Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak gündüzünü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i, Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, Hakkı haykıran, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Nerede Müslümanlara zulmediliyorsa, nerede Müslümanların hakkına, hukukuna tecavüz ediliyorsa, namusu, şerefi, haysiyeti ayaklar altına alınıyorsa, Cenâb-ı Hak bunları yapanlardan Müslümanların intikamını alsın. Filistin’i bu tip zulmün altında inim inim inleten, yüz elli yıldan beri orada Müslümanları şehit eden bu Siyonist israil ve destekçisi batıyı dağıtsın. Doğu Türkistan’a ve tüm islam alemine özgürlük nasip eylesin. Amin. Ecmain. 2140. beyitten devam ediyoruz. Geçen hafta, “Ey körler güruhu, ne iştesiniz, ne yapıyorsunuz? Aranıza bir gören kişi alın.” burayı okumuştuk. inşallah buradan devam ediyoruz:
“Sen de sana sopa verenin eteğini tut. Bak bir kere, Adem peygamber
istidlal ve isyan yüzünden neler çekti.”
“Sen de sana sopa verenin eteğinden tut.” Yani bir manevi olarak körsün, amâsın senin yürümen için gören birisi senin eline bir sopa vermiş. Sen o zaman o sopayı verenin eteğini tut. Sen sopaya güvenme, sopayı verene bak. Şimdi Adem’e hemen buradan geçiyor. O zaman normalde şimdi bir amâ sopasını sımsıkı tutar, öyle değil mi? Çünkü sopa ona yön verecek, ona yol gösterecek ve o sopayı da imal eden bir gören var. Bir asâ düşünün, asâyı yapan gören bir kimse lazım, bir asâ ustası lazım. O asâ ustası ne yapacak? Asâyı yapacak. Asâyı da ona göre ağacını belirleyecek, düzgün bir
ağaçtan yapacak. Düzgün bir ağaçtan yapınca da o asayı gören bir kimse yapacak ve gören bir insana muhtaç. O zaman bu işin zahirden maneviyata döndüğümüzde, o zaman insan gönül gözü açılmadıysa, o kimse kör. O zaman ona bir asâ lazım. O zaman asâ ne? Burada gören kimse, üstadı ve sen o zaman, Hazreti Pir bir çıt ileri daha gidiyor. Diyor ki: “O sopa verenin eteğini tut.” Yani o sopa değil, sopayı da veren var. Sen sopaya değil, sopayı verene bak, diyor. Seni daha ileriye götürüyor.
Yani burada aslında bir nebze sopayı, sebebi de ortadan kaldırıyor ve sopa, evet, sana lazım. Sen ne zamana kadar? Görünceye kadar sen sopayla yol yürüyeceksin ama görmeye başladığında sopaya ihtiyacın kalmayacak. Burda hani, bazen derslerde zaman zaman bahsederim, şehperest olmak, bir kimse görme duyusunu geliştirmiyor, bir gören var deyip tembelleştiriyor. Oysa sen de gör, o gören gibi ol sen de. Sufilik yolu, herkesin görmesini sağlamaktır. Mürşit orda usta, bilen, hikmet ehlidir. Ordaki insanlara görme yolunu öğretir. Yok, o kimse görme ihtiyacı duymuyor kendince tembelliğinden, o normalde çalışmıyor. Oysa onun da görmesi lazım. Tabi burda Hazreti Pir, Adem aleyhisselama atıfta bulunuyor, Adem aleyhisselamın kıssasına. Ne yaptı Adem aslında, şeytanın aklına uydu. Henüz daha peygamber değildi, cennette bulunan nimetlerinin içerisine gark olmuş vaziyetteydi. Ne yaptı şeytan? Bunlara vesvese verdi ve normalde Allah’a teslim olması gerekirken, cennet nimetlerinin içerisinde Allah’ın emrini yerine getirmesi gerekirken, ne yaptı? Şeytan, Havva’nın üzerinden ona vesvese verdi. Taha, ayet 120: “Şeytan Adem’e vesvese vererek, ‘Ey Adem, sana ebedilik ağacını ve yok olmayan bir mülkü göstereyim mi?” dedi. Oysa şeytan Adem’i kıskanıyordu. Çünkü kendisine o, kendisinden daha faziletli, daha kıymetli, daha ehven olduğunun bilincindeydi çünkü yaradılışta Cenâb-ı Hak Adem’e bütün sıfatlarının tecelliyatını öğretti, isimleri öğretti. Şeytan buna malik değildi ve bütün varlığa dedi ki: “Adem’e ne soracaksanız sorun.” Bu sefer şeytan çok hasislendi, onu kıskandı ve dedi ki: “Onu saptıracağım ben, onu yoldan çıkaracağım.” dedi.
O zaman sapanlar, şu anda saptırılanlar, şeytanın vesvesesine kananlar. Sen Kur’an ve sünnet-i seniyyenin dışında her ne yaptıysan, şeytanın vesvesesiyle yaptın. Çünkü sen zikrullahı bırakınca, şeytan kalbine oturdu, sana vesveseyi verdi ve bu sefer ne yaptı Adem ve Havva? O işte yasak meyvedir, ağaçtır, buğdaydır…Neyse, üzerinde müteşabih çünkü neyse, o ağaca yaklaştı. O ağaca yaklaşınca, Cenâb-ı Hakk’ın emrini yerine getirmedi, gaflete düştü, unuttu. Şeytan ona vesvese vererekten, onu gaflet çukuruna attı. Gaflet çukuruna atınca, onlar o yaklaşılmaması gereken ağaca yaklaştılar. Ağaca yaklaştılar, bazı rivayetlerde meyve yedi diyorlar. Bunlar müteşabih
olduğundan, onlara girmiyorum hiç ama Cenâb-ı Hakk’ın burada emrini çiğnediler. Yaklaşmayın denilen yere yaklaştılar. Bu sefer üzerlerindeki manevi koruma, manevi libas, onların üzerinden sıyrılıp alındı ve onlar o güne kadar edep yerlerini görmemişlerdi. Bu sefer edep yerlerini gördüler. Çünkü gözlerinden perde kalktı. Gözlerinde perde vardı, birbirlerinin edep yerlerini görmüyorlardı ama Allah’ın emrini çiğneyince, onların gözlerinden perde kalktı. Onlar birbirlerinin edep yerlerini gördüler. Birbirlerinin edep yerlerini görünce, birden utanma hissi geldi. Birden utanma hissi gelince, onları cennetin herhangi bir ağaç yaprağıyla örtmeye çalıştılar ki örtmedi cennetin yaprakları onları ve bu hadiseden sonra, Hazreti Allah onun peygamberliğini ona tebliğ etti. Yeryüzüne gönderilirken, peygamber olarak gönderildi. Bu hadise bazen böyle değişik televizyonlarda, orda burda dinliyorum. Hani, “işte peygamberken bu hadise oldu.” diye anlatıyorlar. Değil, peygamberken olmadı bu. Henüz daha peygamberlik ona tebliğ edilmemişken bu hatayı yaptı. Biz hemen burdan hareket ederekten, “Peygamberler de günah işledi, Adem de günah işledi.” Bu martavalı bize anlatıyorlar. Orda normalde baksalar halbuki, ayet-i kerimeleri biraz daha ince inceleseler onun bu hadisesi peygamberliğinden önce idi, henüz daha ona peygamberlik tebliğ edilmemişti. Bu hadiseden sonra ona peygamberlik tebliğ edildi ve o yeryüzüne Havva ile beraber gönderilirken Adem aleyhisselam, peygamber olarak gönderildi. Onun yaratılış formülü, üstün insandı. Üstün insan, her şeyiyle kemale ermiş. ‘Biz onu ahsen-i takvim üzerine yarattık’ diyor. Yaradılışı o ama bu hatası, bu bir hata bu çünkü Cenâb-ı Hakk’ın emrine muhalefet ediyor.
Bir peygamberin Allah’ın emrine muhalefet etmesi düşünülemez. Hata yapabilirler, geçmiş peygamberler ama Allah’ın emrine muhalefet söz konusu olmaz. Hiçbir peygamber, Allah’ın emrine muhalefet etmemiştir ama bizi illaki şimdi bizi oraya doğru götürüyorlar ya ‘peygamberler de insandı, onlar da günah işledi.’ imâm-hatiblerde, ilahiyatlarda söylenen söz bu. O yüzden buraya ayriyeten bir not düşmek istiyorum: Hiçbir peygamber, peygamberlik ona tebliğ edildikten sonra, Allah’a muhalefet edemezler. Allah’ın emrini çiğneyemezler. Bu, peygamberlere yapılmış en büyük iftiradır. Ne yazık ki islam dünyasında bunu küçük küçük küçük işlediler. Şimdi imâm-hatiblerde, ilahiyatlardaki öğreti şu: Hatta Hz. Peygamber de günah işledi, bu küstahlığı yapıyorlar, hatta Hazreti Peygamber de günah işledi, tövbe etti, Allah onun tövbesini kabul etti, affetti! Bu düpedüz iftira. Hem Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine iftira, hem peygamberlik müessesesine iftira hem de Adem’den itibaren bütün peygamberlere yapılmış en büyük iftiralardan birisi. Bir kimse, bir peygambere iftira atarsa, o küfür
ehlidir. Tekrar altını çizerek söylüyorum: Bir kimse, eğer bir peygambere iftira atar ise o küfür ehlidir. Allah muhafaza eylesin.
işte normalde hani o gün için Adem cennette vahiye tabi olmadı, akla tabi oldu. Akla tabi olunca vesvese bu hatayı yaptı. Hazreti Pir de diyor ki beyitinde: “Bir kere Adem peygamber, istidlal ve isyan yüzünden neler çekti.” Bir hata işledi, bu hatasından dolayı cennetten kovuldu. Cennetten kovulmakla kalmadı, Havvasından ayrı düştü. Havva Hindistan’da, Adem aleyhisselam Arafat’ta ve kırk yıl tövbe etti. Adem aleyhisselam günahına, bu hatasına kırk yıl tövbe etti. Yani bu küçücük hatadan kırk yıl tövbe etti, Hazreti Muhammed-i Mustafa, bizim önümüze Cenâb-ı Hak, Muhammed ümmetine öyle bir lütuf, öyle bir ikram koydu, Cenâb-ı Hak dedi ki: “Kim tövbe ederse, Allah onun tövbesini kabul eder.” Kırk yıl demedi. Hazreti Muhammed-i Mustafa dedi ki: “Kim yüz sefer ‘Subhanallahi ve bihamdihi, estağfirullah el azim’ derse, deniz köpükleri kadar günahı olsa, Allah onu affeder.’ dedi. Lütfa bak! ‘Kim cemaatle zikrullaha oturursa, oradan günahları hayra çevrilmiş olarak kalksın’ buyurdu. Lütfa bak. Muhammed ümmetinin lütfu. Az önce üç tevhit okuduk, cemaatle zikrullah yaptık. Evet, burdan geçmiş günahlarımız affolmuş olarak, affolmadı yani sadece afla kalmadı, ‘hayra çevrilmiş olarak kalkınız’ diyor, hadis-i şerif bu. O zaman, o günahlar hayra çevrilmiş olarak kalkacağız buradan, Cenâb-ı Hak, cümlemizi temizlesin, inşallah.
O yüzden Hazreti Pir burda Adem Aleyhisselam’ın çektiklerini önüne koyuyor. O zaman insan nefsine şeytan vesvese verir mi? Evet ve şeytan normalde o vesveseyle bizim aklımıza uydurur mu? Evet. Hep derim ya derslerde: Akıl araçtır, amaç değildir. Aklı amaç haline getirirseniz, aklınızı ilah edinmiş olursunuz. islam dini, akıl üstü bir dindir. Akıl üstü. islam dini, akıl dini değildir, akıl üstü bir dindir. Akıl dini dediğimizde, oturur 5-10 kişi, aklına göre bir şey yapar. Hani şimdi şimdi bizim içimize onu da sokuyorlar ya. Hani ‘bu akla muhalif bu ayet-i kerime.’ Senin aklına muhalif. Neden? Sen küçücük beyninle düşünüyorsun çünkü küçücük bir şey o. Sende kalbi akıl çalışmadı çünkü. Kalbi akıl çalışmış olsaydı, öyle düşünmeyecekti. O yüzden akıl, normalde insanı normalde hakikate, doğruya götürünceye kadar lazımdır. Normalde insanı hakikat deryasında yüzdüren, Allah’a teslimiyettir. Allah’a karşı samimi olmaktır. Seni hakikat deryasında kulaç attıracak olan, seni hakikat deryasında yürütecek olan, Allah’a teslimiyetin ve samimiyetindir, aklın değildir. Sen aklına güvenirsen, tahtadan bacakla yürüyorsun, sağlam değilsin. Sen kalbi olarak din yolunda yürüyeceksin. Din yolu, kalbi bir yoldur. Halbuki koca imam-ı Azam koymuş: “iman nedir?” dediklerinde, “Dil ile ikrar, kalp ile tasdik” demiş. Kalp ile tasdik!
Dil ikrar eder. “Ben Müslümanım” der ama senin kalbin Allah’a ait. Senin kalbinden ne gelip ne geçtiğine Allah hükmedecek ona. Bizim dışarıdan hükmetme hakkımız da yok. “Ben Müslümanım” dedi bir kimse, biz onu Müslüman olarak kabul ettik, sen değilsin deme hakkına sahip değiliz. Bir kimse “Ben Müslümanım” dedi, bitti mesele. Bizim için Müslümandır o. Namaz kıldı kılmadı, oruç tuttu tutmadı, dinin gereklerini yerine getirdi getirmedi…Bizim işimiz değil. Biz onun beyanını doğru kabul ederiz. “Müslümanım” dedi, bitti mesela. Kalbi? O Allah’a ait. Münafık mıdır, mürtet midir, kâfir midir, iman ettim dediği şey dilinde midir, aklında mıdır, kalbinde midir? O bize ait değil. Hani daldan dala geçiyormuş gibi oluyor ya… Ha, bir kimse sahabeden bir kimse müşriğin birisini öldürüyor ya böyle, o diyor ki: “iman ettim.” O da korkudan iman etti diye öldürüyor onu. Allah Resulü çok üzülüyor, biraz da sinirleniyor: “Kalbini mi yardın, baktın? Kalbini mi yardın, baktın? Kalbini mi yardın, baktın?” diyor. Ölçü bu. Bir kimse “Ben Müslümanım” diyorsa, ona sizin, onun namusu, şerefi, haysiyeti, her şeyi kutsaldır. “Müslümanım” dedi, sen ona elinle, dilinle zarar veremezsin. O “Müslümanım” dedi çünkü. Mesele bitmiştir. Kalbi Allah’a ait. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, normalde insan bu zaman için demek ki geçmiş dönemlerde de böyle olmuş ama bu zamanda insan kendi aklını ilahlaştırmayacak, aklını ilahlaştırıp da yolda yürümeyecek çünkü islam akıl üstü. Dikkat edin, akıl üstü bir din. Rabbim bize teslim olmayı nasip eylesin. Amin.
“Musa ve Muhammed’in mucizelerine dikkat et. Sopa nasıl yılan şekline girdi, direk nasıl irfan sahibi oldu? Sopa yılan şekline girdi, direkten de inilti duyuldu. Bu mucizeleri, dini izhar için günde beş kere ilan ederler.”
E, sopa nasıl yılan şekline geldi? Musa aleyhisselamla alakalı. Yani, Musa aleyhisselam ne dedi Firavun’a? Dedi ki: “Ey Firavun, ben âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Bana Allah’a dair ancak gerçeği söylemem yaraşır. Rabbinizden size apaçık bir delil getirdim. Artık israiloğullarını benimle beraber salıver.” dedi. Çünkü Firavun’un sisteminde israiloğulları köle hükmündeydi. Dedi ki: “israiloğullarını bana ver, onları kölelikten azat et.” Firavun kıpti çünkü o günkü dille…Ama tabi Firavun da dedi ki: “Şayet bir delil getirdiysen ve doğru söyleyenlerden isen, onu ortaya koy” dedi. Tabi Firavun’un yanında kendi Kıpti din adamları da var. Her Firavun’un etrafında kendi Firavunluğunu tasdikleyen din uleması da vardır. Hiçbir sistem dinsiz ayakta durmaz. Ama doğru ama yanlış ve zalim sistemler dini istismar ederler ve din istismarcılarını yanlarına toplarlar destekçi olarak. Bakın, bütün peygamberlere karşı çıkanlar günün
din istismarcılarıdır. Dini otoritelerdir, o günün dini otoriteleri. Firavun’un yanında da vardır, Nemrut’un yanında da vardı, Ebu Cehil’in yanında da vardı, Yezid’in yanında da vardı, Emevilerin yanında da vardı, Abbasilerin yanında da vardı, Hazreti Hüseyin efendimizi şehit edenlerin içinde de vardı. Dini otorite, fetva verdiler onun öldürülmesine. Bütün sistemlerin payandasıdır din. O yüzden Cenâb-ı Hak der ki: “Din Allah’ın oluncaya kadar savaşın.” Bu ayet-i kerimeyi size söylemezler. “Din Allah’ın oluncaya kadar…” Yani o zaman yeryüzündeki yaşanan dinler, yaşatılan dinler Allah’ın değildir. Allah’ın olmadığı için peygamberler gönderir Cenâb-ı Hak ve o peygamberler gönderildiklerinde, ordaki dini nizam ilk savaşı onlara açar. Dini nizam vardır orada, bir sistem vardır. O dini nizam, o dini sistem peygambere savaş açar. Ve peygamber der ki: “Bu yaşadığınız din Allah’ın dini değil. Ben Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Gelin, buna iman edin.” der. “Gelin, buna iman edin.” deyince, mevcut nizamın elemanları ilk önce onlar karşı çıkar. isa aleyhisselamı darağacına götüren Musevilerdir, din adamlarıdır. Musa aleyhisselamın peygamberliğine karşı çıkan Firavun’un yanındaki din adamlarıdır, büyücülerdir.
Ne yapar Firavun? Hemen o büyücüleri toplar, kırk tane büyücü tıplar. O zaman kırk tane de mürşid-i kâmil vardır. Kırk tane de büyük şeytana tapan büyücü vardır yeryüzünde. Onlar da şeytanın velileridir. Onlar da eksik değildir. Ne zamana kadar? Ta kıyamete kadar. Kırk tane mürşidi kâmilin karşısında kırk tane de büyük büyücü vardır, şeytanın elemanıdır onlar. Onların da başındaki kimse şeytanla ahitleşir. Şeytanla ahitleştikten sonra direk şeytanın kutbudur o. Hatta onlar normal Müslümanmış gibi zamanın kutbuymuş gibi görünebilirler, gösterirler size. Şeytanın da velileri vardır. Sen onu Müslüman zannedersin. Neden? Gözün görmüyor. Gözün görmüyor çünkü. Sen şeytanın velisini normal islam velisi gibi kabul edebilirsin. Şeytanın siyasetçisini islam siyasetçisi olarak görürsün. Şeytanın devlet başkanını, sen islam devlet başkanı olarak da görürsün. Şeytanın bürokratını, sen normal bürokrat olarak da görürsün. “Bu bizden.” dersin. Onun masa açıktır orada, boyna oraya iniyordur rüşvet. Sen dersin ki: “Ya, bu bizden.” Seninle beraber namaz kılar. Hadis-i şeriflerde öyle söylüyor, Mustafa Özbağ söylemiyor. Senin dilinden konuşur, seninle beraber yer, içer, oturur, bir de Kur’an-ı Kerim okur. Tabii benim Kur’an okuyuşumu beğenmez zaten o. “Siz bunun peşinden mi gidiyorsunuz? Bir euzu çekmesini bilmiyor” der. Doğru söylüyor. Onlar çünkü ama onların okudukları Kur’an, hadis-i şerifte diyor ki: “Boğazlarından aşağı inmez.” Sen her güzel Kur’an okuyana aldanma. Bak bakalım, Kur’an-ı Kerim boğazından aşağı iniyor mu inmiyor mu? Görüyor musun onu? Görmüyorsun. Aldanma. Sen her “Lâ ilâhe
illallah” diyene aldanma. O tevhit dilden aşağı iniyor mu, inmiyor mu ona bak. Bakabiliyor musun ona? Bakamıyorsun. Temkinli ol, aldanırsın. Aldanırsın! işte Firavun da ne yaptı? Avanesini topladı, Musa aleyhisselamı da çağırdı ve Musa aleyhisselamı çağırınca, bütün hepsi de büyülerini yaptı. Hatta kıssada öyle anlatılır. Musa dedi ki: “Önce siz ne yapacaksanız yapın.” dedi. Tabi Musa’nın avanesi büyülerini gösterdi. Bakın, o gün için büyülerini gösterdi. Büyü, bu ne demek? Gözün aldanması demek. Hakikati görmüyor çünkü göz, hakikati görmeyince onu gerçek zannediyor.
Hakikati görmeyen gözler, orta yerde gördüklerini derinlemesine bilmediklerinden onu hakikat zannederler. Ona bir asa lazım. Cenâb-ı Hak Musa’ya ne dedi? ilham etti: “Ya Musa, asanı Allah’ın adını an ve at orta yere” dedi. Musa aleyhisselam “Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm” dedi, asayı attı. Asa kocaman bir yılan, ejderha oldu. Kırk tane büyücünün büyüsünü yutuverdi. Tekrar Musa’nın elinde asa oldu. Baş büyücü dedi ki: “Asanın yaptığına Musa da şaştı.” dedi. Bu dedi, Musa ile alakalı değil. “Musa’nın Rabbine iman ettik.” dedi. Sonra ne yaptı? O Firavun onların sağlı sollu parmaklarını kestirmeye başladı. Sistemler böyledir, Firavun sistemleri, ona biat etmezsen, sağlı sollu parmağını kesmeye başlar senin. Ne yapar? Seni zorlamaya çalışır, senin gözünü korkutur. Önce ne yaptı Firavun? Onların sağ serçe parmaklarını kestirdi, sol ayak serçe parmağını kestirdi, çaprazlama. Sen zalim sistemlere biat etmezsen, senin de parmağını keser. Senin parmağın kesilmiyorsa, biat etmişsin demektir. Biat etmezsen, başlar teker teker senin parmağını kesmeye, biat ettirmek için onların kendilerine ait, her Firavun sisteminin kendine ait bir zulüm yolu vardır. Onu başlar senin üzerinde uygulamaya. işte Musa’ya da bunu uyguladılar. En sonunda Musa, Cenâb-ı Hakk’ın emriyle ne yaptı? Hicret etti o da. O da hicret etti ve asanın yaptığına herkes şaştı orada. Bu mucizeydi. Mucizeleri yaratan Allah’tır. Kerametleri yaratan Allah’tır. Ardından Hazreti Pir ne diyor? Hurma kütüğünü söylüyor. Hurma kütüğü neydi? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ona yaslanır, ona dayanır, hutbe irad ederdi. Yeni, böyle bir yüksek birkaç adımlık hutbe okunması için bir marangoz bunu inşa edince, o hurma kütüğü ağlayıp inlemeye başladı, feryat etti ve bütün sahabe onun feryadını duydu. Hazreti Pir diyor ki: “O hurma kütüğüne hikmet verilir.” Bu da Cenâb-ı Hakk’ın mucizelerindendir ve Allah’ın sünnetullahıdır. Allah’ın sünnetullahıdır.
Bütün peygamberlerine mucize vermiştir. Allah’ın sünnetullahıdır. Bütün mürşid-i kâmillere, velilere, evliyalara keramet vermiştir. Bu Allah’ın adetullahıdır, sünnetullahıdır. Çünkü peygamberlerle, velilerle, mürşid-i kâmillerle, evliyalarla Allah dinini ayakta tutar. Onlarla ayakta tutar. Bakın,
onlarla ayakta tutar. Bu Allah’ın sünnetullahıdır. Hiçbir peygamber yoktur ki ona mucize verilmemiş olsun. Hiçbir peygamber…Bütün peygamberlerin birer mucizesi vardır ve hiçbir mürşid-i kâmil yoktur ki ona keramet verilmemiş olsun. Hiçbir veli yoktur ki ona keramet verilmemiş olsun. Hiçbir evliya yoktur ki ona keramet verilmemiş olsun. Daha ilerisini söyleyeyim, bu, bugünün zamanı için: Hiçbir iyi derviş yoktur ki ona keramet verilmesin. Bugünün sufileri için, iyi sufiler için söylüyorum. Sağlam sufiler için söylüyorum. Evet, bugünün iyi sufileri, sağlam sufileri, istikameti düzgün sufileri evliyadandır. O yüzden onları da Cenâb-ı Hak kerametle süsler, destekler onları. Yoksa kardeşlerin gördükleri rüyalar, Allah’ın desteklemesidir, birer keramettir onlar. Biz kerameti şöyle hissediyoruz: Bu direği alacak, buraya getirecek! Değil kardeşim. Bu zamanda salih rüya görmek dahi keramettir. Bugün müjdeci rüya görmek keramet. Hangi dergâhtan olursa olsun, hangi dergâhtan olursa olsun, bir kimse müjdeci bir rüya görüyorsa, keramettir o. Bu zamanda bütün haramiyetin, şeytaniyetin, nefsaniyetin oluk oluk aktığı bir zamanda, sen bir zikrullah halakasına oturduysan, keramettir bu. Sen zikrullah yapıyorsan, dört elle sarıldıysan, yemin ediyorum, keramettir o. Hele bu zamanın bir mürşid-i kâmiline bağlı olmak, en büyük kerametlerden birisidir. Sebep? Nefis istemez, şeytaniyet istemez, nefsaniyet istemez, deccaliyet istemez, sistem istemez. Evet, Türkiye’deki hangi partiye giderseniz gidin, “Ben bir yere derviş olacağım.” deyin. “Ne işiniz var orada?” der. Hangi bürokrata giderseniz gidin, dervişliğinizden bahsedin, sizin işinizi yapmaz. Bu zamanda derviş olmak öyle kolay bir şey değildir, gerçekten keramettir, ciddi söylüyorum.
O yüzden geçmiş peygamberlerin hepsine mucize verildi. Muhammed ümmetine de keramet verildi. Bunu inkar eder şimdi inkarcılar, münafıklar inkar eder, kafirler inkar eder, kalbi bozuklar inkar eder, südü bozuklar inkar eder, kanı bozuklar inkar eder. Evet, Muhammed ümmetine keramet verilmiştir. Gerçek bir Muhammedi sufi, keramet ehlidir. Onu bir kimse görmüyordur, kendi körlüğünden görmüyor. Kör, körlüğünden görmüyor. Kalbi münafık çünkü. Kalbi cıfıt çarşısı. Kalbinde samimiyet yok, kalbinde teslimiyet yok, kalbinde istikamet yok. Kalbi bozuk. Kalbi bozuk olmamış olsa Hazreti Peygamber de günah işledi demez. Kalbi bozuk olmamış olsa velilere taş atmaz, mürşidi kamillere taş atmaz. Onda münafıklık alameti olmamış olsa dervişlere taş atmaz, dervişleri kötüleyeceğim diye uğraşmaz. Hakkı konuşmak herkesin hakkıdır, hakikati konuşmak herkesin hakkıdır. Sen ne yapmaya sufiliği kötüleyeceğim diye uğraşıyorsun. Kalbin münafık çünkü o yüzden. O yüzden bütün peygamberlere; Salih aleyhisselamdan, Lut aleyhisselamdan, ibrahim aleyhisselama varıncaya kadar…ibrahim’e Cenab-ı
Hak mucize vermedi mi? Yıktı putları. Her putu yıkana, put yıkana günün sistemi ona ceza verir. Ne yaptı Nemrut? Dedi ki: “Bu putları kim yıktı?” Ve her inanıyorum diyenler de böyle bir bozukluk vardır içlerinde, münafıklık vardır, satar birisini. ibrahim’i sattılar. Dediler ki: “Genç bir çocuk vardı, genç birisi vardı, putlarımıza laf söylüyordu. Olsa olsa o yapmıştır.” dediler ve ibrahim’i hapsettiler. Bildiğiniz cezaevi gibi hapsettiler ibrahim’i. O hapishanede duruyor. Hapishanede dururken, o Nemrut’un yanındaki tırnak içerisindeki dini otoriteler, evet, bu Cenâb-ı Hakk’ın Müslümanlara biçmiş olduğu kaderdir. Hazreti Hüseyin’i şehit edenler de Müslümandı. Hazreti Hasan efendimizi şehit edenler Müslümandı. Hazreti Ali efendimizi şehit edenler Müslümandı. Hazreti Osman efendimizin evini muhasara eden ve onu aç susuz bırakanlar Müslümandı. Hazreti Ömer efendimizi şehit edenler Müslümandı.
Evet, ibrahim aleyhisselamın da yakılmasını söyleyen o günün dini otoritesidir. Nemrut’a dedi ki: “Öyle bir ateş hazırlayalım, bütün ibreti aleme ders olsun. Onu öyle cezalandıralım. Kim bizim putumuza dokunabilir?” Puta dokunan ceza alır. Dokunmadıysan imanını sorgula, dokunmadıysan imanını sorgula. Evet, ibrahim’e dediler ki ibrahim için o dini otorite dedi: ‘Büyük bir ateş yakalım.’” Büyük bir çukur kazdılar. Çevrede ne kadar çalı çırpı, odun, ne varsa yanıcı madde, hepsini topladılar. Devasa bir ateş yaktılar. Yine o dini otorite, mancınığa koyalım dediler. Dini otorite onu mancınığa koydu ve dediler ki: “Bu mancınığı kim kesecek?” ibrahim’in devamlı sofrasında oturan komşusu dedi: “Ben keseceğim” dedi. “Ben keseceğim.” Komşusu, kapı dibi komşusu, her gün sofrasında yemek yiyen. Dışarıdan arama hainliği, yanı başında dolaşır. Mancınığı o kesti. Cebrail Aleyhisselam diyor ki: “O kadar hızlı indim ki” diyor, kendi makamından, neresiyse, dedim ki diyor: ‘Ey ibrahim, iste.” Ne büyük teslimiyet bakın, teslimiyet! Teslimiyet, teslimiyet! Allah’a teslim olma! Namaz teslimiyetin göstergesi senin, oruç teslimiyetinin göstergesi. Teslimiyet kalpte ama teslimiyet! Dedi ki: ‘O beni görüyor mu?’ ‘Evet.’ ‘Biliyor mu?’ ‘Evet.’ ‘Duyuyor mu?’ ‘Evet.’ ‘Benim ondan başka bir şeye ihtiyacım yok.” Cenâb-ı Hak ateşe emretti: “Ey ateş, serin ol, selamet ol. Ne yak, ne üşüt.” ibrahim ateşin içinde, Cennet bahçesinde, gül bahçesinde, gül bahçesinde. Kim gördü onun gül bahçesinde olduğunu? Sare gördü. Henüz daha Sare ile evli değil. ibrahim ateşte. Sare aşık ibrahim’e. Ey aşk, tecelli et gönlümüze! Amin. Sare’nin gönlüne tecelli ettiğin gibi tecelli et! Amin. Öyle tecelli et ki biz de ateşin gerçek manada gül bahçesi olduğunu görelim. Amin.
Sare, “Ben ibrahim’i seviyorum.” dedi. O ibrahim’in Rabbisini tanımıyordu. O ibrahim’in Allah’ını tanımıyordu. O ibrahim’in dinini bilmiyordu.
O ibrahim’in peygamber olduğunu da bilmiyordu. ibrahim aşkıyla attı kendini ateşin içine. Attı ki ateş ateş değilmiş, gül bahçesiymiş ve Sare içeriden seslendi annesine: “Ey anneciğim”, at dedi “kendini ateşin içine at, kurtuluşa er. Vallahi burası ateş değil. Herkes ateş görüyor ama burası ateş değil, gül bahçesi.” dedi. Annesi atamadı kendini ve Cenâb-ı Hak ibrahim’i Sare ile beraber kurtardı ordan. Bütün Nemrut ve avanesi ibrahim’i ateşin içinde görüyordu. Ateşte görüyordu. ibrahim elini kolunu sallaya sallaya ateşten çıktı. Sare ile beraber yürüdü gitti Mısır’a doğru. Bakın, ibrahim’in mucizesini Tevrat da yazar, incil de yazar, Kur’an da yazar. ibrahim’in mucizesini Sümerlilerde de bulabilirsiniz. ibrahim’in mucizesini gidin Orta Asya’ya, Orta Asya’da Türklerin inancında da bulursunuz. ibrahim’in mucizesini bütün dünya halkları bilir. Mucizesini bilir. Allah ibrahim’in mucizesini bütün dünya insanına duyurur. Evet, akıl perestler kabul etmez. Aklını ilahlaştıranlar kabul etmez ve namaz, Hazreti Pir son demde onu söylemiş ya, beş vakit ilan ederler diye. “Namaz müminin miracıdır.” Hadis-i Şerif. Peki, müminin miracıdır namaz. Keramet. Namaz kılan kimse gerçek manada namazı kılıyorsa keramet ehli. Namazı miraç oldu, gördüysen namazının gittiği yeri, gördüysen ve beş vakit bu keramet ishar oluyor mu? Kimin kerameti? Kimin üzerinden? Sahabeler rüyalarında gördü, değil mi? Ezan, sahabenin rüyada görmesiyle tecelli etti. Birkaç tane sahabe rüyasında Ezan-ı Şerifi gördüler ve okudular onu, söylediler. ilk okuyan Bilal-i Habeşi. Hazreti Ömer efendimiz diyor ki: “Ben de rüyamda gördüm, utandım diyor, söyleyemedim, edep ettim. Aynı ezanı ben de gördüm.” dedi. iyi, bize ne anlatıyorlar şimdi? ilahiyatçılar, diyanetçiler, imam hatipliler, koca koca profesörler, doçentler, din araştırmacısı yazarlar ne diyorlar bize? Bize ne söylüyorlar? “Rüya ile amel olmaz.” Aaa! Haydi, e ezanı okumayalım o zaman! Nasıl? Basbayağı!
Rüyayla Hazreti Peygamber amel etti. Rüya; müşrikler de gördü Bedir’de, Müslümanlar da gördü. Müşrikler Müslümanları çok az görüyordu, Müslümanlar müşrikleri çok az görüyordu. Allah da dedi ki: “Sizi böyle imtihan ettim ben.”? Rüyayla amel ettiler? ibrahim rüyayla amel etti, aldı ismail’i kurbana götürdü, ibrahim aleyhisselam ismail aleyhisselamı. Rüyayla amel etti. Yusuf Aleyhisselam rüyayla amel etti. Hem de kimin rüyasıyla? Devlet başkanının rüyasıyla. Ne gördüydü devlet başkanı? Yedi tane inek, değil mi? Öyle değil miydi rüyası? Neye yordu? Yedi sene bolluk olacak, yedi senede kıtlık olacak dedi. Kimin rüyasıydı? Devlet başkanının rüyasıydı. Müslüman mıydı? Değildi. Kafir miydi? Evet. Yakup’a iman mı etmişti? Hayır. Ama Cenâb-ı Hak ona mucize verdi. Bakın, onun rüyasını tevil etti Yusuf aleyhisselam. Yedi yıl bolluk olunca bütün yiyeceği, içeceği,
buğdayı depoladı. Ondan sonra yedi yıl boyunca ne yaptı? Onları yedirdi, alın size mucize Yakup aleyhisselam; gözleri görmüyordu. Yusuf’a olan aşkından dolayı gözleri kör oldu ağlamaktan ama Yusuf’un kokusu geliyor, diyordu. Kardeşleri diyordu ki bunadı bu. Yusuf öldü halbuki diyordu. “Yusuf öldü” derken Cenâb-ı Hak onu mucizesiyle ayakta tutuyordu. Diyordu ki: “Yusuf’un kokusu geliyor bana.” Ve peygamber mucizesi! Yusuf aleyhisselam gömleğini gönderdi ona. Dedi ki: “Babanızın gözlerine bunu sürün.” Yusuf’un gömleği geldi. Yakup onun gömleğini aldı, kokladı, yüzüne gözüne sürdü, gözleri açıldı Yakup aleyhisselamın. Biz peygamberlerin mucizesine iman ettik. Velilerin, mürşid-i kamillerin kerametinin hak olduğuna iman ettik. Biz evliyaların kerametinin hak olduğuna iman ettik. Bu kalbî teslimiyet lazım buna, iman ettik buna. Kerameti inkar eden küfre düşer. Mucizeyi inkar eden küfre düşer. imam-ı Azam’a göre mucizeyi ve kerameti inkar eden küfür ehlidir. Şimdi size şunu söylüyorum: ilahiyatlarda mucizeleri ve kerametleri inkar ettiriyorlar. ilahiyatlardaki inkar eden profesörler, doçentler, oradaki alim hükmünde olan öğretim üyesi olan kimseler, eğer ki mucizeleri inkar ettiriyorlar ve inkar ediyorlarsa, küfür ehli. Neredeyse miracı da inkar edecekler ki inkar eden birisini dinledim. Profesör! Evet! Bu haldeyiz! Aklına uyanlar, dinin inceliklerini öğrenemezler.
“Bu din lezzeti eğer akla aykırı olmasaydı bunca mucizeye hacet var mıydı? Akıl akla uygun olan her şeyi; mucizesiz, keşmekeşsiz kabul eder.”
Eğer dinin getirmiş olduğu hakikatler, dinin getirmiş olduğu iman edilmesi gereken o ayetler, bütün hepsi de akla uygun olmuş olsaydı zaten, mucizelere gerek olmayacaktı. Ama vahye dayalı olduğundan, Allah’a dayalı olduğundan, akıl üstü olduğundan, akılperest olanlar bunu inkar ettiler ve akıl sadece, hani akılla dini anlamak, dinin hakikatlerini kavramak mümkün olsaydı, o zaman kalbi akla ihtiyaç kalmayacaktı. Ama Cenâb-ı Hak birçok ayeti kerimede: “Gözleri vardır görmezler, kulakları vardır duymazlar.” Onların hani kalpleriyle alakalı, “Kalpleri de akletmez” diyor. Kalpleri…Demek ki akıl sadece, bu fakirin söylediği gibi imanın kapısına kadar götürür bizi. Oraya kadar akıl lazım. Ondan sonrası samimiyettir, teslimiyettir. imanla o kimse yol yürür. Nisa ayet 69: “Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar.” Allah bizi onlardan eylesin. Amin. 2145’ten devam edeceği, Allah izin verirse inşallah.
Önümüzdeki cumartesi günü oruçluyuz değil mi? inşallah burada yine biz, Allah izin verirse hem sohbet edeceğiz hem de teravih kılacağız. inşallah bütün programlarımız devam edecek. Bu Ramazan boyunca da perşembe günü söyledim ama yine bir daha tekrar edeyim: Ramazan boyunca
bu önümüzdeki cumadan itibaren burada teravihlere başlayacağız. Bayanlar yine üst katta, aldığı kadar, ne kadar alırsa, otuz Ramazan boyunca inşallah burada teravih kılacağız ama böyle normal vakitte kılamayacağız. Yani akşam namazından sonra burda sema olacak. Sema bittikten sonra teravih kılacağız. O yüzden illa ki mutat bir saatimiz yok. Herhalde dokuz, dokuz buçuğu falan bulur teravihi kılmamız. O yüzden ramazan boyunca burda teravih kılacağız inşallah, Cenâb-ı Hak sağlık, afiyet verirse. inşallah ramazanı burda öyle geçirmeye kendimizce niyetlendik, inşallah. Cenâb-ı Hak nasip etsin. Amin. Haklarınızı helal edin. Helal olsun. Allah razı olsun. El Fatiha maassalavat. (Salih, El Fatiha dedik mi? Ha? Destur demedik daha değil mi? Evet, destur. Yaşlandık artık Salih, normal ya, unutacağız da her şey yaşanacak. Selamünaleyküm. Aleykümselam. Bak, selamı da unutmadım. Bak, görüyor musun?)
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
Ek kaynaklar:
- Kur’an-ı Kerim, Nahl 16/125; hikmet ve güzel öğütle davet ilkesi.
- Kur’an-ı Kerim, Ahzab 33/21; Resulullah’ta güzel örnek oluşu.
- Nevevi, Riyazü’s-Salihin, takva, ihlas ve güzel ahlak bölümleri.
- İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi, ahlak ve ihlas bölümleri.
- Buhari, İman ve Rikak bölümleri, niyet, ihlas ve ahlak rivayetleri.
- Müslim, Birr ve Sıla bölümü, güzel ahlak ve kardeşlik rivayetleri.
- Tirmizi, Birr ve Sıla, zühd ve deavat bölümleri.
- Nevevi, Riyazü’s-Salihin, ihlas, takva, zikir ve güzel ahlak bölümleri.
- İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bari, ilgili Buhari rivayetlerinin şerhi.
- Kuşeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Kalb, Sünnet, Aşk, Mîrâc, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı