Cumartesi, 13 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Faiz Riba ·

5. Faiz Riba

Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim eftelli zikir falim ennahu la illallah hak. Muhammed'e resulullahe rabbil alemin. Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim günün...

Mustafa Özbağ Efendi - Tasavvuf Sohbetleri ve İslami İlimler

Bu sohbet, Faiz–Ribâ serisinin beşinci ve son dersidir. Mustafa Özbağ Efendi, geçen derslerden kalan Fazlur Rahmân iktibaslarını sürdürerek; Pakistan’ın İslâm Cumhuriyeti olarak kuruluşundaki anayasal ribâ tartışmasını, Muhammed İkbal’in sosyalizm sempatisini, Yakup Şah’ın 1961 târîhli «sanâî kredisinde faiz Kur’ânî yasak değildir» makâlesini, Peygamber dönemindeki silah sanâî gerçeğini ve Uhud Savâşı’nın gâlib–mağlûbu olmayışına dâir rivâyetleri açıyor. Sonda dârü’lharp istisnâsı, Hz. Abbâs’ın Mekke faiz işi, dolar–altın–dijital para hattındaki sömürü yapısı ve dînin «güncelleme»sine karşı klasik Ehli Sünnet çizgisi netleştiriliyor. Bu metin, sohbetin tez kalitesinde tertîb edilmiş tam dökümüdür.

Table of Contents

Açılış: Kaldığımız yerden Fazlur Rahmân’ın kendi makâlesi

Mustafa Özbağ Efendi sohbete: «Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed’i hakkı hak, batılı bâtıl bilenlerden eylesin; hak yolunda mücâdele eden, bâtıla karşı cihâd eden kullarından eylesin» niyâzı ile başlar. Geçen dersten kalan yerden devâm edilecektir. «Allâh’tan bir şey gelmezse, Fazlur Rahmân’ı kendi makâlesinden dinleyelim. Hayâtının sonlarına doğru yazmış olduğu makâlelerin bazılarında kalmışız.»

Muhammed İkbal’in tezi: Batı kapitalizminin reddi, sosyalizmin övgüsü

Fazlur Rahmân’ın naklettiğine göre: «Muhammed İkbal Batı kapitalizmini kötülemiş; ateist komünizmden ayrı olarak sosyalizmi övmüştür. İkbal Londra’da, ama faiz hakkında bir şey söylememiştir. Faiz klasik İslâm hukukunda yasak kılındığından, çok sayıda Müslüman ya sosyalist kurumlara ya da Keynes gibi ekonomistlerin görüşlerine kapıldı.»

Bu giriş paragrafı, modernist çıkmazın panoramasını verir: Klâsik İslâm hukukunun mutlak yasağı karşısında, Müslüman aydın kesim ya sosyalizm ya da Keynesyen anlayışa savrulmuştur. Buradaki söz konusu Müslümanlar, klâsik fıkıh çizgisinden ayrılan ve «iktisâdî çözüm»ünü Batı’nın iki uç sisteminden birinde arayan kuşaktır.

1948 Pakistan Devlet Bankası’nın açılışı ve Cinnah’ın İslâmî sosyalizm beyânı

1948’de Pakistan Devlet Bankası’nın açılışında Muhammed Ali Cinnah «İslâmî bir sosyalizmden ve bankacılıktan» bahsetmiştir (mâ-cina, Pakistan kuruluşu). Pakistan’ın 1956 Anayasası, ribânın zamanla tamâmen ortadan kaldırılacağını söylüyordu. 1962 Anayasası da yönetim ilkeleri kısmında ribâyı kaldırmayı vâ’d etti. Fakat anayasanın tercümesinde mes’eleyi «interest» olarak değil; «tefecilik» (usury) usûlü şeklinde yapmış oldu.

Bu tercüme tercîhi, anayasal düzlemde dahi modernist bir esnek alan açar: «Eğer yasak yalnız tefecilik ise, sıradan banka faizi bu yasağın dışında kalır.» Anayasal metnin kelime tercîhi, fıkıh tartışmasının yönünü baştan belirler.

Pervis ve Mevdûdî: Sol ve sağ kanattan ortak red

Pakistan’da iktisâd alanı açısından hızlı bir sosyalist olan Pervis, her şekliyle faize kesin biçimde karşıydı. O zamanlar iktisâd açısından tavizsiz bir sağcı olan Mevdûdî de bütün şekliyle faize karşıydı. İki kutuplu siyâsî yelpazenin uçlarında olan iki şahsiyetin, faiz konusunda örtüşen reddi, mes’elenin sâdece siyâsî bir tercih değil; ahkâmî bir hüküm olduğunu gösterir.

1962’de Hükûmet bütçe kânûn tasarısını Millet Meclisi’ne (National Assembly of Pakistan, Karaçi) sunduğunda, tasarı «anayasaya uygun olmadığı gerekçesiyle muhalefetle» karşılandı. Tasarı anayasal değildi; çünkü gayrı-İslâmî idi. Gayrı-İslâmî olmasının sebebi: «İslâm tarafından yasak kılınmış olan faiz üzerine bina edilmiş»idi. İşte modernist «ortak» zemîn arayışı bu noktada başladı.

Modernist çatlak: «Faiz–ribâ ayrı» tezinin tarihçesi

Kapitalist sistemin baskısı altında, kapitalist sistemle barışmayı düşünen, kapitalist sisteme kendi rûhunu ve aklını satanlar; kendilerince faizle ribâ arasında bir şeyleri yumuşatmaya çalıştılar. Son dönem İslâm dünyâsında bunun başını çekenlerden birisi Pakistan’dır. Mes’elenin tarihî gövdesi ise Cemâleddîn Efgânî’den başlayıp devâm eden bir süreçtir; geçen derslerde de bu zikredilmişti.

«Dünyâ üzerinde hak ile bâtılın savaşı hiç bitmez. Hak ile bâtılın savaşı bitmediği için, faizcilerle faizci olmayanların savaşları da devâm edecektir.» Pakistan, Mevdûdî’den ve daha öncesi Efgânî’den fazlaca etkilenmiş olan bir yerdir. Efgânî’den Abduh’a geçerken de Mısır’da Ezher ve Ezher’den mezûn olanlar ya da Ezher’de okuyanlar — «Ezher’de öğretemiyor» diye yapanlar — bu tip ribâ değil faizle alâkalı meşgaleler üretmeye, içleri bozulmaya ve ısınmaya başladılar.

Pakistan ve Bangladeş’in ilim silsilesindeki konumu

«İslâm tarihi boyunca Pakistan, Bangladeş — o bölgenin Müslümanları — İslâm dünyâsına fikrî planda çok katkıları olmuş ülkeler veyâ toplumlar değildir. Klâsikleşmiş, gelenekselleşmiş, kökleşmiş bir ilmî tavırları, medreseleri yoktur» — aslında işin bir de bu tarafı vardır. Genel anlamda İslâm’ın ilmî merkezi yukarı Mezopotamya’dır; bilhassa Türkler İslâm’la tanıştıktan sonra ilmî alanda çok çalışma yapmışlardır.

Bu ilmî verimliliğin neticesinde İslâm dünyâsında hâkim mezheblerden biri olan İmâmı A’zam (Hanefî) mezhebi yukarı Mezopotamya Müslümanları arasında dolaşmış; İslâm dünyâsında neredeyse üçte iki çoğunluğa ulaşmıştır. Türkiye de bu çoğunluğun içinde yer alır. Bu hâliyle Hanefî istisnâsı —dârü’lharpteki Müslüman–harbî kuralı— mes’elenin çözümünü taşıyabilecek bir fıkhî zemîn sunar.

Türkiye’deki gevşeklik silsilesi: Dindar siyâsetin Şerîatî–Efgânî beslenmesi

«Türkiye’de bunlar neden konuşuluyor?» — Çünkü Türkiye’de kapitalist sistemle veyâ deccâlist kapitalist emperyal bu vahşî sistemle savaşmayı göze alamayanlar, ne yazık ki bu reformist düşünceye sanki yenilenme imkânıymış gibi dört elle sarılıyorlar. İslâm dünyâsında —bilhassa Anadolu’da— namaza gevşek, oruca gevşek, ibâdete gevşek, sünnetlere gevşek, hadîsi şerîflere gevşek, fıkha gevşek bir toplum üretildi. Bunlar ne yazık ki İmâm-Hatîb–İlâhiyât çevrelerinde üretildi.

Böyle üretildiğinde işte: «Ribâya karşıyız; ama faiz olabilir, banka faizi kadar olabilir, enflasyon kadar olabilir; şu olabilir, bu olabilir» tezleri yerleşti. Diyeceksiniz ki, son 20–30 yılda daha da değerlileşti işin siyâsî ayağı. Çünkü Türkiye’deki dindar siyâsetçilerin beslendiği sistem, Ali Şerîatî ve Efgânî çizgisindedir. Böyle olunca çok rahat bir şekilde Diyânet’te de TOKİ’nin faizine cevâz verebiliyorlar.

Pakistan ile Türkiye’nin paralelliği: Boş kalan «İslâm Cumhûriyeti» tarifi

«Pakistan bu mes’elede biraz farklı bir noktadır.» Pakistan, bizim Cumhûriyet’in kurulduğu gibi, ilk yıllarda dîni İslâm olmak üzere kurulmuştu. Pakistan bir İslâm Cumhûriyeti, Türkiye Cumhûriyeti de kurulurken bir «İslâm Cumhûriyeti» olarak îlân edilmişti. «Ne yazık ki İslâm Cumhûriyeti’nin içi boş kaldı; sonradan isim olarak da değiştirildi, mes’ele bitti.»

Pakistan’da kuruluş anayasal olarak İslâm’a göre kendilerini ölçecekmiş gibi başlamıştı; ama Pakistan’da aynı sıkıntılar, aynı problemler yaşandı. Meclis başkanı, meclisten «ülkenin acil menfaatleri adına tasarıyı getirmesini» istedi. «Böyle bir sorunla karşı karşıya kalan bizler, Kur’ân tarafından harâm kılınan ribânın niteliğini ve yasaklanmış sebeplerini incelemeye karâr verdik» (1961, Aralık). Bu inceleme süreci Yakup Şah’ın makâlesini doğurdu.

Yakup Şah’ın 1961 makâlesi: Dört maddelik modernist tez

İslâm Kültür Enstitüsü’nün dergisi Sekafet‘te (1961, Lahor) üst düzey bürokrat Yakup Şah tarafından bir makâle yayınlandı. Makâlenin tezi dört maddedir:

  1. Peygamber döneminde Arabistân’da işleyişte olan ve câri bir «artış karşılığı borç alma–verme» sistemi vardı.
  2. Bu sistem yalnızca tarım alanında ve perâkende tüketim malları satışında uygulanıyordu.
  3. Bu sistem sanâî üretime yönelik takas ve ticârette kullanılmıyordu.
  4. Bundan ötürü de modern ekonomideki sanâî üretime yönelik kredilerdeki faiz Kur’ân’daki yasak kavramına girmez (anlamaz).

«Peygamber döneminde sanâî yoktu» iddiâsının çürütülmesi

Mustafa Özbağ Efendi bu argümana sert bir tashîh getirir: «Burada bir kasıt ararım ben. 1400 yıl önce ne fabrikası vardı da? Suûdi Arabistân’da sanâî dediğimiz fabrika yoktu. Peki o günkü biz, o güne baktığımızda örnekleyelim: Savaş sanâii vardı.» Savaş sanâii ne demektir?

O zaman için ok imâl ediliyor, kılıç imâl ediliyor, kalkan imâl ediliyor, mızrak imâl ediliyor — bir savaşta gerekli olan bütün araç ve gereçler imâl ediliyor. «O günün sanâii budur.» Suûdi Arabistân’ın dışındaki yerlerde araba fabrikaları olmayabilir; ama Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin yerinde —savaş sanâii çerçevesinde— sanâî vardı. «Bakın o zaman için sanâî de Yahûdîler’in elinde idi.»

Medîne’de iki Hristiyân kabile, Yahûdî silah üretimi ve Müslümanların ilk silâhlanışı

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Medînei Münevvere’ye geldiğinde, iki Hristiyân kabile arasında amansız devâm eden savaşlar vardı. Müslümanların elinde hiç silah yoktu; savaşacak kılıçları da yoktu. O gün için Mekke’de kılıç üreten Yahûdîler idi; kılıç ustaları onlardı; çünkü kalkan üreten de onlardı, madenden. Bu kılıç ustaları Medînei Münevvere’ye hicret etmişlerdi; aynı şekilde Medînei Münevvere’de de kılıç ustaları Yahûdîler’in elinde idi.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bir strateji uygulayıp iki Hristiyân kabileyi barıştırdı. Barış olunca, Yahûdîler’in üretmiş olduğu silahlar ellerinde kaldı. Çünkü alacak olan iki Hristiyân kabile idi; onlar barışınca alan kalmadı. Bu sefer Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ilk silahlanmayı o zaman yaptırdı sahâbelere. Çünkü silahlar 5 lira ise 1 liraya düştü; alan yok. Müslümanların ilk silahlanması böyle oldu.

Uhud Savâşı’nın gâlibi–mağlûbu olmayışı: Faizli silah teçhîzâtı rivâyeti

«O gün için sanâî yok dersek, biz herkese kendimizi güldürürüz. Bu haklı bir savunma olmaz. O gün için de sanâî vardı.» Bunun en çarpıcı bir delili de Uhud Savâşı’nın gâlibinin ve mağlûbunun olmayışına dâir bazı ulemânın îzâhıdır:

Bazıları, Müslümanların Uhud Savâşı’na gideceği zaman teçhîzâtlarını faizli parayla aldıklarını söylerler. Faizle aldıklarını ve faiz ödediklerini söylerler. «O yüzden Uhud’un gâlibi ve mağlûbi yoktur» derler. Hâ, faiz o zaman için yasaklanmış mıydı? Hayır. Demek ki Müslümanlar o zaman içinde, o günün sanâii olan silah sanâiinde ticâret yapıyorlardı. «O günün sanâii yok demek doğru bir mantık değildir.»

Mekke ve Medîne’nin ticârî merkez konumu

«Evet, insanların işi ziraat mallarıyla, hayvancılıkla, bunlarla uğraşılıyordu o gün için. ‘Sanâî’ dediğimizde aklımıza bir tek silah sanâii gelir; ama ‘sanâî yok’ demek doğru mantık değildir.» Bu noktadan hareketle: «Peygamber döneminde Arabistân’da işleyişte ve câri bir artış karşılığı borç alma–verme sistemi vardı. Bu sistem yalnızca tarım alanında ve perâkende tüketim malları satışında uygulanıyordu» dediğimizde — yine boşa düşer. Çünkü Mekke ve Medîne o bölgede ticâretin merkezi hükmünde idi; her türlü mal alınıyor, satılıyordu.

«Peygamber döneminde böyleydi, ama şimdi bu dönemde değiliz» demek, İslâm hukukunu delmektir. Bu, doğru bir savunma olarak kabûl edilemez. «Faizin tamamı veyâ çoğunlukla tarımsal ve perâkende tüketim sektörü ile sınırlı olduğu görüşü, bana geçerli gibi gelmedi.»

Fazlur Rahmân’ın itirâfı: «Ticârî faize dâir açık tarihî delil bulamadık»

Fazlur Rahmân kendisi de bu mes’elede ortaçağ otoritelerinden destek aradığını belirtir: «İbnü’l-Kayyim gibi bazı ortaçağ otoritelerinde buna destek bulunabilirdi. Zaten Abduh gibi bazı modernistler de mâkul bir banka faizini savunmak için İbnü’l-Kayyim’in bu görüşünü delil olarak kullanmıştı.» (Muhammed Abduh, Tefsîri Menâr, Kâhire.)

Yine Fazlur Rahmân: «Bana geçerli görünmemesinin sebebi: Faizin mevcûd ve câri olduğu bir ekonomide ticârette faizin kullanılmamış olması muhtemel değildir. Fakat itirâf etmeliyim ki, ticârî faize dâir açık tarihsel bir delil bulamadık.» (Fazlur Rahmân, İslâmî Yenilenme IV, çev. A. Çiftçi.) Mustafa Özbağ Efendi bu itirâfı kabûl etmez: «Bunu kabûl etmiyorum.»

«Açık delil bulamadık» mı? — Hz. Abbâs’ın Mekke faizi meydanda

«Fazıl Rahmân’ın bu sözünü ‘ticârî faize dâir açık tarihsel bir delil bulamadık’ dediğinde — Hz. Abbâs’ın Mekke dönemindeki faizi var ya, sonuçta. Hz. Abbâs’ın o faizi meydanda dururken, buna delil bulamadık demek; veyâ Medînei Münevvere’de normâl çalışan bir faiz sistemi vardı.» Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Medînei Münevvere’ye geldiğinde, Medînei Münevvere’de —faiz yasaklanıncaya kadar— çalışan bir faiz sistemi vardı; Yahûdîler’in ve Hristiyânlar’ın içerisinde. Zaman geçince Müslümanlardan da, henüz faiz yasaklanmadığı için, o faiz sisteminin içerisine girenler de olmuştu.

Fazlur Rahmân da bu noktada bir devâm eder: «Durum her ne ise, Müslümanlar erken döneminden itibâren faiz yasağının ticârî olsun olmasın tüm borç ilişkileri için geçerli olduğunu, ve İslâm hukukunun her türden faizi yasak kıldığını kabûl ettiler.» Mustafa Özbağ Efendi onaylar: «Evet, kabûl ettiler. İslâm dünyâsı için bu kaçınılmaz son. İster ticârî olsun, ister sanâî, ister ziraî; isterse ticâret–sanâî–ziraî karması.»

Para değişimi hadîsi şerîfi: Bir adım uzaklaşmak dahi faizdir

Hadîsi şerîflerin hiçbirisini yok saymak mümkün değildir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinden gelen para değişimi hadîsi şerîfi son derece açıktır: «Bir dolar satan bir yere gittim, bana 1.000 dolar ver dedim. Param verdim. O benim paramı aldı, bin doları vermedi; bir işi çıktı, koşuyor. Arkasından sen de koşacaksın diyor; o duvardan atlarsa, sen de atlayacaksın. Yoksa, eğer birbirinden ayrılırsanız, faiz olur diyor.»

Bu hadîsi şerîfin içinde sanâî yok, ticârî yok, ziraî yok — bakın: Para değişimi var. Para değişiminde dahi bir şeyin artması veyâ eksilmesi söz konusu olmadan, artıp eksilmese de — taraflar mekândan ayrılırsa — faiz olur diyor. «Biz faizi illâki artımda arıyoruz. Bakın, faizi biz artımda aramıyoruz değil; bir kimse nakitte de —aynı şekilde, gittin dedin ki bana 10 gram altın ver; 10 gram altının parasını verdin, ama 10 gramı almadın— senin ondan 10 gram altın alacağın vâr. Adam dükkânı bıraktı gidiyor değil mi. Sen de peşinden gideceksin; yoksa faiz olur diyor hadîsi şerîf.»

Hadîsin mantığına itirâz: «Param emanette, ben gideyim altın alayım»

«Buna mantık yürütmeye kalktığında, mantık bunu almaz. Diyecek ki ‘Para emânette; ben gideyim sana 10 gram altın alıp geleyim.’ Benim vekîlim oldu — ben bazı zaman Abdullatif’e ‘fiyat al abiciğim’ diyorum. Ben şu kadar–bu kadar; o fiyatı alıyor, ‘tamam’ diyor; biz o fiyata dolar aldık veyâ sattık; neyse. Ondan sonra ‘Gel sen parayı al, git’ diyorum Abdullatif’e. Abdullatif geliyor parayı alıyor, gidiyor; dolar oradan alıp geliyor. Öbür türlü faiz olur; faiz olur diyor hadîsi şerîfte.»

«Şimdi bu hadîslerin hepsini alt alta üst üste okuyan, gören bir kimse bu hatâları yapması mümkün değildir.» Ama bir kimse «bir halt karıştıracak ya, bir halt karıştıracaksa, o zaman başka türlü davranacak». Çünkü o başka türlü davranacak — Allâh muhâfaza eylesin. Bunlar da aynı: Onlar kapitalist sistemin boyunduruğu altına girecekler. O yüzden «Çevir kazı, yanmasın» diyorlar.

«Hukuksal hîleler»: Modernist fıkıhçının itirâfı

«Ama bu arada da onlar, faizle borçlanmaya imkân veren hukuksal oyunlara — ya da daha doğru bir ifâdeyle hukuksal hîlelere — başvurmaktan da geri durmamışlardır.» Yâ’nî modernist fıkıh kendi yapısı içinde bile «hîlei şer’iyye» tarzı dolambacalı yollardan istifâde etmiştir. Fazlur Rahmân devâm eder:

«Bizim önümüzdeki sorun, bu hukukî yasağın muhâfazakârların sandığı kadar Kur’ân’ın niyetini sâdıkâne şekilde yansıtılıp yansıtılmadığıdır. Ama şu kadarını söyleyebiliriz ki, modern ekonomide faiz de farklıdır.» Mustafa Özbağ Efendi: «Bu düşüncesine katılmıyorum. Ve bugünkü ekonomiyi de modern ekonomi olarak tanımlamıyorum. Bugünkü ekonomi vahşî bir ekonomidir; vahşîliği bize modernite olarak sunmaya çalışıyorlar. O yüzden aslâ ve aslâ bunu kabûl etmiyorum.»

Hakan kardeşin metin kaynakları: Fazlur Rahmân, Osman Durmaz, Neşet Çağatay

«Bu yazı tümüyle alıntılıdır. Profesör Fazıl Rahmân, İslâmî Yenileme (cilt I–II–III–IV); Osman Durmaz, Faizler Bağ Üzerine Çağdaş Tartışmalar; Neşet Çağatay, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ribâ–Faiz Konusu, Para Vakıfları ve Bankacılık.» Hakan kardeşin hazırlamış olduğu sorular burada sona erer. «Faiz ve ribâ ayırımı» olarak gelen bu sohbet silsilesi burada biter.

Mustafa Özbağ Efendi’nin nihâî tutumu nettir: «Ben bir tarafımdan klâsik düşünür, klâsik dîni anlamaya ve yaşamaya çalışırım. O yüzden Kur’ân ve Sünnet senedinde imamlardan içtihâdlarında eski içtihâdlar neyi emrettiyse, ben onu bilir, onu söylerim. Benim için faiz ile ribâ arasında bir fark yoktur. Faiz ve ribâ — ne derseniz deyin — hepsi de yasaktır, harâmdır, la’netlenmiş bir iştir. Bunu ilk okuduğum yıllardan itibâren hep söyledim; savunmaya da devâm ederim.»

Dârü’lharp hükmü: Hz. Mekhûl rivâyeti ve İmâmı A’zam’ın ölçüsü

«Dârü’lharpte —İslâm hukukunun bulunmadığı yerde— Müslüman ile harbînin arasında faiz yoktur.» Bu hüküm, Hz. Mekhûl hadîsi şerîfinden hareketle İmâmı A’zam hazretleri tarafından ölçü olarak alınmıştır. Buradan dârü’lharpte Müslüman ile gayrimüslim arasında faizin —alışverişlerde fazlalık ve eksiklik açısından— «hüküm olarak geçerli olmadığı» beyân edilmiştir.

«Bu sâdece Hz. Mekhûl hadîsi bile bu mes’eleye yeter iken; Vedâ Hutbesi’nde Mekke fethedildikten sonra Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin amcası Abbâs’ın faiz işine son vermesi de buna bir delildir.» Çünkü Hz. Abbâs’ın faiz işinden istifâde etmek — son verme hadîsesine kadar — bir cevâz alanı oluşturur. Hz. Abbâs Bedir günü Müslümandı; Bedir’de «bir hâfiye gibi» çalıştı (öyle söyleyelim) — Müslüman olmasına rağmen, hâfiye gibi Müslümanların lehine çalıştı; Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine bilgi aktarımı yaptı.

Hz. Abbâs’ın esir alınışı, fidye ve Mekke’ye geri dönüş

Bedir’de Hz. Abbâs Müslümanlar tarafından esir alındı; esir alınca fidye vererek cânını kurtardı — öyle bir görüntü verildi. Hattâ Allâh Resûlü dedi ki: «Ey amca! Sen Mekke’de lâzımsın. Kendi parandan dedi, fidyeni ver, kurtar kendini; tekrar Mekke’ye dön» dedi. Defalarca Hz. Abbâs Mekke’den Medînei Münevvere’ye gidip geldi; onun çarkı döndü. Çarkı neydi? Faiz çarkı idi.

«O yüzden Hz. Abbâs’ın da bu işi böyle yapması câizdir. Bu konuda bir sıkıntı yoktur.» O yüzden dârü’lharp için bu kadar uğraşıyorlar — modernist çevre bu fetvâdan istifâde edilmesini istemez. Çünkü Fazlur Rahmân’ın veyâhûd Pakistan’dan bu örneklerin olmasının sebebi şudur: Pakistan kendisini «İslâm Cumhûriyeti» olarak nitelendiriyor; öyle nitelendirince faizi ne yapacağı konusunda burnu kısılıyor. Bu yüzden orada buna çıkış yolu aramaya çalışıyorlar.

Türkiye ve diğer İslâm ülkeleri: «Yönetimi İslâm olmayan, halkı Müslüman»

«Oysa, meselâ Türkiye’de veyâhûd diğer başka İslâm ülkelerinde — Müslüman halkı Müslüman olan, ama yönetimi İslâm olmayan yerlerde — bu iş basittir, bu iş kolaydır.» Ne darlar, dârdır; mü’minler kâfirin arasında — faiz yoktur. Ama o zaman da şu giriyor devreye: «Müslümanlarda bir uyanış başlayacaktır.» Müslümanlar diyecekler ki: «Yâ bizim yaşadığımız bu devlet sistemi İslâmî bir devlet sistemi değildir.» Bunu görecekler, bunu öğrenecekler. Böyle olunca da bir uyanış başlayacaktır.

O uyanışın önüne geçmek için, Müslümanların içerisinden çıkmış olan ve Müslüman’mış gibi görünen — bizim dilimizi konuşan — bir kısım ehli siyâset bizim önümüze çıkıyor. «Artık dinin 1400 yıl önceki kurâllarla, hukukla yaşanamaz olduğunu; dînin de güncelleşmesi gerektiğini bize söylemeye başlayacaklar; söylüyorlar.» Böylece bizim önümüze farklı bir karanlık ve kirli bir mecrâ açıyorlar.

«Allâh 1400 yıl sonrasını bilmiyor muydu?» — Güncellemecilerin temel hatâsı

«1400 yıl önce —Hz. Allâh’ın hâşâ indirmiş olduğu, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından yaşanmış olan— dîni; onlar 1400 yıl sonra ne olacağını bilmiyorlar mıydı, daha şimdi bugünün siyâsetçileri bildiği gibi? Böyle bir sıkıntılı ortamın içindeyiz.» Şunu diyemiyorlar: «1400 yıl önceki dînin getirmiş olduğu kurâllar manzûmesini uygulamakta zorlanıyoruz; uygulayamıyoruz. Bunu savunamıyoruz; bunu uygulamaya kalksak, bunu savunmaya kalksak, boynumuza nasıl bir ilmek geçeceği belli değil, başımıza nasıl bir iş geleceği belli değil.» Bunu diyemiyorlar.

Ya da çarpık bir dînî eğitim almışlardır; çarpık bir dînî eğitim aldıklarından dolayı, o çarpık dînî eğitimlerini insanların önüne koyuyorlar. «Siz bir topluluğa — Türkiye’deki dîni siyâset üzerinden anlamaya ve yaşamaya çalışan bir topluluğu — Efgânî, Ali Şerîatî çizgisinde bir dîn öğretisi verir de Ali Şerîatî’yi, Abduh’u, Efgânî’yi baş tâcı ettirirseniz; oradan çıkacak olan siyâsîler bunun böyle olması gerektiğini söyleyeceklerdir.»

Hadîs reddi ve dînî reformizm — iki yolun da küfre çıkışı

Bu tipler hadîsi şerîfleri reddedecekler. Hadîsi şerîfleri «konuyla ilgili kendisi gitmesi açısından» değil, esâsı açısından zayıf görecekler. Hadîslerle amel etmek istemeyecekler. Bunların yetiştirdiği, bunların oluşturduğu grup; «dîni güncelleme» gibi bir gaflete veyâ «İslâm dîninin reform edilmesi lâzım» şeklinde reformist bir sapkınlığa düşenler olacaktır — ki oluyor.

«Saman alevi gibi zaman zaman çıkıyorlar bu ehli siyâset. Hadlerinden fazla laf konuşuyorlar, haddi hudûdu bilmiyorlar. Çünkü haddi hudûdu bilmeyince de iki tâne mikrofon görünce orada atıp tutuyorlar.» Kimi «İslâm dîninin 1400 yıl önceki hukukla hukuklanmasının mümkün olmadığını, o hukukun dışarıda kaldığını, şu anda bunun uygulanmasının mümkün olmadığını» söyleyip — bu inançta ölürse kâfir olup gidiyor. Kimi «1400 yıl önceki dîni siz bugün böyle yaşayamazsınız; güncellemeniz lâzım» diyor; eğer böyle söyleyip buna îmân ettiyse, bu noktada durduysa — o da îmânını bırakıp bu dünyâdan göçüp gidiyor. «Şimdi sıkıntı budur.»

Hatırlatma: Dînin güncelleme derdi yoktur

«Normalde dînin güncelleme derdi yoktur; dînin reformist derdi yoktur. Allâh Kur’ân’ı indirdi; Kur’ân meydanda. Cenâbı Hak, o Kur’ân’ı yaşasın, yaşatsın, tebliğ etsin diye bir Peygamber gönderdi — Muhammedi Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem. O peygamberin yaşadığı, öğrettiği dîn neyse, meydandadır; saklı–gizli değildir.» Bir şeyi yaşayamıyor olabilirsin; yaşayamıyor olmak onu reddetmeyi gerektirmez, getirmez.

«O yüzden bunu uygulamak sana zor gelebilir. Ama sen kalkıp da toplumun önündeki insanlara ‘Yok, reformu edilmesi lâzım; yok, işte bu konuda güncellenmesi lâzım’ dediğinizde — o hadîsi şerîfe çarpmış olursunuz: Hadîsi şerîfler bildirir ki, âhir zamanda öyle kimseler çıkacak ki sizin dilinizden konuşacaklar, sizin gibi namâz kılacaklar, ama sizleri cehenneme doğru götürecekler. Onların yolları ayrı; onların dilleri çatal. Dili çatal olanın gönlü de çataldır. Uzak durmakta fayda vardır.»

«O yüzden, zaman zaman bunlar daha da çoğalacaklardır; âhir zaman. Çünkü hayır zamanda bunlar çoğalacaklarından dolayı, şimdiden biz önlemlerimizi almış olalım.»

Suâl: Hz. Osmân’ın köpek öldürme ve güvercin kesme emri (Edebü’l-Müfred)

Geçen haftadan kalan ilk suâl: «Edebü’l-Müfred’deki bir hadîsi şerîfte rivâyet edildiğine göre, Hz. Osmân radıyallâhu anh her Cum’a hutbesinde köpeklerin öldürülmesini ve güvercinlerin kesilmesini emrettiği söylenir. Bunun doğruluğu nedir ve nedeni?»

Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı: «Edebü’l-Müfred’de bunu Buhârî kendisi okuduysa, okumuştur — doğrudur. Normalde ‘köpeğin artığı necistir’ diye hüküm vardır. Başka bir rivâyette de, köpeklerle alâkalı ‘onlar canavardır’ diye gelmiş hadîsi şerîf vardır. O yüzden köpeklerin Medînei Münevvere içerisinde dolaşmasını bu mânâda yasaklamış olabilir. Veyâ bu tip şeylerin neye bina söylendiği döneme baktığımızda — meselâ bir kuduz hastalığı olduysa, bir kuduz vakası görüldüyse — ‘köpekler öldürülsün’ diye söylenmiştir. Kuduz vakası devâm ediyordur; birkaç hafta bununla alâkalı yorum yapılmıştır olabilir.» Güvercinlerin öldürülmesi de, güvercin besleyip bu uğurla tutturanlar varsa — onlarla alâkalı bir hadîsi şerîfe binâ olmuş olabilir.

Suâl: Geline zekât ve fitre verilebilir mi?

«Oğluna veremez; gelinine verir.» Bu, fıkhın hısımlık (usûl ve furû’) hükmünden kaynaklanır: Kişi kendi usûl ve furû’una zekât veremez. Gelin, kişinin furû’u değildir; oğlunun hanımı olarak ondan ayrı bir nafaka sorumluluğu altındadır. Bu sebeple geline zekât ve fitre verilebilir.

Suâl: Eriyen parayı bankaya yatırıp faizini yemek câiz mi?

«Elimizdeki bir malı sattığımızda günümüz şartlarından dolayı duran paramız eriyor. Bu yüzden parayı bankaya yatırıp faizini yememiz, İslâmî yönetimle yönetilmediğimiz için uygun mudur?»

Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı: «Eğer normalde yapabilecek başka bir şeyiniz yoksa, dârü’lharp fıkhına göre yapabilirsiniz.» Yâ’nî mes’ele, dârü’lharp istisnâsı içinde değerlendirilir; öncelikle başka mâkul bir muhâfaza yolu varsa o tercîh edilir, çâresizlik hâlinde Hanefî istisnâsı çalışır.

Suâl: Eşin imâm olması

«Eşim bana imâm olabilir mi?» — «Olabilir; onda da sıkıntı yoktur.» Bu cevâb, evin içindeki cemâat namâzlarında erkeğin eşine —kıyam, rükû ve sücûd hizâsı korunarak— imâmlık yapmasının câiz olduğunu beyân eder. Suâller burada bitti.

Ortadoğu paradoksu: Faiz almayı reddediyor, IMF’den borç alıyor

«Arap ülkelerindeki çoğu insan ribâyı almak istemiyor; ama burada bazı üçüncü bölge — üçüncü kesim — ülkelerde paranı yatırdığın zaman ‘faiz alma’ diyorlar. Genelde bu sömürü düzeninin bir uzantısı şeklindedir: Ortadoğu’daki zengin insanlar paralarını oraya yatırıyorlar; faizden gelen parayı orada bırakıyorlar.»

«Ayrıca Ortadoğu’daki bazı zengin ülkeler IMF’den borç alıyorlar; borç alırken faiz ödüyorlar; ama kendileri yatırım yaptığı zaman, oradaki faiz parasını almayı reddediyorlar. Bunun yorumu, bir Arap atasözü ile ifâde edilir: ‘Boynunu eğri’ demişler; ‘Neren doğru ki?’ demiş.» Ortadoğu’daki uygulamaların hepsi de üç aşağı beş yukarı budur. Buna bakacak olursanız, petrol gelirlerinin hiçbirisi de ellerinde değildir; isterse Batı, onların paralarının hepsine el koyar — canı sıkıldığında el koyuyor zâten. «Dondurdum» diyor, geçiyor. Meselâ Libya’nın paraları ne oldu? Hiç bilen var mı? Irâk’ın paraları ne oldu? Hiç bilen var mı? «Batı vahşî» dediğim de o yüzdendir; onu değil ki!

Petrol – Dolar takası: Karşılığı olmayan kâğıt

Oradaki çarpıklıklar bir tâne–iki tâne değildir. Dolar misâli: Ne sattı bu ülkeler? Petrol sattı. Ne aldı? Dolar aldı. Doları görmüyor ki adam; onun banka hesâbında dolar var. Sonra bir müddet sonra Amerikan Merkez Bankası diyor ki: «Sen bu kadar doları ne yapacaksın? Buyur, gel; Amerikan Merkez Bankası’nın kâğıtlarını verelim.» Amerikan Merkez Bankası’nın kâğıtlarını veriyorlar; bakın yine dolar ortaya çıkmıyor.

«Hepimizin cebinde var üç kuruş–beş kuruş. Ticâret yapanlar — bilhassa böyle aktif ticâretin içerisinde olanlar — cebimizdeki doların Amerikan Merkez Bankası’nda karşılığı yoktur. Daha ileri bir söyleyeyim: Dünyâ üzerinde dolaşan kâğıt paraların büyük bir çoğunluğunun Merkez Bankası’nda karşılığı yoktur.» Cebinizde ne kadar kâğıt varsa, banka hesaplarınızda ne kadar kâğıt para varsa, hiçbirinin Merkez Bankaları’nda karşılığı yok.

«Ütülüyorsunuz, sömürülüyorsunuz, aldatılıyorsunuz»

«Ütülüyorsunuz, sömürülüyorsunuz, aldatılıyorsunuz, kandırılıyorsunuz. Hiçbirinin karşılığı yoktur.» Hadi memleket senin Türk parası, memleket senin; bu memleketin insanısın; karşılığı olsa ne olacak, olmasa ne olacak; memlekete fedâ olsun. Ama cebinizdeki her dolar veyâ euro, Amerikan ve Avrupa Merkez Bankası’na verdiğiniz kredidir. Yâ’nî onlara kredi veriyorsunuz — kâğıt karşılığı.

«Çünkü adam sabahtan akşama kadar basıyor; bastığı ile geliyor, senin neyin varsa alıyor gidiyor. Bir çanta dolarla bir tırman oluyor, alıp gidiyor; senden reel mal alıyor.» Sen desen ki: «Bunun karşılığında bana altın ver» — hayât bitti işte. Hayât orada bitti. Çünkü o doların altın karşılığı kaldırılmıştır (1971 Bretton Woods kopuşu, Nixon Şoku).

Altın hesabı: «Fare yemez, kedi yalaması»

«Sen şimdi ne kadar bekleteceksin kasanda doları? Örnekliyorum: 100.000 dolar bekleteceksin. 100.000 dolar ne yaptı? 20 milyar yaptı. Kaç para dolar bugün, Abdullatif? — 18.700.» Bin dolar ne yaptı? 18.700 lira. 100 bin dolar 1.870.000 lira civârı yaptı. Bunun karşılığı kaç kilo altın alır? Altının kilosu yine misâl olarak 1.060 lira olsa diyelim — örnekleme: Adam kaç kilo altın aldı? 2 kilo altın aldı.

«Siz gitseniz, 2 kilo altın alsanız, 2 kilo altındansınız — garantidesiniz! İsterse vâr yerin yerinden batsın; yarın batsın inşâallâh — bitti. Bak senin paran ortadan kaybolmaz; senin paran emîn, senin paran garantide. Kaç paran var? 100 bin liran var: Git 100 bin liralık altın koy kenara, paran garantide.»

«İhrâcat mı yapıyorsun? — Hayır, ithâlât da yapmıyor; ne tutuyorsun ki?»

«Ben bazen etrâfımdakine diyorum: ‘İhrâcât mı yapıyorsun?’ — ‘Hayır.’ ‘İthâlât mı yapıyorsun?’ — ‘Hayır.’ ‘Neden dolar tutuyorsun kardeşim cebinde?’ Yâ, hadi ihrâcât yapsan, ithâlât yapsan, o ticâretin içerisinde mecbûr kaldığın için onu dolarla yapıyorsun — iyi, kenarda tutacaksın parayı. Ne mânâda dolar alıyorsun?» — «Kahrolsun Amerika!» de, ama hemen hesâbında milyon dolar olursun; veyâhûd kasanda dolar bekler. «100 bin doları konuşmuyorum ben; böyle biraz daha yüksekleri konuşun.»

«Ne tutuyorsun ki? Veyâhûd yatırım yapacak bir kimse para biriktiriyor; git altın al kardeşim! Dolarla ne işin var senin? Euro ile ne işin var? Bakın, karşılığı yok!» Ne zaman düğmeye basılacak? Düğmeye basıldığı anda insanların elindeki kâğıt paralar iş görmez hâle gelecek. Hoş, şu anda kâğıttan da çıkıyorlar — iş dijitale dönüyor.

Türkiye Merkez Bankası dijital paraya geçişte önde

«Bu konuda Türkiye Merkez Bankası biraz bir çift önde gidiyor. Şimdi Türkiye kendi dijital parasını çıkarıyor.» İş dijitale doğru yürüyor. Şunu diyorlar: «Siz elinizdeki parayla kalkıp onu–bunu, bir şeyler alırsınız; almayın. Siz parayı çarçur edersiniz; o yüzden dijitale dönün.» Dijitale dönecek iş; artık parayı hiç görmeyeceksiniz. Türk parasını görmeyeceksiniz, TL’yi görmeyeceksiniz; bir tek madenî görebilirsiniz. Madenîyi de şimdi kayıt altına almaya çalışıyorlar — sertifikalandırma yoluyla.

«İşte şunu–bunu yaptırıp o altını kayıt altına alıp ‘kimde ne kadar ne altın var?’ diye tespît etmeye çalışıyorlar. Yarın öbür gün bir şey olduğunda, o altınlara da el koyacaklar. Hani diyorlar ya: ‘Altın hesâbı, bankada altın hesâbı aç’ — altın nerede? Götürdün, elinden verdin altını; onlar orada bir değer biçiyorlar.»

Bankada altın hesâbı: Müdür ile geçen müşâhâde

Mustafa Özbağ Efendi bizzât yaşadığı bir hâdiseyi nakleder: «Kendim sordum. Çünkü müdür baktı — ben böyle sakallıyım — dedi ki: ‘Önce bir Mustafa Özbağı…’ ‘Hangisi?’ dedim. ‘Yukarıda bir tekke vardı, oradaki Mustafa Özbağı.’ ‘Evet, o’ dedim — ‘O Mustafa.’ Ondan sonra bana altın hesâbı açmamı söyledi; dedi ki: ‘Şimdi başka bir hesâp türü yoktur. Sende varsa altın vardır.’ Dedim: ‘İnsanın gözünden tanıyorsun, müdürüm.’ Daha fazla hürmet etmeye başladı.»

«Ama ben ne altın? Çok o vardı ya altın — vardır bende; reddetmiyorum. ‘Ah, kendim altın olmuşum; ben altın!’ dedim. ‘İnsanın gözünden tanıyorsun, daha fazla yürümede’ deyince, altın hesâbını söylüyor. ‘Ne yapıyoruz?’ dedim. Müdürüm: ‘Böyle bir de meselâ külçe ise sıkıntı yok dedi; külçeyi getiriyorsunuz, bizim burada belli zamanlarda komisyon toplanıyor; o komisyon külçeye bakıyor — kaç ayar? 22 ayar mı, 24 ayar mı? — 24 ayar; tespît ediyoruz dedi.»

«Madenî veriyorsun, rakam alıyorsun — kâğıt bile değil»

«’O günkü kur üzerinden TL’ye çeviriyor; soru üzerine faizi koyuyor. Bir kilo altının var, ama senin.’ Dedim: ‘Madeni bırakacağız biz burada, sâdece oraya rakam mı gelecek?’ Böyle baktı bana: ‘Yâ, elindeki madeni götürüyorsun; maden olarak kalmıyor. Sana rakam söylüyor sâdece; madeni veriyorsun, rakam satın alıyorsun. Harf satın alıyorsun! Kâğıt da değil öbürkü: Kâğıt veriyor; bu kâğıtta vermiyor. Sâdece rakam veriyor sana: ‘Senin diyor bu kadar paran var burada.’ Tamâm, harika; bu mu?’ dedim. ‘Bu’ dedi. ‘Tamâm mı?’ dedim. ‘Müdürüm, teşekkür ederim’ dedim. ‘Allâh râzı olsun’ dedim. İçimden dedim ki: ‘Allâh Allâh, ya şu sisteme bak — elindeki madeni götür bankaya, ver; banka sana bir rakam versin, ‘Senin meselâ bir milyârın var burada’ desin. Nerede para? Yok. Nerede bankadan? Ne olarak? Rakam olarak.’

«Dedim: ‘Adam altın isterse?’ Dedim: ‘Sonunda adam geldi 5 ay sonra; benim altınım var.’ Vermiyor; para veriyor sana yine — kâğıt veriyor; altını vermiyor. Gene sen o kâğıtları alacaksın; gene sonra gideceksin Abdullatif’in yanına; Abdullatif’e diyeceksin: ‘Bir külçe, bir kilo bir külçe getir.’ O da diyecek ki: ‘Bu zamanda bir kilo külçe nerede bulunur her esnâfta? Yarın sabahleyin gel, Merkez Bankası’ndan Anadolu’nun’ diyecek. — Öyle yapıyorlar, değil mi?»

Kāide: Kâğıt verip maden almak en mantıklısıdır

«Sen ‘gel’ diyorsun. ‘Yeter ki bulunur’ diyorsun. ‘Tamâm; hemen pembeleştin!’ Ne kâğıt verip maden almak en mantıklısıdır budur. Kâğıt vereceğim; madeni alacağım. Maden erimez, kokmaz, kaybolmaz, zamânı geçmez — değil mi? Hatırlatıyor, durur orada. Fare yemez, kedi yalaması.» — Bu son ifâde, annesinin altın hakkında söylediği eski bir tâbîrdir: «Hanım öyle derdi altınla alâkalı: Fare yemez, kedi yalaması.»

Kapanış: Helâllik ve dârü’lharp istisnâsının te’sîs ettiği çıkış yolu

«Sorular bitti. Hakkınızı helâl edin. Geceniz hayır olsun. El-Fâtihâ. Âmîn.» Faiz–ribâ ayrımı tartışması ile beş ders boyunca süren bu silsile bu noktada nihâyet bulur. Hâsılı:

  • Faiz ile ribâ aynı şeydir; her türü harâmdır, la’netlenmiştir.
  • Modernist «câhiliyye ribâsı», «üretim kredisi istisnâsı», «kelime farkı» tezleri — silsilesi masonik, neticesi kapitalist kölelik olan tezlerdir.
  • Dârü’lharpte —İslâmî bir yönetim olmayan yerlerde— Müslüman ile harbînin arasında faiz hükmü geçerli değildir (Hz. Mekhûl rivâyeti, İmâmı A’zam).
  • Hz. Abbâs’ın Mekke’deki faiz çarkı, hem dârü’lharp istisnâsının hem de «faizin mâhiyetinin para satışı olduğu»nun mütevâtir delilidir.
  • Kâğıt paralar Merkez Bankaları’nda karşılıksızdır; altın saklamak hâlen en mantıklı muhâfaza yoludur.
  • Dînin «güncelleme» ya da «reformu» derdi yoktur; Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin yaşadığı dîn meydandadır; ona ittibâ edemiyor olmak, onu reddetmeyi getirmez.

Kaynakça

  • Fazlur Rahmân, İslâmî Yenilenme: Makâleler, c. I–II–III–IV (çev. Adil Çiftçi).
  • Yakup Şah, «Ribâ ve Faiz» makâlesi, Sekafet Dergisi, Lahor, Aralık 1961 — Pakistan İslâm Kültür Enstitüsü neşri.
  • Muhammed Abduh, Tefsîru’l-Menâr, Kâhire — İbnü’l-Kayyim’in ribâ tasnîfi üzerinden modernist banka faizi savunması.
  • Osman Durmaz, Faiz–Ribâ Üzerine Çağdaş Tartışmalar.
  • Neşet Çağatay, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ribâ–Faiz Konusu, Para Vakıfları ve Bankacılık.
  • Muhammed Ali Cinnah, Pakistan Devlet Bankası açılış konuşması, 1948.
  • Pakistan Anayasası 1956 ve 1962 — yönetim ilkeleri kısmında ribânın kaldırılma vâ’di.
  • Buhârî, el-Edebü’l-Müfred — Hz. Osmân’ın köpek ve güvercin emrine dâir rivâyet.
  • Hz. Mekhûl rivâyeti: «Dârü’lharpte Müslüman ile harbî arasında ribâ yoktur» (İmâmı A’zam’ın delili).
  • Hz. Abbâs’ın Bedir esâreti ve Mekke’ye dönüşüne dâir Sîret kaynakları.
  • Muhammed İkbal’in sosyalizm sempatisi ve Batı kapitalizmi eleştirisi: Reconstruction of Religious Thought in Islam (Hutbeler, Londra–Lahor).
  • Uhud Savâşı’na dâir teçhîzâtın faizli para ile alınmış olabileceğine dâir bazı ulemâ rivâyeti (sohbette zikredilen.)
  • Bretton Woods sistemi ve 1971 Nixon Şoku — doların altın karşılığının kaldırılışı.

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — Sohbet Kaydı. Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet serisinden derlenmiştir. Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Sünnet, Silsile, Tekke. → Tasavvuf Sözlüğü‘nün tamamı