Karabaş-ı Velî Tekkesi 2019

Gelibolu Mevlevihânesi Soru-Cevap — 24 Kasım 2019: Cahiliye Dindarlığı, İçsel Putlar, Dinlerin Ortak Hac Paralelliği, Samimiyet, Sevginin Kemâli ve Seyr-i Sülûk


1. Birinci Soru — Cahiliye Arabının Dîn Anlayışı: Şanlıurfa Kökenli Peygamber Soyu, İbrâhîmî Gelenek, Vahâbî Tavrı ve “Neden bu dine yeni bir kapı açıldı?”

Hepiniz de hoş geldiniz. Gününüz, geceniz mübarek olsun inşallah. Evet başlayabiliriz. Bu arada buranın kışı gelmiş. Soğumaya başlamış ya. Evet. Selamün aleyküm selam. Aleyküm selam. Üç kardeş böyle yan yana karıştırıyor sizin isimlerinizi. Seni karıştırmıyorum Ayşe. Nuray mı? Zeynep o Nuray mı? Tamam. İkinizi karıştırıyorum zaten. Efendim ben Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in geldiği dönemdeki din anlayışıyla alakalı sormak istiyorum. Aslında bu konuda baya kafam karışık.

Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem onun soyu Şanl-ı Urfa’dan geliyordu. aslında Arap değil ama orada yaşanan bir din var ve bir din anlayışı üzerine geliyor İslam. Şimdi mesela bazı noktalarda biraz karışık söyleyeceğim ama vahabiler… Kimler? Mesela vahabiler oradaki yaşanan cahili dinine tamamen karşı çıkmak için bazı şeyleri inkar ediyorlar. Kendilerince sebepleri bu. putları inkar ediyorlar. Putların yüzünden şefati inkar ediyorlar mesela.

Ama baktığımız zaman da o zaman da yaşanan din çok İslam’la ibadet noktasında çok fazla benzerlikleri var. Onlar bazı noktalarda onlar da mesela namaz kılıyorlar ya da bu tarz benzerlikleri var. Hac var, kurban var. Evet. Hatta bazı şeyler o kadar benziyor ki sadece tabi bizim aldığımız okuldaki eğitime göre konuşuyor olabilirim. mesela bunları Allah-u Teala birlemeye çalışıyordu, birlemek istiyordu. Bunun önüne koyuyordu insanları. ya bu noktada orada olan neydi?

O insan dinin bir geliş bir hikmeti vardır muhakkak neden oraya geldi? o insanlar bu konuda çok kafam karıştı açıkçası. Şimdi tarih boyunca insanlar, peygamberlerin sağlıklarında peygamberlerin getirmiş oldukları dine tabi olmuşlar.


2. Akıl-Nefs-Hevâ’nın Üç Tanrısı: Lât-Menât-Uzzâ’nın Yedi Putu’ndan Nefs-i Merâtib’in Yedi Kapısına — Hz. Mevlânâ’nın “Aslı İçteki Putu Kır” Öğretisi

İnsanın en büyük problemi aklını ilahlaştırması. En büyük problemi heva ve hevesini ilahlaştırması. En büyük problemi nefsini ilahlaştırması. Şimdi aklını ilahlaştırması farklı minvalde, nefsini ilahlaştırması farklı minvalde, heva hevesini ilahlaştırması farklı minvalde. İnsanoğlu tarih boyunca bu üç ilahla uğraşmış kendi içerisinde. Şimdi bir kimse namaz kılabilir, senin kıldığın namaz gibi de kılabilir bu şu anda da. Ama o namazı kılarken kendi aklını ilahlaştırmıştır.

Bir kimse namaz kılabilir kendi heva hevesini ilahlaştırmıştır. Bir kimse namaz kılabilir kendini nefsini ilahlaştırmıştır. Tarih boyunca bütün peygamberlerden sonra insanları bozan üç ana unsur bu. Şimdi bugün de baktığımızda git Beytullah’a herkes namaz kılıyor, herkes tavaf ediyor veya camilerde herkes namaz kılıyor. Ama Âyet-i Kerîme’de çok azınız iman etmiştir diyor. Herkes dini biliyor, herkes dini öğreniyor ama Normandib’i bu üç ilahtan kendisini kurtaramıyor.

Din, Kur’ân, Sünnet vahye dayalı. Vahyin karşısında sen aklını koyuyorsan vahyin karşısında vahyin önünde aklını vahye dayandırmak değil, vahyin karşısında aklını koyuyorsan vahyin karşısında heva hevesini koyuyorsan vahyin karşısına nefsini koyuyorsan o zaman sen kendince görüntüde Müslüman veya görüntüde inanan bir kimse ama içsel dünyanda inanmış değilsin. O gün ki dindarların da problemi bugünkü dindarların problemiyle aynı da aynı noktadaydı.

Bugünkü dindarların bu üç hastalığı nasıl varsa o gün ki dindarların da bu üç hastalığı vardı. O gün için putlar görünendi. Laat, Menat, Uzza. Bugün putlar görünen değil. Artık bugün insanlar kendilerince akıllarının geldiği noktada görünen bir puta ilah olarak ona bakmıyor. Ama bugün putlar içselleşmiş vaziyette. O gün ki putların insanların kendi içsellediklerinin dışa vurumları vardı. Laat, Menat, Uzza gibi daha başkaları da meşhur en fazla üç tanesi büyük ama yedi tane büyük put vardı.

O gün için bak yedi büyük put vardı. Bunu yedi büyük putun hepsini de bir nefis olarak gör. Yedi tane büyük put vardı. Beytullah’a girilirken şimdi yedi tane kapı var. İhram kapısı. O gün için onu öyle gör, bugün için böyle gör. O gün için yedi putun karşılığında şimdi nefis-i meraatip olarak yedi makamı gör. Nefis-i meraatip, emmare levam emmül hüme mutmenniradim ardiye safiye gibi. Şimdi o gün ki putlar meydandaydı. Bugün ki putlar kendi içimizde.

Hazreti Mevlânâ da meslemesinde bu öğretiyi verir. Der ki sen dışarıdaki putu değil içindeki putlarını kır der. Asıl içeridedir putun der. O içsel putluğu kıramazsan yine kemale erremezsin der. Bütün tarih boyunca dindarların yaşadığı en büyük handikap budur. İçsel putlardır. O gün için o içsel putları kırıcı yeniden bir peygamber gönderir. Ve o peygamber insanlara Allah’ın dinini söyler. Allah’ın dininin o günkü versiyonunu, o günkü halini anlatır.

Ve Allah’ın dinini anlatırken onlara onlar bilmedikleri, tanımadıkları bir Allah’ı çağırmaz onlara. Onların bildikleri tanıdıkları Allah’a çağırır. Onlar bugün o günün müşrikleri Allah tanımaz deyirlerdi ki onların bilmedikleri bir ilaha çağırmadı onlara. Onların bildikleri ama şirke düştükleri ilaha çağırdı. Aynı şekilde hudda ayni şekilde yapt zich ki hudda onların bilmedikleri bir ilaha çağırmadı. Nuh onların bilmedikleri bir ilaha çağırmadı.

Şih onların bilmedikleri bir ilaha çağırmadı ki İbrahim onların bilmedikleri bir ilaha çağırmadı ki ve ya tavusa ve ya isa bilmedikleri bir ilaha çağırmadılar ki bütün insanların bir ilah anlayışı var. Bütün insanların bir din anlayışı var. Biz buradaki insanların bilmedikleri bir Allah’ı anlatmıyoruz ki. Burada şimdi desek ki Allah’ı tanımayan var mı? Herkes bir şekilde bir ucundan tanıyor.

hem Mesnevî’de geçer hem de Nuhidin İbn Arabi’de geçer ya der ki körleri toplasak bir tane fil koysak orta yere. Desek ki bu filin herkes bir ucundan tutsun. Herkes filin ucundan tutar. Bacağından tutana desek ki fil neye benziyor? Sütuna benzer der. Kulağından tutana desek ki fil neye benzer? Kepçeye benzer der. Filin hortumundan tutana desek ki fil neye benzer? Hortuma benzer der. Birisi gitse filin bu göğsünden tutsa fil neye benzer desek tepsiye benzer diyor.

Ama hepsi de tuttuğu yerle alakalı fil bir şeye benzetir. diyor körlerin de Allah’ı tanıması ve bilmesi böyle bir şeydir. Pör insan bir tarafı Allah’ı bir tarafından tutar onu ona benzetir. Birisi der ki rızık veren sadece. Onu rızık veren olarak tanır ve rızık veren olarak ibadet eder. Yanlış mı değil, tam mı o da değil, eksik mi evet. Ama biz ona sen böyle bir rızık verici Allah’a ibadet edemezsin diyebilir miyiz? Hayır. Bak buradaki onun bakış açısı, onun görüşü kendisine ait doğru mu? Evet.

Ve bütün insanlar bu noktada kendilerince bir Allah’a bakış açıları vardır. Kendilerince bir Allah’ı tanımlamaları vardır. Bunlar doğru minvalde gidenleri de vardır, eksik minvalde gidenleri de vardır. Ama onlar Allah’ı tanıyorlar. O günkü Mekke müşrikleri de kendilerince bir Allah’ı tanıyorlar. Kendilerince bir din anlayışları var. Bir kısmı zaten İbrahim’i. Mesela Mekke’de Mu’sevi yok. Mekke’de hiç İ’sevi yok.

Mekke halkı aslında ve oraya gelenler, hacca gelenlerinin büyük bir çoğunluğu kendileri İbrahim’i. Biz onları İbrahim olarak nitelendiremiyor işimizin sebebi onların şirke düşmüş olduklarından dolayı. Mekkeliler bu noktada dinsiz değil ki. O zaman onların Allah inancını içtiselleştireceğine maddes nefis, heva, heves ya da akıl dediğimiz ilahları maddesel manada zirveye taşımışlardı gibi. Evet. O arada… onlar o ilahların ilahları için ayet-i kerimede ne diyor?

Onlar kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarını zannettiler onunla diyor. Ya o ilahların kendilerince şekilleri şemalleri vardı. Kendilerince orada şekillenmiş vücuda bürülmüş halleri vardı ve onlar onu kendilerini Allah’a yaklaştırıcı olarak görüyorlardı. götürüyorlardı o ilahların önünde kurban kesiyorlardı ve diyorlardı ki o ilahların önünde kurban kestik, bununla biz Allah’a yaklaşacağız.

Veyahut da o ilahın önüne yiyecekler götürüyorlardı, pişmiş yiyecekler götürüyorlardı ve onlar diyorlardı ki bu pişmiş yiyecekler, bu ilah yiyecek. Halbuki o ilahların bulunduğu bütün yerlerde arkasında evler vardı. Ve o ilahın temizliğini yapan, çevre düzenlemesini yapan orada duran insanlar vardı. Onlar kendilerini kutsallaştırmışlardı. O yiyecekleri içecekleri alan, o hediyeleri alan onlardı. Hatta meşhurdu ya ilahın birisini yıkmaya gittiler bir türlü yıkamadılar.

En sonunda Hazreti Ali Efendimiz gitti, orayı yıktı, yıkınca ilahın içerisinden bir kadın çıktı. İlah yıkılınca kırılınca içinden bir kadın çıktı. Kadın böyle deli, mecnun gibi başladı etrafa çırpınmaya, bağırınmaya, çağırınmaya. Bir rivayette Hazreti Ali Efendimiz’in onu katlettiği, bir rivayette onun kaçtığına dair rivayetler var. Ve içinden o kadın çıktı. Ve o ilahın içinden konuşanın o kadın olduğu ve o kadının sesinin de tuhaf olduğuna dair rivayetler var.


3. Dinlerin Ortak Hac Paralelliği: Himalayalar-Ganj-Nil-Yemen Nehri-Ağlama Duvarı-Zemzem ve Anadolu’nun Üstündeki Hristiyan Hac Merkezleri

Şimdi, dinsiz hiçbir toplum yoktur. Biz şimdi kendi kendimize bize tuhaf gelir. Bir Budist, Buda’nın önüne akşam olunca gider yiyecekleri koyar Buda’nın önüne. Sabah gittiğinde o yiyecekleri kendisi alır yer. O da bana hediye etti. Bize şimdi saçma gelir bu. Öyle değil mi? Ne alakası var? Gittin Buda’nın önüne muzu koydun, ondan sonra ertesinde sabah gidip aldın, ne Buda bana hediye etti diyor. İnancı bu onun. Ama onun bir inancı var. Onun da haç vazifesi var.

Bazen söylüyorum, bir belgeseldeyiz demiştim. 7 tane ibadethane gibi yer var. Böyle dört ayak gibi imekliye imekliye gidiyorlar. O 7 tane ibadethane gibi yer var. Böyle dört ayak gibi imekliye imekliye gidiyorlar. O 7 tane ibadethaneye dolaşan kimse hacı oluyor. Hindular ganj nehrine gidip yıkanınca hacı oluyorlar. Günahlarından temizlenip hacı oluyorlar. Yemende bir nehir var. O nehire gidip yıkanan kimse, o günkü toplum için hacı oluyor, temizleniyor.

Bakın inançların içerisinde haç ibadeti var. İnançların içerisinde bir sudan yıkandıktan sonra hepsi bir nehire giriyor veya bir suya giriyor. Günahlar da bir nehir var. Biz buna baktığımızda İslam ile ne kadar ölçüşüyor öyle değil mi? Peki Müslümanlar gidiyor ne yapıyorlar? Hacca gittiklerinde zemni zemni yıkanmak için yarışıyorlar. Hadisler gidip yıkanmak için yarışıyorlar. Zemzem ile yıkanıp temizleneceklerine inanıyorlar. Kefenlerini götürüyorlar Hacca, ömreye giderken.

Beytullah’ın önünde, şimdi hala da duruyor mu bilmiyorum çeşmeler var, Zemzem akıyor oradan, götürüyorlar kefenlerini zemzem ile yıkıyorlar. Beytullah’ın şeyini de kurutuyorlar ve öldüklerinde o zemzem ile yıkanmış kefenleri ile gömülmek istiyorlar. Kim yapıyor bunu? Müslümanlar yapıyor. Hintlerle, Yemende, yıkanan Hristiyan ile, duvarın dibinde ağlayan Yahudi ile, arasında mantelite olarak ne fark var? Aslında Müslüman daha maddeye dökmüş oluyor bunu ama inanacak.

şimdi baktığımızda mantelit açısından baktığımızda Himalayalar da ondan sonra kendince 7 tane mescidi veya kendini yıkanırlar. Yemende nehrin adı aklıma gelmiyor. Nehirde yıkanan Hristiyan ile şeyleri yıkanırlar. Nehirde yıkanan Hristiyan ile, şeyde söyle ver şunu, nilde yıkanan Kıpti ile duvarın dibinde ağlayan Yahudi ile, Kıpti ile duvarın dibinde ağlayan Musevin arasında ne fark kaldı? Bir fark yok hepsi dini, kendince inandığı şeyi.

Evet, mantelit açısından baktığımızda oradaki o kimse de kendi inancını yaşıyor. Ve kendi inancıyla diyor ki ben günahlarımdan affoldum şimdi. Kıpti Nil Nehri’ne girdi çıktı dedi ki ben günahlarımdan affoldum. Hindu Ganges Nehri’ne girdi çıktı ben günahlarımdan affoldum dedi. Müslüman Beytullah’ı 7 şahut yaptı tavaf etti ben günahlarımdan affoldum dedi. Hristiyan gitti Yemen’de bir nehrin suyunda nikandı ben günahlarımdan affoldum dedi.

Yahudi gitti ağlamada duvarında oturdu ağladı ayakta durdu duva etti ben günahlarımdan affoldum dedi. Ve bir kısım Hristiyanlar Efes’e geldi Meryem Ana kilisesini ve Meryem Ana’nın orada var diye kabul edilen kabrini ziyaret etti. Hacı oldu. Günahlarından arındı. Tarsus’a gitti Tarsus’ta bir kilise var Tarsus’taki kiliseye gitti orada ibadet etti hacı oldu. Hristiyanların 6-7 tane Anadolu’da haç merkezleri var. Neden Anadolu’yu kellerince onlar işgal etmek istiyorlar?

Anadolu’da 6-7 tane haç merkezleri var. Avrupa’da hiçbir tane haç merkezleri yok. Bir Hristiyan Avrupa’da hacı olacağı hiçbir yer yok. Mesela bir Hristiyan gitse Vatikan’da Vatikan’da hacı olamıyor. Vatikan’da hacı olamıyor. Vatikan’da gidiyor papayı ziyaret ediyor, papanın elini öpüyor, ayine katılıyor. Hacı olamıyor. Hacı olabilmesi için hacı olacak merkezlerin hepsi de Anadolu’da var. Enteresan Orta Doğu’da da yok. Enteresan Kudüs’te de yok. Şimdi Anadolu’nun kıymetine bakın. onlar kutsal.

hacı olacak nerede hacı olacak? Türkiye’de hacı olacak. Müslüman bir ülkede. Onlar diyor ki bizim kutsal topraklarımızı bunlar işgal etti. Biz bunları tekrar Orta Asya’ya sürmemiz lazım. Bunlar geldiler, burları işgal ettiler, burları bizim de bizim kutsal topraklarımız diyorlar. Anadolu onlar için kutsal toprak. Biz onların kutsal topraklarını da işgalciyiz. Öyle görüyorlar. Ama hacı oluyorlar onlar da.

Şimdi biz buradan baktığımızda Müslümanlar dünya insanları için İslam zaten hepsi de Adem’den itibaren hepsi de İslam. Biz şimdi bir Hristiyan’ın kendince haç mantelitesine böyle haç mı olur dediğimizde aynı şeyi o da bana söyler. O da bize söyler. Ne ben geldim Efesar Av’lerinde dolaştım Meryem Ana’nın kabrini ziyaret ettim benim ki hacı oldu, hacı olmadı. Sen gittin taşın etrafında yedi sefer döndün, hacı oldun öyle mi?

O gitti ağlama duvarında oturdu bir tane kip ataktı dua etti, ağladı orada, ağladı hacı oldu. Sen de gittin Arafat’ta durdun elini açtın, dua ettin hacı oldun. Haccın farzı kaç? İhrama girmek, Arafat’ta vakfiye durmak, tavaf etmek. Var mı başka? Var. Vacipleri var hanifeye göre. Farzını soruyorum. Üç tane. Bitti.

Bir kimse ihrama girdi, hacca niyet etti, Arafat’a çıktı bir dakika daha dursa hatta Arafat’ta helikopterle küt küt küt onu dolaştırsa, götürse Mekke’ye koysa onu, Tatraverli’nin üzerine otursa, dört sefer de tavaf ettirse hacı oldu. Oldu, oldu.


4. Dinin İçselleşmemesi Problemi: Avrupa Birliği Eğiticilerinin Bursa Ziyâreti, “İsâ’yı Gördün mü?” Sorusu ve Dünya Dindarlarının Ortak Kabuk Hastalığı

Peki efendim, biz şimdi o zaman şu an yaptığımız şey Allah’ı içselleştirip maddeden manaya çevirmemiz gerekirken aklı, heva hevesi bir de nefsi, onların yaptığı tam tersiydi ve bizim şu anda yaptığımız tam tersi nasıl anlatacağım bilmiyorum ama, biz o diğer putları içselleştirdik, Allah’ı maddeselleştirdik.

Biz eğer dini içselleştiremiyorsak, açıkçası bu, bizim din algımız içselleşmiyorsa, bizim din algımız Allah’ı tanıma ve bilme noktasına gitmiyorsa, bizim din algımız zahirden bahtına doğru yürümüyorsa, bizim onlardan bir farkımız yok. O yüzden bütün dinlerin bir veçesi sufiliye kayar, içselliğe doğru kayar. Eğer mesele sadece zahir boyutta kalırsa bir farkımız kalmaz. Hz.

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den önce de tavaf yedi şaftı, onlar da yedi kez tavaf ediyorlardı, onlar da say yapıyordu. Onlar da sayda koşarken Hacer annemizin makamına bakıyordu. Onlar Hacer’in kıssasını biliyordu. Onlar İbrahim’in kıssasını biliyordu. Onlar İbrahim’in kıssasını biliyordu. Onlar diğer peygamberlerin kıssalarını biliyorlardı. Hz. Peygamber’in ümmülüğünü de biliyorlardı. O yüzden gelip diyorlardı ki ümmü, okuması, yazması yok. Buna ne soralım?

Buna bizim kitaplarımızda olanlar soralım. Kendi kitaplarından olanları soruyorlardı imtihan etmek için. İmtihan etmeliği için. Din içselleşmediği müddetçe, dini daha doğrusu yaşayan insanlar, din algılarını ve anlayışlarını içselleştirmiyorsa bir anlamı yok. Zaten bugün dünya üzerindeki bütün inananların problemi bu. Dinin içselleşmemesi. Bir Hristiyan da içselleşmiyor, bir Yahudi de içselleşmiyor. Bir Hindu da içselleşmiyor. Aynı şekilde bir Müslüman da içselleşmiyor. Din kabukta kalıyor.

Dün de problem buydu, bir önceki gün de problem buydu. Bundan bin yıl önce de problem buydu, bin yıl sonra da problem bu. İnsanların din anlayışlarının, din algılarının, din inanışlarının içselleşmemesi. İman nedir dediğimizde, kalp ile tasdik diyoruz. Kalp ile tasdik, içsel. Bütün imamların toplandığı bir nokta var. Bir kimse kalp ile tasdik ettiyse iman ehledir diyor. Sebep, çünkü dili ile ikrar hukukla alakalı, etrafındaki insanlarla alakalı.

Ama kalp ile tasdik insanın kendisiyle alakalı, içsel. Sen dışından sen yüz bin sefer ”Lâ ilâhe illallah” desen ne olacak, için onu tasdik etmediyse? Sen namaz kılsan ne olacak, için onu tasdik etmediyse? Sen bir ibadeti , zahir noktada yapsan, içsellik olarak için onu kabul etmediyse, onu içselleştirmediyse ibadet kabukta kaldı. Onun içselleşmesi lazım, sıkıntı bu zaten. Bir kimsenin Allah’a imanı içselleşmesi lazım.

O içselliği yakalayamıyorsa, kalbinde o gümbürtüyü duyamıyorsa, kalbinde o içselliğin verdiği huzuru alamıyorsa, kalbinde o içsellikle alakalı bir perde açılmadıysa, bir anlamı yok. Yunus’un dediği çıkıyor, dışı Müslüman için kafir çok olur diye. O yüzden Yunus’u neden istemediği zamanın alimleri, o zamanın alimleri, o zamanın alimleri, o yüzden Yunus’u neden istemediği zamanın alimleri, neden sufileri istemez zamanın alimleri? Sufiler içselliği isterler.

Sufiler içselliğe doğru yol yürümek isterler. İçselliği yürüyünce namazın arkasında evliya menkıbesi ya, imam namaz kıldırıyor ama eşyali bağladı mı bağlamadı mı, onu tereddüt ediyormuş. Namazda, namazda imam namaz kıldırıyor. Eşya bağladı mı bağlamadı mı, eşya şuraya mı bağladın, buraya mı bağladın, arkada meczubun birisi namazda dayanamamış. Namazın ortasında bağırmış imama. Çok özür dilerim, yeter lan demiş şu eşya bağla artık bir yere demiş. eşyanı bağla bir yere.

Tabii eşyanı bağla derken, o eşyanı söyledi, içindeki eşyayı mı söyledi? İçindeki eşyayı birine bağlayamayan insan namaz kılsa ne olacak, içindeki eşya bir türlü bağlayamadı. Efendim ben mesela bazı noktalarda çok böyle içimden inkar ettiğim oluyor . Anlayamadım. İnkar ettiğim oluyor içimden , çok mesela kabullenemediğim, nasıl diyeyim, inanmıyorum demek ki o noktalarda. yapıyorum bazı şeyleri ama. Bu içselleşmemesi.

bunun içselleşme işinin normal, din insanda içselleşmezse mesela , günahı kebâire yapar şey yapmaz, etkilenmez ondan. din bir kimsede içselleşmezse mesela içselleşmedi ya, o gider günahı kebâire çok rahat işler. o günahı kebâri işlerken sızı duymaz içinde. Mesela o hadis-i şerifler ağır gelir ya bize aslında o içsellikle alakalıdır. Ben öyle yorumlarım. içinde kalbinde bir kimse içinde iman ile zina edemez, hadîs-i şerîf. iman ile zina edemez dediğinde içsellik var burada.

sen iman ettiysen zina edemezsin. İman ile zina aynı yerde olmuyor. Oha içsellik var burada. Oysa zina bir kimse görmez ya zina ettiğini. zina ettiğin ve sen varsındır. İnanıyorsan bir daha Allah vardır. diyor ki bir kimse iman ile zina aynı yerde olmaz diyor. Doğru da dini içselleştiriyor. Mesela bir kimse iman üzerine içki içemez diyor. Bakın iman üzerine içki içemez. İman üzerine hırsızlık yapamaz. Hadis bunların hepsi de.

Tabi bu hadislere şimdi bu içsellikten uzak olanlar ya bu böyle yorumlanır mı canım? Bu böyle hadis mi olur canım? bu böyle uydurmadır bu hadisler ya. Ya sebep? Zinaya meyilli çünkü. İçselleştirse imanı, içselleştirse dini o zaman peygamberi de içselleştirecek. Onun söylediğini de içselleştirecek tabi olacak. Nefsimize ağır gelen şeyler vardır ya mesela namaz dinde yıkılan son kaledir. Namazı yoksa dini yıkıldı o kimsenin. Ağır gelir ya bize bu. Bu herkese ağır gelir.

Namaz müslümanların en çok yıkıldığı yer orası şimdi. Namaza ağır geliyor. İmama ağır geliyor ya. Müftüye ağır geliyor namaz. İlahiyat mezunu gelmiş bana bir şeyler konuşacağım diye uğraşıyor. Yaşadığım şey böyle bir şeyler konuşacak oldu. Sen önce namazını kıl dedim. Kaldı böyle baktı. Namazın farzına inanıyorsan bak burada o kimse namazın farz olduğunu biliyor. Ama içselleşmiyor. İçselleşmediği için namazı kılmıyor. Sıkıntı bu. Bu en büyük dindarların görülmeyen en büyük problemi.

Bak bu hristiyanın yahudisi hindusu, budisti, müslümanı değişmiyor bir şey. bir budiste kendi inancını içselleştirmiyor. zaman zaman örnekliyorum ya tekkiye diyorum Avrupa’dan eğitimciler geldi. Tekkeye Avrupa, Avrupa Birliği, Ertan Aksu’nun bir bireyi. Avrupa Birliği, Ertan unutma sana bir şey vereceğim tamam mı? Veya İsa önemli değil. Avrupa Birliği kendini finans etmiş.

böyle geçmiş gün 35-40 tane eğitici Avrupa Birliği’ni değişik ülkelerden, İtalya, İspanya, Almanya, Hollanda, Belçika, İsviçre böyle ülkelerden eğitimcileri seçmiş. demişler ki bu uyuşturucuyla, şunla, bununla nasıl mücadele ediliyor? İstanbul’a gelmişler, İstanbul’da sormuşlar, soruşturmuşlar. Böyle aklı başı yerinde bu işleri yapan kim var? İstanbul’dan demişler ki Bursa’da Karabaş veli tekkesi var. onlar böyle gençleri eğitiyorlar, şunu yapıyorlar, bunu yapıyorlar.

Bursa valiliği, ne bileyim eğitimcisi, sucusu, bucusu incelemişler, araştırmışlar. Bursa’ya geldiler. Tekkeye. Biz Sema’dan önce bir kısa görüştük. Sema’dan sonra oturduk, bir iki röportaj ettiler. Bizim tekkede de Medresede gelme kimse yok ya, yok. Medreseli değiliz biz. Bizimkilerin hepsi de uçtu kaçtı insanlar. Meyhaneden, oradan, bardam, pavyondan toplanma insanlar. Ben de öyleyim zaten, ben kendimi de başka bir yere koymuyorum zaten. Var mı medresede okuyan erkeklerde? Yok.

Hiçbirisi de medreseli değil. Cahil hepsi, desek yalan olur. Geldiler şimdi bu eğitimcilerin hepsi de tanımlamaya çalışıyorlar. ne yapıyorsunuz siz? oradan birini tutmuşlar, birine sormuşlar. Sen daha önce uyuşturucu kullanıyor muydun? Bir de ben böyle rahat konuşuyorum ya, dibine kadar demiş o. O çevirmenler dibine kadar demişler. Anlayamadık, dibine kadar nasıl oluyor falan. Ben dedim ki hiç ayılmamış dibine kadar dediği o.

Dedim sabah ile kalkmış, ondan sonra uyuşturucu bulamazsa, hapatmış, bulamazsa esrar içmiş. bulmuş şunu yapmış, bunu yapmış, dibine kadar dedim. Bu dedim, hiç ayılmıyor. Ben öyle deyince, o birisi dedi kendisi biliyor mu hiç ayılmamayı? Dedi biliyorum dedim ben. Hiç ayılmamış, ben hâlâ daha ilk değilim dedim. Ben şimdi o sefer, o böyle durdular hâlâ daha ilk değilim diye. Ne kullanıyor diye sordular, Mansur Şarabı dedim. Haydi Mansur Şarabı nedir bir muhabbet kaynadı bizim.

Nerede buluruz diyorlar satılacak, burada diyorum ben. üretimi burada üretiliyor, satışı burada. Satışı burada, sunumu yine burada. Neyse sonunda tanışıyoruz ya, bayanın birisi dedim hangi dine mensupsun sormak ayıp. dedi ben hristiyanım, harikasın dedim ya, inanıyorsun evet. Hiç gördün mü İsa Aleyhisselamı dedim ben, hayır dedi. Meryem’i gördün mü bayan, hayır dedi. Ve o İspanyalı var bir tane, ona sordum bayan. böyle sıradan soruyorum. Sen, ben dedi şeyim, Musevi.

Sen gördün mü Musa Aleyhisselamı, hayır. Süleyman’ı gördün mü, hayır. Yakup’u gördün mü, hayır. Bunların hepsi de Benisrail peygamberi. Sıralıyorum, hiçbirisi yok. Öbürküne dedim sen neye inanıyorsun gerçekten bir tanesi Budist. Budist de dedim, sen Buda’ya inanıyorsun, evet. Hiç dedim Buda’yı gördün mü rüyanda, hayır dedi bana. Dedim Buda’nın heykelciğini gördün mü, hayır dedim. Hiçbiriniz de hisselleştirmemişiniz inancınızı. O İsa’yı gördün mü dedim, dayanamadı.

Bakıyor bana böyle fırsat bekliyor, bu şimdi soracak dedim ben. İsa’yı sen gördün mü diye dedim. Ben de dedim çatlatacağım bunu dedim. Sordu, sen İsa’yı gördün mü dedi, evet dedim. Böyle baktı hatta benim sakalımın dedim, stilini çok sever. Gidiyor okşar benim sakalımı dedim. Bu durdu şimdi. Dedim çok yüzlendim de gelir dedim, beni teskin eder dedim. Uğulmadık yerde dedim, takka tak gelir dedim. Teskin eder dedim. Uğulmadık yerde dedim, takka tak gelir dedim.

Teskin eder beni, konuşur ben de dedim. Ben senden fazla İsa’yı dedim, seviyorum. Sen İsa’yı sevirsin dedim, İsa’yı tanımıyorsun. Keşke dedim İsa’yı görsen sen. Şimdi bir Hristiyan’a keşke İsa’yı görsen der mi Müslümanlar demez. Keşke İsa’yı görse ama. Sebep doğru yolu bulur. hadîs-i şerîf var ya, Musa da İsa da benim zamanımda olsaydı benim peygamberliğime iman ederdi diyor. Benim getirdiğime iman ederdi. Ben o hadis-i şerifi ölçü aldım kendime. Bu ne demek?

benim zamanımda onlar benim zamanımda olmuş olsalardı bana iman ederlerdi. Şimdi İsa’yı rüyasında gören bir kimse, Hz. Muhammed Mustafa’ya iman eder çünkü. Sebep o çünkü hadis var, o hadis tecelleden. O hadise göre bir kimse İsa’yı rüyasında görse, o İsa’yı ona der ki, Muhammed’i ol. Ama din içselleşmediğinden dolayı sıkıntı var. Şimdi hadis-i şerifler var ya ahir zamanda mehti çıktığında Hristiyanlar böyle en yakın Müslüman olacaklar.

Ondan sonra en yakın Yahudilerin bir kısmı, Musa’yı bir kısmı Müslüman olacaklar diye. Bunlar neyle olacaklar? Bugünkü Müslümanların haline bakıp da mı Müslüman olacak onlar? Ben ona inanmıyorum. Bugünkü Müslümanlar zaten dükdüzgün Müslüman olmuş olsa ülke zaten bizim Müslüman, İslam alemi zaten dirilecek. Şu anda Müslümanlar da kendi dindarlıklarını içselleştiremiyor ki. Kendi inanışlarını içselleştiremiyor ki. Rüşvet alıyorlar mı? Evet. Hırsızlık yapıyorlar mı? Evet. Haksızlık yapıyorlar mı?

Evet. Adalet yapıyorlar mı? Kıyırmacılık yapıyorlar mı? Evet. Çalıyorlar mı? Evet. Çırpıyorlar mı? Evet. İçiyorlar mı? Evet. Zina ediyorlar mı? Evet. Her türlü melaneti işliyorlar mı? Evet. O Müslümana bakıp kim Müslüman olur ki? Avrupa’ya giden işçi olarak gidenlerimiz eğer bizim dini hassasiyetlerimiz önde olmuş olsaydı, örneğin Avrupa’ya gidecek olanların hepsini bilmek için bir şey yapar mıydı? Evet. Bir şey yapar mıydı? Evet. Bir şey yapar mıydı? Evet. Bir şey yapar mıydı? Evet.

Bir şey yapar mıydı? Evet. Bir şey yapar mıydı? Evet. Bir şey yapar mıydı? Evet. Eğer Avrupa’ya giden işçi olsaydı, örneğin Avrupa’ya gidecek olanların hepsini bir dini eğitimden geçirip Avrupa’ya göndermiş olsaydık, Avrupa Müslüman olurdu. Bizim Avrupa’ya giden insanlar orada Müslüman oldular. Sebeb onlardır. Gitmek kendimizi koruyalım, kendimizi koruyalım, onlar Hristiyan, biz de Müslümanız. Ama dinimizi öğrenelim, yaşayalım derken Müslüman oldular.

Mesela bir kısmının böyle bir derdi olmadı, o kaydı gitti zaten onlara benzedi. böyle Türkçe’yi konuşurken bile böyle gevşek gevşek konuşmak, sanki böyle anlamıyormuş, konuşamıyormuş gibi konuşmak. Bu tarzlarla geldiler ilk önce geldilerken. Neden? Dejenere oldular. Biz mahalleden gönderirken normal pantolonla gönderdik, adam kısadı ondan geldi mahalleye. Altında bir tane Ford Capri tek kapağı araba, arabanın kenarında pro içmeler ya şapkasına yan yatırmalar. Bizim alt sokağımızdaydı.

devamlı böyle sarhoş, içiyor falan, çok para harcıyor. Ben de dedim, senin pantolonla gönderdik, donsuz geldin dedim. Böyle bir mevzu oldu. Dedim senin pantolonla gönderdik, donsuz geldin sen dedim. Böyle baktı şimdi, bu nasıl laf ya dedi, basbaya laf dedim. Mahallede ne donsuz dolaşıyorsun dedim. Donsuz dedim, burada bir normal şort giyiyor. Yasak mı dedi, yasak mahallede böyle dolaşmak dedim. Birinci gün sana seslenmedim, yarın sopayı yersin benden dedim. Bizim üç sokağa çıkmadı hiç.

Akrabası vardı, yemin ettim burada görürsem onu dedim, ayaklarını kırarım dedim. onlar eğer dini bir eğitimden geçmiş olsaydı, arka İslam olurdu. Olur mu şimdi? Olmaz. Ben bazen böyle arkadaşlığı, hakir arkadaşları derim ya, yanınıza götüreceğiniz, taşıyacağınız insana bakın neden? Bir kimse derviş olacak, bir kimse derviş olacak. Olmaz. O yüzden din içselleşmediği müddetçe şahısın üstünde… Olmaz. O yüzden din içselleşmediği müddetçe şahsın üstünde. O kimse dindarlığın lezzetini alamaz.

Mesela hadîs-i şerîf. Biz o hadis-i şeriflere böyle zahir olarak bakarız. Kişi, annesinden, babasından, eşinden, eşinden daha fazla beni sevmedikçe imanı kemale ermez. İçsellik. Bak, direkt içsellik. Daha fazla namaz kılmadıkça değil, daha fazla oruç tutmadıkça değil. Efendim, hadis-i medninde iman etmez diyor hatta. öyle … Evet. Onun birkaç rivayeti var. Ben hafif olanı seçiyorum. Kolaylaştırınızdan. Ben hadislere bakarım, en kolayını alırım. İnsanlara anlatacağım zaman.

Gözlerinden korkmasınlar. İçsellik. Demiyor hadis-i şerifte, bütün gece namaz kılmazsanız, bütün günlerinizi oruçlu geçirmezseniz, şunu şöyle yapmazsanız, bunu böyle yapmazsanız demiyor. Diyor ki annenizden, babanızdan, eşinizden, çocuğunuzdan, malınızdan, mülkünüzden, makamınızdan, mevkiinizden, şanınızdan, şöhretinizden, her şeyinizden fazla beni sevmedikçe… Kim? Peygamber. İmanınız… Ben yine kendi övçe aldığım metni kullanayım. Böyle sevmedikçe imanınız kemalâ ermez. Olgunlaşmaz.

İçsellik. Ama bu sevmek ne? Bakın içsellik. Hz. Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri her şeyinden fazla seveceksin. E seviyorsan, o zaman onun getirdiği bir ölçü var. Onun getirdiği ölçü mü? Senin aklının ölçüsü mü? Onun getirdiği ölçü mü? Senin nefsinin ölçüsü mü? Onun getirdiği ölçü mü? Senin hevâhevesinin ölçüsü mü? Onun getirdiği ölçü mü? Çok özür dilerim. Senin kıytırıktan okuduğun bir kitabın ölçüsü mü? Onun getirdiği ölçü mü?aryanın ölçüsü mü? Onun getirdiği ölçü mü?

Platon’un ölçüsü mü? Hastap’ın ölçüsü mü? Onun getirdiği ölçü mü? İlk siyasi partinin liderinin ölçüsü mü? Onun getirdiği ölçü mü? Dünya’nın kabul ettiği ekonomik sistemin ölçüsü mü? Onun getirdiği ölçü mü? Dünya böyle canım böyle yürümek zorunda, bu yüzden… O ölçü mü? Bak bütün hayat geçiyor. Peygamberin getirdiği ölçü mü senin evlenecek olduğun kimsenin ölçüsü mü? Peygamberin ölçüsü mü senin babanın ölçüsü mü? Peygamberin ölçüsü mü senin annenin ölçüsü mü?

Peygamberin ölçüsü mü senin arkadaşının ölçüsü mü? Hayat bambaşka oldu. Dini anlayışın da bambaşka oldu. Dini tarzın da bambaşka oldu. Çok mu enteresan hadîs-i şerîf. baktığımız zaman bu hadis-i şerifin kimin üzerinde uygularız? Kim kalır meydanda? Din dar doğrusu dindarlar bir dine iman etmiş ve bir dini yaşaman noktasında gayret gösteren insanlar. Bakın da İslam demiyorum ona. İlahi ve mübarek bir dine iman etmiş. Bir dinde bir kimse içselleşmiyorsa kabukta kaldı.

bir Hristiyanla, Müslümanla, İyisevinin arasında çok fazla bir fark kalmaz. Muhakkak fark kalır. Bir kimse zahiren Hz. Muhammed’e Mustafa’ya iman etmiş . Onu muhakkak bir artış yapmak için. bir insanın bir hizmetini yapmak için. bir insanın bir hizmetini yapmak için. bir insanın bir hizmetini yapmak için. Hz. Mustafa’ya iman etmiş . Onu muhakkak bir artısı var, getirisi var, üstünü var. Ben buna bir şey demiyorum. Ama dindarlık algısı açısından ne kadar fark olur ki ya?

Bir soru daha sorabilir miyim?


5. İkinci Soru — Samimiyet Nedir: Karşılıksızlık, Beklentisizlik, Dergâh Hukuku, Keşan’a Telefonla Bağlanan Dergâh Hikâyesi ve Samimiyeti Yanını Yıkmama Âdâbı

Efendim samimiyet nedir peki? Bunun ölçüsü var mı? Anlamadım. Samimiyet nedir? Samimiyet bir kimsenin kendi içinde… Ben onu şöyle tanımlayayım, samimiyeti karşılıksız. Samimiyetin benim nazımda ölçüsü karşılıksızdır. Karşılıksız olmaktır. Dindeki samimiyet karşılıksızdır. Allah’tan bir karşılık beklememektir. İki kişinin samimiyeti birbirinden bir şey beklememektir. İyi olmasını beklememek de mi dahi? Efendim? İyi olmasını beklememek. İyi olmasını beklemek. Beklememek de mi samimiyet?

bu iyilik yapsın ya da iyi biri olsun diye… Bunlar benim yaşadığım şeyler değildir. Ben birinci derecede hayatı öyle algılarım. Mustafa Özba, sen iyi ol. Sen iyilik yapmaya çalış. Sen doğru ol. Sen doğruluk yapmaya çalış derim. Ayşe iyi mi olur, kötü mü olur? Ben vazifemi yapmaya çalışırım. Benim hayat algım biraz farklı olabilir. İnsanlara bakış algım da farklı olabilir. Ben Ayşe’ye karşı olan sorumluluğumu yerine getirmeye çalışırım. Ben Ayşe’ye samimi olmaya çalışırım.

Benim duruş noktam odur. Ben bütün kardeşlere, arkadaşlara samimi olmaya çalışırım. Hiç kimseler hiçbir şey beklemez. bir şey de istemem. Ama ben samimiyete o açıdan bakarım. samimi olmak, karşılık beklememektir. Ben öyle görürüm. ben samimiyetle bir şey beklemem. ben samimiyetle bir şey beklemem. samimiyetle bir şey beklemem. Ama onun çok veçeleri vardır da samimi olmak, içinden pazarlıklı olmamak, samimi olmak, için dışında olmak, samimi olmak.

ona karşı senin kafanda bir soru işareti olmaması, şek şüphen olmaması. samimiyete o açıdan bakarım. Zor bir noktadır bu. bugünkü insanların arasında da zor bir şeydir. sebebi şudur. bir kimse, yanındaki kimse çok samimi olmaz, olamaz. açamaz kendini ona, korkar. Mesela bir kimsenin başındaki kimseden beklentisiz olması çok zor bir şey bu zamanda. o beklentisizliği yakalamak gerçekten çok önemli bir şey. samimiyetin en önemli aşamalarından birisi beklentisizlik.

Bunlar böyle toplumun şu anda insanların kaydığı yerler. ben bazen zaman zaman söylüyorum kafası karışıyor insanların. bir kimse eşinden çay bekler, bir kimse eşinden çay bekler, bir kimse eşinden çay bekler. Baban evde senin çayını, onun doldurmanı bekliyorsa, beklenti. Bu zor. o zaman bir kimse eşinden çay bekler, bir kimse eşinden çay bekler. o zaman bir kimse eşinden çay bekler, bir kimse eşinden çay bekler. Bu zor.

Ve hatta evli bir bayan, kocası ondan bir şey bekliyorsa, bu beklentisizliği yakalaması çok zor. Mesela din, bir topluluğun içerisinde insanların beklentisiz olması çok zor. samimiyet, insanı insana kâmil eden bir olgu. mesela benim birine karşı samimiyetim yıkılırsa ben onun yüzüne söylerim. Ben kendi samimiyetime bakarım çünkü. ben karşımdaki insan samim ümidim, samimiyetimden sonra kendine bakarım. Ben karşımdaki insan samim ümidi değil mi diye bakmam, onu incelemem, beni ilgilendirmez o.

Ben mesela Sayede Hanım’a bakarım, ben Sayede Hanım’a karşı samim mümim değil miyim derim. Benim Sayede Hanım’a karşı kendi içimde, kendi içsellerimde samimiyetim yıkıldıysa ben Sayede Hanım’ın yüzüne derim. Benim sana karşı olan samimiyetim yıkıldı. Yolumuz ayrıldı derim. Bu benim için çok önemli bir şey. Kendi içsel dairemde. Bu insanların arasında çok önemli bir şey. Ben kolay kolay kimsenin dersini almam. Ama birine karşı mesela samimiyetim yıkıldıysa, kendi samimiyetim yıkıldı ona.

O öyle bir şey yaptı, benim samimiyetimi yıktı. Veya da ben yıktım, önemli değil. Ben onun dersini alırım. Benim gönül bağım kalmadı. Benim gönül bağım kalmadıysa, onun derim ki benden alçak bir şey yok. öbür taraftaki bir kimse örneğin, dalmıştır, sarhoştur, her türlü şeyi yapmıştır. Benim ona samimiyetim yıkılmadıysa, her türlü şeyi yapmıştır. Benim ona samimiyetim yıkılmadıysa, mesele değil, onunla yolum devam eder benim. Ben samimiyet benim için çok önemli.

İnsanlar insanların dışlarına bakar, ibadetlerine bakar, bir şeylerine bakar. Ben bakmam. Ben birinci derecede kendi samimiyetime bakarım. Sesinden, soluğundan, konuşmasından, mesajından, davranışlarından… Belki ona karşı bir samimiyetim varsa mesele bitmiştir. bunu örneklemek istiyorsa mesela ben Sayide Hanım’la zâireli hiç görüşme dedim. Telefonda görüştüm ilk önce. Öyle olmadı mı? Beni davet etmiştin, değil mi? Beni davet ettik, yaşana gelirim dedim ben. Hatta böyle bir mevzûre.

Hiç önemli değil dedim. Bir kişi de olsan gelirim dedim. Nerede Abdullah ya? Ne dedi biliyor musun? Telefonda ben olayım. Dergâh yaparım ben sana burada dedi. Haberin var mı senin? Dedi ki sen gel ben burada dergâh yaparım bir tane dedi. Hem Karabayş’ı veliden daha iyisini yaparım dedi. Bak şimdi samimiyeti konuşacağım ya. Samimiyet dergâh var şimdi keşandan. Bak samimiyet böyle bir mevzûre. Bu, bu, bu, bu… Bu, bu, bu… Bu, bu, bu… Bu, bu, bu… Bak samimiyet böyle bir şeydir. Ben ona çok inanırım.

Çok değer veririm ben ona. Ben birine karşı da samimiyetim yıkılmaması için mücadele ederim. derim ki ya öyle anlamıştır, böyle anlamıştır. Yok şunu böyle görmüştür, yok bunu böyle görmüştür. Bir insan kendini daha iyi aldatır. Ben kendimi güzel aldatırım. Ama o samimiyet o yüzden insanların ikiliğiyle birbirine karşı da samimiyet. İki, birisiyle ilişkilerin içerisinde çok önemli bir şey. bir, ben hiç kimseye karşı samimiyetimi yıkmak istemem. İki, birisinin samimiyetini de yıkmak istemem.

Mesela ben hiç kimsenin bir dergâha bağlı ben ona neden buraya bağlandım demem. Onun samimiyetini yıkmak istemem. evlenmiş, ben neden bu adamla evlendim demem. Demiş derim ki evlenmişsin artık, evliliğini götürmeye çalış. Evlenmişsin, evliliğini yürütmeye çalış. Son noktaya kadar götür. Ben onun samimiyetini yıkmak istemem. Ama bakarım analiz ederim duvara dayanmış, bitmiş bu derim ben. Bu iş bitmiş senin burada mücadele edecek bir alanın yok, bırak derim ben.

Çünkü onun bakarım samimiyetinin yıkıldığını görürsem derim ki bu yürümez artık. Mesela ikili ilişkilerinizde buna çok iyi dikkat edin. samimiyetinizi yıkmayın. Samimiyetinizi yıkmayın. Babanız, anneniz, eşiniz, kardeşiniz, arkadaşınız, derviş kardeşleriniz samimiyetinizi yıkmayın. Bu olmazsa din Allah’a karşı olan samimiyetini yıkma. Peygambere karşı olan samimiyetini yıkma. Samimi ol. İçten ol Allah’a karşı. İtiraf et. Allah, senin Allah’ını biliyor mu? Biliyor. Bildiği halde itiraf et.

O senin samimiyetini gösterir. Senin peygamberin otur itiraf et. O senin samimiyetini gösterir. Senin üstadın otur itiraf et. Senin samimiyetini gösterir o. Arkadaşın otur itiraf et. O senin samimiyetini gösterir. Senin eşin otur itiraf et. Senin samimiyetini gösterir. O senin baban iyiyle kötü de olsa baban otur konuş itiraf et. Samimiyetini göster ona. İster anlasın ister anlamasın. O senin annen otur konuş. Samimiyetini göster ona. İster anlasın ister anlamasın.

İnsanların arasında eksik olan duygu. Kimsenin samimiyetinden şeyh şüphen olsa onunla doğru noktada yol yürüyemezsin ki. Benim samimiyetimle inanmamış olsa yol yürüyemez ki. Yapamaz bir şey. Veyahut da ben onun samimiyetine inanmamış olsam bir şey yapamam ki. Ne diyebilirim ki ben? Erdoğan’ın samimiyetine inanmayacağım. Erdoğan’la iş yapacağım. Bu benim nazarımda ikiyüzlülükte çok yüzyıldır. İhanet, hainlik bu. Ben örnekliyorum bunu. Erdoğan’ın samimi görmüyorsam ne işim var benim onunla?

Ben ona samimi değilsem birinci derecede benim onunla ne işim var? Onunla samimiyetini göster. Onun samimiyetine bakmadan ben kendimi eğer onunla karşı samimi görmüyorsam benim onunla ne işim var? Ben ona samimi isem o zaman onu şunu şöyle yap, bunu böyle yap, şunu şöyle olsun, bu böyle olsun derim. Burası benim yerim Yaslanıcı’m buraya. Onu derim o zaman. Öbür türlü bir şey diyemem ki ben ona. Ben ona samimi değilim ben ona ne diyeceğim? İnsan kendisiyle tenakuza düşer. Samimiyet önemli.

Bu zahirsellikten önce içsel duygusallık bu önemli. Selamünaleyküm efendim. Aleyküm selam.


6. Üçüncü Soru — İçsel Samimiyetin Yıkılması, Salt Sevgi, Hz. Mevlânâ’nın “Sevmek İddiadır, Delil İster” Tezi ve Kul Haklarının Katmanları

Anladığım kadarıyla ilk başta söylediniz. O samimiyetin kişinin kendiyle başladığı, sizde , karşıdakiyle ilgili değil. Peki sadece sizde olan şey nasıl yıkılabiliyor? Sadece sizde olan şey? Nasıl yıkılabiliyor? Nasıl yıkılıyor? bir kimse kendince kendi içerisinde onu yıkabilir veya karşıdaki kimseler bir şeyler yapar, kendine karşıdaki kimsenin yaptıklarına bakar, yaptıklarına baktıktan sonra kendi kurduğu tuğlaları kendisi indirmeye başlar. Bu insanın kendisiyle alakalı veya hiçbir şey yapmaz.

İçselliğinde kendi duygusunda bir körelme görür, kendi duygusunda bir bitme görür, o zaman da tekrar kendisi yıkar onu. O zaman bunu biraz daha insanın kendi içselliğine bağlıyorum. Ya muhakkak bunun dış etkenleri var. bu farklı bir şey ama bu daha fazla insanın kendisiyle alakalı. dediniz ya, karşıdaki ne yaparsa yapsın ben asla ona bakmam ilk başta. Evet, ikili ilişkilere bir kimseye insanın önce kendine bakar ki. Sonra? Ondan sonra başkasına bakar.

hep başkasına bakarak davranıyorsa onun kendisi değildir ki o. Biz sohbetimizde salt sevgiden bahsetmiştik salt sevgi. Kendisiyle alakalı. Evet. Bunu ben kendimce şöyle anladım. Mesela Allah-u Teâlâ bizi sevdi. Biz hiçbir şey yapmadan sevdi. Neden sevmesin ki sonradan? Sonsuza kadar sevmez mi? Sevdiyse sever zaten. Allah’tan bize gelen bu salt sevgi, bu samimiyetle de aynı şey olamaz mı? Aynı şey. Senin sevdiğine dair elinde delilin ne? İmanın belki de. Edebiyatta kalmasın.

Senin elinde delilin ne? İman etmiş olmam. Hazret-i Mevlânâ der ki sevmek iddiadır, delil ister. Allah’ın seni sevdiğine dair elindeki delilin ne? Şeksiz şüphesiz bunu mana olarak hissediyor olmam belki de. Bana sorsaydın mı? Ben de. Ben de. Ben de. Ben de. Ben de. Blues filesini mi bilirsin ad Karmaş Sharing? quatro letters in HUB. Duyma kiedyризize.Ь Beni izlerim. Bir tek devoted aàcies. Her şeyi sevdi. İyi. Senin sevdiğine dair senin elindeki delilin ne?

Madem ki delil ister bir şey, senin elindeki delilin ne? Benim elimde, elimdeki delil, ben onu çok seviyorum. Ben onu ne kadar çok seviyorsam, o beni, benim sevgimden kat kat fazla beni seviyordur. O bire on veriyor ya, bire yüz veriyor ya, bire bin veriyor ya. İstersin bire sayısız verir mi, verir. Ben kendi sevgimi ölçemem, böyle bir baremim yok. Ben sevebildiğim yere kadar seviyorum ve beni kat kat daha fazla sevdiğine inanıyorum. Bakın bu bir delildir. Samimiyet de bunun gibi bir şeydir.

Ben Zeynep’e karşı samimiyim. Ben kendime bakacağım ben, Zeynep’e ne kadar samimiyim. Ben Zeynep’e olan samimiyetim benim bu noktada bir yere takılmıyorsa, ben onun samimiyetine bakmam ki. Sebeb önce ben kendimden sorumluyum, ben kendi samimiyetime bakarım. Zeynep’ten bir şey görürsem, acaba ben hata mı yaptım diye belki de şüpheye düşebilirim. Anlatabildim mi? Ama o şüphemi aldatacaksam kendimi izah edersen kendimi tamir ederim. Samimiyetinden dolayı. Samimi değilsem tamir edemem zaten.

Anlatmak istediğim şey buydu. Tamir edemediğim halde neden tamir etmiş gibi göstereyim onu, kendimi de aldatayım? O zaman bu da samimiyetin dışında, bu dürüstlük değil. O yüzden diyorum ben o kimseyle yolumu ayırırım. Neden samimiyetim yıkılmış benim ona karşı? Şimdi benim çok yönüm var, şimdi karıştırmayın bazı yerlerde mesela. Bir dergah var sonuçta, dergahda kurallar manzumesi var. O kurallar manzumesine uymayan kimse farklı bir şey. Onun hukuku ayrı.

Bir insanın dergah hukuku ayrıdır, ev hukuku ayrıdır, iş hukuku ayrıdır, arkadaşlık hukuku ayrıdır, dostluk hukuku ayrıdır. Bunların ölçüleri de ayrıdır çünkü. O yüzden bunlar farklı farklı ama bunların hepsini de kimlikleri tek tek, tek, tek, organize edip farklı bir şey yapmak için. Kimlikleri tek tek, tek, tek organize edip farklı bir kimlik çıkar ortaya. Sizler de de ayrı. Bir insanın eşini olan hukukuyla, arkadaşını olan hukuku aynı değil. Bunun gibi.

Efendim içselleştirmek için insan kendince hayallemesi doğru bir yol mudur? O da bir yoldur sonuçta. hayalleyebilir. hayal kurabilir, hayali kurgulayabilir. Hayal kurup kurguladığında bu noktada kendince bir fayda bulabilir, içselleştirebilir. bu insanın kendisiyle alakalı. Kendisini bu noktada dizayn edebilir, kendisini bu noktada farklı bir noktada konuşlandırabilir, farklı bir noktada tutabilir ama sonuçta insan kendini içselleştirir.

Peki içselleştirmek için hayal kurmak dışında başka sizin… Bu neye karşı içselleştirecek? Dinse o zaman dini öğrenip yaşamaya başlayacak. karşılık beklemeden dinle olan buğunun karşılıksızlığı oturtacak. şunu diyorsam, ben dua ettim, duam kabul olmadı, içselleşmemiş o kimse. Mesela Allah’a itiraf edin dediniz. Allah’la konuştuğunu hayal etmesi… Ya konuşur mu? Ne konuşmasın ki? Hayali gerek yok. Otur konuş.

Kapan secdeye, ben şunu da yaptım, bunu da yaptım, şöyle de oldu, böyle de oldu, şunu da yaptım, bunu da yaptım, ben affeyledim. De konuş, uzak değil. Ben de değil mi? Mikrofon?


7. Dördüncü Soru — Hz. Peygamber’in Sevgisinin Kemâli: Âşiğin Suretten Siyrete Benzeme Süreci, “Seven Kördür” Hadîs-i Şerîfi ve Nefsin-Kibrin Yolu Kesmesi

Üstadım, Hz. İsa aleyhisselâm Allah’ı seven yok mu diye Allah’ı sevenleri arıyor. Ve Allah-u Teala Hz. İsa’dan sonra Hz. Peygamber Sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini gönderiyor. Allah’ı en çok seven, Habibim dediğini gönderiyor. Ve dinde artık dini tamam ediyor. Ve dinin aslında bir nevi iyimiyeti var. Habibim dediğini gönderiyor. Ve dinde artık dini tamam ediyor. Ve dinin aslında bir nevi imanın kemal ermesi gibi, dinin tamamı ermesi de sanki Allah’ı sevmek kısmıyla olacakmış gibi.

Az önce de dediğiniz gibi içselleştirmek dedik. Size de sorduğumuzda nasıl sevebiliriz dediğimizde seven nasıl olunur? Bir seven bulup eteğine yapışın dersiniz. Şimdi bir seven bulduk eteğine yapışmaya çalıştığımızda bile içselleştirmemek neden olur. Ya da insanı içselleştirmekten öte ne alıkoyar. Ya da Allah’a yaklaştıkça yaklaşmak, mesela nafilelerle yaklaştıkça yaklaşın diyor. Güzel ahlak diyoruz buna. Bir şeyler yapıyoruz ama sanki bu bana Allah’ın lütfuymuş gibi geliyor.

Kulun iradesi veya çabası bir yere kadar da, bir yerden sonra yaklaşmamız bile Allah’ın lütfuymuş gibi geliyor. onun sevdik, şu an tanımladığım Allah sevgisi var içimde. Ama bunun daha fazlasını seven bir seven var önümde. Ben daha fazla nasıl sevebilirim? Ya da neyi yapacağımı, nerede neyi yapmadığımı nasıl bilebilirim? Herkes için hep daha fazlası vardır ki. daha fazlasını nasıl yapabilirim dediğinde bir kimse, hep kendince daha fazlasını yapmaya gayret edecek.

Burada insanların düştüğü handikap şu, daha fazla sevmek demek daha fazla ibadet etmek gibi algılıyorlar. Bu bir içsel bir şey, bir kim sevmese daha fazla sevmek, aklından hiç çıkmaması. Örnek. onu ne kadar hatırladı günde? ben onu biraz böyle oraya bağlıyorum. Zikir en büyük iştir. oraya bağlıyorum ben. Daha fazla sevmesi demek o kimsenin daha fazla namaz kılması olarak değil de, namaz da var işin içerisine. Ben onun namazı kenara atmış değilim.

Ama daha fazla sevmesi, mesela daha fazla, onun ahşir neşir olması, onu devamlı düşünmesi, onu devamlı bu noktada gözünün önüne getirmesi gibi. bütün her şey giriyor onun içine. o daha fazlası. Hatta bazen böyle birbirlerini seven gençler, şimdi anlatıyorum diye gelmiyor kimse ya da zaman yok. gelirler ve şey yok. Çok seviyorum, aynada gördüm mü derim ben. Çok seviyorum, içtiğin çorbada gördün mü. Çok seviyorum, sen baktığın yerde duvarda gördün mü. Kalır o kimse.

çok seviyorsa içselleştiriyor o zaman. İçselleştiriyorsa gözünü yumduğunda dahi görecek onu. Ben çok sevmenin işaretleri olarak görüyorum. erkeğin birisi geldi, çok seviyorum dedi, kızın saçları uzun. Aaa! Kısacık dedim ben. Ne dedi? Saçın dedim. Böyle durdu. Nasıl dedi? Çok sevsen saçını onun gibi uzatırdın dedim. siz bir erkek gördünüz mü? Kadının çok sevdiği için saçını uzatan. Diyorum ya, erkeklerin çok seviyorum lafına inanmayın diye. Bu onun gibi bir şey.

çok seviyorsa bir kimse, çok seviyor. Mesela, suretin önce suretten başlar. Önce suretini ona benzetmeye başlar. Ondan sonra siyretini, içini ona benzetmeye çalışır. Çok seviyor ya. Kendi kendine düşünür, sabahleyin ne yiyecek acaba? Önce yiyecek mi, yemeyecek mi? Birisini seviyor, hangi birisini. Yiydi mi, yemedim mi acaba? Yediyse ne yiyecek? Onun tenceresinde, kaynayana görüyorsan çok seviyorsun.

O zaman bugün için Mürşid-i Kamili’ni bu şekilde sevemeyen, Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’ni de sevemeyecek diyebilir miyiz? Sevme yolunda. Biz onları böyle, bu işin benim söylediğim şey tabii uç noktası gibi geliyor herkese de şimdi. seviyorum dediğinde o kimseye ağır kelime. o sevecek. Bir kimse Hazreti Peygamber’i seviyor. Az önce, bir kimse Hazreti Peygamber’i seviyor. Daha da fazla sevecek. E daha fazla uy ona. Daha da fazla, daha fazla uy ona. Yolundaki engel ne? Nefsin.

Yolundaki engel ne? Heva hevesin. Yolundaki engel ne? Senin aklın, kibriyet, nefsin. Yolundaki engel ne? Nefsin. Yolundaki engel ne? Nefsin. Yolundaki engel ne? Senin aklın, kibrin. Kendini bir şey zannetmen. Yol meydanda. Bu ister ikili ilişkilerde olsun, ister dinle olan ilişkide olsun. Bu değişmez kaidesi. Herkes babasını seviyor değil mi? Herkesin babası var. Üç aşağı beş yukarı. Sever mi sever. İyi. Nereye kadar babana itaat ettin? Nereye kadar babanı dinledin? Herkes annesini sever mi?

Sever. İyi. Çorbanın içerisinde annesini gördün mü? Hayır. Nereye kadar dinledin anneni? Seviyorum değil mi? Annene de ki ben sana ben anne olarak muhabbet besliyorum. Baba ben sana baba olarak muhabbet besliyorum. Bey ben sana eş olarak muhabbet besliyorum. Bey ben sana eş olarak muhabbet besliyorum. Hanım ben sana eş olarak muhabbet besliyorum. Eyvallah. Veya seviyorum dedi, ama o ölçüyü böyle yukarıdan konuşuyor herkes. Daha da meydanda. Onun daha da’sını arıyorsa bir kimse daha da’sı da var.

O insanın kendi içiyle alakalı. Kör oluncaya kadar sevecek. Kör oluncaya kadar sevecek dedim normal kör olmak değil. Kör oluncaya kadar sevmek demek sevdiğinin dışında hiçbir şey görmeyecek. seven kördür hadîs-i şerîf var ya. Seven sevdiğinin karşısında kör veselordur. Seviyorsan kör olacak o. Evet. Hocam, saygılarımı sunarım. Müsaade ederseniz yanınıza kadar. Gilebilir miyim? Buyurun sorun. Sorunla beraber şeyle beraber geldik. Buradan bir ay önce sizin programınıza katılmıştım.

Çok memnun olmuştum. Erzincanlıydınız. Havuzlarınız da çok güzel hocam. Kaptanınız değil mi? Denizciyim. Evet. Pasifik ve Dünya surlarında bir Türk denizcisi karşınızda. Buyurun hocam. Bir söz vermiştim. Bunu lütfen evve veyahaneye kabul ediniz. İnşallah. Estağfurullah yok. Tabu açın görelim. Onu bir şey diyemem. Buraya astırlar mı astırmazlar mı? Buraya bırakırız. Buradaki görevlilere de söyleriz. İnşallah. Buyurun hocam. Bir Arap’ın kesiminde bunu almıştım ben.

Tertvesini falan kendim yaptırdım. Bir küçük denizci Yahya Sultan’ım yazdı. Hiçbir mansur yok. Peygamberler soruyor. Evet. Peygamberimizden başlamış. Peygamber efendimizin deyip. Silsile. Peygamberlerin ismini verin. Evet. Lütfen hocam kabul ediniz. Halit bunu, unasip bir yere buradaki görevlilere söyle. İnşallah burada bir yere asabillilerse assınlar. İnşallah. Teşekkür ederiz. Efendim,


8. Beşinci Soru ve Hâtime — Seyahat ve Seyr-i Sülûk: Denizcinin Kapı Kürsisi Hediyesi, Peygamberlerin Yolculuğu ve Zahirde Seyahat/Bâtında Seyrullâh

peygamberlerimizin ve Pir efendilerin hayatına baktığımızda hep bir yere yolculuk etmişler. Ben Tasavvuf’ta yolun ve yolculuğun yerini ve önemini sormak istiyorum. Seyahati çok önemsemişler. Bir kimsenin kendi evinden, yurdundan, mahallesinden, kendi beldesinden Allah için başka bir beldeye, başka bir yere gitmeye, ama geçici, ama kalıcı, ama belli bir zaman içerisinde gidip gelmeye çok önemsemişler. Ve seyahat o kadar çok önemsemişler ki seyahati seyre sülük olarak görmüşler.

Sehatsiz bir sufinin olamayacağını söylemişler. Bunu çok önemsemişler. O yüzden bir yola yolcu gerek. Seyahat edecek, mesela bu daire bir seyahati olarak nitelendiriliyor. Tekirdağ’dan buraya geliyorlar, Keşen’dan buraya geliyorlar, İstanbul’dan buraya geliyorlar, Bursa’dan buraya giriyorsunuz. bu bir şey, seyahat. Bu dair bu kimsenin seyre sülüküne önemli bir katkı. Çok önemsemişler bunu. Hepsi de. Sufi seyahat ehlidir. Bunun bir zahir boyutu, tabi bu bir değişik manevi boyutu var.

Seyre sülük, seyre Lillah. O seyre Lillah noktasına da o sufi erişecek, manevi olarak Allah’ta seyretme. Ona da ulaşacak bir sufi, ona ulaşması lazım. Ama zahir seyahatide olacak, batın seyahatide olacak, ikisi de olacak. İnşaallah. Nerede Halid? Kaçta? Sekizde başlayacağız, değil mi? Evet. Teşekkür ediyoruz. Hepinize. Saat sekizde başlayacağız.


Kaynakça ve Referanslar

  • Hz. Peygamber’in Hz. İbrâhim’e uzanan soyu ve Kureyş-Hâşimî silsilesi: İbn Hişâm, es-Sîre I/1-4; İbn Sa’d, et-Tabakât I/55-61; Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi §1-12
  • Cahiliye Araplarının Hanîflik-İbrâhimî mirası: M. Şemsettin Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri; Neşet Çağatay, İslâm’dan Önce Arap Tarihi; Jawad Ali, el-Mufassal fî Târîhi’l-Arab Kable’l-İslâm
  • Lât, Uzzâ, Menât ve yedi büyük put (Hübel, İsâf, Nâile, Menâf): Necm 53/19-23; İbnü’l-Kelbî, Kitâbü’l-Asnâm; Halil İbrahim Kaçar, Cahiliye Araplarında Putperestlik
  • Hz. Ali’nin bir puta gönderilmesi ve putun içinden kadının çıkması (Uzzâ kıssası): Vâkıdî, el-Meğâzî III/873-874; İbn Sa’d, et-Tabakât II/145; Halid b. Velîd’in de zikredildiği Buhârî, Meğâzî 59 rivâyeti
  • Nefs mertebeleri (Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râzıye, Merzıyye, Sâfiye): Yûsuf 12/53; Kıyâme 75/2; Fecr 89/27-30; İmâm Kuşeyrî, er-Risâle; İmâm Gazzâlî, İhyâ Rub’u’l-Mühlikât; Bursevî, Kitâbü’n-Netîce
  • Mevlânâ’nın “asıl içteki putu kır” öğretisi: Mesnevî I/772 (kibir-niyâz bahsi), II/1329 (nefs putu), VI/3920; Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem (Nûh fassı — içsel putlaşma)
  • “Bilgilerin parçaları” ve fil-körler temsili (Mesnevî): Mevlânâ, Mesnevî III/1259-1268 (“Hindliler karanlık bir ahırda fili elleriyle yoklayan adamlar gibi”); aynı temsil Sanâî, Hadîkatü’l-Hakîka‘da da geçer; Cain Hamadânî, İbnü’l-Arabî’nin farklı varyantları
  • “Çoğunuz iman ettiğinizi zannedersiniz ama iman etmemişsinizdir” âyet çizgisi: Bakara 2/8-20; Nisâ 4/137-142; Hucurât 49/14 (“A’râbîler îmân ettik dedi, de ki îmân etmediniz, ancak ‘teslîm olduk’ deyin, îmân kalblerinize girmemiştir”)
  • Hindu’nun Ganj’da, Kıptî’nin Nil’de, Yahudi’nin Ağlama Duvarı’nda, Budist’in yedi mâbedinde günah temizleme inançları: Mircea Eliade, The Sacred and the Profane; Huston Smith, The World’s Religions; Şaban Kuzgun, Dinler Tarihi Dersleri
  • Meryem Ana Evi (Efes) ve Tarsus Aziz Pavlus Kilisesi (Hristiyan hac merkezleri): Paul Johnson, A History of Christianity; Salih Eker – Bayram Ali Çetinkaya, Anadolu Hristiyanlığı
  • Haccın farzları (ihram, Arafât vakfesi, ziyâret tavâfı) ve vâcipleri: Buhârî, Hac; Müslim, Hac; Tirmizî, Hac; Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ II; Mehmed Zihnî Efendi, Ni’met-i İslâm; Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslâm Fıkhı
  • “Dışı Müslüman için kâfir çok olur” — Yunus Emre şiiri: Yunus Emre, Dîvân; Mustafa Tatçı (nşr.), Yunus Emre Dîvânı; Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf
  • “Mümin bir delikten iki kere ısırılmaz”, “Zina eden mümin iman ile zina etmez” hadîsleri: Buhârî, Mezâlim 30, Hudûd 1; Müslim, Îmân 100-104 — Ebû Hüreyre rivâyeti: “Lâ yeznî’z-zânî hîne yeznî ve hüve mü’min”
  • “Anne-baba, eş-çocuk, mâl-mülkten benim sizden sevilir olmamız hadîsi: Buhârî, Îmân 8, Eymân 3; Müslim, Îmân 69-70; Nesâî, Îmân 19 — Enes ve Ebû Hüreyre rivâyeti
  • “Mûsâ ve Îsâ benim zamanımda olsalardı bana tabî olurlardı” hadîsi: Ahmed b. Hanbel, Müsned III/387; Dârimî, Mukaddime 39; Beyhakî, Şuabü’l-Îmân I/199 — Câbir b. Abdillah rivâyeti
  • Ahir zamanda Hristiyan ve Yahudilerin İslâm’a girmesi (Mehdî-Deccâl-Nüzûl-i Îsâ hadîsleri): Buhârî, Enbiyâ 49; Müslim, Îmân 242, Fiten 110; Ebû Dâvûd, Melâhim 14; Nuaym b. Hammâd, Kitâbü’l-Fiten
  • Salt sevgi ve “Sevmek iddiâdır, delîl ister” Mevlânâ çizgisi: Mevlânâ, Mesnevî I/3684 (“İddiâ-yı dâ’vî bî-delîl ve hüccet ne sûd?”); Sultan Veled, İbtidâ-nâme; Reşat Öngören, Tarihte Bir Aydın Tarikatı: Zeyniler
  • “Hubbük li’ş-şey’i yu’mî ve yusimm” — Sevgi kör ve sağır eder hadîsi: Ebû Dâvûd, Edeb 125; Ahmed b. Hanbel, Müsned V/194; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ I/301 — Ebu’d-Derdâ rivâyeti
  • Tasavvufta seyahat ve seyr-i sülûkün yedi seyri (Seyr ilâllah, seyr fillah, seyr ma’allah, seyr anillah, seyr fi’l-eşyâ, seyr fi’l-hakâik, seyr li’l-hakâik): İbn Arabî, Fütûhât; Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Fünûn; Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü; Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir
  • Seyahat âyetleri ve sünneti: Âl-i İmrân 3/137 (“Yeryüzünde dolaşın”); En’âm 6/11; Neml 27/69; Ankebût 29/20; Tirmizî, Birr 41 — seyahatin ilim ve ibret için olması