Genel

Dört Kapı Kırk Makam – Hakikat Kapısı: Sır Sahibi Olmak

MESNEVÎ-İ ŞERÎF 1434. BEYT ŞERHİ • DÖRT KAPI KIRK MAKAM

Hakikat Kapısı — Sır Sahibi Olmak


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Bölüm 14/17

HAKIKAT KAPISI- YEDINCI MAKAM- (SIR SAHIBI OLMAK) Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim Eftali zikir falemenne hu Lailaheillallah Lailaheillallah Lailaheillallah Hak Muhammeden Resulullah Cemiil Enbiyayı Velmurselin Velhamdülillahi Rabbilâlemin Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammed’i hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden gayret eden cihad eden batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin.

Rabbim Cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammedi Kur’an ve Sünneti seniyyeye yapışıp yaşayanlardan ve yaşatma mücadelesi verenlerden eylesin. Rabbim şeytana, nefsimize, heva ve hevesine uydurmayıp kendi sıratı müstakiminde dosdoğru giden kullarından eylesin. Ecmain. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. Dördüncü kapı yedinci makam. Bunlar biraz tabii böyle manevi olgular, oluşumlar. Bunların böyle çok zahirle bir bağı bağlantısı yok. Bunları nasıl ben yazıya dökmekte zorlanıyorum, kelimeye dökmekte zorlanıyorum.

O yüzden hepinizden de affınızı istiyorum. Yani bu tip bu mesela bu akşam sırrı konuşacağız. Sır nedir, tasavvufta, tarikatta, sufilikte nasıl tecelli eder, nerdedir, ne değildir ama bunu konuşurken de gerçekten bunları böyle yazıya dökmenin sıkıntısını yaşıyoruz. Yani o yazıya dökme noktasında gerçekten problem yaşanıyor. O yüzden hani beni mazur görün eksiklikten ve noksanlıktan dolayı. Bunlar seyri sülûkta yaşanan şeyler. Seyri sülûkta yaşanan olunca her yaşayan kendisine ait yaşar. Bunu yazılı kitaplardan, yazılı eserlerden bakarsanız bir başkasının yaşadığını okumuş olursunuz ama bu halde de aynıdır rüyalarda aynıdır.

Bu tip manevi tecelliyatlar insanların kendilerine göredir. Her dönemde bu farklılaşır. Genel kaideler, ölçüler belki de çok fazla değişmez amma ve lakin her dönemin veliliği, her dönemin üstadlığı, her dönemin mürşitliği, dervişliği her dönemin kendine ait bir zakirliği, nakibliği, nükebbalığı, halifeliği, bunların hepsi de bir; dönemsel olarak değişkenlik arz eder iki; bir de şahıslara göre değişir. O yüzden birisinin gördüğü rüyayı öbürkü görmez, birisi rüyayla gider, birisi halle gider, birisi hiç rüya görmez, hiç hal görmez amma velâkin yine yol alır.

Bu dervişlerin kendilerine ait yoldur çünkü. Birisi sabahtan akşama kadar hal görür ama bir makama erişemez, birisi hiç hal görmez o bir makama erişir, birisi her gece rüya görür amma velâkin kalp gözü açılmaz, birisi hiç rüya görmez onun kalp gözü açılır, birisi ne hal görür ne rüya görür, bakın ne hal görür ne rüya görür hiçbir şey görmez amma velâkin yolda girerken uyanık bir şekilde görür göreceğini. Uyumasına gerek yok, gözünü yummasına gerek yok. O yüzden bu tip hani manevi tecelliyatlar veyahut da içsel olarak baktığımızda eskilerin tabiriyle letaifler, herkese göre değişir.

Birisi mesela işte bir yetimin başını okşar arş-ı alâya ulaşır, öbürkü bir açı doyurur arş-ı alâyı dolaşır, öbürkü bu sefer ben yetimin başını okşadığım için arş-ı alâya dolaştım diye nerde yetim var onu arar, onun başını okşamak için öbürkü de ben bir açı doyurdum, ikisi de hadisi kutsi ile de hadis-i şerif ile de sabit. Ben bir açı doyurdum, arşı alaya ulaştım diye o da aç arar kendine. O yüzden sufilikte her hâl, her makam, her tecelliyat sufinin kendisine göre o zamana göre o ihtiyaca göre değişir.

Bunu bir kez daha bir kenara koyalım. Bizim sohbetlerimiz, benim sohbetlerim, bu tip manevi sohbetler benim kendimle alakalı. Bu ölçü mü arkadaşlara, kardeşlere? Değil. Neden değil? Bu benle alakalı, bu bir başkasıyla alakalı değil. Benim halet-i ruhiyem, benim yaşadıklarım, benim gördüklerim, benim çektiklerim, işte benim sıkıntılarım, benim mutluluklarım, benim işte sevinçlerim, benim hüzünlerim, beni bağlayan şeyler, benle alakalı bunlar. Bundan iki yüzyıl önce farklı bir sufilik yaşıyordu insanlar, bundan dört yüz yıl önce farklı bir sufilik yaşıyorlardı, bundan altı yüz yıl önce farklı bir sufilik yaşıyorlardı.

Şu anda da herkes sufilik yaşıyor, bir sürü dergâhlar var, tarikatlar var, cemaatler var, şeyhler var. Ondan sonra her şey var. Herkesin de yaşantısı kendine ait, kendine ait bir hayat sürüyorlar, muhakkak ki hepsi de hizmet etmeye çalışıyorlar, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. İnşallah hepsi de insan yetiştiriyorlardır, bu konuda kimseye laf söyleyecek noktada değiliz. Allah bizi affetsin ama bunlar normalde insanların kendi şahs-ı maneviyatlarına bağlı şeyler. Nasıl. O yüzden bunu özellikle bir belirtelim.

Yani geçen haftaki dersle alakalı bu haftaki ders ve önümüzdeki derste de işte şey var, daha hazırlık yapmadım ama manayı bilmek var. Sonra manevi yolculuk var. Sonra ilahi varlığa ulaşmak var. Yani fenâfillahtan bekâbillaha doğru yolculuk alıyor sohbet. Şimdi böyle olunca normalde kalbin hallerine, bu letaiflerle alakalı meselelerin hepsi de kalple alakalıdır. E kalbin de bir sürü türlü türlü hali var, herkes kendi yaşadığınca, kendi tecrübesiyle bunu konuşur. Yaşadığı yoksa tecrübesi yoksa konuşacak bir şeysi yok ama söz konusu olan sır zaten adı üstünde, sır.

Bakın adı üstünde, sır zaten. Bu çok konuşulabilecek çok böyle açıklanabilecek bir şey değil ama elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce inşallah bir şeyler anlatmaya, açıklamaya çalışacağız inşallah. Sır, lügatte gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey. Yani birisi birisine bir sır veriyor, lügatte gizli, hani iki kişinin arasında konuşulan şey, iki kişinin arasında sırdır. İki kişi, bilhassa sufilikte bu çok ehemmiyetlidir, iki kişi bir şey konuştu, çok basit bir şey de olabilir bu, bu iki kişinin arasında sırdır.

Neden burdan başladım? Çünkü iki kişinin konuştuğunu birisi dışarı aktarıyorsa ona manevi sır vermezler. O sırrı ifşa ediyor. O orda kalır. Üç kişi konuştu, üç kişinin arasında kalır. Bu sırrı tutabilenler manevi yol alırlar. Eşinin sırrını tutan çocuklarının sırrını tutan iki kişinin arasındaki meseledeki sırrı tutan, bunlar manevi yol alır. Sırrı tutamayan sırrı ifşa eden kimse manevi yol alamaz. Muhakkak onun sır tutması gerekir. Bir zakir, bir nakib, bir nükebba, bir çavuş, bir ders yaptıran kimse, sır olması gerekir.

Eğer ordaki topluluktan birisinin, iki kişinin arasında konuşulduğunu üçüncü kişiye aktarıyorsa o sırdaş değildir. O manevi olarak yol alamaz o. Şimdi bazen arkadaşlar zaman zaman yol alamıyoruz falan derler, bazı şeyler, bazı şeyler ince ayrıntılarda saklıdır. Ben bazen şakadan da olsa söylerim ama ciddiyimdir ben. Derim ki ben eğer bir gün aklımı yitirecek olursam beni bir yere kapatın. Sebep? Hiç kimsenin sırrı benden çıkmasın. İki kişinin arasında, bana çok şey anlatırlar. Sır, kalır bende o.

Onu ikinci bir şahsa aktaramazsın. Bunu böyle iyice belleyin ki aktarmayın. Bilhassa ders yaptıranlar; zakirler, çavuşlar, nakipler, nükebbalar, her ne var ise onlara birisi ben onlara birinci derece derim ki hiç kimsenin derdini dinlemeyin, problemin içine girmeyin. Sebep? Onun derdini sen bir başkasına aktarırsan veya eşine aktardın veya çocuğuna aktardın, sen sırrı ifşa ettin. Bilsen dahi bilmiyormuş gibi davranacaksın. Aa öyleymiş mi! Başkası anlatıyor, senin bildiğini de biliyor belki de, aa öyleymiş mi!

Biliyorum yok. Evet, ben biliyorum ya, bana anlattıydı, bunu demene gerek yok. Burda benlik giriyor işin içerisine. Benliği olan kimseye de sır vermezler, yok, sen bilsen dahi bilmiyorum diyeceksin. Sen rüyanda da görebilirsin onu, sen o rüyanı da unutacaksın, halinde de görebilirsin. Evet, ben bunu rüyamda gördüydüm! Onu diyemezsin. Onu söylediğin an batarsın. Şimdi lügatte neymiş sır? Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey ama asıl sır ne? Bizim anlatmaya çalışacağımız şey ne? Akıl ve idrakin kavrama sahasında, kavrama sahasının dışında kalan şey.

Yani normalde sufilikte tasavvuf da yoldaki sır, aklın ve idrakin dışında kalan bir şey. Sen onu akletmeye çalışma, sen onu kavramaya çalışma. Bu aklın işi değil. Bu normal senin idrakinin işi değil. Tecelliyata ram olmak derim ya tecelliyata ram ol, onu hiç kimseye aktarma. Onu hiç kimseye söyleme. Çünkü bu aklın dışında bir şey. Bu idrakin dışında bir şey, hani aklın dışında bir şey. Allah rüyada görülür mü? Hadis-i Şerif var, el cevap görülür ama aklın dışında bir şey bu, yani Allah çünkü Allah affetsin yani görünen, bu manada, zat olarak bu görünen bir varlık değil.

E şimdi bir kimse ben Allah’ı rüyamda gördüm dediğinde, aklın dışında bir şey bu, idrakin dışında bir şey. Ama hadisi şerifle zahir olmuş, söyleyecek bir laf yok, ilim olarak var. Demek ki sır ne? Aklın ermediği, idrakin patinaj çektiği bir şey ve Cenab-ı Hakk’ın, Cenab-ı Hakk’ın, insanların aklının ermeyeceği, ermeyeceği hikmeti. Bunu akıl erdirmek mümkün değil. Bu direk Cenab-ı Hakk’ın yine insana veriyor, kuluna veriyor. Hemen bunun da altını çizeyim, kime veriyor? Kendisine seçtiğine veriyor, bu böyle herkese afun tutun edilecek, dağıtılacak bir şey değil.

Allah dilediğini kendisine seçer, ayeti kerime. Allah kendisine seçmiş olduğu kullara bunu veriyor. Bunun da altını çizeyim, bunun eserlerde kitaplarda buna bakarsanız bu sadece mürşitlerin, velilerin hali olarak söylenir, ben bunu hani küstahlık yapıp değiştiriyorum demiyorum ama bu velilik yolunda gidenlerde de görülebilecek bir şeydir. Bu dervişlik yolunda seyr-i sülûkta yürüyenlerin yaşayabileceği bir şeydir. Onlar da zaman zaman akıl ve idrakin üstünde tecelliyatlara mazhar olabilirler.

Bu kapıyı kapatırsak eğer biz, yolun kapısını kapatmış oluruz, yolun kapısını kapatamayız, bu yol herkese açık. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiye, safiye, nefis meratiplerinde yürüyen bir kimsenin önünde yani emmarede, levvamede, mülhimede, görülmese dahi mutmainnede, radiyede mardiyede, kırıntıdan fazla mardiyede ama mutmainnede kırıntıları başlasa diyelim, ileriye doğru dervişlerin, sufilerin yaşayabileceği şeyler. Bu normalde sufi dilinde de bedendeki ruh gibi bakın bedendeki ruh gibi kalbe konulmuş, kalbe yerleştirilmiş veyahut da kalbe yerleştirilen, ben böyle şeyleri söylerken bunların hepsinin de hepsinin de eski dilde bu letaiflerin, herkesin kalbinde var olduğunu ama kalpte harekete geçmediğine, geçirilmediğine inananlardanım.

Çünkü bir şey olmazsa o harekete geçmez ve bir şeyin olmayışı diğerlerine adaletsizlik olur. O zaman hepimizin kalbinde bu letaifler var ama hepimizde harekete geçmiş değil. Hepimizde harekete geçmiş olsa mesele hallolacak zaten ve bu biz bunu Allah’ı tanımada ya da müşahede etme olarak nitelendirdiğimiz bu yedi tane batini letaif var. Bu yedi batıni letaiften birisi bu sır. Bakın, yedi letaif var. Şimdi biz onlara Rabbani letaif diyebiliriz veyahut da hani perşembe günü sohbette konuştuyduk, Azuzittin Nesefi’nin bitkisel ruh ondan sonra diye nitelendirdiydim ben, şöyle ruh, böyle ruh diye, bunun gibi letaifler var.

Mesela işte ne? Medeni ruh. Aslında hepsi de bunların manevi tecelliyatları var insanların üzerinde veyahut da bitkisel ruh, insanın üzerinde var. Hayvani ruh, insanın üzerinde var. İnsani ruh, insanın üzerinde var. Sır, insanın üzerinde var letaif olarak ve örneğin sırru’l sır veya sırru’l esrar. Ben bunu sırrın sırrı olarak görüyorum. Benim dilim buna sırrın sırrı der. Bu da bir letaif olarak bu insanın üzerinde var bu ve bu yolun yolcusu yani sufi yolcusu, bu letaifleri geçer. Bu letaifleri yaşar.

Bir, ya bilinçli bir şekilde yaşar, iki bilinçsiz bir şekilde yaşar. Bilinçsiz bir şekilde nasıl yaşar? Bizdeki eğitim gibi, rüya görür, rüyasında biz onun esmasını değiştiririz; rüya görür, rüyada bir esma çeker, ona farklı esma veririz. Nefes meratipleri olarak, o kendiliğinden mesela gözünün önüne gelmeye başlar bazı şeyler, bu insanı kabz haline sokmuyor. Sufi, yetişirken burda daha rahat yetişiyor. Bu fakirin ta Bayındır’dan beri tespit ettiği bir şey bu. Ona eğer sûfiye bir makam, bir mevki, bir şey söylersen, Allah affetsin, nefsine uyuyor, küt tek düşüyor.

Konuşmazsan bunu, hani bunu konuşmuyorsun, o kendini hep böyle daha iyi oluyor, tabiri caizse kendini hep böyle kendini yerde görüyor derviş, hep kendini yerde, paramparça görüyor. Habire Müslüm’den okuyor paramparça diye. Öbür türlü ona desen ki sen mutmainliğe geldin, senin esman şu, ooooo, oldubitti, sıra dağları o yarattı sanki veya birine diyorsun ki burda ders yaptır, bir bakıyorsun adam ne şeyhi ya hâşâ, şeyhliği bırak, adam nerdeyse peygamberliğini ilan edecek veyahut da kadın orda!

Yani o kimseye makam geldikçe o kimse hiçliğe gideceğini o kimseye manevi haller açıldıkça o kimse kendisini daha da kendisini daha da aşağı çekeceğine, bir bakıyorsun ki adam kendisini arş-ı alaya koymuş. Bu bugünkü dervişlerin yetişmesinde zorluk bu ve bir bakıyorsun ki emmareyi levvameyi geçmiş mülhimeye gelmiş, mutmainneye geçecek işte bir hal görmüş veya bir rüya görmüş, e bir bakmışın adam kendisine hoca dedirttirmeye başlamış, abi dedirttirmeye başlamış, baba dedirttirmeye başlamış nerdeyse şeyh dedirttirecek kendisine.

Bu onun zararına. Mahviyete doğru gideceğine, mahviyete doğru gideceğine, bir sufi bekabillaha ulaşıncaya kadar mahviyete doğru gidecek. O hep mahviyet makamında duracak. O hep kendisini aşağıya vuracak ama aşağı vurmayınca sıkıntı. İşte normalde bunların hepsinde bu letaiflerin hepsi de bütün herkeste var yani her bir ruhun tanımı veyahut da tecelliyatının farklı farklı yetenekleri farklı farklı işlevleri var. Biz bunu nasıl Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını, sıfatlarını, tecelli edince idrak ediyorsak Allah’ı tanımlamada sıfatların tecelliyatına göre biz Allah’ı tanımlıyor, biliyorsak ruhun da tecelliyatlarına göre ruhun tecelli ettiği alana ve işlevine göre isim kullanabiliriz.

Mesela işte deriz ki madeni ruh, maden gibi yani madeni ruh. O zaman ne oluyor? İskelet sistemini ayakta tutan iskelet sistemi ile alakalı. Şimdi diyeceğiz ki ya bu ruh hepsini de için alır tek kelime. Evet, içine alır ama tanımlama açısından, işlevsellik açısından manevi ruh, o kimsenin iskeleti ile işlem görür. İşlev görür. Ardından ne? Bitkisel ruh var değil mi? Geçen gün de söyledik, insandaki tecelliyat nedir? İnsandaki tecelliyat karaciğerindedir, öbür türlü bitkilerin üzerinde de ben onu akıl olarak da nitelendirdim ya, bitkilerin üzerinde de var mıdır?

Evet, aynı o bizim üzerimizde de tecelliyatı var mıdır bitkisel ruhun? Evet, bu nerdedir, bizde odak noktası neresidir? Karaciğerdedir ve karaciğerle beraber sindirim sistemi bunun üzerinde çalışır manevi olarak. (Böyle tuhaf bakıyorsunuz, tuhaf bir şey mi anlatıyorum, biraz tuhaf mı oldu? Hakkınızı helal edin ya). Bu insanın büyümesiyle alakalı, besinlerle alakalı, yediğiyle içtiğiyle alakalı ve yediğinin içtiğinin vücudundaki tecelliyatlarıyla alakalıdır. Yani düşünebiliyor musunuz, işte ne içiyorsunuz, kahve içiyorsunuz.

Yani bu sizde kahve, sizde farklı bir şeye dönüşüyor. Dönüştürüyor o, işlevi var onda. E şimdi bunun gibi mesela işte hayvansal ruh. O normalde kalbin içinde değildir mesela o, kalbe böyle yakındır, kalbin içinde oturmaz o, o farklı tecelliyatı vardır o, atar damarlar toplardamarlar komple o işle alakalıdır ondan sonra normalde ama aynı zamanda da korkumuz, öfkemiz buraya bağlıdır. Hani bir kimse korkunca kalbe küt küt küt küt atar değil mi veya çok sevinince kalbi küt küt küt küt atar değil mi ve damarlar hızla çalışır.

Bu o ruhla alakalı. Mesela nefsanî ruh dediğimizde, o nefsanî ruhta asıl odak noktası beynimize yerleşir nefsanî ruhta. Odak noktası onun beynimizdedir ve bütün sinir sistemi ile alakalı bağlantılıdır. Şehvet örnek, açlık tokluk hissi örnek. Bu sinir sistemi ile alakalı, bağlantılıdır. Bu da ruhun ayrı bir tecelliyatıdır. Şimdi insani ruhtur mesela bir tanesi de. E bu da, insani ruh da kalpte yerleşir. Mesela bir kimsenin annesine babasına olan sevgisi, mesela bir kimsenin işte arkadaşlarına olan sevgisi, muhabbeti, şefkati, merhameti.

Bunlar insani ruhun tecelliyatlarıdır. E şimdi en son nereye geldik? Sırra, ruhun sır tecelliyatı. Bu da Allah’ı hatırlayan tecelliyattır. Allah’ı hatırlayan bu tecelliyattır. Bu nereden geldiğini bilir bu nereye gideceğini de bilir. Bakın bu ruhun tecelliyatı nereden geleceğini bilir, nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilir ve bu tabiri caizse eles sorusuna muhatap olandır. Bakın, eles sorusuna muhatap olup eles sorusuna cevap verendir bu. Bu nedir? Ruhun sır tecelliyatıdır. Sır dediğimiz de bizim asıl aklımıza gelecek olan bu.

O ruhun nereden kopup geldiğini o ruh bilir. Dönüşünün de nereye olduğunu bilir. Bu bir çıt daha ilerisini söyleyeyim şimdi ben size, ayan-ı sabitede ne yaptığını da bilir. Hani bir hadis-i Şerif var ya: ‘Ruhlar âleminde birbirlerini sevenler bu dünyada da birbirlerini severler.’ Bu ruh, orda kimi sevdiğini bilir. Kimi sevmediğini de bilir. Sır dediğimiz şeyler bunlar. Bunu o bilir. Ruhun sır tecelliyatı veyahut da biz bunu böyle aşağıdan yukarı doğru tanımlarsak bu artık sırru’l sırrın bir alt tecelliyatı bu.

Sırru’l sır tecelliyatı nedir? Lafı gelince söyleyeyim, o da aşkın tecelliyatıdır. O ruh âşıktır. Aşk onun üzerine tecelli eder. O, mutlak aşkın tabiri caizse tecelligâhıdır. O, zamandan, mekândan münezzeh olan Allah’la irtibatlı olan halidir. Bu, en mahrem noktadır. Bu da hani değişik isimler koymuşlar, Ben sırrın sırrı derim buraya. Hani derim bazen ya sırrın da sırrı vardır, onun da sırrı vardır. Onun da sırrı var dediğim şey bu haldir. Bu kelamdan uzaktır burası, burası kelamdan uzaktır ve burası, bu sırrın sırrı noktası, Cenab-ı Hakk’ın kendi zatından üflediği ruhtur.

Burası artık böyle ‘sana ruhtan sorarlar, bununla alakalı size çok az bilgi verilmiştir’ denilen şeydir bu. Burası sırru’l sırdır, sırru’l esrardır, sırru’l gaybdir. Adına ne derseniz deyin. Ben buna sırrın sırrı diyorum yani o ruhun az önce anlattığım sır tecelliyatının üstünde bir tecelliyattır bu. Az önce anlattığım sır tecelliyatı nerden geldiğini biliyordu. Bakın, nerden geldiğini biliyordu deyince, ona bir yer atfediyorum. Nereye gideceğini de biliyor, yine ona bir mekân atfediyorum ama sırru’l sır, mekândan ve zamandan bağımsız, münezzeh olan, kendi ruhundan dediği noktadır.

Burası ayrı bir sırdır. Bunu normalde konuşmanın bir anlamı yok zaten. Biz bu akşam sırrı konuşuyoruz. Bu sır yani bu ruhun sır tecelliyatı kalbe tecelli edince, kalbe tecelli edince, bu insanın kendisi dâhil her şey yok olmuş gibi olur. Fena dediğimiz şey budur. Her şey yok olmuş gibi olur. Bunda kendisi de yok olur o kimsenin, kendisi de kalmaz. Fena halidir bu. Bu kalbe tecelli ettiğinde bu fena halidir. O hale erişen bir sufi de kendisi de kalmaz, varlık üzerinde de hiçbir şey görmez. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi olur.

Ve bu hali o kimse aklının, idrakinin, şuurunun üstünde olduğundan bu hali anlatması dahi mümkün değildir. Anlatamaz. Böyle bir şey yaşar, bunu tarif etmek bunu böyle aktarabilmek biraz zordur. Buna böyle hani zaman zaman yaşarsınız bazı şeyler ya yani akıl üstüdür o. Hani Hz. Ali(r.a) hazretlerinin baldırına, ayağına ok batmış, çıkaramamışlar da namazda çıkarın demiş ya, akıl üstü bir şey o. O esnada o acıyı hissetmemek, o acıyı görmemek fena hali yaşamak, her şeyden kesilmek ve bütün her şeyi yok hükmünde görmek ve namaz bitince ben size namazda çıkarın demedim mi dediğinde, çıkardık ya Emirel Mü’minin sözünü işitmek.

Bu halle hâllenmek fena hali veyahut da hani birden Yusuf’u gördü ya Mısırlı kadınlar. Ne yapmıştı Mısırlı kraliçe? Kendisinin dedikodusunu yapan bütün kadınları topladı hepsine birer elma çok keskin de birer bıçak vermişti. Sonra Yusuf’u birden odaya aldı, salona aldı. Yusuf’u birden salona alınca herkes parmağını kesti ama fark etmedi hiç. O esnada fena oldular. Yusuf’ta fani oldular. Yusuf’u görünce kendilerinden geçtiler. Kendilerinden geçince parmaklarını kestiklerini fark etmediler veyahut da öyle bir hal yaşıyor ya o kimse.

Hani Ahmet el Bedevi hazretleri Hay esmasında dervişandan yükselirmiş ya. Anlatırım ya, dergâhın çok bilen zakirleri çavuşları olur ya. Efendim şeriata mugayyir bu, demiş. ‘Evladım, üzerinde hançer yok muydu?’ Vardı efendim, demiş. E kesip atıvereydin o zaman demiş. Bir daha böyle olduğunda kes at kenara demiş. Emredersiniz efendim, demiş. Yine böyle bir hal tecelli edince o derviş çekmiş hançeri, vuruyor hançeri, hançer kesiyor ama tekrar birleşiyor et. Hançer kesince kesiyor, birleşiyor.

Kesiyor birleşiyor, kesiyor birleşiyor. Ahmet el Bedevi hazretlerin bundan haberi yok, fena hali. O esnada akıl ve şuurun dışında, idrakin dışında, aklın dışında. Hani 4-5 kişi geldi de Ahmed er Rufai hazretlerine aşk nedir dedi. Mübarek hiç seslenmeden kalktı ayağa, aşk aşk aşk aşk aşk aşk, başladı kendi etrafında sema etmeye, kayboldu ortadan. Yok Ahmed er Rufai hazretleri. Şaşırdı gelenler, koşturdular teyzesinin oğlu Abdulkadir Geylani hazretlerine. Dediler ki efendi, böyle böyle, biz bir soru sorduk, aşk aşk dedi gözden kayboldu.

Biz ne yapacağız şimdi dedi. Abdülkadir Geylani hazretleri dervişleri topladı, dedi nerden çıktı, yok oldu? Bu noktadan. O noktaya gül suyu döktürdü, gül yağı döktürdü, güzel kokularla kokulattı orayı. Dedi ki âşıklar gül kokusunu çok severler. Halakayı kurdular, ‘Hay’ esmasına başladılar. Âşıklar ‘Hay’ esmasını çok severler. Hay hay hay başladılar, ardından Ahmed er Rufai hazretleri de semadan aşk aşk aşk aşk aşk aşk aşk, dedi durdu, o beş kişiye dedi ki: ‘İşte aşk budur.’ Aşk neymiş? Fena olmak, yok olmakmış.

İşte bu da sırrın halidir. Bakın bu da nedir? Sırrın halidir ve bunu tekrar bunun altına not düşelim, Cenab-ı Hak dilediği kimselerin derecelerini yükseltir. Bu, özel bir şeydir. Enam, ayet 83, ve tabii bu sırrın da insan üzerinde tecelli ettiği bir ana merkez hükmünde yer vardır. O da nedir? Yani işte sol göğsün üstünde iki parmak bir yer olarak tanımlanır. Zaten böyle bir şey yaşanacağı zaman, orası başlar sancılanmaya, orası başlar titremeye, kımıldamaya, o ilk işarettir. Orası kımıldamaya, zahiri olarak, zahiri sancılandı, titremeye başlarsa, onun işareti odur.

Bir başkasında başka bir işaret olabilir ama onun işareti odur ve bu nakşibendilerde önemlidir. Bu da Nakşibendi dersi olsun, bu Nakşibendilerde önemlidir. İçimizde birken tane Nakşibendî dersi çeken kardeşimiz var çünkü bir kaçtan fazla da Allah affetsin, onlar için de kısa bir cümle olsun, bu ruhun, bu ruhun nuru tecelliyat olarak beyazdır. Bu böyle buharımsı bir suret gibi suret görünebilir, tecelli edebilir, bunun nuru bu manada beyazdır ve bu tecelli ettiğinde sanki bütün bedene tecelli etmiş gibi beden de bembeyaz olur.

Onu beyaz görürsün önce ve sonra her şey bir bakmışsınız bembeyaz olmuş. Bakın bir bakmışsınız bembeyaz olmuş. Bunun nur rengi de beyazdır. Bu bir bilgi olsun size, ölüp gideceğiz bu dünyadan, göçüp gideceğiz, bunun nuru beyazdır ama böyle bunları aldatmak için veyahut da hava atmak için konuşursanız çok abes bir şey yaparsınız, ilme ihanet etmiş olursunuz. Allah bizi affetsin. Bunları eskiler hiç konuşmamışlar yani şimdi Şeyh Efendi’ye böyle atıfta bulunmak için konuşmuyorum bunu, mesela bahsederdi, hiç tarif etmezdi.

Öyle değil mi Hüseyin aga? Bahsederdi, letaiflerden, tarif etmezdi hiç. O da öyle görmüş çünkü. O da büyüklerinden tarif görmemiş. Benle konuştuğunda, oğlum Mustafa Efendi de tarif etmezdi bu tip şeyleri derdi. Yani Mustafa Efendi de tarif etmemiş. Bunu genelde bizim silsile tarif etmemiş veyahut da bu mesela işte şeyh efendiye anlatırdık Allah rahmet eylesin, işte efendim beyaz bir nur geldi, işte nur kalbimin üzerinde durdu, işte ondan sonra önce kalbimin içerisini ihata etti bembeyaz oldu, sonra bütün vücut beyaz oldu, sonra Bursa beyaz oldu.

Eee, sonra? Bursa’dan sonra daha da beyaz oldu, hiç bir şey görünmez oldu. Bunun başlangıcı gibi. Sonra öyle bir şey oldu, yine her şey bembeyaz oldu, hiçbir şey görünmedi. Ondan sonra sen de görünmedin. Yani bu fenanın yolu ve bunda normalde o esnada mesela bizim kardeşlerde bazen bu manevi zikrullahta da küçük küçük şeyler yaşayanlar var ama ileri doğru gitmiyor. Ben o yüzden diyorum dördüncü makamda başlıyor bizde arkadaşlarda bunun tecelliyatı diye. O yüzden söylüyorum, beşinci makamda da başlıyor.

Hoç düşüyorlar sonra da ama tecelliyatı başlıyor, biz de seviniyoruz kendimizce, iyi elhamdülillah, hani başlayan var diyoruz, inşallah devam ederler, inşallah devam edin. Bunlar yabana gitmesin. Kendinizi terbiye edin, nefsinizi terbiye edin, kendinizde bir varlık görmeyin, kendinizde yükseklik görmeyin ve Cenâb-ı Hakk’ın önünde kendisi yok görün. Allah’a dua edin, dervişliğinizi bitamam yapın. Kimseyi incitmeyin, kırmayın, üzmeyin. Evliler, eşlerinizi kırıp üzmeyin, çocuklarınızı kırıp üzmeyin.

Hakka hakikate riayet edin. Hakka hakikate riayet edin. Allah’ı çok sevin, resulünü çok sevin, üstadınızı çok sevin. Bu işin kalbi ayağı sevgiyle. Bu kalbi ayağı olmazsa dervişin, evet kendini kurtarır amma velâkin daha yakînin de yakîni olması gerekir. Bunun yolu bu, bunun başkaca bir yolu bilmiyorum. Allah muhafaza eylesin ve bu ruhun sır hali, ruhun normal halinden daha latiftir, daha saydamdır, öyle söyleyeyim, daha parlaktır anlayabileceğimiz dille, bakın daha saydam, daha parlak olur.

Daha latif olur. Sırru’l sırda ise zaten orası dile gelmiyor. O ayrı bir cevher. Bütün bunların hepsini de cevher hükmünde görebiliriz, Allah muhafaza eylesin ve bu hal kulla Rabbi arasında bir sırdır. Bunu ancak üstadına açabilir. Bunu üstadından başka hiçbir kimseye ve hiçbir şeye açamaz. Bakın, hani sohbetin başında dedim ya iki kişinin konuştuğu sırdır, bunu bir başkasına o kimse aktarırsa bu hale erişemez dedim, baştan söyledim. İki kişinin konuştuğu orda kalacak. Hele böyle dergahlarda tekelerde hiç konuşulmaz.

Üstatla konuştuğun sırdır, orda kalır. Sana bir analizde bulunmuş, kalır orda sende o. Senin eşinle alakalı konuşabilir, seninle alakalı konuşabilir, eşinle alakalı konuşabilir, bir başkasıyla alakalı konuşabilir, o sende kalacak. O sende kalmazsa bu hale ulaşamazsın. Bakın, o sende kalmıyorsa bu hale ulaşamazsın. Unut. Direk unut. Birisi geldi sana bir derdini anlattı, o sende kalacak. O sende kalmazsa bu hale ulaşamazsın. Allah muhafaza eylesin ve bu hani kulla Rabbi arasında kalacağı için bu bir müddet sonra müşahede haline gelir.

İlmin aktığı dere gibi gelir, ilmin aktığı dere gibi olur veya ilmin aktığı çeşme gibi olur veya ilmin damladığı gibi olur. Demek ki kimisine damla gibi gelecek, kimisine çeşme gibi gelecek kimisine dere gibi gelecek, kimisine de ne olacak? Deniz olacak. Bu gizli sır ilmin Rabbiyle kulu arasında bir tecelliyattır. Bakın, Rabbi ile kulu arasındaki tecelliyattır. Bu ancak anlatılma müsaadesi verilirse, emirle, müsaade dediğim şey emir, öyle bunu anlatabilir miyim, böyle bir şey yok. Bunu anlat, anlatırsın o esnada.

Bu kadardır bu, hani müsaade derken bunu anlatabilir miyim, böyle bir şey yok. Zaten akıl gider, şuur gider, idrak gider, sadece tecelliyat kalır ve sadece o tecelliyat esnasında sana denilen neyse o olur. İşte ‘Dört Kapı Kırk Makam’ın, dördüncü kapısının sır makamı. Buna daha ilaveler etmek mümkün. Bu ara hani, Hazreti Mevlana Celaleddinî Rumi hazretlerinin bir sözü var, sema ile alakalı: ‘Benim öyle bir anım vardır ki oraya ne bir melek ne bir başkası hatta ne bir melek ne bir peygamber dahi o araya giremezler’ ya, bakın oraya peygamber var mı yok mu şimdi tam toparlayamadım ama ‘oraya hiçbir melek giremez’ der.

Toparlandı. Benim Rabbimle, sema ile alakalı, öyle bir anım vardır ki oraya hiçbir melek araya giremez. İşte sır hali budur. Oraya ne bir melek girebilir ne şeytan girebilir ne cinni taifesi girebilir. Oraya normalde hiçbir şey O araya giremez. Bakın melek dâhil buna. şeytanın girmesi zaten mümkün değil cinni taifesinin de girmesi mümkün değil. Bu öyle bir sır haldir. O yüzden bu halde Allah’ın sıfatlarının farklı tecelliyatları vardır bu halde sıfatın o esnada, nasıl toparlayacağım onu düşünüyorum, o sıfat o esnada o güne kadar tecelli etmişlerin en hakiki noktasında tecelli eder.

Diyeceksiniz ki diğerleri hakiki değil midir? Hepsi de hakikidir ama bu sır perdesinde Allah’ın ehadiyet makamından kopup gelen sıfatları hakikat noktasında tecelli eder, toparlayabildiğim kadarıyla ve bu hal, bu sır halinin zirveleridir. Artık bu halden Sırru’l sırra geçilir yani bekâ perdesine geçilir. Bu halden bekâ perdesine geçirir. Şimdi ordaki her tecelliyat, artık o tecelligâh için hakikattir. Onun dışında başka bir şey düşünmez akletmez, fikretmez, Allah muhafaza eylesin küfür olur, şirk olur.

Burası çok tehlikelidir. O yüzden bunun üzerinden şüphe dahi edilmez. Burasının sır olmasının bir sebebi burdan bir şey aktardığınız kimse bunu reddederse o kimse de küfre düşer. Sizden de o hal gider. Bu idraksizliği idrak eder o kimse, zevk eder. Bu şuursuzluğu, bu şuursuzluğu, şuur üstündedir çünkü bu, bu şuursuzluğu zevk eder. Tabiri caizse içer bunu. Bunu içer. Bu akılsızlığı, çünkü akıl üstüdür bu, yani bunu aklın algılaması, anlaması yetmez, aklın matematiği buna yeterli değildir, mümkün değildir.

Bu akıl üstüdür, bu akıl üstü tecelliyatı akletmek de mümkün değildir. Bakın bu akıl üstü tecelliyatı akletmek de mümkün değildir. O yüzden anlatabilmek de çok zordur, anlatabilmek de mümkün değildir. Bu sadece yaşanır, hatta bunlar yaşanırken Allah affetsin, bu çok uzunmuş gibi gelir insana ama öyle uzun değildir. Tabiri caizse böyle tarifimi hoş görün ama hani bir şey çarpar geçer ya anında, şimşek gibi böyle şimşek gibi çarpar o, anlık, sanki sende bin ciltlik eser olmuş gibi olur. Bak, şimşek gibi çarpar o ama sende bin ciltlik esermiş gibi olur.

Anlat anlat bitmeyecekmiş gibi olur ama anlatabilecek bir şey de yoktur. Çünkü akıl üstü bir şeydir. Aklın onu kelimelere dökmesi için yeni kelimeler icat edilmesi gerekir. Yeni kelimeler icad edilmesi gerekir. Allah icad ettirir bir şey diyemeyiz, Allah muhafaza eylesin. O yüzden bunlar böyle çok konuşulmuş, çok anlatılmış şeyler değildi bizim dervişliğimiz süresince ama böyle kıyısından köşesinden, dilimizin döndüğünce bir şeyler anlatmaya çalıştık. Rabbim bizleri affetsin inşallah.

Mesela hadisi kutside de ihlâsla alakalı der ya, bu, Cenab-ı Hak der ki ‘ihlâs benim sırlarımdan bir sırdır’ der. Bunu da es geçmeyelim. ‘Benim sırlarımdan sırdır, onu sevdiğim kulumun kalbine veririm’ der. Eğer ihlâs olmazsa bu hale de ulaşamaz hiç kimse. O zaman ihlâsı tarif edersek biz, her türlü gösterişten şatahattan, şatafattan uzak, Allah’a dostluk kurmaktır. Desinler diye değil, görsünler diye değil. ‘İyya kenabüdü ve iyya kenestain’ ancak sana ibadet eder ancak senden yardım dileriz. O zaman o hale erişecek kimse, yok şeyhim görsün yok kocam görsün yok eşim görsün yok annem babam görsün yok arkadaşlar görsün diye yaşamaz.

Ya? Allah için yaşar. Sürç-i lisan ettiysek affola, eksiğimiz yanlışımız varsa önce Rabbim affetsin cümlemizi. Dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık, Cenab-ı Hak eksikliğimizi sizlerde tamamlasın inşallah. Haklarınızı helal edin bizden yana da helal olsun. El- Fatiha maassalavat. Önümüzdeki hafta inşallah Allah’tan bir şey gelmezse, biraz böyle ağır gidiyormuşuz gibi oluyor ama bunları biraz böyle, Allah affetsin, dile dökmekte zorluk çekiyoruz. Biraz da ondan kaynaklanıyor. Evet, önümüzdeki hafta ‘manayı bilmek’, ordan devam edeceğiz, sekizinci makam.

Sonra dokuzuncu makam, mânevi yolculuk. Sonra onuncu makam, ilahi varlığa ulaşmak. Allah nefes verirse inşallah…Haklarınızı helal edin. Allah razı olsun. Selamünaleyküm. https://youtu.be/VkX_c2MgK0w

Kaynaklar ve Referanslar

  • Hadis-i Şerif: Ruhlar âleminde birbirlerini sevenler bu dünyada da birbirlerini severler.
  • Hadis-i Şerif: ihlâs benim sırlarımdan bir sırdır

Dört Kapı Kırk Makam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
Yazıya Çeviren: Leyla Tuba Toptaş • ISBN: 978-625-92739-3-8 • Tasavvuf Vakfı Yayınları