Cumartesi, 13 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 759-760. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 759-760. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 3 • 3/46

Mesnevî-i Şerîf 759-760. Beyitler Şerhi Hakkında

759-760. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Evet geçen hafta ‘Merih, galip nur normalde Merih’in hışmına benzemez. Galip nur noksandan ve karanlıktan emindir.’ (Burayı ders yapmıştık)

“Allah nurunun iki parmağı arasındadır.”

Yani bu galip nur, bu noksanlıktan ve karanlıktan emin olan bu kimseler, Allah’ın nurunun iki parmağı arasındadır. Bu büyük zatlar, bu pir seviyesindeki kimseler, genelde Cenabı Hak’kın her şeyiyle üzerinde tasarruf ettiği kimselerdir. Bunların üzerinde şu ayeti kerime tecelli eder. Hani ‘ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’ın vechi o taraftadır’ ayet-i kerimesi var ya, bu ayeti kerime umuma aittir. Ama özellikle bu zatların üzerine kurulmuştur. Çünkü onlar bir hadisi şerif var. Bunların kalbi, Rahman’ın iki parmağının arasında gibidir arasındadır. Allah onları dilerse doğru yola sevkeder, dilerse şaşırtır der Hadis i Şerif’te. Onun şaşırmasında da hikmet vardır. Onun şaşırması, kendi heva ve hevesinden değildir. Onun şaşırması da kendi heva ve hevasinden değildir. Yalnız onların şaşırması ile avamın şaşırması aynı değildir. Avamın şaşırması günahı kebairlerin içerisine girmektedir. Bu hasül hasın şaşırması, Cenabı Hakkın hikmet perdelerinin içerisindeki Cilve i Rabbaniyedir. Burdaki şaşırmaktan doğru yolu görmemek, doğruyu görmemek olarak algılamayın. Bu avamın ve cahilin şaşırması gibi değildir. O yüzden bu o hani kaymayan kararmayan yani bozulmayan bu kimseler, Rahman’ın iki parmağının arasındadır. O yüzden Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerinin de meşhurdur ya sonundaki duası, der ya Rabbi bizim kalplerimizi senin dinin üzerinde sabit kıl diye. Bu normalde o Rahman’ın iki parmağının arasında olan bu kalplerin

şaşırmasından korunmak, muhafaza etmek içindir bu dua. Bu, peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerinin kendisi için söylediği bir şey değildir. Bu, bu tip zatların ve ümmeti için söylenmiş bir sözdür.

Onlar çünkü ne tarafa yönelirlerse yönelsinler, Allah’ın vechi o yöndedir. Onlar uyusalar da onlar uyanık da olsalar, onlar yatsalar da kalksalar da ne tarafa yönelirlerse yönelsinler, onların üzerinde her daim bu manada nurani tecelliyatlar vardır ve onlar her daim bu nurani tecelliyatlara mazhar olan kimselerdir. Burada nurani tecelliyatlarda bir anlık kesinti, nurani tecelliyatlarda fululuk, bunların şaşırmasıdır. Bunda da Hz. Mevlânâ Celaleddin i Rumi hazretlerinin deyimiyle kader perdesi girer. Hani kader ağını ördüyse, o kimsenin gözü kör olur der Hz.Pir. Bunun şaşılması o esnada mutlak kaderin tecelli etmesi ile alakalıdır ki bu bizim dediğimiz, anladığımız manada şaşırma değildir. Yine Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hazretleri tabi bir de bu hani iki eli arasındadır, iki parmağı arasındadır, burda normalde şeyde de ayeti kerimelerde de vardır ya Allah’ın iki eli hani hatta Yahudiler derler ya hani, Allah’ın eli sıkıdır diye, ayeti kerime vardır bununla alakalı, Cenâb-ı Hak da cevap verir ya ‘Allah’ın iki eli de cimri değildir, cömerttir’ diye bu noktada selefiler bu aslında farklı yönlere de çevrilmesi lazım. Mesela Selefî-Vehhâbîler Allah’ın böyle eli olduğunu iddia ederler. Hani normal insanın eli gibi eli olduğunu. O yüzden onun üzerinde yorum yapmazlar. Biz ise bu noktada insana benzetmeyiz Allah’ı yani Allah’ın elinden kastı, Allah’ın bizim anladığımız manada eli değildir. Ama Allah’ın iki eli dediğimizde Cenabı Hakkın iki sıfatı tecelli etmiş olabilir. Rahman ve Rahim ismi şerifinin tecelli etmesi gibi. Böyle olunca, o zaman Allah’ın iki eli, Allah’ın Rahman ve Rahim sıfatlarının tecelliyatıdır. Sufilerin bir kısmı da bunu böyle anlarlar. O yüzden burda o zatların normalde sağından sollarına dönmeleri veyahut da bir şeyi işaret etmeleri, bu noktada Cenabı Hakkın feraset nurunun tecelliyatı olduğundan, üzerlerindeki şey o nur tecelliyatı bir perdeden bir perdeye geçmek olarak algılanır.

“O nuru canlara Hak saçtı.”

Bu sönmeyen, ayrılmayan, bitmeyen ve Cenabı Hakkın ister kendi zatından sudur eden nur olsun, ister kendi zatından sudur eder nurun insanların üzerindeki tecelliyatı olsun, bu nuru saçan Cenabı Haktır. Bu nurun sahibi, bu nurun bu noktada tecelliyatı, direk Allah’a aittir. Madem bu nuru Cenabı Hak saçtı, istediğini aziz eder istediğini zelil eder, istediğini bu nurla nurlandırır. O zaman Cenabı Hakkın bu kendi nurundan saçtığı nuru o kimseden ayıracak bir şey de yoktur. Allah mademki o nuru o insanlara verdi, o insanlardan o nuru kaldıracak, o nuru alacak bir güç de yoktur. Cenab ı Hakkın bu feraset nuru ile nurlanan bir kimsenin üzerinden

bu feraset nurunu alabilecek, bu feraset nurunu örtecek, bu feraset nurunu karartacak başka bir güç de yoktur. O yüzden bu nur Cenab-ı Hakka aittir ve özel bir nurdur. ‘Yerin de göğün de nuru Allah’tır.’ Bu nur ile bu nurun tecelliyatıile, bu Cenabı Hakkın bu manada kullarına özel olarak verdiği nur, aynı tecelliyatta değildir. Hani ayeti kerimeyi okursunuz ya, Allah göklerin de yerin de nurudur der. Allah göklerin de yerin de nurudur. Bu şeye benzer, hani yakinliğin ilmel yakinliği gibi, hani ilmel yakinlik, aynel yakinlik, hakkal yakinliklik var ya, bu nur da aynı şekilde. Yani Allah yerin de göğün de nurudur. Yerler, gökler, bütün her şey Cenabı Hakk’ın nurunun içerisinde tecelli eder. Nurunun içerisinde yüzer. Bütün bu kainat, bütün bu her şey, varlığa sudur etmiş olan her şey, Cenabı Hakk’ın nurunun içerisinde yüzer. Varlığı bir gemiye benzetin komple, bu geminin yüzdüğü alan Cenabı Hakkın nurudur. Bu geminin içerisinde dolaşan bütün her şey, Allah’ın nurudur. Kainatta bütün her şeyde tecelli eden, Allah’ın nurudur. Varlığın üzerinde tecelli eden bu nur ile müslümanların, müminlerin kalplerine tecelli eden nur, aynı renkte ve aynı tecelliyatta değildir.

Şimdi hepsi de Allah’ın nurudur ama arşı alanın nurani tecelliyatı ile Levh i Mahfuzun nurani tecelliyatı aynı değildir veya hut da müslümanların üzerinde tecelli eden iman nuru ile iman nuru herkeste aynı değildir. Feraset nuru herkesde aynı değildir. Nefis meratiplerine göre bir kimsenin kalbine tecelli eden nuraniyetin rengi de farklıdır. Nefis meratibi, her nefis meratibinin karşısında karşılığında kalpte ayrı bir nurani bir oluşum olur. Öyle söyleyeyim ve bu nurun rengi de farklıdır. Aslında nurun rengi yoktur. Nur renksizlikten gelmiş renksizdir ama bu meselenin anlaşılabilmesi için, bu meselenin öğretilebilmesi için nur renge döner. Mesela Beytullah’a gittin, Beytullah kara bir taştır. Üzerinde kara da bir örtü vardır, kapkaradır. Aslında o nefis meratipleri olarak son renktir siyah. Siyah nur, nefis meratiplerinde son renktir kalpte tecelli eden. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiye, safiye. Safiyeye geldiğinde herkes beyaz nur göreceğini zanneder. Değil. Safiyede kapkara nur olur. Siyah nurdur son tecelliyat ve Beytullah o yüzden siyah örtüyle örtülüdür. Beyazla değildir. Şimdi kalpte nefis meratibine göre, kalpteki nurların da renkleri farklıdır. Bunu nakşibendiler kendilerine mal etmişler. Nakşibendiler kendilerine malederekten, onların dersleri nurun rengine göre değişir. O beyaz nur görür, yeşil görür, sarı görür, pembe görür, mor görür. Onların da kendi içerisinde nur renkleri vardır. Hoş şu anda birçok nakşibendi bundan uzaktır bu bilgiden ama o kalbinde de onun o nurun tecelliyatı olur. Mesela Beytullah’a bakarken o kimse Beytullah’ı siyah görmez. Sarı nurun içerisinde görür, yeşil nurun içerisinde görür, mor nurun içerisinde görür, beyaz nurun içerisinde görür.

O kimsenin o esnadaki kalbi tecelliyatıdır o. Allah rahmet eylesin şeyh efendi sorardı. Şeyh efendi umrede şeyh efendinin yanında durmak, tehlikeli madde, sıkıntılı. Herkes böyle bir kaç metre öteye gider ancak cahiller gelir, hamlar yanıbaşına gelir onun. Bilmez başına ne geleceğini. Ona da sormaz zaten o. Ona hoş geldin, hoş bulduk, ooo muhabbet güzel onunla.

Öbür türlü sorar, döner kafasını, ne renk gördün Beytullah’ı. Cortlarsın! Kalırsın! Yok efendim işte normal renkte gördüm…Haa, iyi! Yat yat uyu! Buraya uyumaya gelmişsiniz zaten! Sen ertesi gün git yanına otur hadi oturabiliyorsan. Bu lafı yut, ondan sonra git yanı başına otur ertesi gün oturabiliyorsan. Ara adamı bulasın veya gelir seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli. Şeyh efendi der ertesi gün, oğlum gelseydin. Efendim biz burda arkadaşlarla iftar ediyoruz. Tabii orda iftar edeceksin, nerde iftar edeceksin! Biz burdayız efendim. Tabi orda olacaksın, nerde olacaksın başka yerde, soracak çünkü sana. O elinde tespih, elini böyle koyar, Beytullah’ın karşısına geçer, çat çat çat çat çat çat…Bir de söyler, efendim müsaade ederseniz bir tavafa çıkalım ben derim, Mustafa Efendi, siz çıkın, ben de sizi burdan seyredeyim. Açık. Örtmüyor kendini. Siz tavaf edin ben de sizi burdan seyredeyim. Sen tavafta öyle bir şey yapacaksın ha! Şimdi millet şeyhini çok seviyor, öldü ya. Öldü ya, şimdi çok seviyor herkes. Diriyken yanında dur sen.

Şimdi o arkadaşımız yanımızda, içimizde. Aklıma geldi şimdi onu görünce aklıma geldi. Benle konuşurken elini arkasına bağlamış, o da görmüş. Nerden gördüyse gördü, onun için görmek sıkıntılı mı? O kim dedi bana. Halbuki tanıyor, çok iyi tanıyor. Filancanın oğlu efendim dedim. Seninle konuşurken ellerini ne o öyle dedi arkasına bağlıyor ki o dedi. Gelmesin yanımıza dedi. Ben böyle çöktüm. Ben kendi işimi kendim hallederim dedi. O kadar sert. O da ben öyle görüyorum, Allah affetsin beni, elinin altında büyümüş birisi. Ben uyarırım efendim kendisini dedim. Uyar sen dedi. Aaa, iyi dedim ben, tamam bitti. Efendim dedim, genç daha işte şöyle, işte böyle, hizmeti var, şöyledir, böyledir, ben biliyorum, tanıyorum huyunu. Silecek atacak. Seviyorsun seviyorsun ala dedi tamam hadi ama dedi ben kendi işimi kendim gene kendi işimi kendim hallederim dedi. Ben hallederim efendim, işinizi dedim. Yok yok ben kendi işimi kendim hallederim dedi. Yani o arkadaş da işte normalde ayakkabısını poşete koyuyor, bu. Başka ne olacak, başka bir şey yok. Ben iki üç gün yanında gittim geldim. Tabiri caizse hani bu birşey olmasın diye, tetikteyiz böyle. Yanında durmak sıkıntılıdır. Sorar, kabrin başına gidersin la ilahe illallah la ilahe illallah vurur, ne gördün de sen dur hadi yanında duracaksan. Böyle önde duracaksınız böyle bizim, benim ayaklarım titrerdi, yanındayım ya benim ayaklarım titrerdi. Bir an yanımızdayken o rabıtanı kesemezsin, yanında ya yanındayken dahi rabıta

edersin. Olmadık bir soru sorar sana, olmadık bir şey der sana. O esnada Geylânî hazretleri gelir. Bir şey söyler, duydun mu der sana. Neyi efendim dediğinde, gittin. Haa, haberin yok yani!

Ölünce seviyor herkes şimdi Allah rahmet eylesin. Dirisinde yanında kimse yoktu. Nereye duracak yanında mümkün değil. Kim ona çok yakın görünüyor. X kimse. Kaldırır telefonu, selamünaleyküm aleykümselam. Ben nerdeyim? Arada bunları anlatıyorum. Hiç kimse kendisini derviş oldu diye düşünmesin. Anlatmamın sebebi bu. Herkes dersini alsın, otursun oturduğu yerde. Öyle oldum havasına, uçuyorum havasına düşmesin. Herkes dursun. Hiç farkedemezsin. Oğlum buralarda bir kabir mi var acaba? Sorar sana. Sen taş toprak görürsün orda, bir şey görmezsin. Onu göreceksin yanında dolaşıyorsan. Evet efendim, şurada bir şehit var. Hay maşaallah! Hadi gidelim, okuyalım üstüne. Öyle yok. O yüzden bu nur özeldir. Tecelliyatı da özeldir. Bunun kalpteki tecelliyatı da özeldir. Bu, müminlerin üzerinde, sufilerin üzerindeki tecelliyatı da özeldir. O kimsenin nefis meratibine göre o nur renklenir onda. Nefis meratibine göre kalbinde o nur olur ve kalbinde ilmi ledünden haber veren, maneviyattan haber veren, o nurdur. Konuşur. Bu önce şeyhinin dilinden, şeyhinin sesinden konuşur o kimsenin kalbinde. Bu işte burda hani Rahman’ın iki parmağının arasındadır. isterse şaşırtır dediği, o o esnada şeyhinden konuşuyor ya, her yer karanlık oldu. Konuşma kesildi. Onun şaşırması odur. Onun kalbi haber vermiyor. Onun şaşırması odur. Avamın şaşırması, günahı kebaire girmesidir. Oysa onun şaşırması, kalbinin ona haber vermeyişidir. Kalbi onun haber verecek.

Kalbi haber vermiyorsa yürü, yolun daha çok senin. Diline sahip çık, gözüne sahip çık, kulağına sahip çık, her şeyine sahip çık. Eşinle ona göre, eşine ona göre davran, çoluğuna çocuğuna ona göre davran, ağzının vavına dikkat et, gözlerine dikkat et, elini ağzına dikkat et, kazancına dikkat et, etrafla olan ilişkilerine dikkat et, etrafla olan muamelatına dikkat et. Dikkat et. Yolun var daha senin. Güzel ahlakla kendini bezendir. Güzel ahlakla. iyi ahlakla kendini güçlendirir. Allah’ın zikri ile hemhal ol. Allah’ın zikrinden asla kendini geri çevirme. Zikir halkasını terketme. Nerde olursan ol, zikir halakasını terketme. Nerde olursan ol, hangi halde olursan ol, günlük virdini terketme. Mahallendeki, ilçendeki, ilindeki dersini terketme. Nerde olursan ol, edepli ol. Büyüğünü, küçüğünü bil. Senden önce derviş olan bir kimseyi senden kıymetli bil. Senden bir gün önce nefsine dur demiş o. Senden bir gün önce seninle kendi nefsine dur demiş. Edebini takın. Derviş kardeşlerinle iyi geçin. Onlara zulmetme, onlara haksızlık yapma, onlara yanlışlık yapma. Derviş abilerinle iyi geçin. Bunlar nerden biliyormuş deme. Senden iki gün önce gelmiş, nefsine diz çöktürmüş oturmuş o şeyhin

dizinin dibine. Senden on yıl önce gelmiş, senden yirmi yıl önce gelmiş, senden otuz yıl önce gelmiş. Sen daha annenin karnında yokken, o dervişlik yapmış. Otur oturduğun yere. Sen daha hiçbir çile çekmemişsin, hiçbir zorluk görmemişsin. Onlar yolun zorluğunu, çilesini çekmişler, sıkıntısını çekmişler. Otur oturduğun yere, edebini bil. Bu iş manevi tokat. Nerden geleceğini bilmez insan. Sen alay edersin birisiyle, tokatı yersin, farkında olmazsın. Baybay eder el sallarsın, benim meşhur şeyimdir ya. Bu vardı ya hani arabaların arkasında el sallamak. Çok söylerdim değil mi Abdurrahim bunu. Eskiler bilir benim bu sohbetimi, arabaların arkasına var ya güle güle diyen, araba gidiyor o devamlı el sallıyor. Dergahı arabaya benzet, otobüse benzet. Otobüsten indin, otobüse arkadan bakarsın. Bir tane el orda, güle güle der sana. Sen orda kalırsın, kalırsın orda! Herkes toparlarım diye düşünür, asla toparlayamaz. Otobüsten inen toparlayamaz. Ben toparlayanını görmedim daha. inmemeye bak sen.

Hatta ben önceden benzetirdim bu şeye hacca gittiğinizde veya Hindistan’da Pakistan’da Bangladeş’te görürsünüz ya millet otobüslere trenlere böyle tutunur, sallana sallana gider ya, kapısına, penceresine, üstüne. Yani otobüs değil sanki böyle hani arı bir oğul çıkarmıştı oğul sarılır ya, her şeye öyle. Böyledir bu iş. Tutanacaksın sen oraya. Tutunmazsan, gittin. Parçan bulunmaz senin. Bana söylerlerdi. Ben anlamazdım bunu yeni derviş olduğum zamanlar, ilk gidenleri görünce o zaman anladım ben. Haa dedim, böyle oluyor demek. Adam beş vakit namaz kılıyor. işte böyle dinine, diyanetine dikkat ediyor, adam dergahtan ayrılıyor, adam namazı bırakıyor, dini diyaneti bırakıyor, her şeyi bırakıyor adam. Bir bakıyorsun dün bu adam bizle beraber zikrullah yapıyordu bir yıl önce, üç yıl önce, ya bu adam ne olmuş diyorsun kendi kendine dağıtmış adam kendini. Oysa o şöyle diyor ya ben iyi bir dergaha gideceğim. iyi bir şeyhe bağlanacağım, ben daha iyi bir dergaha bağlanacağım. Ooooo, mükemmel biri, filancaya gideceğim. Oğlum, niye gitmedin? Git, ben teşvik ederim. Herkes zanneder ki hani neden böyle, ya bir insan dergahtan ayrılıyor, başka bir dergaha gidecek, teşvik edilir mi ya. Ben teşvik ediyorum. Git bir yerden ders al, oraya bağlan. Kaybetme, kaybolma, yok olma. Ortalıkta per perişan olacaksın. O yüzden diyorum git bir yere bağlan, boşta durma. En kötü şeyh, hiç şeyhten iyidir. Bir insanın kötü de olsa bir şeyhi olsun. Ben de meşhur felsefedir bu. Neden? Ya lafını dinleyeceğin birisi olsun senin. Sana otur dediğinde oturacaksın. Niye oturacaksın? Senin şeyhin, senin şeyhin! Gel dediğinde geleceksin, git dediğinde gideceksin, otur dediğinde oturacaksın. Bir şeyhe intisap etmek kadar nefse zor gelen bir şey yoktur çünkü. Bakın, nefse en ağır gelen şey budur. Bir şeyhe intisab etmektir. Nefse en ağır gelen şey, o şeyhte

intisaplı olarak durmaktır. Nefse en ağır, en zor gelen şey budur. Bir üstada intisap etmektir. Nefse en ağır gelen şey budur. Nefis ordan yol bulur, burdan yol bulur, ordan sana çelme takar, burdan çelme takar, ordan heva heves yaptırır, ordan şeytan yaptırır, yaptırır da yaptırır.

Hepsini yaşadım. Büyüklenmek için söylemiyorum, hepsini yaşadım. Ben derim ya, üstad en fazla düşen insandır derim hep. Sebep? Nerden düşüleceğini nerden öğrenecek o, en yaralı. Vücudunda yara izi olmayan kimse kim? Üstad. Sebep? Her yerden vurulmuş, her yerden yaralanmıştır o, tecrübe sahibi. O yüzden nerden bıçağın geleceğini, nerden güllenin geleceğini, kimin nerde nasıl satacağını, kimin nerde ne yapacağını en iyi o biliyor. En iyi o biliyor. Herkes zanneder ki üstat hiçbir şey yaşamadı. En fazla şeyi o yaşamıştır. En fazla o satılmıştır, en fazla o hançerlenmiştir, en fazla o ağlamıştır, en fazla o hicran çekmiştir, en fazla o acı çekmiştir, en fazla…herşeyin fazlasını yaşamıştır o. Sebep? Tecrübe. Başka türlü olmaz ki. Başka türlü olmaz! Sen dağları devirmişsin, üstadım demişsin gelmişsin önüne oturuyorsun. Ben bilmiyorum, bu biliyor diyorsun! Hakan ne mezunusun? Ziraat Mühendisliği. Yusuf? inşaat mühendisliği. Öğretmen sen? Acil yardım ve afet yönetmeliği. Hepsi de süt dökmüş, ne o kedi gibi mi derler? Öyle şey süt dökmüş bülbül gibi oturuyorlar. Kafaları basmıyor mu? Sufilik böyle birşeydir ama. Bak, üniversite okuyanlar, ellerinizi kaldırın. Kaldır, kaldır, kaldır, ürkme, korkma. Bak, dergahın eğitim seviyesine. indirin, teşekkür ederim. Dergahın eğitim seviyesi, %50 den fazlası üniversite mezunu. Bilmiyor mu adam? Onun için nefsine dur demesi daha da zor. Bana soruyorlar. Ne mezunusun, ortaokul mezunuyum diyorum ben, tevazu gösteriyorsunuz! Hayır, ortaokul mezunuyum. Yok, tevazu gösteriyorsunuz valla diyor, gidiyor başkasına soruyor. Ne mezunu? Vallahi biz lise biliyoruz diyolar. Değil, ben lise mezunu değilim. E şimdi normalde o nefis o kimseyi çökertecek onu. Gidecek oturacak, kolay mı, kolay değil. Oturması yetmiyor, devam edecek. Kolay mı o? Değil. Hele bizde, çalkantının bol olduğu, sıkıntının bol olduğu, koşuşturmanın bol olduğuğu yerde daha da zor.

Nefse en ağır gelen şey, kolay değildir. E o zaman o kalpteki o nur öyle oluşacak ama orda oluşacak ve orda olacak başka bir türlü değil. O nur, o kimsenin feraset nuru olacak. O yüzden iki parmağının arasında, Rahman’ın iki parmağının arasında. Onun şaşırması, şimdi o hani hadisi şerife bakaraktan derler ya, hani Allah şaşırtmasın diye, sufinin şaşırması ile avamın şaşırması aynı değildir. Avam şaşırır, gider günahı kebair işler, sufinin şaşırması o kimsenin kalbine haber gelmemesi, kalbindeki nurun ona haber vermemesi, konuşmamasıdır. Ama bu nur ne yapar? Hak saçar. Zümer

Suresi, ayet 22: ‘Allah’ın gönlünü islam’a açtığı ve Rabbinden bir nur üzere olan kimse, kalbi katılaşmış olan kimse gibi midir? Kalpleri Allah’ın zikrine karşı katılaşanların vay haline. işte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.’ Şimdi o kimsenin o nura ulaşması için kalbinde zikrullahın olması lazım. Eğer o zikrullah olmazsa kalbi katılaşır o kimsenin. Adam günlük virdini çekmezse, kalbi katılaşır. Derslere gitmezse, halakayı zikrullaha oturmazsa kalbi katılaşır. Bu üstadımın sözüydü, ben üstadımın ağzından söyleyeyim bunu, eğer bir kimse şeyhinin sohbetine gitmezse, kalbi katılaşır ve kararır, Allah rahmet eylesin, şeyh efendi öyle derdi. Oğlum ayda bir, en az insan şeyhinin sohbetine katılacak, zikrullahına katılacak derdi. En az ayda bir. Biz Çorumlu Hacı Mustafa efendi hazretlerine on beş günde bir giderdik oğlum diyordu. O zaman için tabii daha sıkıntılı, daha problemli, daha zor. O zaman o kimse eğer Allah’ın zikrine karşı kalbi katılaştı ise vay haline onun. Zikrullah’ı sevmesi, zikrullaha müştak olması, zikrullahı istemesi, zikrullaha koşması lazım o kimsenin ki onun kalbinde zikrullahtan bir nur oluşsun ve ona eski sufiler, zikr i veledi derler, zikirden bir çocuk olursun. ‘Ölüyken hidayetle diriltip kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nur verdiğimiz bir kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan çıkmayan kimse gibi midir? işte kafirlere yaptıkları böyle süslü gösterildi.’ O zaman o kimsenin kalbine, senin kalbin ölüyken, senin kalbin karanlıkların içerisinde dolaşırken, normalde bu zikrullahın neticesinde Cenabı Hak senin kalbine bir nur verdi.

Bak neydi, Zümer Suresi, ayet 22 diyordu ki: ‘Kalbi zikrullaha karşı katılaşan, ondan sonra diyordu ki onların, insanların arasında yürüyecek, yaşayacak bir nur verdiğimiz kimse, karanlıkta kalmışlar gibi olur mu? Olmaz. O zaman o nur, seni insanların içerisinde doğruyu, iyiyi, güzeli gösteren, sana hakikati gösteren bir nurdu. Sen sakın onu ne yap? Kaybetme. Sakın ha! Allah muhafaza eylesin. O yüzden Cenab ı Hak bizi kendi oğlunun üzerinde her daim devam eden kullarından eylesin. Cenabı Hak gönlümüzden, kalbimizden nurunu çekip çıkardıklarından, söküp aldıklarından eylemesin inşallah. Cenabı Hak her daim kendisini zikreden, kendisine şükreden, hamd eden, kendisinin yolunda koşan, kullarından eylesin. Haklarınızı helal edin. Geceniz hayırlı olsun. Selamün aleyküm.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 3 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-6-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

Ek kaynaklar:

  • Kur’an-ı Kerim, Nahl 16/125; hikmet ve güzel öğütle davet ilkesi.
  • Kur’an-ı Kerim, Ahzab 33/21; Resulullah’ta güzel örnek oluÅŸu.
  • Nevevi, Riyazü’s-Salihin, takva, ihlas ve güzel ahlak bölümleri.
  • İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi, ahlak ve ihlas bölümleri.
  • Buhari, İman ve Rikak bölümleri, niyet, ihlas ve ahlak rivayetleri.
  • Müslim, Birr ve Sıla bölümü, güzel ahlak ve kardeÅŸlik rivayetleri.
  • Tirmizi, Birr ve Sıla, zühd ve deavat bölümleri.
  • Nevevi, Riyazü’s-Salihin, ihlas, takva, zikir ve güzel ahlak bölümleri.
  • İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bari, ilgili Buhari rivayetlerinin ÅŸerhi.
  • KuÅŸeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.

İlgili Sözlük Terimleri: Vird, Zikir, Kalb, Şeyh, Râbıta, Muhabbet, Çile, Hamd. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı