Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
“Sevgilimin ışığı önde arkada olmadıkça nasıl önü ardı akıl edeyim ben. Allah Allah! Aşk, bu sözün söylenmesini ister Ayna, gammaz olmaz da ne olur. Aynan biliyor musun neden gammaz değil. Yüzünden toz pas silinmemiş alınmamış da ondan.”
Aşık öylesine sever, öylesine sever, öylesine sever ki her an sevgilisinin hayali ile yaşamaya başlar artık. Onun bir anı yoktur ki sevgilisinin hayali gözünden çıkıp gitmiş olsun. Onun bir anı yoktur ki sevgilisiyle konuşmamış olsun. Onun bir anı yoktur ki sevgilisi ile tefekkür etmemiş olsun. Onun bir anı yoktur ki sevgilisi ile beraber zikir leşmemiş olsun. Onun bir anı yoktur ki sevgilisinin ilamına bir şey yapmış olsun. Onun bir anı yoktur ki sevgilisinin izinden gitmemiş olsun. O öyle bir hale gelir ki artık onun gözünde bir tek sevgilisi vardır. Onun dilinde tek sevgilisi vardır. Onun kulaklarında bir tek sevgilisi vardır. Onun elinde, ayağında, yüreğinde, kalbinde, önünde, arkasında, sağında, solunda, sevgilisi vardır. O yüzden, Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri der ki duasında: “Yarabbi, önümü nur eyle, arkamı nur eyle, sağımı solumu nur eyle, kalbimi nur eyle, azalarımı nur eyle” diye dua eder ve o duası onun her an sevgilisinin hayali ile baş başa kaldığındandır. Artık onun yön ciheti kalmamıştır, artık onun ciheti yoktur eski dilde. Artık onun altı üstü yoktur. Artık onun sağı solu yoktur. O Beytullah gibidir, yönsüzdür artık o. Dersiniz ki Beytullah’ın yönü var mı? Beytullah’ın yönü yoktur. Beytullah’ın yönü her yönedir.
işte aşık da Beytullah gibi olur haşa. O yönsüz olur. Onun yönü bir tek ve bir tek sevgilisidir. Onun altı, üstü, yanı, sağı, solu, sevgilisidir. O sevgilisinin
nuru olmadıkça yürüyemez, sevgilisinin nuru olmadıkça konuşamaz. Sevgilisinin nuru olmadıkça o tutamaz. Sevgilisinin nuru olmadıkça, yürüyemez. Onun oturması, kalkması, yemesi, içmesi, sevgilisinin nuruyladır. Sevgilisi ona bir nur verir. Ona özel bir nurdur o. Bu ona özel bir nur zikrullah ile olur. Onun yaptığı zikrullahtan Cenab ı Hak bir nur peydah eder. Onun kıldığı namazdan, Allah bir nur peydah eder. Onun tuttuğu oruçtan Allah bir nur peydah eder. Onun yaptığı cömertlikten Allah bir nur peydah eder. Onun yaptığı iyiliklerden Allah birer nur peydah eder. Allah bütün müminlerin yaptıklarına böyle nur peydah eder. O mümine özeldir o. O zikrullah ettiği müddetçe, o nur onun yanına gelir. O zikrullah o nurla hemhal olur. O başlar Allah, Allah, Allah, Allah, Allah, demeye. Nur onun önündedir. O da onunla beraber, Allah, Allah, Allah, Allah zikreder , öyle bir an gelir ki nur mu onu zikrediyor, o mu nuru zikrediyor, iki zikir birleşir. Zikreder. O nurun içerisine oturuverir. Artık ikisi beraber Allah demeye başlarlar ve o nur renkten renge girer. Halden hale girer. O manadan manaya girer ve çekilir nur. Dışarıdan o kendi ruhunu ve nurunu görür. O nurun içerisinde görür kendisini ve bakar ki ayrı bir renkte, her Allah değişte rengi değişir. Her Allah deyişte manası değişir. Her Allah değişte dili değişir. Her Allah deyişinde kalbi değişir. Her Allah deyişinde yüreği değişir. Bakar ki o nurun içerisinde o sevgilisini zikreden o sûfinin, kalbi genişledikçe genişler. Yukarıdan seyreder onu iki varlık gibi olurlar. Aslında iki varlık yoktur, sonra o tek varlığa dönüşecektir yine. Ama zamanı vardır. O yüzden o zikrullah onda devam eder, oturur o kimse. Görür, o kimse, o sûfi kendisini görür nurun içerisinde. Onun eklemleri kalmaz. Onun bütün bedeni nur olmuştur artık. O zikrullahın nuru ile nurlanmıştır ve o zikrullaha devam ettikçe o bütün alemi de içine almaya başlar.
Artık o bir alem olur. Alem onun içindedir ve alem mi onun içine girmiştir o mu alemin içine girmiştir karıştırır bir zaman o derviş onu ve seyri sulûkta bunlar yaşanır ve üstâdına gider o kimse. Der ki ben böyle bir nurun içerisinde yaşıyorum. O kimse zikrullahtan kendini alamaz hale gelir. Zikrullah onu çepeçevre sarar. Dünya ona laşe gelir, insanlar ona laşe gelir. Hayat ona laşe gelir. O nurun içinden çıkmak istemez o. Nur da onun içinden çıkmak istemez. O devamlı o zikrullah halinin içeride kalır o kimse ve zikrullah ettikçe orada ferah bulur. Artık onun sığınacağı bir yer vardır. Artık onun sığınacağı bir mekan vardır. Her türlü kirlilikten uzak, her türlü hainlikten uzak, her türlü vefasızlıktan uzak, her türlü her şeyden uzak, Allah vardır artık. O ana kadar zikrullahı öyle bilmiyordu o. O ana kadar gideceği yerin, oraya gideceğini de bilmiyordu. O halakada zikrullahın böyle kerameti olacağını bilmiyordu. O ana kadar herkes gibi o da
yüz tane besmele çekiyordu, yüz tane salat u selam çekip atıyordu kenara. Zaten diyordu ki ders bu kadar. Zannediyodu ki zikrullah bu kadar. Oysa öyle değildi. O sevgilinin nuru ile nurlanmak vardır. O sevgilinin nuru ile nurlanmak için, oturup iki dizinin üzerine zikrullah etmek gerekiyordu. O sevgilinin nuru ile nurlanmak için, edep lazımdı, ahlak lazımdı, âşıklık lazımdı, kulluk lazımdı. işte o zikrullah ile onun nuru farklı bir noktaya gider.
Orucun da öyle bir nuru vardır. O kimse oruç tutmaya başladığında, oruç onun önünde Cenab ı Hak bir nur peydah eder. Oruç tuttuğunda o nurun içindedir o. Allah’ı zikirle birleştirdiği zaman, hem oruçlu hem nurlu, ooo hem zikirli, hem oruçlu, hem namazlı üçü de hemhal oldu. Nurdan nura geçti, namazdan namaza geçti, namazdan oruca geçti, oruçtan zikire geçti, tespih tanesi gibi nur tanesi gibi. Vaktin çocuğudur. Sûfi vaktin çocuğudur derler ya vaktin çocuğudur. Her vaktin bir nuru vardır. Her vaktin bir ibadeti vardır. Her vaktin bir zikri vardır. Her vaktin ayrı bir rengi, ayrı bir hali vardır. Sûfi; o renkten renge, o halden hale, o zikirden zikire, o ibadetten ibadete geçerken hiç nurdan ayrılmamış olur ve hayatın nuru nura eklenmiş olur. Nurdan nura geçiş yapar, namazdan oruca, oruçtan namaza, namazdan zikre, zikirden selama, selamdan iyiliğe, insanlarla güzel ahlaka insanlarla temiz ahlaka koşturdukça, nurdan nura geçer ve her nuru tatmak ister artık. Her nuru görmek ister. Acaba bir yetimin başını okşamanın nuru nedir, acaba bir fakiri doyurmanın nuru nedir, acaba bir yoksulun yoksulluğunu kaldırmanın nuru nedir, yardıma ihtiyacı olanın yardımına koşmanın nuru nedir, bir çocuğu sevmenin nuru nedir, insanın evine giderken bir kilo şeker alıp götürmenin nuru nedir, hep o nurun içerisinde hayatını devam ettirir.
işte Hazret-i Mevlânâ diyor ki sevgilimin nuru önümde ardımda olmadıkça, ben yönümü tayin edemem. Sevgilinin nuru onu artık götürür, onun aklı kalmamıştır, onun kendi idraki yoktur, o idrakini sevgiliye vermiştir. O aklını sevgiliye vermiştir. Herkes kendi kendisini akıllıyım diyip oturup hesap eder. Oysa aklını sevgiliye vermiştir. Onun aklı sevgilidedir. O sevgili ki, akıllıların akıllısı, o sevgili ki aklı yaratan, o sevgili ki akla nizam veren, o sevgili ki akla düzen veren, o sevgili ki bütün akılları kendi kudretinde tutan sevgili. işte hazreti Mevlânâ diyor ki sevgilinin nuru, ışığı, önümde ardımda olmadıkça, nasıl ben önümü ardımı koyabilirim. Bu, Hadis-i Kutsi’ nin tecelliyatıdır. Kul Allah’ı sever, Allah da kulu sever.
Allah kulunu sevdimi gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili olur. Aşık bu hale gelmiştir artık. Ondan konuşan Allah’tır, ondan dinleyen Allah’tır, ondan tutan Allah’tır, ondan yürüyen Allah’tır, onu sevk ve idare eden Allah’tır. Bu hale gelmeyen insanlar, bu hali
anlayamazlar. Bu hale anlayamadıkları için bunu inkar ederler, küfre düşerler. Koca koca alimlerin küfre düştüğünün sebebi budur. Bu hali anlamakdan uzaktırlar. Çünkü onlar Allah’ı zikrederlerken, zikrettiklerinden oluşan nuru görmekten uzaktırlar. Kördürler, kör! Yaptığı ibadetin nurunu görmeyen, kördür ve o körlükten kurtulmadığı müddetçe gerçek sûfi olamıycaktır. Sûfilik yolunda olacaktır.
Ey sûfilik yolunda olanlar! Zamanlarınızı boşa geçirmeyin. Allah’ı çokça zikredin. iyi ahlak sahibi olun. Oruçlarınızı düzgün tutun, dillerinizi muhafaza edin. Dillerinizi muhafaza etmezseniz, bu gayb aleminde yol yürüyemezsiniz. Hizmet etmezseniz, herkesle barışık olmazsanız, tevazulu olmazsanız, insanlara Allah ve Resul’ünün yolunu anlatamazsanız, siz bu mana aleminden bir şey almazsınız. O manâ aleminden de kapı açılmaz size. Yazıktır! Yıllarını verir sûfiler bu yola. Yazıktır! O yıllarını verirlerken bu hallere ulaşmaları gerekir. O yüzden gayret edin, dilinizi muhafaza edin. Üstâdınızı tam sevin, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerine aşık olun, Allah’a vuslat olun. Kurtuluş ancak ondadır. O yüzden sûfi; bir ibadeti yaparken, şirki karıştırmadan, şirk karıştırmadan, her şeyiyle o ibadeti yapar. Allah’ı zikrederken Allah’la zikreder. Ahmet’le, Mehmet’le Hüseyin’le değil. Oruç tutarken Allah’la oruç tutar. Namaz kılarken Allah’la namaz kılar. iyilik yaparken Allah’la iyilik yapar yürürken Allah’la yürür, tutarken Allah’la tutar. Konuşurken, Allah’la konuşur, Allah’la konuşur! Şirk karıştırmaz, gizli şirk karıştırmaz. Demez ben ne güzel sohbet ettim diye. Ben ne güzel sohbet ettim diyen, şirk ehlidir. Demez ben ne güzel zikrullah yaptırdım diye. Yaptırdım diyen şirk ehlidir. Demez ben bu tekkeyi ne güzel yönettim diye. Diyen şirk ehlidir. Şirk ehlidir! Ben yaptım diyen şirktedir. Ben doyurdum, ben yedirdim, ben gezdirdim, ben götürdüm, ben koşturdum, ben yaptım. O ben batsın! Şirk ehlidir, şirk! Bu gizli de değildir, aşikar da değildir. Ben olmasaydım o adam olmazdı, şirk! Ben olmasaydım, o kadın olmazdı, şirk! Ben olmasaydım bu olmazdı, şirk! Şirkin içerisinde yüzerken, o nur ona tecelli etmez.
Yaptığın ancak Allah için olduğunda o nur tecelli eder. O yüzden Ramazanın son on günü itikaf günüdür. itikafa girdi desinler diye girme itikafa. itikafa Allah’la gir. Otur dizinin üstünde, hiç kimse duymayıversin, hiç kimse görmeyiversin. Hiç kimse bilmeyiversin. Hiç kimse anlayamaya versin. Kenardan yavaşça sıyrıl, git bir yerde Allah’ı zikret, itikafa gir. De ki Rabbim, seninle itikafa gireceğim. Rabbim, seninle itikafı bitirmek istiyorum. Benim yoldaşım sen ol. Benim derttaşım sen ol. Benim yol yürüdüğüm sen ol. Benim dayanağım sen ol. Benim yaslanacağım sen ol. Benim önümde sen ol. Benim arkamda sen ol. Benim sağımda, solumda sen
ol. Sen olmazsan ben yıkılırım, sen olmazsan ben yürüyemem. Sen olmazsan benim arkam kirli kalır, sen olmazsan ben önümü göremem. Rabbim benim elimden tut. Benim dilimden tut. Benim yüreğimden tut. Benim elimden, kolumdan tut. Dizlerime derman ol. Elimde el ol, yüreğimde yürek ve seninle zikredeyim. Allah derken bir kez olsun seninle zikredeyim. O yüzden Süleyman Çelebi der ki: “Bir kez aşk ile Allah dese o lisan, dökülür cümle günahları misli hazan.” Bir kez Allah’la Allah diyen bir kimse, günahı münahı kalmaz. Bir kez öylesine oruç tutan kimsenin, günahı münahı hiçbir şeysi kalmaz.
işte Hazret-i Mevlânâ der ki sevgilim benim önümde ardımdadır. Ey büyük pir! Sen o hale kavuşmuşsun, bunu demişsin. Biz bu hale kavuşmaktan uzakız ne yazık ki. Diyemeyiz sevgilimizin nuru bizim önümüzde ardımızda. Diyemeyiz sevgilimizin nuru sağımızda solumuzda. Şimdi bir edebiyat eseri gibi okumaktayız ya büyük pir. Ya Hazret-i Mevlânâ! Sanki bir şiir okur gibi okuyoruz. Şiir dinler gibi dinliyoruz. O halde çok uzağız. Bizi affet! Rabbim de, bizi affetsin inşallah. Aşk bu sözün söylenmesini ister. Aşk Allah’tır. Allah, sırrının açığa çıkmasını istemez.Allah âşıklık yolunun açığa çıkmasını ister. Allah hiçbir şeyi saklı gizli bırakmamıştır. Allah Kur’an’ın gizli menfezlerinin açıklanmasını ister. Allah mana aleminde mücevheratın saçılmasını ister. Allah hiçbir şeyin gizli kapaklı kalmasını istemez. O yüzden Allah, peygamberleri ile velileriyle kitaplarıyla, bu sırlar alemini insanların önünü açmak ister. Peygamberlerden sonra velilerini gönderir. Peygamberlerden sonra o veliler, o sırlı alemler, o mana aleminden sırları alırlar, getirirler. insanların önüne koyarlar. işte Hazret-i Mevlânâ diyor ki aşk bu sözün söylenmesini istemez.
“Ayna gammazsa olmaz da ne olur?” Aynadan kasıt mürşid i kamildir. Aynadan kasıt, mürşidi kamilin gönlüdür. Aynadan kasıt mürşidi kamilin kendisidir. Aşk, söylenmesi gerekenleri mürşidi kamilin gönlüne indirir. Söylenmesi gerekenleri söyleyen diri olurum dediklerinin diline indirir. Gammaz laf taşıyıcıdır. Gammaz laf üretici değildir. Gammaz kendi lafını söylemez. Gammaz başkasının lafını söyler. işte mürşid i kamiller, en büyük gammazlardır. Peygamberler en büyük gammazlardır. Sizin kötü olarak bildiğiniz gammazlardan değil, bu gammazlığın iyisidir. Kinaye yapar Hazret-i Mevlânâ. Bir kimse hadisi şerif söylerse gammazdır, peygamberin gammazıdır. Bir kimse ayeti kerime söylerse, gammazdır. Kur’an’ın gammazıdır. Bir kimsenin gönlüne Allah ilham ediyorsa, o Allah’ın gammazıdır.
işte Hazret-i Mevlânâ diyor ki, aşk bu sözün söylenmesini istiyor. Coşmuş, Fırat nehri gibi aşk. Coşmuş , deryalar kaynamakta ve kıyılara vurmakta dalgalar. işte aşk o sözün söylenmesini istiyor ki gammazın diline
koyuyor. Aşk o sözün söylenmesini istiyor ki mürşidi kamil’in diline, gönlüne koyuyor o sözü. Diyor ki gammaz, bu sözü söylemeden olabilir mi? Olması mümkün değil. Ve o sözün o gammazdan gelecek. O sözü o gammaz yayacak. Ve diyecek ki fıs fıs fıs anlatacak. Dedi ki diyecek, dedi ki,dedi ki, diyen Allah! Ayna, sadece aksedeni söylüyor. Ney, kendisi bir ses çıkarmıyor. Bir dudak var, bir nefes. O nefes ondan bir name çıkarıyor. Neyi at orta yere, bir ses çıkaracak mı? Hayır! Musa’nın asası gibi ney, ha ney ha asa. Asanın arkasında Allah var. Neyin arkasında da Allah var. Neyin arkasındaki neyzen ne üflerse neyden o ses çıkıyor. Ney kendi başına bir ses çıkarmıyor. Gammaz kendisi laf üretmiyor. Onun gönlüne birisi bir laf koyuyor. Onun diline birisi bir laf koyuyor. O dile konularını söylüyor Allah hepimizi hayırlı gammazlardan eylesin. Aynan, aynan dediği gönül. Aynan, dediği kalp. Aynan biliyor musun neden gammaz değil? Yüzünden toz pas silinmemiş, arınmamış da ondan. Sen dersen ki kendi kendine akıl bunu sana söyletir.
Akıl bunu sana düşündürür. Benim gönlüme neden bu sözler gelmiyor denir. Akıl sana bunu söyletir. Ben profesörüm, neden böyle bilmiyorum dedi birisi. Kalbine gelmeyince, ben ne yapayım dedim, akıl bunu söyletir. Der ki senin kalbine neden gelmiyor? Bu yalan söylüyor, bu ezberledi de geldi. Bu bir yerden okudu da geldi, bu biyerden dinledi de geldi. Evet doğru, okudu dediği doğru, dinledi dediği doğru. Sen de oku, sen de dinle. Yok! Onun aynası, onun aynası parlak değildir. Tos pis içinde kalmıştır. Tos, pis günah ı kebair. Tos pis, kötü ahlak, çamur, kötü ahlak. Hadi, başla temizlemeye önce tövbe et. Ondan sonra zikret. Ondan sonra oruç tut. Bak ramazan oruç ayı. Ondan sonra namaz kıl, iyilik yap. Cömertlerden ol. Allah’ı sev. Allah’a aşık ol. Bak, senin de aynan pırıl pırıl olup, senin de aynan gammazlık yapmaya başlıycak o zaman. Allah cümlemizin gönüllerini parlatıp, cümlemizin gönüllerini saf bir ayna haline getirdiği kullarından eylesin inşallah. Cenab ı Hak, Ramazanını düp düzgün geçiren, düpdüzgün oruç tutan, diline hakim olaraktan, gönlüne hakim olaraktan, midesini ve şehvetine hakim olaraktan oruç tutan kullarından eylesin.
https://www.youtube.com/watch?v=TWiKlgVJG6w&list= PLpNiKWHUSB_KF_8QYHQPSQIvh9VWfDcyl&index=7
Kaynaklar ve Referanslar
- Video Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=TWiKlgVJG6w
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 1 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-4-5 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Kalb, Aşk, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı