb ederler. Yolumuzun âdâbı budur.[14]


İbâdetlerin Farz Oluşunun Dayanağı

Sohbetin sonunda bir soru soruldu: “Namaz, oruç, zekât gibi ibâdetlerin farz olmasının dayanağı Kur’ân-ı Kerîm’den mi gelir, yoksa hadîslerden mi?” Bu sorunun cevâbı açıktır: Kur’ân-ı Kerîm’den gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de herhangi bir meâli açıp aramalı, taramalı bir şekilde baktığınızda, namaz, oruç, zekât, hac gibi ibâdetlerin farziyetinin bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de emredildiğini görürsünüz. Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem ise bu ibâdetlerin nasıl edâ edileceğini detaylı olarak açıklamıştır.[15]


Kaynaklar

[1] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, I. Cilt, 1825. Beyit ve devamı; Tâcir ve Dudu Kuşu Hikâyesi.
[2] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, I. Cilt; nağme ve belâgatla aldatanlar hakkında beyitler.
[3] Bu söz, hadîs-i şerîf olarak rivâyet edilmekle birlikte, tasavvuf kaynaklarında yaygın olarak zikredilmektedir. Bkz. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, Hadis No: 2069.
[4] Buhârî, Sahîh, Kitâbü’r-Rikâk, 3 (Hadis No: 6416).
[5] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, I. Cilt; “Darı olsan kuşlar toplar seni” beyti.
[6] Tevbe Sûresi, 9/111.
[7] Tevbe Sûresi, 9/112.
[8] İbn Mâce, Sünen, Kitâbü’l-Cenâiz; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Ebû Zer el-Gıfârî bölümü. Ayrıca bkz. Hâkim, el-Müstedrek.
[9] Buhârî, Sahîh, Kitâbü’r-Rikâk, 10 (Hadis No: 6435): “Dînârın kulu helâk oldu, dirhemin kulu helâk oldu.”
[10] Hucurât Sûresi, 49/13: “Muhakkak ki Allah katında en değerliniz, en çok takvâ sâhibi olanınızdır.”
[11] Üftâde Hazretleri (Mehmed Muhyiddîn Üftâde, v. 1580), Dîvân-ı İlâhiyyât.
[12] Mâide Sûresi, 5/54.
[13] Mâide Sûresi, 5/54: “…Allah yolunda cihâd ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.”
[14] Tasavvufta mürşid-mürid âdâbı için bkz. İmâm Kuşeyrî, er-Risâle, “Sohbet” ve “İntisâb” bahisleri; Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb.
[15] Bkz. Bakara Sûresi, 2/43 (namaz ve zekât), Bakara Sûresi, 2/183 (oruç), Âl-i İmrân Sûresi, 3/97 (hac).

İlgili Sohbetler

Daha fazla bilgi için Tasavvuf sayfasını ziyaret edebilirsiniz.