MARIFET KAPISI- (SABIR VE KANAAT MAKAMI) Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim Eftali zikir falemenne hu Lailaheillallah Lailaheillallah Lailaheillallah Hak Muhammeden Resulullah Cemiil Enbiyayı Velmurselin Velhamdülillahi Rabbilâlemin Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gündüzünüzü de hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammed’i Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı yaşayan, hakkın mücadelesini veren, hakkın mücadelesinin peşinde koşanlardan eylesin.
Batılı batıl bilip bile bile batıla dalanlardan eylemesin. Batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Bu batılı bile bile işlemek kadar büyük günahı kebair yoktur. O yüzden bir kimse bâtılı bilmez, bilmeden bâtılı işler, o diyelim ki onun günahı bir ise bâtılı bile bile işleyenin veya batılı batıl bildiği halde batıl olmadığını düşünerekten yapan kimsenin günahı on olur. O yüzden bâtıla dalmayan Rabbim kullarından eylesin. Batılın bir amelî tarafı vardır bir de akide tarafı, imani tarafı vardır.
Ameli tarafı batılın normalde farz ibadetleri terk etmek gibidir. Bu amelîdir veyahut da günahı kebairleri işlemek gibidir. Bu amelîdir ama en tehlikelisi akîde yönünden yani akait yönünden o kimsenin imanını ilgilendiren bir meseledir. O yüzden batıl derken asıl benim kastım odur. Bir kimse namaz kılamayabilir, oruç tutamayabilir, nefsine uyar. Ne bileyim nefsine uyar, günah işler, kuluz, bunlara tövbe ederiz, tekrar geriye döneriz, rücu ederiz, Cenab-ı Hak bir şekilde affedeceğini beyan etmiş, eyvallah ama bir kimse bir şeyin hakikatini bildiği halde imanî meselelerde ona itiraz eder, ona karşı çıkarsa Allah muhafaza eylesin şirke düşer.
Rabbim şirke düşen kullarından bizleri eylemesin. Bizleri bu manada emanına aldığı, hıfzına aldığı, kullarından eylesin inşallah. Bu en son kaldığımız beyiti biraz fazla açtık, malum, bu ‘Dört Kapı Kırk Makam’ olarak bunu biraz böyle teferruatlandıralım istedik. O yüzden marifet kapısının sabır ve kanaat makamındayız, bu akşam. Bu tabii aslında ırkçılık gibi algılanmasın bu. Orta Asya’dan itibaren, Orta Asya kelimesi de hoş değil de ama şimdi herkes öyle tanıdığından öyle diyoruz, öyle bildiğinden.
Bunları İngilizler bizim içimize soktu. Orta Asya, Ortadoğu, neye göre Orta Asya, neye göre Ortadoğu? Bizim normalde Orta Asya diye nitelendirdiğimiz yer bizim anavatanımız yani Türklerin komple vatanı, Tacikistan, Türkmenistan komple, Kazakistan, Azerbaycan. 1071’e kadar Anadolu yok, 1071’den sonra Anadolu da girdi işin içine. Bizim anavatanımız her tarafımız. Yukarı Mezopotamya diye nitelendirdiğimiz bu yerlerde sufilik, Hoca Ahmet Yesevi’nin kanalından, öğretisinden gelir. Bizim tarikat öğretimiz, sufilik öğretimiz Hoca Ahmet Yesevi’ye dayanır.
Hoca Ahmet Yesevi’den itibaren o Horasan erleri dediğimiz o zatlar bize sûfiliği, tarikatı getirmişler. Aslında tarikat lafzı da yoktur önce, sadece sufilik vardır ve Hoca Ahmet Yesevi’nin öz ‘Dört Kapı Kırk Makam’ı vardır. Ben Mesnevi’yi ‘Dört Kapı Kırk Makam’ın şerhi olarak görürüm. Bu Hoca Ahmet Yesevi, bunu ‘Dört Kapı Kırk Makam’ olarak nitelendirilmiş. Hacı Bektaş Veli’de de aynı öğreti vardır. Horasan erlerinin hepsinde de aynı öğreti vardır ve hepsi de bu öğretiyi gittikleri yerlere de götürmüşler, yaymışlar.
O yüzden burda sırası gelince beyitte ben de bu ‘Dört Kapı Kırk Makam’ı biraz anlatmak istedim. Bizim dergâh olarak öğretimiz de bunun üzerine kuruludur. Bizim öğretimiz başka bir şeyin üzerine kurulu değildir. Çünkü Hacı Bekir Baba, Mahmudu Hüdayi hazretlerinin dergâhında yetişme. Ondan sonra Mısır, Tanta’ya gidip ordan icazet alıp gelip Osmanlı’dan icazetini tasdikletip gidip yine Çorum’a yerleşmiştir. O yüzden bu öğreti bizde kadim bir öğretidir. Nerden? Taaa Hoca Ahmet Yesevi’den.
Sonradan gelen Hacı Ali Haydar Efendi de Ahıskalı’dır kendisi. Adı da Ahıskalı Hacı Ali Haydar efendidir. O da Ahıska’dan mürşid-i kâmil olarak gelir, manen tabiri caizse postuna oturur. Hacı Bekir babanın o zaman için etrafından bir kimse yetişmez. Hacı Bekir baba da vasiyet eder, sabredin bekleyin, dergâhın sahibi gelecek der. Sonra vefat ettikten sonra, bir müddet sonra Hacı Ali Haydar efendi Ahıska’dan gelir, Çorum’a yerleşir. Onun da öğretisi yine ‘Dört Kapı Kırk Makam’dır. Aynı şekilde ondan sonra Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerinin de öğretisi ‘Dört Kapı Kırk Makam’ üzerinedir ve şeyh efendiden de Allah rahmet eylesin, bizim aldığımız teknik olarak şeyh efendi hazretleri ‘Dört Kapı Kırk Makam’ demezdi ama onu anlatırdı bize.
Bize anlattığı oydu. O yüzden ben de kardeşlere, arkadaşlara gücümün yettiğince, nefesim verdiğince, dilimin döndüğünce ben de ‘Dört Kapı Kırk Makam’ı anlatmaya çalışıyorum. Bunlar sufilikte temel öğretiler. Bu sufilikte temel öğreti derken, bu öğreti de dışarıdan alınmış değil. Kur’an ve sünnetin süzgecinden geçirilmiş, Kur’an ve sünnetin süzgecinden geçirerekten bir sufinin nasıl olması gerekir, bir dervişin nasıl olması gerekir, bu öğretidir. Herkes bu öğretiye uyar, tabii olursa hem kendi nefsini kurtarmış olur hem de bunu öğrettiği insanların inşallah kurtuluşuna vesile olur.
Bu, bugünkü neydi? Marifet kapısının ‘sabır ve kanaat’ makamını anlatmaktan başlayacağız inşallah. Sabır, sabır öyle bir şeydir ki insanı kemale erdiren en önemli olgulardan birisidir sabır. Sabır böyle insanın başına gelenlerden ben kısa yoldan gideceğim. Başına gelen hadiseleri bir başkasına şikâyet etmeyip Allah’la alışverişte bulunmasıdır. O zaman kul şikâyetini insanlara bildirmez. Şikâyetini Rabbine bildirir. Mesela hastalığı dahi olsa hastalığından inlese, Rabbine inlese bu onun sabırsız olduğunu göstermez.
Sufiler için sabırsızlık, kalkıp başına gelen hadiseleri etrafına şikâyet etmektir. Sufiler için. Bir kimse Allah’a derdini anlatsa, Allah’a münacat etse, Allah’a bu manada başına gelenleri saysa dökse, bu sabırsızlık değildir. Bu Allah’ın hoşuna gider daha. Der ki kuluma ben bela verdim, müsibet verdim, sıkıntı verdim, dert verdim, gam verdim, keder verdim, kulum döndü bana dua etti. Kulum döndü benimle haşır neşir oldu. Bu çok önemli bir sufilikte tabiri caizse böyle bir tümsek demeyeyim, bu tepe gibi bu, burayı aşan insan tümseği değil tepeyi aşmış olur.
Çünkü herkes için en büyük problem budur, başına gelenlerden dolayı insanlara şikâyet eder. Oysa başına geleni sevk eden Allah’tır. Sevk eden. Onu yaratan da Allah’tır, ona müsaade eden de Allah’tır. Bakın, ona müsaade eden de Allah’tır. Onun sahibi de Allah’tır. Başına gelen bir şeyi sen bir başkasına şikâyet edince o zaman sahibini unutmuş oluyorsun. O yüzden tabii sabrı Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretleri tarif ederken üçe bölmüş. Bir, müsibetlere karşı sabır, yani başına gelen bela ve musibet sıkıntı, dert, gam, kasavet, bunların hepsine karşı sabretmek.
İkincisi ne? İkincisi de kullukta ibadette sabır. Haramlardan uzak durup Allah’ın emrettiği şeyleri yerine getirme. Üçüncüsü ne? O kimse günah işlememekte sabır. Bir taatte, yani o kimse Allah’a karşı ibadet etmekte sabır yapacak, üçüncüsü ne, günah işlememek için sabır yapacak. Yani günah işlemen mümkün, her şey elinin önünde, her şey elinin altında, istediğin zaman ona gücün kuvvetin yetiyor ama işlemiyorsun. Bunu da sabrın içerisine koymuş ve sabrı o zaman Hazreti Peygamber sallallahü vessellem hazretlerinin dilinden tarif edecek olursak sabrın temeli üçe dayandı.
Bir, bela ve müsibetlere karşı sabır; iki o kimsenin ibadetlerde sabretmesi; üç, o kimsenin günahlara düşmemek için sabretmesi. Üç ayak olsun sabır için, üç sac ayağı oldu. O zaman bu üç sacayağına sahip olan bir kimse sabra sahip oldu ve böyle olunca hadisi şerif devam ediyor: ‘Kim kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Allah ona üç yüz derece yazar.’ Demek ki bir musibet geldi, bir sıkıntı geldi, bir bela geldi başına, bir hastalık geldi, bu kaldırılınca kadar sen buna sabredersen üç yüz derece veriyor Cenab-ı Hak ona.
Ne zaman kaldırılırsa. Üç yüz dereceyi söyleyeyim mi? Sahabe soruyor çünkü diyorlar ya Resulallah, bu derece nedir? Diyor ki Uhud dağları, sıradağlar altın olsa siz tasadduk etseniz bir dereceye ulaşamazsınız diyor. Bakın bir dereceye ulaşamazsınız. Bütün Uhud, biz o umreye gidenler bilirler, sadece ordaki tepe değildir, Uhut sıradağlardır onun bir ucu taaa neredeyse Mekke’ye dayanır onun, bir ucu Medine-i Münevvere ’dedir, Uhud sıradağlarıdır ve Hz. Resulullah diyor ki sallallahü vessellem: ‘Onlar altın olsa tasadduk etseniz, bir dereceye ulaşamazsınız ve üçyüz derece yazar, her iki derece arasında sema ile arz arasındaki mesafe kadar yücelik verir.
Kim de ibadette sabrederse Allah ona altı yüz derece yazar.’ Birisi de ibadette sabrediyor. Kolay değil, yani namaz farz diyorsun, bitmiyor namaz. Oruç bitmiyor, sağlığın yerinde olduğu müddetçe ölünceye kadar oruç tutacaksın. Namaz, namaz bitmiyor. Bir de kış günü olunca ardı ardına geliyor. Daha öyleyi kılıyorsun, öyleyi kılar kılmaz daha ikindi okunuyor, kılar kılmaz akşam okunuyor. Diyorsun ki ya namaz ardı ardına, bitmiyor. Yani müminin ibadeti bitmez, müminin ibadeti ölünceye kadar devam eder.
Zikrullah bitmiyor, halakayı zikrullah bitmiyor. Gidiyorsun, bir yerden ders alıyorsun, vird alıyorsun, bitmiyor. Çek Allah çek, çek Allah çek. Bir de ehline sen isabet ettiremezsen bir rüya görüyorsun, diyor üç bin tane ilave ettim, bir rüya daha görüyorsun, beş bin ilave ettim, bir rüya daha görüyorsun, otuz bin ilave ettim. Ben çünkü daha yeni dervişliğimde hep örneklerim bunu, İzmir’den birisi geliyordu benim şeyhim sensin diyordu, benim şeyhim var, ondan sonra, Abdullah Efendi benim şeyhim diyordum ben, kendisinin de şeyhi vardı, ondan sonra, bana ders ver diyordu, senin şeyhin var Benim şeyhim de Abdullah efendi, ben şeyh değilim diyordum ben.
Rüya anlatamıyordu şeyhine. Diyordum neden anlatamıyorsun, çok özür dilerim komple taklit ediyormuş gibi olacak ama hep eli cebinde, devamlı ders çekiyor, böyle devamlı ders çekiyor, dedim ya bu ne? Mübareğe rüya anlatınca hep zikrimizi arttırdı, hep dersimizi arttırdı. Hadise bu! Yani ne zaman rüya anlatsa dersini arttırıyormuş. Dedim o sana diyor ki bana rüya anlatma, benim rüyadan anladığım falan yok, o yüzden dersini arttırıyor senin dedim. Başka bir şey değil. . Dedim ben kimseye kolay kolay şeyhini bırak demem ama dedim ben bu öyle değil, bir rüya ilmi var.
Bu ilim var. Senin normalde rüyanı tevil etmesi lazım. Rüyana göre bir ders vermesi lazım, yani hiçbir şey bilmiyorsan hayırlı olsun, mübarek olsun de gönder adamı. Yok, boyna virdini arttırıyormuş, en son otuz beş bin çekiyordu. Ben onu bıraktığımda otuz beş bin virdi vardı günlük. Evet, bazı şeyhler vardır, rüyadan anlamazlar, öyle anlamayan bir şeyhe düşersen bir rüya anlattığında boyna sana ilave eder ve bakın bir yere Sufi oluyorsunuz, derviş oluyorsunuz dersiniz bitmiyor.
Zikrullah bitmiyor. Bunda sabır yani her gün virdin var, dersin var, her gün ders çekeceksin. Olmadı perşembe var, olmadı cumartesi var, olmadı bir de mahalle dersi var, olmadı evlerde ders var. Hiçbir şey olmadı bir de telegramdan ders çıktı şimdi. Yatıyorsun ders, kalkıyorsun ders. Şeyh efendi Kırşehir’den hafız getirdiydi, Bayındır’a geldiler, iki gün Bayındır’da misafir oldular, ondan sonra, biz tabii yemekte başlıyor zikrullah, yemek bitiyor zikrullah, indir sofrayı zikrullah, kaldır sofrayı zikrullah, biz ona bir şeyler soruyoruz, olmuyor zikrullah…
O da bize geldi, hani çok böyle arkasında Hacı Ali Haydar Efendi Namaz kılmış, kurra hafız, Hacı Mustafa Efendi namaz kılmış hep ramazanlarda giderler Kırşehir’de onun arkasında ramazanı orda geçirirler, hatimle teravih kılarlarmış, o böyle şey, kurra hafız bir kimse, ondan sonra, bizim hafızlıkla bir işimiz yok fazla. Biz malum ne olduğumuz, biz habire dayan zikrullaha, şeyh efendi geldi, Abdullah Efendi dedi, Allah’ını seversen benim bir yakamı kurtar şurdan dedi. Bir tuhafıma gitti, ya ne yaptık adama dedim, ya hani biz böyle misafir gelmiş, gençlik de var bizde ama böyle işte hürmette, hizmette kusur etmemeye çalışıyoruz.
Böyle bir an böyle yerin dibine girdim, dedim ne yaptık acaba biz buna Şeyh efendi döndü, hafız efendi ne oldu dedi. Vallahi de Abdullah Efendi billahi de dedi tillahi de sahabeler bu kadar zikrullah yapmadı dedi. Ya kusurumuz bu olsun dedim ya, yemin billâh ediyor, sahabeler bu kadar zikrullah yapmıyordu diye. Sabah namazını kılıyoruz hep beraber zikrullah. Ondan sonra bir de hadisi şerif söylüyoruz: ‘Kim sabah namazını kılar da güneş doğuncaya kadar halakayı zikrullaha oturursa, İsmail aleyhisselamın kavminden on tane köle azad etmiş gibi sevabı vardır.’ Haydi, sabah namazından sonra zikrullah yapıyoruz biz şimdi, tabii o mübarek de böyle zikrullahlara katılıyor ama hani vardır ya böyle bazen gelirler topluluğa, herkes kopmuştur böyle ‘la ilahe illallah’, o böyle hani söyleyin siz ya, o şeyde ama biz onun yaşlılığına veriyoruz, ağır başlı diyoruz.
Oysa onun zikrullahtan böyle bir yakasını kurtarası geliyormuş, bizim haberimiz yok. Biz oturuyoruz zikrullah, kalkıyoruz zikrullah. Ne o, iki tane çerez geliyor zikrullah, iki çay geliyor zikrullah. Zikrullahsız durmak yok. O ara ama böyle şey, biz böyle Allah affetsin haller havada uçuşuyor. Bayındır’a kim giriyor dervişlerden, kim bilecek onu. Öyle. Herkes hep huzurda gece gündüz. Filanca yerden geliyorlar, o filanca yerden geliyorlar dediğin de ispat olacak o. Gidiyorlar, bakıyorlar, gelen giden yok, senin dervişinin bu kadar mıydı, hani geliyorlardı?
Ya işte… Yok! Sen de hal mal yok. Tabiri caizse sen yal dervişisin, hal dervişi değil. Onu tutturacaksın. Onu tutturamazsan, iyi, kim geliyor, hadi söyleyin bakalım, muhabbet bu. Filanca geliyor. İyi, üzerinde ne var gömlek olarak, mavi mi, beyaz mı, siyah mı, kareli mi? Onu bilecek. O yüzden çatır çatır zikrullah yapıyor herkes, çatır çatır. Bildi, tamam, o baba derviş, gözlerini biraz belertti mi mesele bitti ama gerçekten de öyleydi. Sonra tabii başka dergâhlar laf atıyordu bize, siz hani uçmuşsunuz, delirmişsiniz, böyle dervişlik mi olur!
Öyle yaşamışlar. Şimdi insanın kendisinde olmayınca, olanı kerih görüyor. Yok böyle bir şey! Ya var! Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretler, kabirde azap çekenleri görmüş. ‘O peygamberdi.’ Biz de onun ümmetiyiz işte! Biz de onun ümmetiyiz. Onu veliler, mürşidi kâmiller kendilerince söylerken diyorlar ya: ‘Ümmetin, âlimleri, velileri beni israil peygamberleri mesabesindedir.’ İyi, öbür peygamberler, İsa(a.s.) denizin üzerinde yürüdü, hepsinin mucizesi var ama kendisinde olmayan inkâr eder.
İşte velhasıl kelam kullukta sabır, namazda, abdestte, oruçta, zikirde, dergâhta kolay şeyler değil. Sen geliyorsun, oturuyorsun herkes İsmail değil, yanındaki diyor ki biraz öteye git, İsmail’e kimse diyemez ama başkasına der, adam öteye gidiyor, biraz daha öteye git diyor! Sardığın var mı senin ve yahut da ben benim başıma gelen, zikrullahta şeyh efendi geliyor, benim önüme geliyor, hadi ilahi söyle. Ben ilahi söylüyorum, yanımda zakir var, vuruyor, sen sus diyor. Estağfurullah el azim!
Neyse, şeyh efendi bir daha önüme geliyor, gene söyle diyor gidiyor. O gene vuruyor, sen sus diyor. Ben de bu sefer döndüm, sen misin şeyh, o mu dedim, söyleyeyim mi dedim ben, kaldı bu. Ne bu dedim ya, biriniz söyle diyor, biriniz sus diyor dedim ben. Şeyhin lafının üzerine laf konmaz. Ee kolay değil dervişlikte de sabır lazım. Asıl sabır burda lazım bakın, asıl sabır burda lazım, taatte sabır olarak. Allah bizi onlardan eylesin. ‘Öyle sabrederse ona altı yüz derece yazar. Her iki derece arasında arzların başladığı hudutla arzların bittiği son nokta arasındaki mesafe kadar yücelik vardır.
Kim de günaha karşı sabrederse Allah ona dokuz yüz derece yazar, iki derece arasında arzların hududu ile arş kadar olan mesafe arasında yücelik vardır.’ O zaman sabır kadar kıymetli bir şey yok. Hani ‘vel asr’da da: ‘Bütün insanlar hüsrana uğramıştır, iman edip salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.’ Demek ki sabrı bir başkasına da tavsiye edince sen de kurtuluşa erenlerden oluyorsun. Hakkı tebliğ edeceksin, sabrı tebliğ edeceksin, iman edeceksin, iyi amel işleyeceksin. Dört madde ancak bunlar kurtuluşa erdi, öbürküler kurtuluşa ermedi.
Allah muhafaza eylesin. O yüzden sabretmek, sufiliğin içerisinde olmazsa olmazlarından birisi ve bir kimse sabrederse sabır makamına oturursa o gerçekten takvaya erenlerden olur. Bakın takvaya erenlerden olur. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde bir kimse ama ibadetlerin meşakkatine ama bela ve musibetlerin meşakkatine ama günahlara karşı mücadele etmenin meşakkatine karşı sabırlı olacak ve bunda sabredecek, ayaklarının üzerinde dimdik duracak, geri dönenlerden olmayacak.
Yani namazı terk etmeyecek, orucu terk etmeyecek, zikrini terk etmeyecek, halakayı zikrullahını terk etmeyecek, orda sabredecek veyahut da kendince bu bütün topluluklarda olur, kendince ya bana haksızlık yapıyorlar diye düşünür, sabredecek orda, sabırdan asla ve asla geri dönmeyecek. Çünkü Allah sabırlıdır. Allah sabredenleri de sever. Allah da sabırlıdır. Allah nasıl sabırlıdır? Kul günah işler, Cenabı Hak hemen yazmaz onu, bekletir tövbe eder diye. Allah sabırlıdır. O yüzden ne yapacağız biz her daim sabredenlerden olacağız inşallah.
Bu sabırla beraber neydi? Bir de kanaat etmek vardı. Kanaati herkes normalde kendince farklı yorumlar. Biz tembelliği kanaat olarak görmeyelim. Yani bir kimse tembellik yapıyor, bunu kanaat olarak görüyor. Tembellik kanaat değildir. Kanaat nedir? Bir kimse çalışır çabalar, gayret eder, olana kanaat eder. Az, çok; ona kanaat eder, hamd eder ona, ona hamd ederekten Allah’a cevap verir. Bu manada hani dünyayı sevmemekle alakalı bu, dünyanın peşinden koşmakla alakalı. Bu yalnız tembel olmak değil, bu çalışmamak değil.
Hani Hz. Mevlana başka beyitte der ya, bize dünya sevgisi haram kılındı, dünya değil diye, o yüzden kanaat bu manada bir kimsenin kendince, kendince, kendisine verilen paya razı olmasıdır. Hani Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretleri Beyt’ül malda mal paylaştırıyordu. Bedevinin birisi geldi dedi bu kadar mı bana düşen pay dedi, haksızlık yapıyorsun dedi. Allah Resûlü sallallahu aleyhi vessellem hazretleri haksızlık yapmadığını, ileride öyle bir devlet başkanları olacak ki hani haksızlığı o zaman göreceksiniz manasında bir hadis-i şerif irad etti.
Demek ki sana düşen paya kanaat et. Önüne bir yemek gelmiş kanaat et, önüne bir tabak gelmiş kanaat et veya çalışmışsın, çabalamışsın, koşturmuşsun, bir şey elde etmişsin, Cenab-ı Hak bir şey lütfetmiş, kanaat et. Onu hor hakir görme, onu eksik görme. Bakın onu eksik görme. Bu koşmamak, çalışmamak, çırpınmamak değil. Allah muhafaza eylesin. Rabbim bizi tok gözlülerden eylesin. Yani o bu manada hani yine hadis-i şerifte: ‘Gerçek zenginlik mal çokluğu ile değil gönül tokluğuyladır’ der.
Sufi kanaat eder bir şeyi kendine ihtiyaç görmezse onun zengini olur. Bir şeyi ihtiyaç görürseniz onun fakiri olursunuz ama bir şeye ihtiyaç görmezseniz bu manada tok gözlü olursanız onun zengini olursunuz. Sufinin kanaati budur. Ama kanaati böyle tembellik, çalışmamak olarak görürsek zaman doğru yerde, doğru noktada durmamış oluruz. Allah bizi muhafaza eylesin. Beşinci makam, marifet kapısında ‘hayâ’, yani utanma duygusu. Hayâ, bir insanın utanma duygusu, böyle ahlaki olarak çekinceli olmak, çekinmek.
Asıl benim hayâ olarak gördüğüm şey, insanın haramlara karşı utangaç olması, haramı işlememesi, nefsin çirkinliklerine, nefsin kötülüklerine düşmemek, utanmak. Hayâ bu manada takvanın içerisinde tabiri caizse takva ehli olacaksa hayâ onun başlangıcıdır. O artık böyle göstere göstere günah işleyemez. Hataya, böyle günaha düşmemek ister, böyle utanır, bir günah işlerken çekinir. Onun kalbinden, ciğerinden bir şey sökülür gider. O böyle hatta şüphelilere dahi içi onun şey olur, ne o, yırtılır tabiri caizse.
Bu hayâ çünkü yanında Allah korkusunu da getirir. Hayâ, yanında Allah’tan utanmayı da getirir. Hayâ yanında halktan utanmayı da getirir. Hayâ, yanında insanın kendisinden utanmayı da getirir. Bunların hepsi de bizim halk atasözü olarak içimizdedir ya. Yani Allah’tan utanmadın insanlardan da mı utanmadın. Hadi Allah’tan utanmadın kendinden de mi utanmadın. Bunlar halkın içerisinde konuşulur ya. Bunlar ne olmuş oluyor? O kimsenin utanma duygusunun ritmik olarak kendi iç dünyasında çalışması, ritmik olarak.
Aslında bu hayâ duygusu öyle bir duygudur ki ona bir dini terbiye vermesen dahi insani olarak, ritmik olarak onun içindedir o, o yürür. Hani eskiler ar perdesi derdi, ar, yani utanmada bir ar perdesi olur. Hani derler ya ar perdesi yırtıldıysa her şeyi yapar o diye, artık onda utanma kalmazsa utanmıyor hiçbir şeyden. O her şey yapar. O yüzden ehli takva için sufiler için hayâ kapısı kadar önemli bir kapı yoktur. Çünkü o kapıdan giren bir kimse takvaya ulaşır. Desek ki takva nedir, ben cevap olarak derim ki en zirve noktası, insanın Haktan utanmasıdır.
Haktan utanma nedir? O zaman hani ihsan nedir dediğinde Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir diyor ya, işte takvanın zirve noktası görüyormuşçasına ibadet etmen, öyle yaşaman. O zaman hayâ veya sabır ve bu tip ahlaki maddeler, kanunlar umdeler, o zaman buraya gelecek. Yani o kimse görüyormuşçasına ibadet ediyorsa o zaman göz göre göre bir şey yapmayacak. İşte hayânın en önemli zirve noktası bu. Diğeri ne? O kimse kendince hani yine hadis-i şerifte: ‘Sen onu göremezsen dahi onun her daim seni gördüğünü hissetmen, öyle yaşamandır’ der.
O zaman hayâ dediğimizde Cenab-ı Hak seni her daim görüyor, her daim işitiyor, bu hal üzerinde durmaktır o zaman haya. Bunu yoksa normalde hani başka türlü, başka türlü anlatmak mümkündür ama burada işin kestirmesi yani o sufi seyri sülûk yaşayacaksa, o sufi seyri sülûka doğru yol alacaksa, o sufi seyri sülûka doğru yol alacaksa o öyle bir haya sahibi olacak ki alt derecesi o beni her daim görüyor deyip de yaşayacak. Bunun zirve noktası ne? O her daim onu görüyormuşçasına yaşayacak.
O zaman böyle olursa o kimse heva heves nedir bilmez. O kimse nefsinin çarpmasını bilmez, uğramaz ona. O kimse nefsin, tabiri caizse emmarenin kulu olmaz. O kimse o zaman heva ve hevesin kulu olmaz. O kimse şeytanın vesvesesine, desisesine düşmez. O kimse bunlardan kendini kurtarmış olur. İşte o zaman o kimse gerçek manada hayâya, utanmaya ulaşır. Öbür türlü o gerçek manada, hayâya, utanmaya ulaşmaz ve hayâya utanmaya o kimse ulaşmazsa onun seyri sûluku da olmaz. Net, altını çizerek söylüyorum.
O kimse utanacak. Ha utanmama ne? Sen hakkı ve sabrı tavsiye etmede utanmazsın. Hani ayeti kerime var ya Hz. Cenab-ı Hak diyor ki: “Allah gerçeği söylemekten hayâ etmez, çekinmez, utanmaz. Allah gerçeği söyler. O zaman hakkı ve hakikati anlatmakta hayâ yoktur, utanma yoktur. Dinin kaidelerini anlatmakta utanma yoktur. Bazen hani Mesnevi’yi falan böyle bu konuda şey yaparlar, eleştirirler. Hani içinde kelimeleri var, içinde bazı cümleler var, işte yani terbiyeye uygun değil diye!
Oysa dinin hak ve hakikatini anlatmakta utanma yoktur. Hatta sahabeler, sahabeler, böyle bir hani insanların böyle, ya utanma duygusu da mı yok, böyle soru mu sorulur diyeceği, diyerek düşüneceği bir meseleyi sorarlarken baştan bu ayeti kerimeyi okurlarmış sahabeler. Derlermiş ki Allah gerçeği söylemekten utanmaz, hayâ etmez. Allah gerçeği söyler, Allah hakikati anlatır. Hakikati de anlatırken Allah kullarından çekinmez, bu manada Allah kullarından utanmaz. Hakikat neyse sorar veya sahabe kadınlar böyle mahrem meseleleri soracakları zaman Hz.
Peygamber sallallahü vessellem hazretlerine bu ayeti kerimeyi başa, cümlenin başına koyaraktan sorarlardı ve erkek sahabeler Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretlerine böyle bir şey soracaklarında, bu ayeti kerimeyi cümlenin başına koyaraktan söylerlerdi. O zaman dinin içerisinde dinin hakikatini ilgilendiren, insanın kendisi ile alakalı dinin içerisinde bir meseleyi ilgilendiren bir meselede hayâ, yani bu manada utanma yok. Hatta hazreti Peygamber sallallahü vessellem hazretleri Medine-i Münevvere’deki kadınlar için ensar kadınlar için: ‘Onlar dinlerini öğrenmekte çok haristirler’ der yani sebep?
Medineli kadınlar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem hazretlerine her şeylerini sorarlardı. Hatta Hz. Ayşe annemiz biraz onlara böyle eleştirel yaklaşınca dedi ki: ‘Ensar kadınları dinlerini öğrenmekte çok harisler’, bu şerhi düştü. O zaman dinini öğrenmekte utanma yok. Şeyhine bir şey soracaksan utanma yok, sor. Dinle alakalı ise senin kendi hayatınla alakalı ise kime soracaksın ki şeyhine sormazsan! ‘Ya şeyh efendiye de böyle sorulur mu’, dik ala ona sorulur. Başkasına sorulmaz zaten. Başkasına sorarsan yanlış anlayabilir, eksik anlayabilir, ters anlayabilir.
Asıl şeyhine soracaksın. Hz. Muhammed’i Mustafa’ya sorarlardı. Hani meşhur ya: ‘Ömer helak oldu, ya Resulullah’ ayeti kerime geldi, ‘eşlerinize siz arkadan yaklaşmayınız’ diye, Ömer helak oldu dedi, koca Ömer geldi, Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretlerine söyledi bunu. Dedi ki bu, bu manada değil, dedi ters ilişki ile alakalı bu dedi Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretleri. Eşine dedi hani tabiri caizse büyük abdest organından yaklaşmakla alakalı bu dedi. Bakın onu dahi sordu, Hz.
Ömer efendimiz sordu bir de. Hz. Ömer efendimiz böyle bazı şeylerde sert, celalli, o dahi böyle söyledi. Demek ki dinini öğrenme de utanma yok. Dinini öğreneceksin, bilmiyorsun, soracaksın kardeşim şeyhine, soracaksın. O da o koltuğa oturmasın. Biliyorsa bildiğini aktaracak, bilmiyorsa öğrenecek de gelecek aktaracak. Şeyhe çok soru sorulmazmış! Asıl şeyhe sorulur soru. Ben neden geldim intisab ettim? Ayet-i kerimede: ‘Bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz’ dedi. Benim için zikir ehli de kim?
Benim şeyhim. Bilmediğimi ona soracağım ben, bilmediğimi ona soracağım. O da bilmiyorsa onun da soracağı kapısı olsun, gitsin oraya sorsun. Kim ona o vazifeyi verdiyse gitsin ona sorsun. Bak kim ona o vazifeyi verdiyse, gitsin ona sorsun, desin ki sen bana vazife verdin, ben bu işin içinden çıkamıyorum. Öyle şeyhe soru sorulmaz laf değil bunlar. Yani başka bir arkadaş yazmış ya siz ne kadar çok soru cevaplıyorsunuz. Biz şeyhimize soru soramıyoruz diye bana yazmış. Ben dedim şeyhe soru sormuyorsan ne işin var orda.
Soracaksın o da anlatacak. Ben bilmiyorum! O madem ki ona bir icazet vermişler, oturmuş ben şeyhim diye de kasılıyor kasım kasım! O zaman cevap verecek ona, oturmayacak o zaman orda. Ya bir doktora gidiyorsunuz öyle değil mi, doktor neyin var diye soruyor sana. Sen diyorsun ki benim başım ağrıyor devamlı. Doktor dönüp sana diyor mu benim de başım ağrıyor, ben ne yapayım diye veya sana cevap vermiyor mu? Cevap verecek, sana tedavisini koyacak, reçeteyi koyacak önüne ya da tabelayı alacak koltuğunun altına ben doktor değilim diyecek, yürüyecek gidecek.
O kimse de şeyhse o zaman soruya cevap verecek. Bilmiyordur, olabilir, gidecek öğrenecek, gelecek! Gidecek, öğrenecek gelecek. Ben öğrenip gelmeyeceğim. Neden? Ben öğrenip gelecek olsaydım şeyhe ihtiyacım yoktu zaten, o öğrenip gelecek. Örnekliyorum şimdi, senin yanındaki eleman kime soracak soracağını? Bilmiyorsa sana soracak. Öyle değil mi? Sen de ona cevap vereceksin. Neden? Senin yanında çalışan eleman, senin altında çünkü değil mi, bitti! O bilmiyorsa gitsin maliye bakanına sorsun. Hoş o da gözlerimin içine bakın yeter diyor, ona bir şey sorma sen.
O diyecek ki o bizim şeyhleri de geçti. Hani Anadolu’daki şeyhleri geçti. Anadolu’daki büyük bir kısım şeyh efendiler, onlara soru sormuyorsun. Onlar zaten onlara da normalde onlar sana bakmıyor zaten, sen onlara bakıyorsun bahirem, bahirem, bahirem feyz alıp gidirem dedi bana, böyle baktım, maşallah sübhanallah dedim ya bakıyor bakıyor bakıyor, feyizlenip gidiyor yani dini öğrenmek yok. Sahabe öyle yapmazdı, sorardı habire, sahabe nerelerde nefis vurur, onları sorardı, sahabe nerelerde helaka gideriz onların sorardı, sahabe her şeyini sorardı, her şeylerini sorarlardı.
Her sabah namazında rüya anlatırlardı. Rüya anlatan olmazsa Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretleri kendi rüyasını da anlatırdı, hatta kendi rüyasını Hz. Ebubekir efendimiz yorardı. Bir seferinde dedi ben sizin rüyanızı yorabilir miyim Ya Resulallah dedi yor. Dedi ki gökten inen halat dedi Kur’an’dır, dindir. Dedi senden sonra ben tutacağım, benden sonra dedi Ömer tutacak, ondan sonra dedi Osman tutacak, açın rüya tabirlerini Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretleri ile alakalı hadis kitaplarında rüya babı var hususi.
Ondan sonra Ali tutacak dedi. Ali’den sonra halat kopuyor. Ondan sonra da dedi, fitne başlayacak. Halat kopuyor çünkü. Şimdi işte insan şeyhine soracak başkasına değil. O zaman sormada utanma var mı? Yok. Allah muhafaza eylesin. Bir kimse dinini öğrenmek için ne yapacak? Utanma yok, şeyhine soracak. Evet, yani başka kimseye sorulmaz. Sorulmaz, eyvallah, bir sufinin bu manada soracağı kapısı üstadıdır. Üstadından başka bir kimse de değildir ve o kimse sormakta eğer ki çekinmezse Allah ona ilim verir, bilmediğini soracak.
Allah bizi onlardan eylesin ve yine sufiler için bu şey, öğüt var ya öğüt, bir kimseyi terbiye etme, öğüt kadar kıymetli bir şey yoktur. Bunun meydana çıkması için, nasihatin meydana çıkması için de muhakkak ne lazım? Soru lazım. Allah muhafaza eylesin ve yine Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretleri diyor ki hani meşhur ya eğer utanmıyorsan istediğini yap. Bu çok eski bir hadis. Neden? Geçmiş peygamberlerden geliyor. Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretleri diyor ki: ‘Dört haslet peygamberlerin sünnetlerindendir.
Hayâ, utanma, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak, ağız temizliği, bir de evlenmek. Bir kimse evlenmeyi terk ederse bütün, Âdem’den Muhammedi Mustafa’ya kadar gelen bütün peygamberlerin sünnetini terk etmiş olur. O yüzden evlenmeyi düşünmüyorum demek peygamberlerin sünnetini terk etmek demek. Ya diyecek ki ben evlenmeye muktedir değilim. Olabilir; sağlık, fiziki, psikolojik olarak buna uygun değildir. Bunu diyebilir. Öbür türlü evlenmeyi düşünmüyorum demeyecek. Allah muhafaza eylesin ve hani utanmazsan istediğini yap var ya geçmiş peygamberlerden gelen.
Allah muhafaza eylesin, bu öyle bir tehditvari bir söz ki yani bir kimse sen utanmazsan ne yapıyorsan yap. Çünkü utanmadığından dolayı hayvandan daha aşağı mahlûk oldun, hayvan dahi utanırken sen utanmadığın halde utanmıyorsan hayvandan daha aşağı mahlûk oldun. Allah muhafaza eylesin. O yüzden biz hayâ ehli olma, utanma ehli olma yolunda olacağız ve bu utanmayı da üzerimizde ne yapacağız? Tesis edeceğiz. Allah affetsin bizi. Allah Resûlü sallallahu vessellem hazretleri buyurdu ki sahabelere, Allah’tan hakkıyla hayâ et.
Sahabeler dediler ki biz Allah’a hayâ ediyoruz, Allah’tan utanıyoruz, elhamdülillah. Allah resulü sallallahu aleyhi vessellem hazretleri dedi ki söylemek istediğim bu, sizin anladığınız hayâ değil dedi. Allah’tan hakkıyla hayâ etmek başı ve onun taşıdıklarını batıni ve onun ihtiva ettiklerini muhafaza etmen, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim ahireti dilerse dünya hayatının ziynetini terk etmeli, ahireti bu hayata tercih etmelidir. Kim bu söylenenleri yerine getirirse Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.
O zaman ne yapacakmışız, asıl hayâ neymiş? Az önceki sohbette anlattığın gibi hani ihsan mertebesine ulaşmak. Bu ne? Bütün azalarını günahlardan uzak tutmak. Yetmedi içini de batıni diyor çünkü ve onun ihtiva ettiklerini batini ve onun da ihtiva ettiklerini, batınını yani kalbin yani düşüncen yani havatır, aklından geçenler, bunları da günahlardan sıyırmak, temizlemek, hayâ etmek. Günahı düşlememek, günahı tasavvur etmemek, günahı planlamamak. Bu insanın iç temizliği, günahı kalbinden geçirmemek, günahı aklından geçirmemek, havatır, kötü havatır.
Bunlardan uzak tutmak, iç dünyanı günahlardan uzak tutmak, iç dünyanı şirkten uzak tutmak, iç dünyanı her türlü kötü ahlaktan uzak tutmak. Kinmiş, nefretmiş, gıybet duygusu, dedikodu duygusu, içerde daha bunlar, iç batınını yani iç dizaynını düzgün tutmak, temiz tutmak. Bakın o zaman o kimse hayânın tadını alacak. İçin çıfıt çarşısı olmayacak. İçin çıfıt çarşısı olursa dışında ondan olacak. Hani hadis-i şerifte buyuruldu ya: Bir organ vardır o temiz olursa bütün vücut temiz olur, o da kalptir dedi.
O zaman kalbi temiz tutmak, kalbi bu manada günahlardan arındırmak. Kalbini günahtan arındırmazsan elin günaha gider. Kalbini günahtan arındırmazsan gözün günaha girer. Kalbini günahtan arındırmazsan elin, ayağın uzuvların günaha gider. O zaman günahı kesmenin, günah yolunu kapatmanın yeri kalptir. E kalpte bu günah nasıl oluşur? Şeytan oturursa içine şeytan oturursa günah düşünmeye başlarsın şeytan oturursa kalbine senin bütün vücudunu ihata eder şeytan. E şeytanı ne ile kovacağız kalbimizden?
Zikrullah ile. Yine hadisi şerifte Hazreti Peygamber sallallahü vessellem hazretleri buyurdu. Eğer kalpte zikrullah yok ise kalbe şeytan oturur. Eğer zikrullah oraya oturursa o zaman diyor kalp, kalbin dışına çıkar. Kalbi eve benzetiyor. O zaman bir kimsenin kalbinde zikrullah var ise şeytanı kovdu kalbinden, yok kalbinde zikrullah yok ise o şeytanı kovamadı. O zaman onun kalbinden kötülükler geçecek mi? Evet. O zaman kalbinden günahı kebairler geçecek mi? Evet. Bu kalbinden, içinden geçenlerden daha önce sorumluydu Müslümanlar.
Sonradan bir ayet-i kerime geldi, Allah sizin kalbinizden geçenleri dedi yani hesaba çekmez. Bakın, o ilk ayeti kerime duruyor orda da. Bu kim için? Bu sufiler içi. Bazen hani bunu ehl-i ilim öyle der. Hani Kuran’daki Nasuh mesuh meselesi yani bir ayeti kerimeyi başka bir ayeti kerime hükmünü ortadan kaldırması gibi, bunu sufiler çok kabullenmek istemezler. Derler ki Allah’ın ayetlerini, hiçbir ayetini, hiçbir ayet ortadan kaldırmaz. Tecelliyatını da ortadan kaldırmaz. Ya? O ayeti kerime belli bir sınıf kendisine bu ayeti kerime bana diyebilir.
İşte sufiler de ‘Allah sizi kalbinizden geçenlerden hesaba çeker’ ayeti kerimesinin kendilerine atfederler, derler ki avam insan bu ayet-i kerimeden sorumlu değil. Avam insan, evet bu ayeti kerime var, kalbinden geçenlerden sorumlu değil ama sufiler için sorumlu. Sebep? Senin kalbinden kötülük geçerse ben şimdi işin başka tarafına bakacağım, senin halin kapanır, kalbinden kötülük geçerse senin rüyalarının dengesi bozulur. Senin kalbinden kötülük geçerse senin ibadetlerinin dengesi bozulur.
Senin kalbinde devamlı kötülük duruyorsa sen zikrullah halakasına gelirken dahi zorlanırsın. Senin kalbinde kötülük duruyorsa sen dersini çekmekte zorlanırsın. Çünkü kalbinde devamlı kötülük çalışıyor kalbinde günahı kebair çalışıyor, kalbinde zikrullah çalışması lazımdı, kalbinde muhabbetullah olması lazımdı, kalbinde devamlı Allah’la alışveriş olması lazımdı ve Allah Celle Celalühü senin kalbine de vakıf. Allah’ın senin kalbine vukufiyeti yok zannetme. O zaman sen kalbi olarak her daim Allah beni hiç olmasa görüyor, duyuyor.
Benim kalbime de vakıf olarak düşün. Öyle düşünerekten yaşa ki senin kalbin tertemiz olsun. İhya olsun ve zikrullah ile hemhal olsun. Evet, zikrullah ile hemhal olursa o kalp haya sahibi oldu. Zikrullah ile hemhal olmazsa o kalp hayâ sahibi olmaz. O kimse sabır ehli olmaz. Bakın, o kimse sabır ehli de olmaz, bir yerde lastiği patlar. Allah muhafaza eylesin. Rabbim cümlemizi haya sahibi kullardan eylesin. Rabbim cümlemizi sabredenlerden eylesin. Rabb’im cümlemizi heva ve hevesine uymayanlardan eylesin.
Rabbim cümlemizi şeytanın desisesinden uzak olanlardan eylesin. Rabb’im cümlemizi kalbinde zikrullahını mukim ettiği, devamlı zikrullahla hemhal olan kalp ehli olan kullarından eylesin. El Fatiha https://youtu.be/6U3xnKUCVx0
Kaynaklar ve Referanslar
- Ayet-i Kerime: Bilmedik- lerinizi zikir ehline sorunuz
- Ayet-i Kerime: eşlerinize siz arkadan yaklaşmayınız
- Hadis-i Şerif: la alışverişte bulunmasıdır. O zaman kul şikâyetini insanlara bildirmez. Şikâyetini Rabbine bildirir. Mesela …
- Hadis-i Şerif: Kim kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Allah ona üç yüz derece yazar.
- Hadis-i Şerif: Kim sabah namazını kılar da güneş doğuncaya kadar halakayı zikrullaha oturursa, İsmail aleyhisselamın kavminden on tane …
- Hadis-i Şerif: Gerçek zenginlik mal çokluğu ile değil gönül tokluğuyladır
- Hadis-i Şerif: Sen onu göremezsen dahi onun her daim seni gördüğünü hissetmen, öyle yaşamandır
Dört Kapı Kırk Makam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
Yazıya Çeviren: Leyla Tuba Toptaş • ISBN: 978-625-92739-3-8 • Tasavvuf Vakfı Yayınları