1. Niyazî Berkes’in Üç Dilim Tezi — Teokrasi ve Layıklık Sayfa 8-10: Kur’ân Monotaizmi, Şerîat-Fıkıh Sistematiği, Devlet Dîni ve Tarikat Tasavvufu
Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüze hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Sekizinci sayfada mı kalmışız? Çağdaş siyasal İslam. Konu başlığı buydu. Türk toplumu tarihsel süreçte, İslamlık gelişiminin ana yapısına göre üç içerik dilimine ayrılabilir. Bunlardan her birinin kendine özgü sosyolojik yapısı vardır. Bu dilimlerden biri Kur’ân’da yansıyan monotaizm, İslam dinine özgü olan ana görüştür.
Kişinin yaşamındaki anlamı, Müslüman dindarlığında kendini gösteren ahlaktır. Ortaçay İslamlığında ve İslamlığın Türk döneminde bunun yükseldiği üst düzey tarikat tasavvufu olmuştur. Tarikat kurumu, Müslüman halkın düşünsel ve dinsel davranışlarına yansıyan bir araç haline gelmiştir. Tarikat, ruhsal yaşamın çeşitliliğiyle şeriatın geriye olan tek düzeleşmiş cami Müslümanından daha zengin, daha derin bir yapıydı. İkinci içerik, şeriat terimiyle tanıdığımız dilimdir.
Şeriat, fakih denilen kişilerin geliştirdiği toplumsal eylemlerin normatit sistematidir. Fakihlerin sistemlerini İslamlığın doktorun ilkeleri olduğuna inanılan ilkelerden, ilk Müslümanların eylemlerine yararlanarak da geliştirdiklerine inanılır. Ne var ki bunun tek bir biçimde olmayıp, baştan fıkıh okullarına ayrılması, bu kuralları ve dayanakları olan teorilerin Kur’ân’dan çıkmadığını gösterir.
Bu okullardan herhangi birine bağlı bir kişinin şeriat kurallarının ne olduğunu bilmesi, fıkıh okulunun geliştirdiği kuralları halk arasında bilinme derecesine bağlıdır. Bu bilgiler alanı daha çok biçimleşmiş ibadet, hukuk ve gelenek kurallarını kapsar. Bunda Hıristiyanlıkta görülen kilise kurulu ya da herhangi bir başka çeşit bir toplumsal birim yoktur.
Şeriatın bu diliminin bir iki özelliği, kurallarının gerçek yaşamda fıkıh bilginlerinin yapıtlarında açıklanmış kurallara tüm uyumlulukla saptanmaması, bütün Müslümanların hepsine uygulanan bir medeni kanun biçiminde kurallaştırılmamasıdır. Temeldeki bilim, yalnız hukuk bilginlerinin, hukuk hocalarının, hukuk yazarlarının eylemleri sistemleştiren kitaplarında yazılı olan bilimdir.
Bu hukuk gerçek uygulamada şeriatın genel inançlar içeriğinde uyumlu olmakla beraber şeriat geriyi ile fıkıh geriyi arasında bir boşluk, bir ayrılık söz konusudur. İki uç arasındaki sınırlar, olumlu olumsuz eylemler sisteminin çizgileri tarih boyunca genişleme ya da daralma değişikleri göstermiştir.
Demek ki kuralların çoğu dinin değil, şeriatla onun teoru kaynağı olan fıkıhın doğru yanlış cetvelerindeki eylemler bilimi, gerçek yaşam ile siyasal çerçeve içindeki karşılaşmalarına göre uygulanmıştır. Bu sosyolojik sonuç, İslamlıkta din denen şeyi dolma sanan sıkı Müslümanla, İslami kitaplardan öğrenen oryantilistlerin inancına uymayan bir sonuçtur. Şimdi üçüncü içerik dilimine gelelim.
İslam tarihinde gözüken devletlerin yasal yapı biçimi, İslamlık Hristiyanlıktan farklı olarak bir krisi dini olmamıştır, bir devlet dini olmuştur. Yukarıdaki içerik dilimlerinin ikisi dediğim iki işlevi görür. Ne var ki İslamlık sadece o iki dilim değildir. Müslüman halk birilerinin çoğu devletleşme olanağı bulmuştur. Hatta çoğu kez ya bir tarikat biriminden ya da fıkıh kurallarını uygulama gücünden yoksun olan aile, kabile, kent gibi birimlerden devletler doğmuştur.
Özellikler, Türkler arasında hiçbir İslam kaynağında yalnız İslamlığa özgü olan bir devlet biçiminin ne olduğu bildirilmemiştir. Devlet bir teokrasi mi olacak? Bir monarşi, bir demokrasi, bir cumhuriyet mi olacak? Bu din adamı ya da bir savaş adamının diktatörlüğü mü olacak? Bu soruların hiçbirine, kaynaklarının hiçbirine konmuş bir kural yoktur.
2. Berkes’e Cevap — Dini Çağlara Bölmek Yanlıştır: İslâm Âdem Aleyhisselâm’dan Süregelen Bir Din, “Ortaçağ İslâmı” Nitelendirmesi Batılı Bir Kurgudur
Niyazı, Berkeş, Teokrasi ve layıklık. Evet. Konuyu bitireyim dedim ilk önce. Ondan sonra inşallah madde madde yine kendimizce bu 10. sayfanın sonuna kadar konu parçalanmasın diye bilmiyordum. Bilmiyordum. Ben konu bitsin diye bekledim. O da 3 sayfa, 2.5 sayfa oldu. Evet. Şimdi tabi bu söz konusu olan Niyazı Berkes’in tespitleri kendince.
Bu çalışmaları yapan insanların, bu çalışmaları yapan kimselerin kendi bakış açıları durdukları nokta, siyasi inançları, dini inançları, devlet inançları, sokak inançları, yetiştikleri kültür. Bu incelemeleri hep etkileyen şeylerdir. İnsanlar bulundukları toplumda, bulundukları kültürde, bulundukları coğrafyaya göre kendilerince bir kültürleri, kendilerince bir bilgileri, inançları gelişir. Şimdi bu Niyazı Berkes’in de bu kendi ince tespitleri.
Bir, ben genel olarak İslâm’ı, orta çağ İslâm’ı, ileri çağ veya bir önceki çağ İslâm olarak nitelendirmiyorum. Bunu böyle nitelendirmemiz, bizi bugün için doğru bir düşünceye, doğru bir anlayışa götürmez. İslâm genel anlamda Âdem’den itibaren devam eden bir dindir. Muhammedî anlamda 1400’lü yıldan beri devam eden bir dindir.
Bu dinin kendi içerisinde, yaşadığı coğrafyada, yaşadığı siyasi devlet yapılanmalarında, yaşadığı kültürlerde kendince bir yaşam tarzı, bir yaşam alanı, bir medeniyeti oluşmuştur. O yüzden dini çağlara bölmek, zamanlara bölmek ve onları öyle eleştirmek veya öyle bakmak bugün için bizim konuştuğumuz batılların siyasal İslâm dediği, veya doğulların siyasal İslâm olarak gördüğü, İslâm’ın siyasallığı mı var, siyasi olmayanı mı var, veya terörizm var mı yok mu, bugün için bakmamız lazım.
Bütün dinlerin kendi içerisinde bir fıkıh ölçüsü vardır, kanunu, hukuku vardır. Ve bütün dinlerin kendi içerisinde bir de az önce bahsettiği tasavvuf bölümü vardır. Ve bütün dinlerin kendi içerisinde bir de devlete dayandırılması, devletle iletişimi vardır. Bütün dinler için geçerlidir bu. Şimdi biz dini meselelere bakarken, dine bakarken, dine bakacaksak din Kur’ân ve Sünnettir. Din senin dine nasıl baktığımı önemli, dinin sana nasıl baktığımı önemli.
Dinin devlete nasıl baktığımı önemli, devletin dine nasıl baktığımı önemli. İslâm kendince bütün ilişkilerini vahye dayandır, Kur’ân ve Sünnettir. Siz İslâm noktasında bir şeye bakarken vahye dayanmanız gerekir. Vahye dayandığınız müddetçe siz doğru yolda olursunuz. O zaman İslâmın içerisinde şerî ahkâm vardır. Şerî ahkâmın kendi içerisinde Kur’ân ve kuralları vardır. Kendi içerisinde bu Kur’ân ve kurallara uyduğu müddetçe bu farklı görüş ve düşüncelerin çıkması bir zenginliktir.
3. Osmanlı’nın 600 Yıllık Medeni Kanunu ve İstanbul Sözleşmesi Eleştirisi: Çağdaş Hukuk Kisvesi Altında Aile Yapısını Dağıtan Yaftalar
Bunun içerisinde bir medeni kanun yok. Var ya burada bir medeni kanun oluşmamıştır diyor. Doğru değil. Sebep Osmanlı Devleti 600 yıl boyunca devletlik yapmış, elinde bir medeni kanun var. İyi veya kötü 600 yıl boyunca o medeni kanun genişleyerekten, derinleşerekten halka cevap vermiş. Müslüman tebaaya cevap vermiş. O yüzden biz medeni kanun dediğimizde Avrupa’dan bakarak konuştuğumuzda farklı bir şey çıkar önümüze. Bakın farklı bir şey çıkar. İsmi medeni olan her şey medeni değildir.
Biz Avrupa’dan örneğin bu evlilikle alakalı komple hukuku almışız. Hâlâ da alıyoruz. Bizim için bize söylenen ne? Çağdaş hukuk. Öyle değil mi? Çağdaş hukuk. Şimdi burada hangi erkek bu çağdaşlığı kabul eder? Türk toplumunun hangi dilimi şimdi anlatacak olduğum çağdaşlığı kabul eder. Bayan mahkemeye müracaat etse, dese ki kocamın bana, kocamın beni dövme tehlikesi var.
O yüzden evden uzaklaştırma istiyorum dese, evde ve devlet kocayı evden uzaklaştırsa ve kadın sevgilisini eve alsa erkek hiçbir şey yapamaz. Yine İstanbul Sözleşmesi. Çağdaş hukuk. Daha ilerisini söyleyeyim mi? Geçen gün paylaştım bunu Twitter’da. Kadın diyor, gitse, müracaat etse, hakim’e dese ki, akşama eve benim sevgilim gelecek. Geldiğinde de adam benim kocamını keser biçer. Cinayet . O yüzden ben evden uzaklaştırma istiyorum dese diyor, hakim’e soruyor, ne vereceksiniz?
Uzaklaştırırız diyor. Her medeni denilen şey medeni değildir. Her çağdaş denilen şey çağdaş değildir. Kanunlar insanların, insanların aile yapısını korumakla mükelleftir, dağıtmakla değil. O zaman biz örnek olarak verilen medeni kanunu dahi yok denildiğinde biz neye göre yok, neye göre var diyeceğiz? Biz tüm toplum olarak 200 yıldan beri saplantı halinde batıllaşmanın içerisine giriyoruz.
Ve biz dinimizi yaşamaya, dinimizi öğrenmeye meyil ettiğimizde, yaftalama şu, siz İslamcısınız, siz dincisiniz. Siz şeriatçısınız.
4. Cibrîl Hadîsi Merkezinde İman-İslâm-İhsan Bütünlüğü, Fıkıh Mezheplerinin Çokluğu Zenginliktir ve Beytullah’a Yedi Kapıdan İhrama Girme Anâlojisi
Ya bu insanlar din, iman ettiği dinini öğrenmek istiyor ve yaşamak istiyor. Neden bu fazla büyütülüyor ki? Siz şeriat kurallarını istiyorsunuz. Allah Allah! Sen ne kuralı istiyorsun? Sen kuralsızlık mı istiyorsun? Bir kimse herhangi bir kural istiyor ya. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti devletinde bir kural yok mu? Var. Kuralsızlık mı var? Hayır. Ben bir kuralını değiştirmeyi istesem, talep etsem benim hakkım olmuyor mu? Evet dinin şer’i kısmı fıkıh kısmı tu kaka ilan edilecek bir şey değil.
O yüzden orta çağ İslam’ı ve hatta ileri çağ İslam’ı olarak değil. Dinin kendi içerisinde oluşmasıyla beraber, dinin yan yana yürüyen, batili olarak gördüğümüz tasavvufu da oluşmuş. Bunu Hz. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri meşhur Cibril hadisiyle iman nedir, İslam nedir, ihsan nedir sorusuna cevap verirken kendisi vermiş. İman nedir Allah’a, meleklerine, kitaplarına dediğinde bu noktada dinin kendi içerisinde imani bir ilim dalı oluşmuş.
İslam nedir dediğinde kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek, dendiğinde dinin şeriat bölümü tesis edilmiş. İhsan nedir denildiğinde Allah’ı görüyormuşcasına yaşamandır. Göremeysen dahi o seni her daim gördüğünü hissedip de yaşanmadır demesiyle dinin kalbi boyutu, tasavvuf boyutu, gönül boyutu çıkmış orta yere. Şimdi iman, İslam, ihsan bu üçü ayrılmaz bütün olmuş. O zaman bu noktada biz imanı, İslam’ı, ihsanı birbirinden ayırt etmemiz mümkün değil.
Dinin devlette, devlette bir yol gösterici olması, dinin devlete bir kapı aralaması bu sonradan gelen bir şeydir. Ama bizim önümüze ilk önce o lazımmış gibi getiriliyor. Veyahut da bir kimse imanı, İslam’ı, ihsanı yaşamaya çalışınca hemen ona farklı bir boyuta bakılıyor. O yüzden bunlar birbirinden kopacak, birbirinden ayrılacak unsurlar değil.
Orta yerde bir din var ise, ister Musavilik olsun, ister İsevilik olsun, ister İbrahimilik olsun, orta yerde bir din var ise bu dinin üç ana merkezi veya üç ana unsuru, üç ana maddesi olmazsa olmaz. Bugün Hristiyan’la da gitseniz bu üçü de vardır, bugün Musevli’ye de gitseniz bu üçü de vardır. Nasıl Yahudi tarikatları var ise, nasıl Hristiyan tarikatları var ise aynı şekilde Müslüman tarikatları da vardır. Bu dinin kendi doğasıdır.
Dinin bu kendi doğası, dindarları bu doğadan uzaklaştırır, dindarları bunlardan yasaklar, dindarları bu merkezden bu minvalden çıkarırsanız onlar dinin emrettiği, İslam’ın ön gördüğü daireden ve minvalden çıkmış olur. Bunu kasıtlı yaparsanız sizin İslam toplumunun üzerinde başka bir oyun oynandığını, İslam toplumunun üzerinde farklı bir tezgahın olduğuna inanılır. O zaman bu üçü de kol kola yürümesi gerekir İslam toplumunda.
Eğer bu üçü de kol kola yürümüyorsa orada birilerinin başka planları var demektir. O yüzden şeriatı tarikatı hakikati bu noktada tasavvufi terimle bunu söyleyeceksek birbirinden ayırmak, birbirinden ayrıştırmak, birbirinden koparmak mümkün değildir. Bu ister biz kalkıp da fıkıh mantelitesini yargılayabiliriz bugün için ama yargıladığımız şey bizim kendi kökümüzü kurutmak olmuş olur.
Çok farklı iştahatlar, çok farklı iştahatlar, farklı mezhepler insanlar için hep bunu söylerim bir kolaylıktır, bir ayrılık şarkısı değildir. O yüzden ne var ki bunun tek bir biçimde olmayıp ta baştan fıkıh okullarına ayrılması evet. Evet, İslam tek bir parçadan oluşmaz, tek bir görüşten de oluşmaz. Tek bir parçadan ve görüşten oluşması zaten insanın doğasına aykırı bir şeydir. Bakın insanın doğasına aykırı bir şeydir. İnsan yaşamının doğasına aykırıdır. İnsan aklının doğasına aykırıdır.
İnsan düşünen bir varlıktır. İnsan akleden bir varlıktır. Siz bu insanı tek bir dini görüşe hapsetmeniz demek, onu körleştirmek, onu tabiri caizse iyiliş etmektir. O üretemez hale gelir. O düşünemez hale gelir. O farklılık, farklı bir nokta, farklı bir düzen bulamaz hale gelir. O gün geçtikçe yok olmaya mahkumdur. Siz İslam toplumunu tek bir düşüncenin altında toplayamazsınız. Bu mümkün değildir. Bunun mümkün olmadığı zaten insanlık tarihi boyunca görülmüştür.
Kim bunu yapmaya kalkarsa çok büyük zorluklarla karşılaşmış ve insanlar başlarındaki devleti ya kendi elleriyle yıkmak, yeniden bir devlet kurmak ya da başlarındaki devletin sistematini değiştirmeye çalışmışlardır. Sebep? Çünkü insan doğasına ve aklına aykırı bir şeydir tek tipli olmak, tek bir düşüncede birleşmek. Gayeler, gaye bir olabilir ama yollar çok farklı olabilir. Olmalıdır da zaten. Bu bir zenginliktir.
Bu bir savaşma aracı, bu bir kapışma aracı, bu bir insanların birbirlerine dik de etme, insanların üzerinde hegemanya kurma aracı değildir. Herkes hanefi olacak, herkes şafi olacak, herkes maliki olacak, herkes hambeli olacak. Böyle bir kaide kuramazsınız. Hanefiden şu olacak, hanefi yolundan gidenler herkes İmam Muhammed’e teslim olacak. Böyle bir yol kuramazsınız. Bu İslam’ın kendi doğasına aykırı olduğu gibi insanın da doğasına aykırıdır, dinin de doğasına aykırıdır.
İnsanları tek bir yola, tek bir renge, tek bir kıyafete büründürmeye çalışmak hep insanların katliamına sebep olmuştur. Bu mümkün değildir. Bunu uğraşmaya çalışanlar, bunu ister din adına yapsınlar, ister layıklık adına yapsınlar, ister devletin düzeni ve sistemi adına yapsınlar, ister kapitalizm adına yapsınlar, ister komünizm adına yapsınlar, eninde sonunda bu yıkılmaya mahkumdur. Bunun yürümesi mümkün değildir. Aynı şey ehli tasavvuf içinde geçerlidir.
Tek bir tarikatta insanları toplamak, o tarikatın içerisindeki insanları tek bir düşünceye bağlamak, onları tek bir harekete bağlı tutmak, tek bir renge bağlı tutmak, onları tek bir kıyafete bağlı tutmak, dinin insanın insan aklının, coğrafyanın bakın coğrafyanın ve insanı ilgilendiren her şeye aykırı bir noktadır. Bu hiçbir zaman tarih boyunca tasvip görülmüş bir şey değildir. O yüzden fıkıhtaki çok renklilik, tasavvuftaki çok renklilik, hakikattaki çok renklilik zenginliktir.
Bundan mutluluk duyar insanlar. Burada gaye Allah’ı tanımak ve bilmektir. Gaye tektir, hedef birdir ama velakin gidilen yollar çoktur. Çok olmalıdır da. Bundan sıkıntı duyulmamalıdır. Benim Allah affesin kendimce tespitim vardır ya, derim ki Beytullah’a, ihrama girecekseniz yedi kapısı vardır. Beytullah’a gidecek olanları Cenab-ı Resulullah tek kapıya bağlamadıysa, Beytullah’a gidecek olanlar yedi veçeden yedi kapıdan ihrama girip girebiliyorlarsa, İslam’da da bu zenginlik vardır.
O yüzden bu zenginliği yok etmeye çalışmak doğru bir mantık değildir. Ama siz kendinizce ana hatlarıyla alakalı, örneğin devlet kendi dairesinde Kur’ân ve Sünnet’ten kendisini bir devlet anlayışı olarak kendisini idame ettirerekten bir meselede tek hukukluluk sağlayabilir mi? Evet. İnsanlar o devletin bayrağının altında yaşarken o tek hukukluya tabi olmak zorunda mıdırlar? Evet. Bakın İslam buna aykırı değildir. Siz Kur’ân Sünnet dairesinde bir ticaret hukuku belirlersiniz.
Tebaanız o ticaret hukukuna bağlı kalır. Herkes bilir ki ticaret hukuku budur. Teba da ona uyar. Siz bir evlilik hukuku belirlersiniz. Bu evlilik hukuku Kur’ân ve Sünnet’ten alınır. Doğrusu odur ve ona göre intizam edilir. Bütün teba buna uyar. Bunda dinen herhangi bir sıkıntı ve sakınca yoktur. İllaki devletin adı da İslam devleti olma zorunluluğu yoktur. İsimle bitmez çünkü mesela. İsimle de hallolmaz. O yüzden burada bunun tek biçimde olması mümkün değildir.
Bunu yapmaya çalışmak da dinin doğasıyla oynamaktır. halk arasında bunun en ince ayrıntıları bilinir mi? Hayır. Halk bunu öğrenmek isterse öğreneceği kaynaklar var mıdır? Evet. Evet.
5. İstanbul Müftülüğünün Sabah Namazı Fetvâsı ve Namaz Vakitlerinin Fıkhî Çerçevesi: İmsâk’tan Doğuşa, Öğlen’den İkindiye Vaktin Genişliği
Yakin örnek vereyim. Herkes kıyameti kopardı. İstanbul mühtülü sabah namazının kılınma vaktini imsak vaktinin içerisinde kalarak, namaz vaktinin içerisinde kalarak yarım saat öne aldı. Kıyameti kopardılar. Bunlar din bilmez insanlar. Din, diyanet bilmiyorlar. Bilmediklerini de bilmiyorlar. Bakın bilmediklerini de bilmiyorlar. Yarın öbür gün öğlen namazını on birde kıldırırsa, diyanet böyle bir fetva verirse, öyle bir fetva verdiğinde ona karşı çık. Eyvallah.
Ama yarın öbür gün sen yanlış yaparsın deyip de bugünün doğrusuna neden karşı çıkıyorsun ki? Böyle bir cehalet olabilir mi? İmsak vakti girdi mi sabah namazı kılınabilir. Hanefi de de, Şafi de de, Maliki de de, Hanbeli de de hüküm budur. Hiçbir mezhepte bu hüküm değişmez. İmsak vakti girdi, sabah namazı kılınabilir. Nereye kadar? Ne zamana kadar? Ta güneş doğmazdan on dakika kalıncaya kadar. Bu arada namaz kılınabilir. Sabah namazını kılabilirsiniz bu arada. Bakın saata, imsak girdi mi girdi.
Allahu Ekber, namazı kılın. İstanbul müftülüğünün yaptığı bu. Bunda kıyameti kopardılar. Neden? Bilmediklerinden. Bilmiş olsalardı insanların bir mağzuretini, bir şeyini kolaylaştırıyor. Cami cemaatinin dağılmaması için, cami cemaatinin camiye devam edebilmesi için güzel bir şey. Herkes işe gidiyor sabahleyin. E yarım saat öne al, kıldır namazı gönder herkesi. Bunda ne var? Vaktin içinde çünkü. Veya da öğlen namazının vakti, örneğin saat 1’de mi okunuyor şu anda Bursa’da? 1’de değil mi? Kaçta?
1’e 5 kala. 1’e 5 kala okunuyor değil mi? 2’nde kaçta okunuyor? 3.30’da. Öğlen namazının vakti 1’e 5 kala girer, 3.30’da çıkar. Siz bu iki vakit arasında namazınızı kılabilirsiniz. Bu iki vaktin arası vaktinde kılınmış namazdır. Vaktinde kılınmayan namaz nedir biliyor musunuz? İkinliğinden sonra öğleyi kılmadınız, ikinde okundu. İkinde okunduktan sonra önce öğleyi kıldınız, öğleyi vaktinde kılmadınız. Bu vaktinde kılınmamış namaz hükmüne girdi. Şimdi öğle namazı kaçta okunuyor? 1’e 5 kala.
Sen 11’de öğlen namazını kıldıramazsın kimseye. Sünnet değeri yok. Sünnet değeri yok, kıldıramazsın. Ama 1.5’da kıldırabilirsin. Sünnet değeri var. 2’yi kılabilirsin de kıldırabilirsin de. Sünnet değeri var. 2.5’u kıldırarsın da kıldırabilirsin de. Sünnet değeri var. 3.5’te ya ikindir namazı. Sen 3.5’ya 5 kala öğlen namazını kıldırabilirsin. Sünnet değeri var. Bakın yer bazen ne kadar genişledi öyle değil mi? Sünnet de yeri var. Ve herhangi bir fıkıh ekolü buna karşı değildir.
O zaman fıkıh burada bahsettiği gibi bu hukuk gerçek uygulamada şeriatın genel inançları içeriğine uyumlu olmakla beraber şeriat gereği ile fıkıh gereği arasında bir boşluk bir ayrılık söz konusudur demiş. Burada bir ayrılık söz konusu değil. Burada lafız gereği bu. Fıkıh gereği, şeriat gereği bu böyledir bitti. fıkıh şeriattan çıkarılmış bir ilim. O da ne? Kuran sünnet. Kelimelerin üzerinde kıyamet kopurmanın bir anlamı yok. Burada önemli gördüğüm bir yer daha var.
Demek ki kuralların çoğu dinin değil, şeriatla onun teoru kaynağı olan fıkıhın doğru yanlış cetvelindeki eylemler, bilimi, gerçek yaşam ile siyaset çerçevi içindeki karşılaşmalara göre uygulanmıştır. Ya burada bunları ayırt etmek, bunları birbirinden karşıymış gibi göstermek doğru mantık değil. Ve bu uygulamalar evet. Siyasetten etkilenir mi? Evet. Ama doğrudur ama yanlıştır. Siyasetten etkilenmeler Kuran ve sünnet içerisinde kaldığı müddetçe yine bunda da bir sıkıntı yoktur.
6. Üçüncü Dilim — İslâm Kilise Dîni Değildir: Batı’nın Hristiyanlaştırma Çabası, Aile Hukukunun Dinamitlenmesi ve Sömürü Düzeni
Şimdi üçüncü içerek dilimine gidelim. İslam tarihinde gözüken devletlerin yasal yapı biçimi. İslamlık, Hristiyanlıktan farklı olarak bir kilise dini olmamıştır. Evet. Evet. Hiçbir zaman Muhammedi İslam bir kilise dini olmaz. Hiçbir zaman. Olması mümkün değil, olması için çaba sarf ediyorlar. Olması için çaba sarf eden Batı. Çünkü İslam’ı kilise dini haline getirirse Müslümanları yönetmesi ve yönlendirmesi, Hristiyanları yönetmesi ve yönlendirmesi gibi kolay olacak.
Batı İslam dinini bu manada Hristiyanlaştırmaya çalışıyor. Hukukunu istememe Hristiyanlaştırma çabasıdır. Ahlakını istememe Hristiyanlaştırma çabasıdır. Ailenin dibine dinamit koyması Hristiyanlaştırmaya çalışmalar. Aile hukukunu, İslam aile hukukunu yerle bir etmeye çalışmaları İslam dininin Hristiyanlaştırma çalışmalarıdır. Eğer Hristiyanlaştırabilirlerse, Hristiyanlaştırabilirlerse bu Hristiyanlaştırmak nedir? Bir kurum koyacak, din koyucu o kurum olacak.
İstediğini haram edecek, istediğini helal edecek. Haramı helal etme, helalı haram etme yetkisi oluşacak onda. Bugünkü kilisede oluştuğu gibi. Böylece İslam toplumunu yönlendirmek ve yönetmek kolay olacak. Şu anda İslam toplumu Batı’nın yönelgesinde yürümüyor. İslam toplumunun içerisinde aykırılar var bizim gibi. Bu aykırılar Batı’nın yöntem ve yönetimlerini kabul etmeyen, Batı’nın hegemanist yapısını kabul etmeyen, Batı’nın emperyalizmine karşı çıkan küçük de olsa yapılar var.
Bu yapıların sesini kesmek, bu yapıları yok etmek, bu yapıları ezmek Batı’nın birinci vazifesi. Çünkü bunlar olduğu müddetçe onlar İslam toplumunu bu noktada istedikleri gibi sömüremeyecekler. Tek merkezden yönlendirilirse İslam toplumu ama onların istedikleri merkezden yönlendirilirse bir problemleri kalmayacak. O zaman sizin petrolünüzü, sizin doğal gazınızı, sizin yeraltı kaynaklarınızı ve yeryüzlü kaynaklarınızı istediği gibi sömürecekler. Zaten 200 yıldan beri sömürüyorlar, doymuyorlar.
Batı toplumunun refahı diğer toplumların sömürülmesine bağlı. Siz sömürüldünüz müddetçe bir sıkıntı yok. Siz faizle, siz entrikalarla sömürülmeye devam etmeniz lazım. Sizin madenlerinizi, sizin yeryüzlü kaynaklarınızı, sizin tarımınızı, sizin yeraltı kaynaklarınızı sömürmeleri lazım. Bu sömürü devam ettiği müddetçe senin hangi dine mensup olduğun önemli değil. Hangi tarikata mensup olduğun önemli değil. Hangi siyasi partiye mensup olduğun senin önemli değil. Onların da çok umurunda değil zaten.
Eğer kendi istedikleri iktidar oluşmazsa ihtilal yaptırırlar, darbe yaptırırlar, kendi istedikleri kimseyi başa geçirirler. Daha da o direnirse, hadi bir 15 Temmuz patlatırlar, hadi o tutmazsa bir daha bir şey patlatırlar, kendi istedikleri iktidarı başa geçirmek için sizin ensenizde boza pişirirler. Hadi bir doları dalgalandırırlar, hadi olmadı bir terörü dalgalandırırlar, bir şeyler yaparlar, siz de onların istikametine gidersiniz. Hatta çok sevdiğiniz liderleri asarsınız da.
Asılırken de siz de kahrolsun dersiniz. Sonra aradan 50 yıl geçer, hata yapmışsınız ya, özür dileriz, aldanmışız dersiniz, gidersiniz İstanbul’un göbeğinde herkesin görebileceği anıt mezarlar yaparsınız. Dönersiniz, dövünürsünüz sonra. Vay biz bunları neden astık diye. Asılırken neredeydiniz? Terörleri size vururlarken neredeydiniz? Faizlerle sömürülürken neredeydiniz? Bankalarınız bir gecede boşaltılırken neredeydiniz? IMF’ye borçlandırılırken neredeydiniz?
Bankalara borçlandırılırken neredeydiniz? Bu paralar nerelere gidiyor diye sorguladınız mı? Çok sömürücülerin umurundaydı sizin zikir yaptığınız sanki. Çok umurlarındaydı. Siz filanca şeye bağlıymışsınız da, filanca partiye gidiyormuşsunuz da. Çok umurlarında. Hiç umurlarında değil. Batı gidip şimdi Suud krallarının ellerini öpüyorlar mı? Petrodolarlar için bir de başlarını örtüp gidiyor mu kraliçe oraya? Kraliçe oraya? Onlar için bu önemli. Senin devletinin sisteminin ne olduğu önemli değil.
Senin zihniyetin önemli onlar için. Senin zihniyetini değiştirdiği müddetçe bir sıkıntı yok. O yüzden İslam kilise dini değil. Ama kilise dini yapmak isteyenler Batılılar. Batılıları derken Evangalistler yapmak istiyor. Bütün Batılıları suçlamak da doğru diyecek. Bu Evangalistler bunu yapmak istiyor. Bu değişik örgütler var bu noktada. Bunlar yapmak istiyorlar. Neden? İslâm toplumunu daha rahat yönetmek ve yönlendirmek için. Başka bir sebepten değil.
Yoksa İslam kendi içerisinden bir kilise dini olmaz. Sebep? Çünkü İslam çok sesliliği ve çeşitliliği dinin doğası olarak içinde barındırır.
7. Türklerin Devletleşme Geleneği, Selmân-ı Fârisî’den Kayı İşareti’ne Uzanan Soy ve Hz. Peygamber’in Mekke Antlaşması — Ebu Cehil’in Evinden Malın İadesi
O yüzden Müslüman halk birimlerinin çoğu devletleşme olanı bulmuştur. evet Müslümanlar genel yapı itibariyle kendi topraklarında devletleşme yolunu bulmuşlardır ki bunların içerisinde Müslüman Türk toplumu önde gelir. Mesela bu Anadolu’ya gelen 1071’le gelen Alp Arslan’dan sonra ve Alp Arslan’dan önce bu karakteristik yapı hiçbir zaman devletsiz kalmamıştır. Allah da bırakmasın. O yüzden iyi kötü bir devlet kurarlar.
Zor şartlar içerisinde dahi bir devlet kurup o devletin bayrağının sancağının altında yaşar bu insanlar. Bu noktada mahir bir topluluğumuz biz. Devlet kurmada, devleti ayakta tutmada 5.000 yıllık bir geleneğimiz var bilinen. Ben onu ta Adem’e kadar dayandırıyorum da böyle teknik konuşma için 5.000 yıllık diyorum. Bizim ilk devletimiz Adem Aleyhisselâm ile kuruldu. Evet. Şid ile devam etti. İlk fetihye çıkan Şid Aleyhisselâm’dır. Ağabeyinin şehirlerini fethetmiştir. Biz çok eski bir kavimiz.
Başkasının soyunu bilemem. Birisi der ki benim soyum maymuna dayanıyor, benimki Adem’e dayanıyor. Birisinin maymuna dayanıyordur. Evet ayette sabit Cenab-ı Hak bazı kavimleri maymuna çevirdi. Onlarınki maymuna dayanıyor olabilir. Onları da reddetmiyorum ben. Birisi maymundan gidiyorum dediğinde evet diyorum sen maymundan geliyor olabilirsin. Sebep? Çünkü Cenab-ı Hak bazı kavimleri maymuna çevirdi. Onların ataları maymun olabilir mi? El cevap olabilir. Ya sen bunu ben darvinci değilim kardeşim.
Ben Müslümanım. Benim soyum sopum benim atam Adem’e dayanıyor. Seninki maymuna dayanıyordur. Doğru. Çünkü bir kısım kavimleri Cenab-ı Hak maymuna çevirdi. Bir kısmını timsaha çevirdi. Ve timsah gibi kertenkeleye gibi. Evet. Bazı kertenkeleler ay hali görür. Evet. Bazı maymunlar ay hali görür. Evet. Anlaştırın. Evet. İnan inanma. Bediye yıkılandırmaz. O yüzden birçoğu devletleşmiştir. Devletleşir. Önce devletini kurarsa onun devleti dizayn eder.
Sonra zaman içerisinde devlet denişime ve dönüşüme uğrar. Bu kaçınılmazdır. Hatta çoğu kez ya bir tarikat biriminden ya da fıkıh kurallarını uygulama gücünden yoksul olan aile, kabile, kent gibi birimlerden devletler doğmuştur. Özellikle Türkler arasında. Evet. Mesela Türkler İslam’ı kabul eder. İslam’ı kabul etmeleri, Müslüman olmaları Hz. Hüseyin Efendimiz’in torunlarının üzerindedir. Muhammedi İslam’ı kabul etmeleri. Ben Türkleri oldu molası Müslüman olarak kabul edenlerdenim.
Türkler oldu molası İslam’dır. Muhammed’i dört yüzlerde tanırlar. Daha öncedir de. Daha öncedir dedim ne? Sahabe zamanına. Hz. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin zamanına. Selman-ı Farisi Türktür. Var ya şimdi böyle şeyin işareti gündeme getirdi ya. Ne o? Dizi. Diriliş. Diriliş’te var ya işaret. Kayı işareti. E gidin Hz. Osman Efendimiz’in kılıcında onu görün. Çok uzağa gitmenize gerek yok. Yakin. Gidin kutsal emanetlere. Hz. Osman Efendimiz’in kılıcında o işareti görün.
Soyunuzu bilin. Nereden geldiğinizi bilin. Kim olduğunuzu bilin. Hz. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin etrafındaki korumalar, onu koruyan, onu muhafaza edenlerin hepsi de büyük bir çoğunluğu, canlarını feda edecek noktada duranlar Türklerdir. Evet. Her biri çok iyi kılıç ustasıdır. Her biri çok iyi kılıç yaparlar. Çok iyi kılıç yaptıkları gibi çok iyi kılıç kullanırlar. Ve kılıçlarındaki işaret de kayı işaretidir. Bunun kabullenmezler. Bunları söylemezler. Sebebi şudur.
Anadolu insanı ne olduğunun farkına varırsa yine dünyaya yeni bir medeniyet kurar çünkü. Ama apırsalar da köpürseler de o medeniyet tekrar kurulacak. Özellikle Türkler arasında. Evet. Hiçbir İslam kaynağında yalnız İslamlığa özgü olan bir devlet biçiminin ne olduğu bildirilmemiştir. Evet. Bu doğru. Sebeb, devletin nasıl olması gerektiği bildirilmiştir. Devletin sınırı çizilmemiştir. Bunda sebep ne? Çünkü gelişmeye, genişlemeye, derinleşmeye, zamana, çağa, cevaf vermeye uygun olması içindir.
Siz ana hatları belirler. Din bir şeyin ana hatını belirler. Mesela meşhurdur ya ana hatlar. Devlet kendi tebaasının aklını korumakla mükelleftir. Kendi tebaasının dinini korumakla mükelleftir. Bakın dinini korumakla mükelleftir. Müslümanlığını değil, Hristiyanlığını değil, tebaada ne kadar din var ise, tebaadan din derken ne kadar dindar var ise hangi dine mensup olursa olsun, onun dinini korur. İnsanın malını korur. Mal, bildiğiniz ekonomi aracı. İnsanın namusunu korur. Namusunu korur.
Kadın erkek. Dinin veya devletin korumakla yükümlü olduğu şeylerdir bunlar. O yüzden devlet denilince tebaasının tebaasına adalet vermek zorundadır. Devlet dediğinizde tebaasının aklını korumakla sorumludur. Devlet dediğinizde tebaasının namusunu korumakla sorumludur. Devlet dediğinizde tebaasının malını korumakla sorumludur. Bu sorumlulukları yerine getiriyorsa devlet, Müslümanların o devlette bir problemi olmaz. Biter problemi. Mesela Hz.
Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin Mekke’deyken, henüz daha Peygamber değil iken Mekkeli kabilelerin arasında olan antlaşmayı Hz. Muhammed Mustafa şahitlik eder. Bu antlaşma Mekke antlaşması olarak da nitelendirilebilir. Bu nedir? Mekke’ye gelen herkesin aklı, malı, namusu, şerefi ve haysiyeti kutsaldır. Kimse bunlara zarar vermeyecektir. Mesela Hz. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin Peygamberlik geldikten sonra buranın altını çizerekten söylüyorum.
Bunu iyi dinleyin. Hz. Muhammed Mustafa Peygamber’dir. Dışarıdan bir tüccar gelir. Ebu Cehil o gelen mal getiren tüccarın malına konar tabiri caizse, gasp eder. Ve müşrikler Mekke’de, Kabe’de ibadet eden o kimse benim malımı nasıl arayacağım, nasıl kurtaracağım derken alayvari bir şekilde Hz. Muhammed Mustafa’yı gösterirler. Derler ki senin malını o alabilir. o Müslüman ya kendince dedi böyle din getirdi alay ediyorlar . Git senin malını o kurtarsın. O kimse gider Hz.
Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’ne kendi malının Ebu Cehil tarafından el konulduğunu söyler. Ve der ki bu malı senin alacağın, senin alabileceğin, benim bu sıkıntımı senin halledeceğin söylendi der. Hz. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri hiç beklemeksizin kalkar dost sonra Ebu Cehil’in evine gider. Ebu Cehil’in kapısına dayanır ve o kimsenin adaletli davranılması gerektiğini. Ve malının ona teslim edilmesini söyler.
Evinden içeri girer, evinden içeri girerekten Ebu Cehil’e bunu söyler. Derhal bu adamın malını ver der. Ebu Cehil Hz. Muhammed Mustafa’nın bu davranışından hemen sonra ikiletmeden o kimsenin malını verir. Bakın Hz. Muhammed Mustafa Peygamberdir o zaman. O antlaşmada müşrik zamanında yapılmış bir antlaşmadır. tabiri caizse Mekke müşriklerinin yaptığı bir antlaşmadır. Ey Müslümanlar! Aldatılıyorsunuz, kandırılıyorsunuz, devlet düşmanı haline getiriliyorsunuz. Birbirinize düşürülüyorsunuz.
Elinizdeki devletin kıymetini göstermiyorlar size. Din adına kendi devletinizi yıktırmaya çalışıyorlar. Bakın Mekke antlaşması müşriklerin zamanında yapılan bir antlaşmadır. Adaletin üzerine kuruludur. Namus, mal, haysiyet ve şeref kutsaldır. Mesela güzel bir kız gelir. Tüccar yanında kızını da getirir. Haç yapacaklardır çünkü. Müşriktir onlar da. Yine o Mekkeli müşriklerden birisi o kız hoşuna gider, el koyar ona. Mekke antlaşması vardır devrede. Hz.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri gider o kızı kurtarır oradan. Öyle Almanya’da Anadolu İslam federi devleti kurduk. Tahtadan tüfekler yıkmaya geldik, yıkmaya geldik. Öyle değil bu işler. Herkes dinini öğrenecek. O zaman devlet biçiminin ne olduğu bildirilmemiş. Bir şey daha söyleyeyim bu konuyu kapatayım. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Medine’dedir. Medine’de devlet kurulmuştur. Mekke bu manada İslam olmuştur. Hz.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sözü muhteşemdir. Der ki Mekke antlaşmasıyla alakalı şimdi de önüme getirilse onun altına yine imzamı atarım der. Bak şimdi de önüme getirilse yine onun altına imzamı atarım der. O zaman önemli olan, önemli olan devletin adaletidir. Önemli olan devletin tebaasının akıl emniyetidir. Önemli olan devletin tebaasının namusunu korumasıdır.
Devlet bir kadın huş yaptı, sevgili yaptı, bir iki böyle bir şeyler yaptı deyip de kendi tebaasını bilmem ne evine yazmaz. Onu eğitmeye çalışır. Devlet genel evi çalıştırmaz açıkçası. Devlet tebaasını muhafaza eder, namusunu korur. Onu orada çalışma istese dahi der ki hayır sana iş bulayım namusunla çalış. Sen evlen sana teşvik vereyim, ev kirası vereyim. Çocuğun var çocuğuna bakayım der. Onu o yoldan ne yapar? Alıkoya. O yüzden burada önemli olan devletin ne biçimi değildir.
Veyahut da burada monarşi mi, demokrasi mi, cumhuriyet mi hiç önemli değildir bu isimlerin. Siz adına monarşi dersiniz. bunu batıllar koymuştur bu isimleri. Cumhuriyeti de batıllar koymuştur. Biz cumhurruzdur. Bu ayrı meseledir. Ama demokrasi batıllar koymuştur.
8. Demokrasi Sorgusu ve Beş Emniyet — Akıl, Can, Mal, Namus, Dîn: Devletin Adı Değil İşleyişi Önemli, Vatikan’dan İngiltere Kraliçesi’ne Çifte Standart
Batıllar demokrasi adı altında ıra yıktılar yaktılar. Ne demokrasi götüreceklerdi? Demokrasi götüreceklerdi. Demokrasi götüreceklerdi. Suriye’yi yeryelik san ettiler. Afganistan yeryelik san oldu. Irak yeryelik san oldu. Yemen yeryelik san oldu. Ne demokrasisi? Hangi demokrasi? Kimin demokrasisi? Biz onu söylesinler. Kimin demokrasisi? Hangi devletin demokrasisini biz örnek alıyoruz? Yunan demokrasisi size İslam’dan önce çok geriydi onlar. Gerici miyiz biz? Hangi demokrasi?
Trump’ın demokrasisi mi? İngiltere’nin demokrasisi mi? Almanya’nın demokrasisi mi? Fransa’nın demokrasisi mi? demokrasinin beşiği de Avrupa başörtülülere neden zulmediyorlar? demokrasinin beşiği de Avrupa? Camiler neden kapatıyorlar? demokrasinin beşiği de Avrupa’ya? Müslümanlar neden rahat dolaşamıyorlar? seyahat özgürlüğü vardı? inanç özgürlüğü vardı? inancını yaşam özgürlüğü vardı? Herkes özgür diye Avrupa’da. Ne oldu ki? insan hakları vardı? O insan hakları Suriyelilere geçerli değil mi?
Afganlara geçerli değil mi? O insan hakları Iraklara geçerli değil mi? O insan hakları kendilerinin bombaladığı, yağmaladığı, o devleti yerle yeksan ettiği tebare ayet değil mi? Hem kendin binlerce ton bomba atacaksın, oradan insanlar kaçışmaya başlayacak ve onların sınırlarını kapatacaksın. Hem bombalacaksın hem sınırını kapatacaksın ve Akdeniz’de hepsini ölüme terk edeceksin. Bu mu demokrasi? Bu mu insan hakları? Hiroshima’ya ben mi bomba attım? Bu mu insan hakkı?
Güney Kore, Kuzey Kore olarak ben mi ayırdım? Bu mu insan hakkı? Doğa almaya, batı almaya ben mi ayırdım? Bu mu insan hakkı? Adamın bir kardeşi orada kaldı, bir kardeşi burada kaldı. Bir kardeşi komünist oldu, bir kardeşi kapitalist oldu. Bu mu insan hakkı? Hayır. O yüzden bir monarşi, bir demokrasi ismi önemli değil. Ben bir Müslüman olarak monarşiymiş, demokrasiymiş, cumhuriyetmiş adına bakmıyorum. Adına kanmayacağım. Adına kanmak istemiyorum. Benim istediğim belli.
Ben diyorum ki benim aklımı korusun. Benim aklımı korusun. Benim gelecek neslimin aklını korusun. Bir ülkede 10 yılda uyuşturucu bağımlısı %1700’lere çıkmaz. Benim aklımı korusun. Bir ülkede 10 yılda huuş, %1200’lere, %1300’lere çıkmaz. Benim namus emniyetimi korusun. Bir ülkede günlük birbirlerini kasten öldürenler 10 yıl içerisinde %1000’lere çıkmaz. Benim can emniyetimi korusun. Benim malımı korusun. Bir adam gelip sahte çekle benim malımı alıp kandırmasın beni.
Ondan sonra o çeklere de bir yasa çıkarıp devlet benim alacağımı affetmesin. Benim malımı korusun. Adam gitmiş matbaada çekip bastırmış. 10 yılı geçmiştir. Ben hala daha mahkemeye gidip geliyorum. Vardı ya bir tane çek sayit. Hala daha mahkemesi devam ediyor. Kaç yıl oldu? 10 yılı geçti. 10 yılı geçti. Adamın birisi bizden geldi bir havlu aldı. Para getireceğim dedi. para getirmedi. Bir kısacık bir aylık bir çek verdi. Malı verdik biz. Bizim çalışan kızlardan birisi gitti bankaya.
Bankada çekin çalıntı olduğu çıktı meydana. İki tane de biliyorsun bir başkası daha verdi. İkisinde mahkemesi devam ediyor o da. 10 yılı geçmiş. Benim param gitmiş. Benim param gitmiş. Paranın gittiğine yanmıyorsun artık. 3-4 ayda bir mahkeme celbi geliyor. Bir gidiyor dava yargıtaylara. Visinka onanıyor geliyor. Milletin konanmıyor bir türlü. Geliyor, geliyor, geliyor. 10 yılı geçti. En sonunda canıma tak etti artık. Savaşa dedim, savaş şu bizim dedim. Avukata söyle.
Gitsin dedim ya ben gitmek istemiyorum artık dedim. Canıma tak etti dedim ya. Hem malın gidiyor hem zamanın gidiyor. Devletin hukuku benim malımı korumalı. Daha önce de böyle bir şey vardı. 200 kusur milyarlık alacak var. Bir sürü çek var elimizde. Bir çek kanunu değiştirdiler. Çeklerin hepsi de kaldı bitti. Öldü kağıt oldu. Devlet benim malımı korumalı. Bakın malımı korumalı devlet. Malımı korumalı. E tapuyu ee devlet bir gün bir anda kamulaştırdı onu veya yeşil sağ yaptı. Allah Allah.
Devlet benim malımı korumalı. Oraya yeşil sağ yaptıysa oranın geçer akçesinden parasını vermeli. Benim malımı korumalı. Beni mağdur etmemeli. O zaman ne lazım? Benim aklımı korucak. Benim aklımı koruması için içki, uyuşturucu, beyni yok edici bütün her şeyi yasaklayacak. Benim çocuklarım uyuşturucu müptelası olmayacak. Benim gelecek neslim uyuşturucuyla kendinden geçmeyecek. Bunu üreten, bunu satanı en ağır cezayla cezalandıracak. Devlet benim aklımı korucak. İçkiyi üretip satmayacak devlet.
Aklı yok ediyor mu bu? Aklı yok ediyor. Bundan korucak beni. Devlet benim namusumu korucak. Benim karıma, benim kızıma birisi tecavüze yeltenenirse devlet en ağır bir şekilde onu cezalandırcak. Benim namusumu korucak. Benim namusuma birisi elini, gözünü, dilini uzatırsa devlet onun cezasını verecek. Akıl emniyeti, can emniyeti, mal emniyeti, namus emniyeti, din emniyeti. Devlet bunları emniyet altına alacak. Bunları korucak. Adı ne olursa olsun. Devlet tebaasının içerisinde adaletle hükmedecek.
Adının ne olduğu önemli değil. Zenginlere adalet ayrı, fakirlere ayrı, adalet ayrı olmayacak. Üst seviyedeki bürokratlara farklı adalet, alt seviyedeki insanlara farklı adalet olmayacak. Adalet mekanizması herhangi bir siyasi görüşe, herhangi bir dini görüşe, herhangi bir görüşe müntesip olmadan adalet dağıtacak. Adalet olacak, adalet. O zaman adı önemli değil ki. Bakın adı önemli değil devlet sisteminin o zaman. Biz isimlerin arkasından konuşuyoruz. Cumhuriyet mi olmalı, demokrasi mi olmalı?
İster cumhuriyet olsun, ister demokrasi olsun. Bu beş tane şey getirir. İstersen monarşi olsun. Krallık mı olsun? Olsun krallık. Ne olmuş ? Bana adalet lazım kardeşim. İngiltere’de kraliçe var. Vallahi yaşadıkça yaşıyor da. Kimse rahatsız değil. Belçika’da krallık var, İsveç’te krallık var. Ne olmuş ? Anı Avrupa demokrasinin beşiydi. İspanya’da krallık var, Hollanda’da krallık var. Ya Avrupa komple krallık ülkesi. Kimse rahatsız değil. Kimsenin bir şey dediği de yok.
Hiç insanların İngiltere kraliyet ailesiyle bir problemi var mı? Yok. Bizde Osmanlı padişahlarla alakalı düşmanlık var. Biz padişahları içkici yapıyoruz, padişahları luti yapıyoruz, padişahları kadın düşkünü yapıyoruz, padişahları biz her türlü şeyi yakıştırıyoruz padişahlara. Kraliçeye bir laf yok. Neden? Herkes kraliçeceye. Biz padişahlığa kaykırız. İngiltere’de var, Hollanda’da var, İspanya’da var, Belçika’da var, İsviçre’de var, Norveç’te var. Ne kaldı? Ama onarşi var. Var onlarda. Ad değil.
İşleyişe bakın. Aha, biz Cumhuriyet kurulduğundan beri layık demokratik hukuk devletiyiz. İnsan haklarına saygılı layık demokratik hukuk devleti. İsim bu. Söyleyin. Var mı yok mu siz bakın. Bir din adamı ya da bir savaş adamının diktatörlüğü mü olacak? İyi. Ya kim din adamı diktatörü? İran. Buradaki söz konusu olan direkt oraya gidiyor. İyi. Vatikan’ı ne yapacağız? Devlet. Devletin başında da Papa var. O din adamının devleti oluyor ya, neden karşı çıkmıyoruz? Neden Avrupa karşı çıkmıyor ona?
Bu soruların hiçbirine, kaynaklarının hiçbirinde konmuş bir kural yoktur. Evet. Doğru. O yüzden İslam önce adaletin, sonra özgürlüğün, sonra bu noktada insanların birbirlerinin eşit yaşam hakkının üzerine, bunun üzerine daha konuşulur. Kuruludur. 11. sayfa devam diyoruz. Hakkınızı helal edin. Güzel bir soru ve sohbet silsilesi oluyor. İnşallah biz de faydalanıyoruz. Hakkınızı helal edin. Geceniz hayırlı olsun. Selamun aleyküm.
Kaynakça ve Referanslar
- Niyâzî Berkes, Teokrasi ve Laiklik: Adam Yayınları, İstanbul 1984; YKY baskısı 2016, s. 8-10 (Türk toplumunda İslâmlığın üç içerik dilimi: Kur’ân monotaizmi-tarikat tasavvufu / şerîat-fıkıh / devlet dini); aynı yazarın Türkiye’de Çağdaşlaşma (YKY) ile birlikte okunmalıdır
- Cibrîl Hadîsi (İmân-İslâm-İhsân üçlüsü): Buhârî, Îmân 37; Müslim, Îmân 1, 5-7; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, Îmân 4; Nesâî, Îmân 5-6 — Ömer b. Hattâb ve Ebû Hüreyre rivâyetleri: “el-İhsân: en ta’büdellâhe keenneke terâhü, feinlem tekün terâhü feinnehû yerâke”
- Fıkıh mezheplerinin ortaya çıkışı ve çokluğun zenginliği: Muhammed Ebû Zehre, Târîhu’l-Mezâhibi’l-İslâmiyye; Hayreddin Karaman, İslâm Hukuk Tarihi; Şakir Berki, Mezhepler Hukuku; “İhtilâfü ümmetî rahmetün” rivâyeti (Beyhakî, Medhal 152; Aclûnî I/64 — zayıf ama manâsı sahih)
- Osmanlı’da Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye ve 600 yıllık medenî hukuk tecrübesi: Ahmed Cevdet Paşa, Mecelle (1868-1876); Ebül’ulâ Mardin, Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa; Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku; Mehmet Akif Aydın, Türk Hukuk Tarihi
- İstanbul Sözleşmesi (2011) ve 6284 sayılı kanun ile ailenin dinamitlenmesi: Ömer Faruk Uysal, İstanbul Sözleşmesi ve Aile; Mücahit Gültekin, İstanbul Sözleşmesi: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Neyi Hedefliyor?; Türkiye’nin 20 Mart 2021’de sözleşmeden çekilmesi (Cumhurbaşkanlığı Kararı 3718)
- Namaz vakitleri ve imsâk-tulû’ arası sabah namazı fıkhı: Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ I/121-124; İbn Kudâme, el-Muğnî I/434-440; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli “Namaz Vakitleri” bölümü; Diyanet, İlmihâl I/218-228; dört mezhepte fecr-i sâdık’tan güneşin doğmasına on dakika kalıncaya kadarki müddet sabah namazının vaktidir
- İstanbul Müftülüğü’nün sabah namazı saatini tashîhi (2019): Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, “Sabah Namazı Vakti” kararı; Ekrem Keleş, Namaz Vakitleri ve Tespiti
- “Din kolaylıktır” ve ibâdetlerde kolaylaştırma hadîsleri: Buhârî, Îmân 29; Nesâî, Îmân 28 — “innâ’d-dîne yüsr”; Buhârî, İlm 11, Edeb 80 — “yessirû ve lâ tüassirû, beşşirû ve lâ tüneffirû”
- İslâm’da devletin kurumsal biçimi belirsizliği: Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdaresi; Muhammed Asad, The Principles of State and Government in Islam; Nevin Reda — İslâm siyâset düşüncesinde “hilâfet-monarşi-cumhuriyet” tartışması
- Zarûriyyât-ı hamse (Makâsıd-ı Şerî’a — beş emniyet: Din, Can, Akıl, Nesil/Namus, Mal): Cüveynî, el-Burhân; Gazzâlî, el-Mustasfâ; Şâtıbî, el-Muvâfakât II/8-20; İbn Âşûr, Makâsıdü’ş-Şerî’ati’l-İslâmiyye; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku
- İslâm’ın kilise dini olmaması ve ruhban sınıfı bulunmaması: Tevbe 9/31 (“İttehazû ahbârehüm ve ruhbânehüm erbâben min dûnillâh”); Hadîd 57/27; Muhammed Hamidullah, İslâm’a Giriş; İzmirli İsmail Hakkı, İslâm Dini ve Mezhebleri
- Türklerin İslâm’a girişi ve Hz. Hüseyin soyu ile bağ (Talkan-Horasan fethi, Selmân-ı Fârisî’nin Türklüğü tezi): Zekeriya Kitapçı, Türklerin Müslüman Oluşu; Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi; İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ I/185-208 (Selmân tercümesi)
- Kayı işâretinin Hz. Osman’ın kılıcında ve Peygamber muhâfızlarının silâhlarında bulunması: Topkapı Sarayı Müzesi Mukaddes Emânetler Dâiresi envanteri; Ahmet Güner Sayar, Osmanlı’dan Cumhuriyete Portre Denemeleri; Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sûfîler
- Hilfu’l-Fudûl (Fudûl Antlaşması / Mekke Antlaşması) ve Hz. Peygamber’in tüccarın malını Ebu Cehil’den kurtarma hâdisesi: İbn Hişâm, es-Sîre I/133-135; İbn Sa’d, et-Tabakât I/128; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ VI/367 — Hz. Peygamber’in Medine’de “O andlaşmayı şimdi de teklif etseler kabul ederim” sözü; Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi §§59-63
- Maymuna ve domuza çevrilen kavimler (Meshedilmiş ümmetler): Bakara 2/65 (“künû kıradeten hâsi’în”); Mâide 5/60 (“ve cealehüm kıradete ve hanâzîr”); A’râf 7/166; Taberî, Câmiu’l-Beyân ilgili âyetlerin tefsîri; İbn Kesîr tefsîri
- Demokrasi adına Irak, Afganistan, Suriye, Yemen’in yıkılması ve Batı’nın çifte standardı: Noam Chomsky, Hegemony or Survival; John Perkins, Confessions of an Economic Hit Man; Tariq Ali, The Clash of Fundamentalisms; Fuat Keyman – Ziya Öniş, Turkish Politics in a Changing World
- Vatikan’ın devlet statüsü (Lateran Antlaşması 1929) ve Papa’nın devlet başkanlığı: Lateran Treaty 11 Şubat 1929; Şaban Ali Düzgün, Hristiyanlık; Mehmet Aydın, Hristiyan Kaynaklarına Göre Hristiyanlık
- Avrupa’da monarşiler (İngiltere, İspanya, Hollanda, Belçika, İsveç, Norveç, Danimarka) ve “demokrasinin beşiği” söyleminin tutarsızlığı: Vernon Bogdanor, The Monarchy and the Constitution; Robert Hazell – Bob Morris (ed.), The Role of Monarchy in Modern Democracy
- Avrupa’da başörtüsü yasakları ve Müslümanların durumu: Fransa 2004 başörtüsü yasası; 2011 burka yasağı; Avusturya, Danimarka, Belçika peçe yasakları; Tariq Ramadan, Western Muslims and the Future of Islam; Jocelyne Cesari, Muslims in the West after 9/11
- Hiroşima-Nagazaki (6-9 Ağustos 1945), Kore ve Vietnam bölünmeleri — “insan hakları” söyleminin çifte standardı: Howard Zinn, A People’s History of the United States; Gar Alperovitz, The Decision to Use the Atomic Bomb