Dergah Sohbetleri Serisi

387. Dergâh Sohbeti — Zan ve Hayret: Saplantıdan Kurtuluş ve Sufi Yolculuğu

(hadis: Soru-Cevap: Haram Dairesi ve Kıskanma

Bir kardeşimiz kalp kapakçığı ameliyatıyla ilgili bir soru yöneltmiş. Doktorlar kapakçık değişimi gerektiğini söylemiş ve başka bir alternatif bulunmadığını ifade etmişler. Bu mesele fıkıhta zarûret hükmüyle değerlendirilir. Nasıl ki açlıktan ölme tehlikesi olan bir kimseye normalde haram olan bir şeyi yemesine cevaz veriliyorsa, tıbbi zarûret halinde de kapakçık değişimi yapılmasına cevaz vardır. Burada önemli olan, başka bir alternatifin bulunmaması ve ameliyatın zorunlu olmasıdır.

Bir erkeğin eşini kıskanmasının sınırı sorulmuş. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki Allah kıskançtır, yani kullarının harama gitmesini istemez. Erkekler de eşlerini haram dairesinden korumakla mükelleftirler. Ancak bu kıskanma sadece haram noktasında olmalıdır. Yoksa evin içinde camı neden açtın, güneşliği neden açtın, nereye gittin, gözünü nereye kaydırdın diyerek hayatı zehir etmek İslam değildir.

Bütün insanlar haramlardan sorumludur. Elinizin altındaki bir kimse haram işliyorsa onu haramdan men etmeye uğraşacaksınız; en güzel, en tatlı yolla. Ama haram yoksa, haramla alakalı bir sıkıntı yoksa o kimseyi din adına eleştirmeniz heva ve hevesinizden olur. Birinci derecede sorumlu olduğumuz şey haramdır. Haram değilse müdahalemiz nefsimizdendir.


Ayağı Sürçmek, Tecrübe ve Hikmet

‘Ayağı sürçmemiş kimse güzel ahlak sahibi değildir, tecrübesiz kimse de hikmet sahibi değildir.’ Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dışında herkesin ayağı sürçmüştür. Biz bataklığa dalmış çıkmış bir topluluk olarak hata yapmaya müsaidiz. Ama ayağı sürçen kimse tövbe edip geri dönmesini bilirse güzel ahlak sahibi olur.

Hayat tecrübesi, insanların başından hadiselerin gelip geçmesi, etraftaki insanların yaşadıklarını görmek insanı tecrübe sahibi yapar. Bu tecrübe doğru yerde, doğru şekilde kullanılırsa o insanı hikmet sahibi eder. Batan görmemiş, düşen görmemiş, bataklık görmemiş kimse tecrübesizlikten dolayı hata yapabilir. Ama hayatın acısını tatlısını görmüş, eksiğini fazlasını tecrübe etmiş kimsenin durumu farklıdır.


Doğu’nun Şatafatı ve İçin Çökmesi

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştur: ‘Küfrün başı doğu tarafındandır. Kendini beğenme ve büyüklenme at ve deve sahibi yaygaracı bedevilerdedir. Vakar ise koyun sahiplerindedir.’ Doğu gösterişi, şatafatı, süsü sever. Bu yerleşmiş bir karakterdir. Pakistan, İran, Hindistan’dan Orta Doğu’ya kadar bu şatafat görülür.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki mescidleri süslemeye başladıklarında iç dünyaları çökmeye başlar. Bir kimse evinin süsüne, dışına dikkat ediyorsa dışa yönelik yaşıyordur. Dışa yönelik yaşayan kimseler çökmeye, batmaya mahkumdur. Aile sisteminizi kurarken ‘ne derler, bunlar gelecek, koltuğumuz değişmeli, perdelerimiz değişmeli’ diye kendinizi şatafata sürüklüyorsanız sıkıntı vardır.

Doğu’nun bir de başka tarafı vardır: akıl mekanizması olarak enteresan bir yapıya sahiptir. Dünyayı etkileyen en önemli fikir yapıları ve felsefe sistemlerinin çıkış noktası doğudur. Bir kimsenin aklı negatif noktada kuvvetliyse kafası küfre çalışır, pozitif noktada kuvvetliyse imana çalışır. Bunun ortası yoktur. Tarih boyunca insanların başına bela olanlar da rahmet olanlar da hep doğu cihetinden çıkmıştır.


Cin Taifesi, Psikolojik Rahatsızlıklar ve Tedavi

Bir kardeşimiz altı yıldır gördüğü varlıklardan, takip edildiğinden bahsetmiş ve yardım istemiş. Bu meselede açık konuşmak gerekir: bizim cin taifesiyle, cincilerle işimiz yok. Birisinin böyle bir problemi varsa gidecek doktora, tedavi olacak.

Bir kimseye ciddi okuma yapılacaksa, yedi gün ona okunacak, yedi gün de okuyanın kendisini koruması için kendini okuması gerekir. Bazı okunması gerekenler kırk gün riyazat gerektirir. Kırk gün riyazat demek: kimseyle konuşmamak, kimseyle görüşmemek, güneş yüzü görmemek, ocakta pişmiş bir şey yememek demektir. Ortalıkta dolaşanların büyük çoğunluğu şarlatandır.

Bu tip problemlere düşenlerin yüzde sekseni vesveseli kimselerdir. Kadınların büyük çoğunluğu bu hale vesveseden düşerler: temizlik takıntısı, çamaşır suyu bağımlılığı, her yeri dezenfekte etme saplantısı. Bunlar psikolojik rahatsızlıklardır. Erkeklerde ise kendini önemli kılma, telefonlarının dinlendiğini zannetme, takip edildiğini düşünme şeklinde tezahür eder. Hepsinin tedavisi psikiyatridir.


Yaratılış: Adem Aleyhisselam ve Hz. Muhammed Mustafa

Varlık derecesinde bütün yaratılışın son halkası Adem aleyhisselamdır. Cenab-ı Hak varlık alemini komple yarattıktan sonra Adem’i yaratmıştır. Meleklerden, cennet mahlûkatından, hayvanlardan, ağaçlardan, bütün varlıkların sonuncusu insandır. Adem aleyhisselam varlık aleminin ahsen-i takvîmi, en son ve en mükemmel yaratılışıdır.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise fiziki kemalat açısından insanlığın ve varlığın içerisinde en ahsen-i takvîm olanıdır. Varlığın bilgisi Adem’e verilmişti ancak bu bilgi varlıkla sınırlıdır. Hz. Peygamber’in kemalatı ise varlıkla sınırlı değildir; onun kemalatı Cenab-ı Hak ile sınırlıdır. Allah sınırlı olmadığına göre onun kemalatı da sınırsızdır.

Veliler de bu bakımdan farklılaşır: kimi velinin kemalatı eşya ile sınırlıdır, kiminin kalbiyle sınırlıdır, kiminin ise ne eşya ne de kalbiyle sınırlıdır. Onların kemalatı nefisleriyledir ve nefsin kemalatının sonu yoktur. Kalp ne zaman sınırsızlaşır? Nefsin sınırsızlığını yakaladığında.


Zan ve Saplantı: Kalbin İnce Perdesi

Cenab-ı Hak ‘Ben kulumun zannı üzereyim’ buyurmuştur. Her kulun bir zannı vardır ve zan sınırlıdır. Zan kalbe aittir. Bir kimse zannı üzerine giderse kalbinde sınır oluşturur. Aslında kalp sınırlı değildir ama zan onu sınırlandırır. Her sınır Allah değildir ve her sınıra tenzih gerekir.

Dünya üzerindeki tarikatların büyük çoğunluğu bu zan üzerine yürür. Zandan zana geçerler. Her zan kalbe tecelli eder ve kalbi sınırlandırır. Bu yanlış değildir, zan bir bakıma sırdır. Ancak nübüvvetle velayetin ayrıldığı noktalardan birisi budur: nübüvvetle gidenler kalbin üzerinde kalırlar ve orada dururlar, hep zanla giderler.

Bizim yolumuz ise zandan zana geçmek değil, hayretten hayrete geçmektir. Her daim hayret halinde durup manevi tekamülüne devam etmek demektir. Zan noktasında saplantı oluşur; kişi bir dairede kalır, kemalatı durur. Hayret ise durmak bilmez, sürekli yürüyüştür.


Koşucu Metaforu: Yolda Durmamak

Bir maraton koşucusu düşünün. Yolda giderken birisi içecek verir, birisi sandviç verir, birisi su verir. Koşucu bunları alır ama durmaz, koşmaya devam eder. Çünkü finale gitmesi lazımdır. Yolda ona yardım edenler varlığın içerisindeki vazifelilerdir; insan görünümünde melek olabilir, ağaç görünümünde melek olabilir.

Siz Allah yolunda koşucuysanız etrafınıza melekleri doldurur Cenab-ı Hak. Bir kimse abdestli dolaşırsa bir melek, zikirle yürürse on melek görevlendirilir koruması için. Allah yolunda mücadele ediyorsanız gökten melekler ordusu iner. Bedr’ler bitmez, Uhud’lar bitmez.

Ama bir yerde durursanız, kahvede kalırsanız, hürmet ve hizmette takılırsanız kaybedersiniz. Rüyada kalırsanız, halde kalırsanız, zanda kalırsanız saplantıya düşersiniz. Her ikram, her hal, her rüya yolda bir nefestir, bir delildir; ama saplantı halinde kalırsa körlüktür. Hz. Mevlana ne güzel söylemiştir: ‘Her gün bir yere konmak ne güzel, her gün konduğun yerden göçmek ne güzel.’


Mevlana’nın Çinliler ve Türkler Hikâyesi

Mesnevi’de anlatılan hikâyeye göre padişah bir saray yaptırmış ve en güzel işlemeyi yapana ödül vereceğini ilan etmiş. Çinliler bir duvarı, Türkler diğer duvarı alıp araya perde çekmişler. Çinliler envai çeşit boya ile bin bir figür yapmışlar. Türkler ise sadece zımpara ve cila ile duvarlarını parlatmışlar.

Padişah gelip Çinlilerin tarafına bakmış, harika bulmuş. Sonra Türklerin tarafına geçince hiçbir şey görememiş. Türkler ‘Perdeyi kaldırın’ demişler. Perde kalkınca Çinlilerin yaptığı bütün figürler karşı duvara yansımış, üstelik padişahın kendi sureti de orada görünmüş.

Bu hikâye iki farklı yolu anlatır: birileri kalbi süsleyeceğiz diye bin bir renk ve figürle uğraşırlar. Bizim yolumuz ise zımpara ve ciladır. Zımpara tövbedir: kendini aciz görmek, eksik görmek, Allah’ın katında hiç olmak. Cila ise zikrullahtır, tevhiddir: La ilahe illallah. Bir elimizde tövbe, bir elimizde zikir; teşbihten tenzihe, teşbihten tenzihe devam.


Saplantı Psikolojisi: Dini Cemaatleştirmek

Toplumda yerleşmiş bir anlayış vardır: bir bayan örtülü değilse namaz kılamaz, oruç tutamaz, ibadetleri kabul olmaz. Bunları Teymiyeciler, Selefiler, Cebriyeciler, Hariciler koymuştur aramıza. Pardösü giyenler çıplak sayılır, çarşaf giyenler örtülü. Bunların hepsi saplantıdır.

Din Allah’ın dinidir. Dini cemaatleştirmek, tarikatlaştırmak, mezhepleştirmek, mahalleleştirmek, kavimleştirmek saplantıdır. Dini kendi cemaatinin dışından bakmamak, kendi tarikatının dışından görmemek büyük bir problemdir. Bir kimse haram işliyorsa tövbe gerektirir; ama tek bir haram sebebiyle bütün ibadetlerinin silinmesi diye bir şey yoktur. Küfür noktasını Hz. Peygamber bile görmemiştir ümmetinde.

Bu problemler hallolmazsa çocuklarımız büyük sıkıntılar yaşayacaktır. Hariciler bir tarafta, Şia bir tarafta, Mürciyeciler bir tarafta, Eşariler bir tarafta, Maturidiler bir tarafta; bir kaos ortamına doğru yürüyor gibi görünmektedir.


Dergâh Adabı: Herkese Açık Kapı

Dergâha gelen bazı kardeşler, başı açık gelen bir bayanın selamını almıyor, tuhaf tuhaf bakıyorlar. Bu tutum yanlıştır. Burası kırık bir yerdir, hepimiz kırık dökük insanlarız. Sıfırdan dini ibadetlerle terbiye olmuş, anadan gelme her şeyi bilen insanlar buraya gelmezler zaten.

Necran’lı Hristiyanlar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip ibadet etmek istediklerini söylediklerinde, Efendimiz Mescid-i Nebevi’nin kapısını açıp ‘Burada ibadet edin’ demiştir. Hristiyanlar Peygamber Efendimizin mescidinde kendi adetlerine göre ibadet etmişlerdir. Hristiyanlar mescide girip ibadet edebiliyorsa, başı açık bir Müslüman bayan neden camiye giremesin?

Kimsenin kültürüne, kıyafetine bakarak hüküm vermek dervişliğe yakışmaz. Burada herkes kendi dairesinde kendi haliyle gelir. Dervişlik, edepsizliği edep olarak görmek değildir; ama insanları dış görünüşleriyle yargılamak da değildir. Kapımız herkese açıktır.


Sufi Adabı: Allah’tan Almak, Allah İçin Terk Etmek

Ahmed ibn-i Hûd şöyle demiştir: ‘Kim Allah’tan alırsa izzet ile alır. Kim Allah için terk ederse izzet ile terk eder. Kim Allah’tan başkasından alırsa zillet ile alır. Kim Allah’tan başkası için terk ederse zillet ile terk eder.’ Bu tevhidin özüdür. Alırken Allah’tan almak, isterken Allah’tan istemek.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a bir hediye göndermiş. Abdullah ‘İhtiyacım yok, başkasına verseniz’ demiş. Efendimiz buyurmuş ki: ‘İstemeden sana bir şey gelirse onu reddetme, bu sana Allah’tandır. İhtiyacın varsa ihtiyacını gör, ihtiyacın yoksa ihtiyaçlı birine ver.’

Bu bizim yolumuzdur. Allah’tan istersin, inanarak istersin. Bazıları vardır ki kendi nefisleri için istemezler; ümmet için, kardeşleri için, dostları için isterler. Cenab-ı Hak onların ihtiyaçlarını kendisi görür. Birisine vesile olarak gelen yardım Allah’tandır; vesileye teşekkür Allah’a teşekkür, vesileye nankörlük Allah’a nankörlüktür.


Kaynakça

  • Hadis: “Allah kıskançtır” — Buhârî, Nikâh, 107 (Hadis No: 5223); Müslim, Tevbe, 36 (Hadis No: 2761)
  • Hadis: “Küfrün başı doğu tarafındandır” — Buhârî, Menâkıb, 1 (Hadis No: 3301); Müslim, Îmân, 89 (Hadis No: 51)
  • Âyet: Ahsen-i takvîm — Tîn Sûresi, 95:4
  • Hadis-i Kudsî: “Ben kulumun zannı üzereyim” — Buhârî, Tevhîd, 15 (Hadis No: 7405); Müslim, Zikir, 2 (Hadis No: 2675)
  • Hadis: “Ashâbım yıldızlar gibidir” — Beyhakî, el-Medhal, Hadis No: 152; İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlm, Hadis No: 1760
  • Hadis: İstemeden gelen hediye hakkında Hz. Abdullah b. Ömer rivayeti — Buhârî, Ahkâm, 17 (Hadis No: 7163); Müslim, Zekât, 110 (Hadis No: 1045)
  • Hadis: “Büyüklerine saygı göstermeyen, küçüklerine merhamet etmeyen bizden değildir” — Tirmizî, Birr, 15 (Hadis No: 1919); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/257
  • Hadis: Necran Hristiyanlarının Mescid-i Nebevî’de ibadet etmesi — İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, 2/222-225; Ebû Nuaym, Delâilü’n-Nübüvve, 2/368
  • Hadis: “Kim erkeklere benzemeye çalışan kadınlara…” — Buhârî, Libâs, 61 (Hadis No: 5885)
  • Mesnevi: Çinliler ve Türkler hikâyesi — Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, Defter 1, Beyit 3467-3497
  • Ahmed ibn-i Hûd sözü — Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, Bâbü’t-Tevhîd
  • Hadis: “Mescidleri süslediklerinde…” — Ebû Dâvûd, Salât, 12 (Hadis No: 448); İbn Mâce, Mesâcid, 2 (Hadis No: 739)

Bu sohbet, Mustafa Özbağ Efendi’nin 387. Dergâh Sohbeti’nden derlenmiştir. Sohbetin tamamını yukarıdaki videodan izleyebilirsiniz.

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri

Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi