Karabaş-ı Velî Tekkesi 2019

5. Karabaş-ı Velî Tekkesi 2019 — 746. Şeb-i Arûs Sohbeti: Pergâr Gibi Bir Ayak Şerîatta, Diğeri 72 Millette


1. 746. Şeb-i Arûs Açılışı: Pergâr Gibi Bir Ayağı Şerîatta, Diğeri 72 Millette — Tema Olarak “Mevlânâ’da Ortak Yaşam”

Eyvallah, illallah, Muhammedun Resulullah. Destur ya Hazreti Allah, huu. Destur. Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin, gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak, hayrı her daim isteyen, hayra koşan, her daim hayır işlemek için kendine vesileler arayan hayırlı kullarından eylesin, inşallah. Bizleri ve bütün ümmeti Muhammed’i salihlerle beraber olan ve salihlerden eylesin, inşallah.

Biz perger gibiyiz, bir ayağımız sımsıkı şeriyata bağlı, diğer ayağımızla 72 milleti dolaşıyoruz diyen, Hazreti Mevlânâ’nın 746. Şeb-ü Aruz etkinliklerine hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Hem dışarıdan gelen misafirlerimiz, hem Çanakkale’den gelen misafirlerimiz ve yurdumuzun değişik Güzide yerlerinden gelen Güzide misafirlerimiz Hepinize ayrı ayrı teşekkür eder, hepinize ayrı ayrı sevgilerimi ve saygılarımı sunarım.

Biz bu sene her seneki gibi Şeb-ü Aruz programlarımızı bir çatı altında topluyoruz, bir konu işliyoruz. Bu senedeki konumuz Hazreti Mevlânâ’da ortak yaşam olarak belirledik. Müslümanlar bütün bölgelerinde sıkıntıda, bütün bölgelerinde yaşadıkları alanlarda kendi iç sorunlarıyla uğraşırken ayrı yeten dışarıdan büyük emperyal güçlerin üzerlerindeki oynadığı oyunlarla da uğraşmak zorunda kalıyorlar.

O emperyal güçler Müslümanların yaşadıkları şehirleri, yaşadıkları alanları, ibadethaneleri kendilerince kendi yurtlarını acımasız bir şekilde bombalarının altında inim inim inletiyorlar. Eğer kendilerinin iç kara şekliliklerini kendilerince sağlayamazlarsa dışarıdan bombalarla onları bertaraf etmeye çalışıyorlar. Müslümanları kendi içlerinde dillerinden, dini anlayışlarından, ırklarından, mezheplerinden, meşreplerinden birbirlerine düşürerekten birbirlerini yok etmekteler.

Meslevinin başında bir Yahudi padişah ile bir Yahudi vezirin hikayesi vardır. O hikayede Hz. Mevlânâ Celaletini Rumi Hazretleri sanki bugünleri görmüşçesine Yahudi vezirin değişik gruplara, değişik cemaatlere, değişik topluluklara farklı farklı din anlatımı ile onları birbirine düşürdüğünü görürüz, okuruz. İslam dünyası kendi içerisinde ne yazık ki mezhepleri meşrepleri öne çıkararak birbirlerini katletmekteler.

Hatta öyle ki aynı mezhepten aynı meşrepten olmalarına rağmen küçücük kendi farklılıklarını düşmanlık vesilesi edip birbirlerini katletmekteler. O yüzden Müslümanlar bu ortak yaşam, ortak hedef, ortak maneviyat, ortak dili bir şekilde bulmaları gerekir.


2. Bugünün Coğrafyasında Moğol ve Haçlı’nın Gölgesi: Mesnevî’deki Yahudi Padışah ve Vezir Hikâyesi ile Bir Paralellik

Kıymetli misafirler bugün İslam coğrafyasına baktığımızda bazı yerler ne yazık ki yerle yeksan olmuş vaziyette. Dün Bosna’da yapılan katliamlar bugün Suriye’de, ondan önce Irak’ta, Afganistan’da, Bangladeş’te, Bangladeş hazır, katliama hazır bir vaziyette Bangladeş.

Bu sıraya katılmış vaziyette, Libya katliama hazır bir şekilde ve Müslümanlar bu noktada baktıklarında her yerde kanlara katılmakta, kanları dökülmekte, ibadethaneleri yerle yeksan edilmekte, insanların namuslarına, şereflerine, haysiyetlerine dokunulmakta ama Müslümanlar kendilerince mana birliğini oluştursalar, kendilerince o mana birliğinin etrafında toplansalar bir nebze bunun duracağına inanıyorum. Hz. Mevlânâ Celalettin Rum Hazretlerinin kendi yaşadığı zamanda da çok farklı şeyler yoktur.

Müslümanlar kendi içilerinde birbirleriyle sıkıntıda, sıkıntıyı çoğaltırken bir taraftan Moğol istilası, bir taraftan haçlı saldırıları Müslümanların içlerini dışlarına getirmekte. Bugün de dünyamıza baktığımızda çok farklı değildir. Aslında ülkemizde de çok yakın zamana kadar Güneydoğu’da her yerde hendekler kazılıp, her yerde hendeklerin içerisine değişik patlayıcılar doldurulup, ülkeyi insanımız ne yazık ki çok şehit vermiştir.

Ve ne yazık ki bugüne kadar o şehit kanlarının yerlerde durur idi son döneme kadar. Hamdolsun terör belasından ülkemizin içi bir nebze olsa huzura kavuştu. Müslümanlar bu manada, bu kan revan içerisinde, bu sıkıntı içerisinde ne yapacağını bilememezdik, ne tarafa yönelileceğini bilememezdik. Yaşamaması için bizim kendi öz değerlerimize, bizim topraklarımızdan yetişmiş, bizim topraklarımızda bizim topraklarımızı aşkla, muhabbetle, sevgiyle yoğurmuş, Hz.

Mevlânâ gibi, Yunus Emre gibi, Hacı Bektaş Veli gibi, Hacı Bayramu Veli gibi o büyük zatların, o insanların içerisinde derinlemesine nüfuz eden o pire efendiler ne demişler, biraz onlara bakaraktan kendimize yön biçme. En azından emperyal güçlerin bize yön biçmesine fırsat vermeden biz kendi yönümüzü, kendi duracağımız noktayı, kendi hedefimizi belirleme noktasında olmamız gerekir. Aslında bu noktada dinimiz bizim bu fırsatı da önümüze açar.

İnsanların meşreplerini, mezheplerini redetmek değil ama meşreplerini, mezheplerini önüne koyaraktan katı ortodoksal bir şekilde kendi mezhebine, meşrebine sımsıkı sarılıp diğerlerini yok saymak ve diğerlerini yaşama şansı bırakmamak bu toprakların ürünü değildir. Bu topraklar kardeşliğin üzerine, barışın üzerine, bu topraklar hoşgörünün üzerine, bu topraklar birbirine müsamaha da bulunma, birbirine yardımcı olma, birbirinin koluna girme, birbirini desteklemenin üzerine kuruludur.

Hep edebiyat yaparız ya, komşusu açken tok yatan bizden değildir hadisi şerifini önümüze koyarız ama yaşamayız. Biz bütün dünya kardeş olmalı deriz, edebiyatını yaparız ama yaşamayız. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri veda hadjında buyurdu ya, ey insanlar hepiniz bir Adem’den olmasınız, hepiniz birden doğmasınız. Arabın aceme acebin araba üstünlüğü yoktur, birbirlerinize üstünlük taslamayın, üstünlük ancak takvadadır buyurmuştur. Takva nedir?

Takva her dönem takvanın manasını değiştirmek mümkündür. Siz kitaplardan bakarsanız takva Allah’tan korkmaktır. Takva Allah’tan korkmaktır ama günlük yaşantıda o Allah’tan korkmanın insanın üzerindeki tecelliyatı yine hadîs-i şerîf üzerinden gidersek hiç kimseye zarar vermemektir. Hadis-i şerifte sizin en hayırlığınız etrafına en az zarar vereninizdir. Yine hadis-i şerifte sizin en hayırlığınız etrafına en fazla faydası dokunanınızdır.

Bugün bir insanın günah işlememesi dahi etrafına bir faydadır. Haram yememesi etrafına faydadır. Haram işlememesi haramla iştigal etmemesi etrafına faydadır. Bir haramı kendi nefsinde engellemek etrafına faydadır. Bir kimse Allah’ın emrettiği herhangi bir şeyi yaşıyorsa sadece kendi nefsi için yaşamış olmaz. Herkes için yaşamış olur. Çünkü iyilikler iyilikleri getirir. Kötülükler kötülükleri getirir.

Siz bir iyilik yaparsanız Cenab-ı Hak sizin bir iyiliğinize merhametiyle rahmetiyle 10 iyilik, 100 iyilik, 1000 iyilik sayısız iyilik yapar. bu topraklar bu hengamenin içerisinde birbirini ötekileştirmeden, birbirlerini itmeden, birbirlerine saygı, sevgi, barış içerisinde yaşamanın örneğini göstermeli. Müslümanlar kendi içlerinde birbirlerini anlama, birbirlerini dinleme, birbirlerine tahammül etme, birbirini hoş görme, birbirinin koluna girmeyi en güzel şekilde yaşaması gerekir.

İslam dünyasında zaman zaman bu tartışmalar olmuş, sufiler bir tarafta olmuş, fıkıhçılar bir tarafta olmuş, kelamcılar bir tarafta olmuş. Bizim bunları kaldıracak gücümüz yok şu anda İslam dünyası olarak. Biz hem ülkemizde birlik ve beraberliğimizi, hem mana birliğimizi, hem hedef birliğimizi tesis etmemiz gerekir. Tesis etmemiz gerekir ki biz ihraç edeceksek ülkemizin dışına, ihraç edeceğimiz en güzel ürünümüz iyilik olmalı. İhrac edeceğimiz en güzel dini perspektifimiz Kur’ân ve Sünnet olmalı.

Bizim dışarıya ihraç edeceğimiz en güzel şey barış, kardeşlik, mutluluk, huzur olmalı. Kargaşadan, kaostan, kandan uzak durmalıyız. Aldatmaktan, aldanmaktan uzak durmalıyız. Haram yemekten, haram işlemekten uzak durmalıyız. Berili yerlerde, berili şeylerin peşkeş çekilmesinden uzak durmalıyız. Halkın, vatandaşın dertleriyle dertlenmek, onların haliyle hallenmek noktasında durmalıyız.

Etrafımızda, mahallemizde, komşularımızda kim aç, kim açık, kim meydanda, kimin ekmeği var, kimin ekmeği yok, kimin suyu var, kimin suyu yok, kimin doğal gazı kesilmiş, kimin tömürü yok, bunlarla ilgilenmeliyiz. Biz bu topraklarda paylaşımcı bir kültürle gelmişiz. Ama gün geçmiyor ki bu topraklarda değişik yet dolaşmalar oluşmada. Zenginler bir yerde, fakirler bir yerde, orta hâller bir yerde, zenginlerin semtinden uğramak mümkün değil.

Devasa villalarda, devasa hanlarda, hamamlarda yaşayanlar bir tarafta, şehirlerin kenarlarında yaşayanlar bir tarafta. Bu bizim kültürümüz değil, bu biz değiliz. Bu biz değiliz. Ne yazık ki emperyaller o vahşi kapitalizmi bizim bağrımıza saplıyorlar. Bizim öz değerlerimiz çiğnenmekte, öz değerlerimiz ne yazık ki kaybolmakta ve bize batıdan ötekileştirilme, bize batıdan ayrıştırılma sunulmakta. Biz bunu kendi inancımızla, kendi kültürümüzle, kendi kardeşliğimizle yenmek zorundayız. Hz.

Mevlânâ Celalettin Rum Hazretleri, biz ayırmak için gelmedik, birleştirmek için geldik der. Biz birleştirici olmalıyız, ayırıcı değil. Biz mahalleleri ayırmamalıyız, biz şehirleri ayırmamalıyız. Biz kendi kendimize, eğer Cenab-ı Hak bize bir zenginlik verdiyse yine kendi mahallemizde yaşayarak, o zenginliğimizi kendi mahallemizde dağıtaraktan kendi mahallemizde mutlu bir şekilde mahallemizin insanıyla yaşamalıyız. Düşünebiliyor musunuz?

Devasa evlerin kurulduğu mahallelerde kim gidip bir tane aspirin isteyebilir birisinden?


3. Bayındır’dan Bir Mahalle Hatırası: “Neriman Abla” Çağrısı, Anahtarsız Kapılar ve Kaybolan Paylaşımcı Kültür

Kıymetli kardeşler bunu her daim size örnek olarak veriyorum. Benim yaşadığım kazada, ben İzmir’in Bayındır kazasında doğdum ve orada büyüdüm. Bizim kapının anahtarı ve kilidi yoktu. Bizim mutfak manzemeleri, eskiler bir kısmı böyle dili, daha kibar olanlar kiler der, biz dam deriz. Bizim bütün yiyecek içecek ekmek dahil ne varsa damdadır, kahvesi şekeri salçası. Benim annemin adı Neriman. Neriman abla diyen girer içeri, der ki buradan salça alacaktım biraz. Salçanın yerini bilir o.

Gider oradan salçayı alır. Neriman abla der, girer bir pişirimlik kahve alacaktım der. Cezvesiyle gelir kahvenin yerini bilir. Oradan kahvesini alır giderdi. Biz, ben kendim bu kültürde yaşadım. Ama şimdi Neriman abla deyip hangimizin evine birisi girip bir pişirimlik kahve alabilir. Hangimizin evine, gecenin saat dokuzun dokun onunda evine misafir geldiğinde Neriman abla bir tane ekmek alacaktım deyip gidip damındakilerinden ekmeği alıp gidebilir.

Ben çok özür dilerim ama insanlar ayaklarına ayakkabı alamazlardı. Yamalı pantolonlarla gezerdik. Gezerdiler ama insanlar birbirlerini severler, saygı duyarlar. Mutlu idiler. Mutlu idik. Mahallemizde hiç kimse aç kalmazdı. Mutlu idik. Zengini, fakiri hepsi de bir mahallede yaşardı. O yüzden biz kardeşliğimizi unuttuk. Ve hiç kimse dinini nasıl yaşadığından dolayı yargılanmazdı.

Şimdi ne yazık ki İslam dünyası, mezheb, meşreb, anlayış tartışmalarının içerisinde kendilerini hedefsel olarak konuşlandıramıyorlar. Çok üzgünüz. O yüzden Hazreti Mevlânâ Celalettin Rum Hazretleri din kavgasını dahi red etmiş. Bakın hele Davut da Süleyman ve başka peygamberler selam onlara birdir. Onların birini inkar edersen hiçbir peygambere inancın doğru olmaz. Bu da birlik belirtisidir. bin evden birini yıktın mı hepsi de yıkılır gider. Bir tek duvar bile ayakta kalmaz.

Çünkü onların aralarında hiçbirini ayırt etmeyiniz. En son bu âyet-i kerîme derken aslında Kur’ân-ı Kerim’de Bakara’nın 285. ayet-i kerimesinde belirtilen hususu söyler. Ne der Bakara 285 bize? Peygamberler Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti. Müminler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Allah’ın peygamberlerinden hiçbir arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz affına sığındık, dönüş sanadır dediler.

Biz peygamberlere imanla alakalı arasında ayırım yapmama emrine ayırım yapmama distrüne sahip bir dinin sahibiyiz. O yüzden biz peygamberlerin arasında bir ayırım yapmamamız gerekir.


4. Peygamberler Arasında Ayırım Yapmamak (Bakara 285) ve Terörün Kesin Reddi: Emperyalin “Cihâtçı Müslüman” İmaliyesi

Hristiyanlar, Yahudiler, diğer din inanışına sahibi olan kimseler bizlere zulmetseler de, bizlerin kanını akıtsalar da biz onlara zulmedemeyiz, onların kanlarını akıtamayız. Biz onları katledemeyiz. Bazen hep bunu söylüyorum. Bir arkadaş öyle demişti. Bizim de atom bombası yapmamız lazım dediğinde Sen Amerikan emperyalisti gibi şehirleri atom bombalarıyla yok mu etmeyi düşünüyorsun demiştim. Bir Müslüman, bir insan sivil insanları nasıl katleder? Kıymetli kardeşler, İslam terörü desteklemez.

Hiçbir ayet yoktur, hiçbir hadis yoktur, hiçbir dört mezhep imamının fetvası yoktur ki, üzerine bomba bağlayıp camide patlatsın, üzerine bomba bağlayıp yolda patlatsın, üzerinde bomba bağlayıp sivil insanları öldürsün, katletsin. Yoktur bakın. Ama bu emperyal güçler kendilerince cihatçı Müslümanlar üretip Müslümanları birbirlerine kırdırmakta. Bu oyuna düşmeyelim. Bu emperyal güçler insanları devletine, devletinin askerine, polisine, güvenlik güçlerine karşı düşman üretmekte.

Bununla alakalı defalarca sohbetler etmeme rağmen Müslümanlar ne yazık ki kandırılmakta. Bakın bizim hiçbir peygamberle alıp veremediğimiz yoktur. Biz Adem’den Muhammed’i Mustafa’ya kadar, Salallahu Aleyhi ve Sellem’e kadar ne kadar peygamber geldiyse, hepsine de iman etmişiz. Hepsinin peygamberliğine de iman etmişiz. Ve hepsinin peygamberlik noktasında getirdiklerine de iman etmişiz. Hz.

Mevlânâ Celaletin Rum’u Hazretleri böyle normande diğer din inanışlarına karşı kendince hepsi de bir peygamberdir, hepsi de aynı ışığı taşırlar derken, kendisi dinsiz değildir. Kendi tabiriyle ben Kur’ân’ın kölesiyim, Muhammed’i Mustafa’nın yolunun tozuyum. Kim bunun dışında bir şey söylerse, o söyleyenden de o sözden de uzağım diyerekten kendisini bir yere sabitlemiştir. O yüzden o başında okuduğum bir pergelin iki sivri ucu gibiyiz.

Bir sivri ucumuz Şeriat-ı Ahmediye bağlı diğer ucuyla alemleri seyran ederiz derken, orada kendisinin yerini de belli eder. Bu demek değildir ki bizim Müslüman olmamız, diğer inanç sahiplerini öldüreceğiz, katleteceğiz, boğacağız, onları bu noktada dışlayacağız, içeceğiz manası çıkmasın. Biz Müslümanlar olarak 1400 yıldan beri kendi içimizde bütün inanç sahiplerine saygı duymuşuz. Bu topraklarda hangi dine mensup olursa olsun, dinini özgür bir şekilde yaşamış ve yaşamalı da.

Bu bizim zenginliğimiz olmalı. Devam eden buradaki sohbetlere, devam eden kardeşlerimiz bilirler. Biz buradaki büyük iftarlarımıza Gökçe’ye de Metropolitana da davet etmiştik. Biz her Ramazan’da onu yine davet ediyoruz. Ve o iki Ramazan’da burada bizim iftarımıza katılmıştı. Sonra ben de gittim onun kendi makamında ziyaret ettim. Onlar bizim bu topraklarımızın zenginliği. Biz asla ve asla onları ötekileştirme, asla ve asla onları reddeye koyma noktasında değiliz.


5. Bosna’nın Yedi Şehrinden Anadolu’ya: Bir Temmanın Doğuşu — Başı Açıkla Kapalının, Mezhepler ve Meşreplerin Barışı

Biz üç dört ay önce burada misafirlerimiz, Bosna’da, Burçka’da, Banüluka’da, değişik Bosna’nın yedi şehrinde yedi ayrı program yaptık. Oradaki Hristiyanlar, oradaki diğer din inanışları, Hırvatlar, Sırplar hatta ilk üç dört programımız direkt onların bölgelerindeydi. Ve ben onları da sahneye davet ederekten hep beraber herkesi selamladık. Ve Hz. Mevlânâ’nın nefesini, bu toprakların aşkını, muhabbetini, kardeşliğini bu topraklardan eş-i nevâ bulmuş insan sevgisini o topraklara götürdük.

Ve orada Boşnak kardeşlerimizin ne kadar zor şartlarda dinlerini yaşadıklarını gördük. Ve ona rağmen orada hiçbir kine nefrete gerek duymadan beraberce yaşamanın, beraber yaşamanın, beraber yaşamanın örneklerini gördüm ve çok etkilendim. Çok etkilendiğim için bizim burada normatiki bu sene ki temamız Hz. Mevlânâ’da ortak yaşam olarak belirledim. Biz ortak yaşama bilincini, ortak yaşama duygusunu bu topraklarda geliştirmemiz lazım.

Başı açık olanın kapalı olana, kapalı olan başı açık olana, namaz kılanın namaz kılmayana, namaz kılmayanın namaz kılana, herhangi bir meşrepten mezhepten olan bir kimsenin herhangi bir meşrepten mezhepten olan bir kimseye saygıyla baktığı, saygıyla baktığı, ötekileştirmediği, itmediği, kovmadığı, dirsek çevirmediği bir barış içerisinde yaşamalıyız. Kıymetli dostlar, Hz. Mevlânâ’nın Celaletin Rûm Hazretleri’nin bir sözü çok hoşuma gider. Der ki mesnevide, iman edenler kardeştir. Devam eder.

İman etmeyenler ise kardeş adayıdır. Üzüm üzüme baka baka kararır der. Kıymetli dostlar, eğer gerçekten bir kimse dinini tam olarak yaşamaya çalışırsa, o etrafındaki insanlara ışık saçar. Sufilik, sufiler, gerçek sufiler kandil gibidirler. Gittikleri yeri ve girdikleri gönülü aydınlatırlar, karartmazlar. O zaman bizler öyle Müslüman olmalıyız ki bize bakanlar İslam olmalı, bize bakanlar Müslüman olmalı, bize bakanlar Sufi olmalı. Şeyhimin meşhur bir sözü vardı.

Dışarıdan baktım yeşil türbe, içine girdim estağfurullah tövbe derdi. Bir Sufi, bir Müslüman öyle olmamalı. Dışarıdan yeşil türbe içine girdiğinde estağfurullah tövbe olmamalı. Bu neyle mümkün? Karşımızdaki kimsenin kim olursa olsun onun din emniyetine, karşımızdaki kimse kim olursa olsun onun akıl emniyetine, karşımızdaki kim olursa olsun onun can emniyetine, mal emniyetine, namus emniyetine saygı duymalıyız.

Biz hiç kimsenin aklını, dinini, malını, şerefini, namusunu, haysiyetine gözümüzü dikmemeliyiz, dilimizi uzatmamalıyız. Karşımızda ve etrafımızdaki insanlar bizlerden emin olmalılar. Emin olmalılar ki bu kimse benim canıma, malıma, namusuma, şerefime, haysiyetime asla dokunmaz demeliler. Ve o eminliği artırmamız gerekir. Öylece biz ancak birbirimizi daha iyi anlama noktasında oluruz.


6. Osmanlı’dan Sonraki Medeniyet Boşluğu: İç Barış, Emînlik ve Yeni Bir İslâm Medeniyeti İnşaı

Kıymetli dostlar, o yüzden İslam dünyası başta ülkemiz olarak kendi iç barışını ve kardeşliğini kendi iç huzurunu tesis etmeli. Ondan sonra bütün İslam dünyası, bu iç huzur, bu barış, bu kardeşlik ortamını yaşamalı. Ve inanıyorum ki dünya bu kardeşliğe, bu iç barışa muhakkak ve muhakkak görecek ve kendilerini ona göre dizayn edeceklerdir. O yüzden son İslam medeniyeti Anadolu’da hamuru yavrulup üç kıtağaya hüküm sürmüştü. Hüküm sürmek demek, hütmetmek demek değil. Bir medeniyet kurulmuştu.

Bu medeniyeti hem mimaride, hem şiirde, hem resimde, hem sanatta, hem musikide, hem kültürelde, hem inançta, bütün her yere bu medeniyetini götürmüştü. Bakın Osmanlı’nın kurmuş olduğu son Anadolu’dan çıkan medeniyet ne yazık ki dağıldıktan sonra dünya yüzyıldan beri bir medeniyet boşluğu yaşamakta. Ben yeniden bir medeniyetin kurulacağına inanıyorum. Yeniden bu medeniyet kurulurken bizlerin hepimizin ortak paydada hepimizin doğru katkıları olmalı. Sakın bayan kardeşler şöyle düşünmesinler.

Ben evdeyim tarhana çorbası yapıyorum, ne işim var medeniyetle? Değil. Sen çocuğunu doğru medeniyet noktasında yetiştirmekle mükellefsin. Erkekler ya biz para kazanmaktan medeniyet mi gördüğümüz var diye düşünme noktasında değil. Muhakkak ailelerini, çocuklarını doğru medeniyet noktasında yetiştirmekle sorumlular. Herkes kendi sorumluluğunu kendi dairesinde yerine getirmeli ki o medeniyet tesis olsun.

Yoksa dünya üzerinde kan, vahşet, dramlar, ölümler, hastalıklar, şehirlerin yıkılması, ülkelerin yağmalanması bitmeyecek. Bunun karşısında Müslümanlar olarak biz şehirleri yıkamayız, yağmalayamayız. Biz Müslümanlar olarak insanları katledemeyiz, öldüremeyiz, tecavüz edemeyiz. Biz ancak insanlık götürürüz, kardeşlik götürürüz, barış götürürüz, aşk götürürüz, muhabbet götürürüz. Allah bizi onlardan eylesin.


7. Hâtime: Mesnevî’den “Beri Gel, Beri” ve Zikrullah Halkasının Af Müjdesi

Ben sözlerime Hz. Piri’nin sözleriyle kapatmak istiyorum. Tabi birazdan da sema olacak. Semada biz kardeşlerimize Allah’ı zikirle semaya öğretiyoruz. Her çarkta Allah Allah Allah diyerekten sema ediyorlar. Bizim öğretimiz bu. Ama onlar bunu nereye kadar yerine getirebilir? Getiremez. Onların gayretleri. Bizim kardeşlerimiz komple vakıf olarak yapmış olduğu hizmetlerden bir ücret talep etmez. Buradaki en küçük semazelerden tutun en büyüğüne kadar hepsi de ücrete tabi değil, ücretsizdir.

Benim tabirimi hoş görün. Kaç para kaç para kaç para diye sema etmezler. Biz Allah için buradayız. Birazdan hepimiz evlerimize de alacağız. Sizden bir teşekkür dahi beklemiyoruz. Siz geldiğiniz için biz teşekkür ediyoruz. Siz bize bu noktada ümit oldunuz, gayret oldunuz, şevk oldunuz, aşk oldunuz. Allah hepinizden de razı olsun deriz. Ve sema edenler Allah Allah diyerek sema edecekler. Ben semanın ritüelsel olarak burada değişik ritüelleri vardır.

Ben oturduğu yerde de insanların sema edebileceğine inanırım. Siz kendi kendinizi manevi olarak semae verirseniz her şey bedensel değildir. ayet-i kerimen vardır ya, ne tarafa dönerseniz dönün Allah’ın vecihı o yüzden oradadır diye. Siz hangi hal üzerinde olursanız olun Allah’ın vecihı oradadır. Aramak isterseniz, görmek isterseniz. O yüzden oturduğunuz yerde de Allah’ı zikredip hem sema’ya hem zikrullah’a ortak olabilirsiniz.

Müjdesini söyleyeceğim ve Mesneviz Yeme Hazreti Mevlânâ’nın sözüne geleceğim. Müjdeçli su. İnsanlar bir yerde toplanırlar, birbirleriyle akraba değildirler, birbirleriyle alışverişleri yoktur. Birbirlerini sevdikleri için Allah için toplanmışlardır. Orada Allah’ı zikrederler ve dağılırlar. Cenab-ı Hak diyor ki onlar affolmuş olarak oradan kalksınlar. Bir müjde daha, onları diyor hiçbir gölgenin bulunmadı. Arşalan’ın gölgesinde gölgelendiririm. Orada gölgelenelim inşallah.

Beri gel, beri, daha beri. Bu yol vurulucuk ne zamana kadar? Madem ki sen, bensin, ben desen nedir bu senlik, benlik? Biz hakkın nuruyuz, hakkın aynasıyız. Şu halde kendi kendimizde ne diye çekişip duruyoruz? Bir aydınlık, bir aydınlıktan neden böyle kaçıyor? Haydi şübennekten kurtul, herkesle anlaş, herkesle hoş geçin. Sen kendinde kaldıkça bir habbesin, bir zerresin. Fakat herkesle birleştin, kaynaştın mı? Bir umansın, bir madensin. Dünyada çeşitli diller, çeşitli lügatler var.

Ama hepsinde de anlam bir. Allah cümlemizi o anlam birliğinde, o mana birliğinde buluştursun. Geceniz hayır olsun. Cenab-ı Hak hayırla kalan kullarından eylesin inşallah. Destur. Altyazı M.K.


Kaynakça ve Referanslar

  • “Biz pergâr gibiyiz; bir ayağımız şeriatta sâbit, diğeriyle 72 milleti dolaşırız” (Mevlânâ’ya atfedilen söz): Eflâkî, Menâkıbü’l-Ârifîn; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik
  • Mesnevî’nin başında Yahudi padişâh ve vezirinin Hristiyanları birbirine düşürme hikâyesi: Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf I. Cilt, beyitler 324-739
  • Şeb-i Arûs (Vuslat Gecesi) ve 17 Aralık 1273 — Mevlânâ’nın âhirete irtihâli: Sultan Veled, İbtidâ-nâme; Sipehsâlâr, Risâle; Eflâkî, Menâkıbü’l-Ârifîn
  • Veda Hutbesi’nin ırk-üstünlük reddi ve takva ilkesi: Ahmed b. Hanbel, Müsned V/411; Tirmizî, Tefsîr, Hucurât 1; İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye IV/275-279; Hucurât 49/13
  • “Sizin en hayırlınız, insanlara en çok faydası dokunandır”: Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb II/224; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ II/463
  • Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir: Hâkim, Müstedrek II/15; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ X/3; Buhârî, el-Edebü’l-Müfred 112
  • Peygamberler arasında ayırım yapmama emri: Bakara 2/136, 285; Âl-i İmrân 3/84; Nisâ 4/152
  • “Dinde zorlama yoktur” ve ehl-i kitâba âdâletli davranma: Bakara 2/256; Mümtehine 60/8-9; Kâfirûn 109/6
  • Sivil insanların, kadın, çocuk ve ibâdet edenlerin savaşta dokunulmazlığı: Buhârî, Cihâd 147-148; Müslim, Cihâd 24-25; Ebû Dâvûd, Cihâd 82
  • Anadolu’da Selçuklu-Osmanlı hoşgörü geleneği ve Mevlânâ’nın Rum keşişlerle diyaloğu: Eflâkî, Menâkıbü’l-Ârifîn; Speros Vryonis, The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor; Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi
  • Mevlânâ’nın “Ben Kur’ân’ın kölesi, Muhammed Mustafâ’nın yolunun tozuyum” beyti: Dîvân-ı Kebîr (Rubâiyât); Franklin D. Lewis, Rumi: Past and Present, East and West
  • “İman edenler kardeştir”: Hucurât 49/10; Mesnevî VI. Cilt ilgili beyitler; “Üzüm üzüme baka baka kararır” — Türk atasözü, Mevlânâ’nın manasıyla örtüşen söz
  • Bosna’da Boşnak Müslümanları ve Ortodoks-Katolik-Müslüman birlikte yaşam: Noel Malcolm, Bosnia: A Short History; Fikret Karčić, The Bosniaks and the Challenges of Modernity
  • Allah için toplanan halkaya af müjdesi ve Arş’ın gölgesinde gölgelendirilecek yedi sınıf: Müslim, Zikr 38-39; Buhârî, Ezân 36, Zekât 16
  • “Ne tarafa dönerseniz Allah’ın vechi oradadır”: Bakara 2/115
  • “Gel, ne olursan ol yine gel” ve “Beri gel, beri” — Mevlânâ Rubâîleri: Dîvân-ı Kebîr; Şefik Can, Mevlânâ’nın Rubaileri
  • Osmanlı sonrası medeniyet boşluğu tezi: İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı; Cemil Meriç, Bu Ülke; Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Âmentüsü