2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

24. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti — Helâl-Haram Sınırı, Ma’rûfta Tâbî Olma, “Gözle Terbiye Etmeyin” Âdâbı ve Zulmeden-Zulmedilen Kıssası

Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi’nde 2017 yılında icrâ ettiği yirmi dördüncü sohbet, dînin helâl-haram sınırını doğru çizme, sünnet-i Resûlullâh’ın ince âdâbını koruma ve zulmeden-zulmedilen ilişkisinin ilâhî kanunlarını bir arada ele alan yoğun bir meclis sunar. Sohbet, “evlilik yüzüğü takmanın fıkhî hükmü” sorusuyla açılır ve Efendi hazretleri çok mühim bir dînî ilkeyi koyar: “Din genel olarak haramlarla alâkalı sınırı çizer. Geri kalan o haram değilse ‘bu caiz mi, bu değil mi’ diye sorulmaz. Çünkü amaç haramı artırmak değildir dinde. Eğer haramı artırmaya kalkarsak tahrif edilmiş Musevîlere benzeriz. Eğer haramları helâllaştırmaya kalkarsak tahrif edilmiş İsevîlere benzeriz. Muhammedî dîn orta dindir — orta bir yürüyüş, orta bir yoldur.” Yaklaşık 150 yıldan beri İslâm dünyâsında “haramları kendi kafasından artırma” hastalığı vardır; bu modern dindârların en büyük fitnesidir. Sohbetin en çarpıcı kısımlarından biri Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in bir seriyye komutanına verdiği emirle ilgili hadîsidir: Bir seriyye içinde komutan ateş yakıp “içine atın” dediğinde sahâbeler reddetmiş; Hz. Peygamber “Eğer atmış olsaydınız ebediyyen ateşte kalırdınız. Tâbî olma ma’rûftadır.” buyurmuştur. Bu prensip şeyhlere tâbî olmanın sınırını çizer: Kur’ân ve Sünnet’in dışında bir şey istediğinde şeyhe tâbî olunmaz. Efendi hazretleri “uçaktan atla dese atlardım” diyen samîmi amma yanlış düşünen bir hâcı abi hikâyesini anlatır: Şeyh Efendi uçaktan atlamayı değil, gıybet etmemeyi, yalan söylememeyi, diline hâkim olmayı ister. Sohbetin ortası “gözle terbiye etmeyin” hadîs-i şerîfine ayrılır: Mü’min mü’mine sert bakmak bile câiz değildir — ancak savaş meydânında kâfire sert bakılır. Sonra çağdaş bir acı mesele işlenir: Kadının zikrullâh’a gitmek istemesine karşı kocasının izin vermemesi. Efendi hazretleri Hz. Peygamber’in meşhur “80 yıllık cehennem taşı yuvarlanması” hadîsini kıyasla: “Babasına göndermeyen koca bu kadar ağır azâba uğruyorsa, zikrullâh halakasına göndermeyen ne olur?” Sohbet bir “zâlimden zâlim intikam alır” hadîs-i kudsîsinin şerhi ve Kurban fıkhı — “Süleymâncıların çocuk başına kurban zorunluluğu”nun Hanefî fıkhına göre geçersizliği, yurt dışında “toplu kurban kesim” sahtekârlıklarının eleştirisi, helâl etin et fıkhı — ile tamamlanır.


Tâbî: Helâl-Haram Sınırı: “Dînde Orta Bir Yürüyüş Vardır”

Sohbet “İslâm’da evli çiftlerin yüzük takması konusunda dînimizce bir hüküm var mı?” sorusuyla açılır. Efendi hazretleri bu soruyu vesîle olarak çok mühim bir dînî ilkenin altını çizer: “Din genel olarak haramlarla alâkalı sınırı çizer. İslâm dininin en önemli özelliğinden birisi şudur, budur — o haramlarla alâkalı sınırı çizer. Kur’ân ve Sünnet haramla alâkalı sınırı çizer. Geri kalan, o haram değilse, ‘bu caiz mi, bu değil mi’ diye sorulmaz. Neden? Amaç haramı artırmak değildir dinde.” Bu çok mühim bir denge ilkesi içerir. Efendi hazretleri bu dengenin her iki uca kayan yanlışını da uyarır: “Eğer haramı artırmaya kalkarsak tahrîf edilmiş Musevîlere benzeriz — haramları kendi kafamızdan artırırsak, çoğaltırsak. Eğer haramları helâllaştırmaya kalkarsak tahrîf edilmiş İsevîlere benzeriz — onlar da haramları helâllaştırmaya çalıştılar, yasakları yok etmeye çalıştılar.” İslâm’ın özü ise orta bir yoldur: “Muhammedî dîn orta dîndir — orta bir yürüyüş, orta bir yoldur. O yüzden bu yaklaşık 150 yıldan beri sıkıntılı bir süreç var. Bu süreç şu: İnsânlar kendi kendilerine haramları çoğaltmaya çalışıyorlar.” Kadınlarla alâkalı meselede, sosyal hayât meselesinde, evlilikte, iş yerinde, sokakta — her yerde bâzı kimseler “haramı artırıcı” bir tavırla konuşurlar. Bu tavır aslında bir manevî hastalıktır: Kendilerine dînî bir üstünlük hissi vermek için “daha çok haram” üretmeye çalışırlar. Amma gerçek mü’min bu yola girmez: “İş yerinde, sokakta haramı artırıcı bir kimse kendi kendine, haramı artırıcı noktaya yürümeyecek. Bir şey hakkında ayet, hadîs yok; imamların içtihâdı da yok — kardeş, onu haram etmeye çalışma. Sakın ha. O zaman dîn koyucu sanki yeni bir dîn, hukuk getiriyormuşsun gibi olur.”

Evlilik Yüzüğü, Sigara ve “Peygamber’in Yasaklama Hakkı”

Efendi hazretleri evlilik yüzüğü sorusuna şu cevâbı verir: “Evlilik yüzüğü takılır mı, iyi olur. Neden? Ya, işte evli kadın belli.” Bu kısa cevap aslında fıkhî bir titizlik ifade eder: Bir şeyin “iyi olup olmadığını” söylemek, “haram veya helâl” demek yerine, onun amaca hizmet edip etmediğini değerlendirmektir. Evlilik yüzüğü, evli kadının belli olmasını sağladığı için fonksiyonel olarak faydalıdır amma dînen farz veya vâcib değildir. Efendi hazretleri aynı zamanda bir uyarı yapar: “Evli olmadığı halde evlilik yüzüğü takıyor — bu câiz değil. Neden? Aldatmaya giriyor.” Sonra sigara meselesine geçer. Modern dînî tartışmalarda sigara hakkında “ayet veya hadîs yok” diyenlere cevap verir: “Biz haram diyoruz ya, sigara ile alâkalı ‘hakkında âyet-hadîs mi var’ diyor. Ben de diyorum ki: Zararlı şeylerden kaçınmak farz. Sigara faydalı mı? Değil. Zararlı olduğu belli mi? Evet. İlleti belli mi bunun? Belli. Sen ondan uzak duracaksın.” Âlimler sigarayı “mekrûh” demiş; bir kez yapan mekrûh, devâm eden günâh-ı kebâir, günâh-ı kebâir de haram olur — Hanefî fıkhına göre. Efendi hazretleri Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in yasaklama hakkı meselesine de değinir: “Peygamberin de yasaklamaya hakkı vardır. Dîn ona, Kur’ân ona o müsâadeyi veriyor. Peygamberle alâkalı diyor ki: ‘O size temiz ve güzel şeyleri tavsiye eder, söyler; çirkin şeylerden yasaklar.’” (A’râf 157). Bu âyet Peygamber’in Kur’ân’ın ötesinde yasaklama ve emretme yetkisine sâhip olduğunu açıkça belirtir. Modern hadîs inkârcılarına Efendi hazretleri sert bir tavır koyar: “Televizyonlara çıkan hadîs inkârcılarının, peygamber inkârcılarının kâle olmayın. Onlar dini tahrîp etmek için uğraşan insânlardır.”

Ma’rûfta Tâbî Olma: Seriyye Komutanı ve Ateş Emri

Efendi hazretleri “teslimiyet” kavramının sınırlarını anlatırken çok mühim bir hadîs-i şerîf nakleder. “Sahâbeden olan bir hâdiseyi Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine naklediler. Hz. Peygamber on kişilik bir seriyye, bir bölük, bir göreve gönderdi onları. Başlarına o zaman için çavuş diyelim — on kişinin başındaki manga komutanı, imam. On kişinin imamı eski dilde. Aralarında ihtilâf çıktı. İhtilâf çıkınca onlar dedi ki: ‘Odun toplayın.’ Topladılar. ‘Yakın.’ Yaktılar. ‘Atın kendinizi içeri’ dediler. ‘Emrediyorum’ dedi o kimse. Amma sahâbeler dediler ki: ‘Hayır, biz bunun içine atmayız kendimizi.’ Bu mesele Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine nakledildi. Allâh Resûlü o sahâbelere dedi ki: ‘Eğer bu emri dinleyip kendinizi ateşe atsaydınız, ebediyyen ateşte kalacaktınız. Tâbî olma ma’rûftadır. Tâbî olma emri yerine getirme ma’rûftadır.'” Bu hadîs-i şerîf İslâm’daki “itâat ve teslimiyet” kavramlarının en önemli fıkhî sınırını çizer. Sahâbe bu emri reddettikleri için Peygamber tarafından övülmüşlerdir. Çünkü emir verdiği zâlim bir şey ise, ondan Allâh’a isyân anlamına gelen bir şey ise, o emri yerine getirmek câiz değildir. “Tâbî olma ma’rûftadır” — yâni iyilikte, doğrulukta, Allâh’ın rızâsı olan şeylerde tâbî olunur; kötü, zâlim, ma’siyet olan şeylerde tâbî olunmaz. Bu aynı zamanda modern sufîlikte “şeyhe teslimiyet” söylemine de bir sınır getirir: Şeyh Efendi Kur’ân-Sünnet dışında bir şey emretmez — eğer bir mürîd “ben şeyhe teslîm olmuş, onun her emrine uyarım” diyorsa, gerçek olanı ma’rûf sınırı içinde kalmaktır. Efendi hazretleri bu hadîse istinâden bir pratik prensip koyar: “Şeyhim bana uçaktan atla dese ben atlarım” gibi romantik sözler doğru değildir. Çünkü gerçek bir şeyh sana uçaktan atlamanı söylemez — o sana ma’rûfu emreder.

“Uçaktan Atla Dese Atlardım” Diyen Hâcı Abi ve Şeyh Efendi’nin İmtihânı

Efendi hazretleri bir hâtırayı anlatır: “Geçmişlerden bir hâcı abimiz var. Umreye gidiyoruz. Uçakta bana diyor ki: ‘Şeyhim bana atla dese, Mustafa Efendi atlarım.’ ‘Dedim hâcı abi, sana uçaktan atla demez dedim. Merak etme. Olan hâdiseyi söylüyorum bak. Sana küçücük bir şey söyler, nefsin patlar senin; imtihan olursun. Uçaktan atlamak değil ki. Hem de imtihan olacak ya işte insân.'” Sonra Efendi hazretleri umrede gerçekleşen bir olayı anlatır: Bir derste Şeyh Efendi hâcı abiye nasîhat etmiş, bâzı küçük uyarılarda bulunmuş: “Sen işte şöyle yapmıyorsun, böyle yapmıyorsun.” Sonra Mustafa Efendi’ye dönmüş ve bu hâcı abiyi örnek göstermiş: “Hiçbiriniz bunun gibi değilsiniz. Bu bütün herkesi kurt-tavuk gibi başında topluyor. Herkese hürmet ediyor, hizmet ediyor; herkese muhabbet besliyor. Hepiniz hiçbiriniz bunun gibi olamadınız.” Sonra Efendi hazretleri aynı hâcı abinin tepkisini anlatır: “Allâh’ım bir baktım böyle gözleri çıkıyor yerinden. Hani böyle aradan iki-üç saat geçti, ‘Ben hâcı anne ile konuşacağım’ dedi. ‘Hâcı abi, ne işin var hâcı anne ile? Senin şeyhin hâcı anne mi?’ dedim. ‘Doldurmuşlar Şeyh Efendi’yi.’ Ya hâcı abi, bir kimse Şeyh Efendi’yi doldurmuşlar der mi ya? Bu ne yapıyorsun?” Efendi hazretleri sonra ona dönüp şöyle demiş: “Uçaktan atla dersen atlardım diyordun dedim. Bir lâfla yıkıldın. Bir lâfla yıkıldın dedim. Hâni uçaktan atlayacaktın ya! ‘Atla dese gene atlar onun’ dedi. ‘Ya hâcı abi atla demesine gerek yok. Bak, seni hatalı gördü. Hatânı kabul etmiyorsun ki uçaktan atlayacaksın sen.’ Böyle baktı. ‘Dedim hatânı kabul etsen, o esnâda imtihânı geçeceksin. Bitecek mesele. ‘Evet ben hatalıyım, özür dilerim; hakkınızı helâl edin efendim, dos-doğru hizmet edemedim’ desen yeterli idi.” Bu hâtıra “şeyhe teslimiyet”in gerçek sınavının uçaktan atlamak olmadığını, tevâzu, tevbe ve hatâ kabûlü olduğunu gösterir. Gerçek sufî büyük iddiâlarda bulunmaz — kendi küçük nefsini yenmeye çalışır.

“Gözle Terbiye Etmeyin”: Sert Bakış ve Çocuk Eğitimi

Sohbette bir dinleyici şöyle sorar: “‘Gözünüzle terbiye etmeyin, bir şey söyleyin’ düsturu ne demektir? Çocukları terbiye ederken de buna dikkat etmemiz gerekir mi?” Efendi hazretleri çok mühim bir âdâb kâidesini açıklar: “Mü’minin mü’mine sert dahî bakması câiz değildir. ‘Gözünüzle terbiye etmeyin’ dediğim şey budur. Sen mü’min kardeşine gözünle sert bakma. Bakışlarınla o kimseyi yıkma. Birisinin negatif bir şey var; o negatif şeye sert bakma. Eksikleri ve hatâları örtmekte gece gibi ol.” Bu hadîs-i şerîfin (Sahîh-i Müslim) pratik bir tefsîridir: Mü’min mü’minin ayıbını örter, sert bakışla onu incitmez. “Bir kimsenin sen gözünle terbiye etmeye çalışma. Ona sert bakarak, ona haşin bakarak, bakışlarınla bir yerleri terbiye etme.” Efendi hazretleri daha derin bir kural koyar: “Bakışların cesâret versin. Korkutma. Mü’minin mü’mini korkutması câiz değil. Bir kimse ancak kâfirlere savaş esnâsında sert bakar. Savaşta düşmanına sert bakarsın, keskin bakarsın. Savaş yoksa sen gayrımüslimlere dahî sert bakamazsın. Ancak savaş meydânındaki insânlar ona bakabilir.” Sonra Efendi hazretleri bir pratik uyarı yapar — “Kadının eteği biraz kısa, sert bakıyor. Vurdum omuzuna. Dedim ‘neden öyle bakıyorsun?’ ‘Öyle dolaşmış.’ ‘Haram değil mi dedim kadının bacağına bakmak?'” Sonra çocuk eğitimine geçer: “Çocuğuna sert bakma — nasîhat et. Anlat, bir daha anlat, bir daha anlat. Sert bakma. ‘Döverim seni’ deme. Elini kaldırma, yapma, alıştırma, öğretme. Neden? O da el kaldırmayı öğrenecek. Sen çocuğunun yanında eşine bağırıp çağırma. Neden? O da büyüdüğünde eşine bağırıp çağıracak. Sen çocuğunun yanında eşine kızma. Kadın-erkek fark etmez. Eğer kadınsan çocuğun yanında babasına kızdın — ha demek ki babaya kızılıyormuş; çocuk bunu öğrendi. Büyüdüğünde o da babasına-kocasına kızacak. Sen çocuğun yanında adamın lâfına lâf söyledin — büyüdüğünde o da lâfına lâf söyleyecek.”

İnsân: Meleklerden Üstün Olma ile Hayvandan Aşağı Olma Arasında

Efendi hazretleri çocuk eğitimi meselesinden hareketle insânın yaratılış hikmetine geçer. Çok derin bir tefsîr verir: “İnsân her türlü değişime uygun bir varlık. Meleklerin üstüne çıkma ihtimâli var mı? Var. Hayvandan aşağı olma ihtimâli var mı? Var. Bu ikisinin arasındasın sen. O zaman kendini iyileştirir, güzelleştirir, kendini disipline edersen meleklerin üstünde seyran edersin. Kendini iyileştirmez, disipline etmezsen hayvandan daha aşağı, esfel-i sâfilîne düşersin.” (Tîn 5). Bu çok mühim bir kelâmî gerçektir: İnsân sâbit bir varlık değildir; sürekli değişime açık, gelişime veya düşüşe uğrayabilen bir mahlûktur. Sufîlikte “İnsân-ı kâmil” doktrini bu potansiyele işaret eder — insân aşağıdan yukarıya çıkabilir, veya yukarıdan aşağıya düşebilir. Efendi hazretleri çözümü şöyle sunar: “Düşme esfel-i sâfilîne. Ya tevbeyle, zikirle, sâlihlerle beraber olmakla, sâlih amellerle kendini yücelerde tut. Cenâb-ı Hak seni bunun için yarattı. ‘Ben insânları ve cinnîleri bana ibâdet etsinler diye yarattım’ diyor. (Zâriyât 56) Âyet-i kerîme — senin yaratılış sebebin, Onu tesbîh etmek, tenzîh etmek, teşbîh etmek, Ona ibâdet etmek, tanımak, bilmek, Ona doğru koşmak.” İnsânın yaratılış maksadı Allâh’ı tanımak ve tanındığı ölçüde ibâdet etmektir. Sohbetin bu kısmı sufî “insân-ı kâmil” doktrininin pratik uygulanışıdır: “Sen bunun için yaratıldın. Sen kavga etmek için, tartışmak için, şeytâna uymak için, insânları haksız yere öldürmek için, insânların nâmusuna-şerefine-haysiyetine-insânlığına dil uzatmak için yaratılmadın.” Sonra sufî hayâtının temel prensiplerini sıralar: Haramlardan uzak durmak, doğru yolda olmak, iyi insân olmak, cömert olmak, etrafındaki insânlara yardımcı olmak, düşkünü kaldırmak, açı doyurmak, çıplağı giydirmek, tebessüm etmek, muhabbet beslemek. Efendi hazretleri çok mühim bir tespit yapar: “İslâm sâdece namâz kılmak, oruç tutmak, sakal bırakıp cüppe giymek, örtünmek, manto giymekten ibâret değil. İslâm’ın en önemli düsturu güzel ahlâklı olmaktır. Şu anda Müslümânlara lâzım olan en önemli şey bu.”

Modern Müslümânın Çöküşü: “Lüks Villalarda Fakir Yok”

Efendi hazretleri çağdaş Müslümân toplumundaki ahlâkî çöküşü çok sert bir şekilde teşhîs eder: “Kocaman kocaman villâlar içinde annesi-babası oturamıyor. Kocaman kocaman evler içinde bir misâfir yatmıyor. Kocaman kocaman evler içinde fukarâ yok. Sofrasını fukarâya açmayan, evini fukarâya açmayan bir Müslümân kitlesi oluştu. Müslümânlar her şeyin en iyisine lâyık dediler. Önümüze bir sürü deccâliyetten şeyler getirdiler.” Modern Müslümân lüks tüketimin içine gömülmüştür amma bu lüks Allâh yolunda değildir: “Şimdi hepimizin arabaları çok güzel — Allâh yolunda koşmuyor. Hepimizin evleri çok güzel — Allâh yolunda koşmuyor. Hepimizin daireleri, mobilyaları, saltanatı — Allâh yolunda değil hiçbiri.” Efendi hazretleri bu çağdaş çöküşün en acı yönünü de tasvîr eder: “Sosyal medya Müslümânı herkes. Herkes sosyal medyada ‘kahrolsun’ diye yazıyor. Ama sabah namâzında bekleme kimsi. Sabah namâzında câmiler bomboş. Amma medya dolu. Ama sabah namâzında câmide kimse yok. Hadi câmide yok — evinde bâri kalk kıl. Evinde de yok. Herkes fosur fosur uyuyor. Çok iyi Müslümân herkes amma!” Acı ama doğru: “Bilmem hangi lokantada sırada bekliyor Müslümân — bir kap yemek yemek için parasıyla. Amma aynı Müslümân mescitte yok. Namâz vaktinde alışveriş merkezleri zıngı-zıngı dolu. O alışveriş merkezindekiler namâz vaktinde namâza duracağız deseler, o uydur-kaydır bir mescidin önü-arkası her tarafı dolar. Ama yok. Mescit dahî yok.” Modern Müslümânın “dindar görünümlü dünyevî” kimliği bu acı tasvirle ortaya çıkar. Çözüm nedir? Efendi hazretleri basit bir pratik kâide sunar: “Müslümân Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışır, güzel ahlâklı olursa iyi bir Müslümân olur.” Bu tek cümle birçok modern dindârlık tartışmasının en sâde ifadesidir.

Kadının Zikrullâh’a Gitmek İstemesi: “80 Yıllık Cehennem Taşı” Kıyâsı

Sohbetin en acı kısımlarından biri şöyle bir sorudur: “Zikrullâh’a dış sebeplerle evli olanların eşlerinden izin alamaması gibi katılamamak kişinin yaptığı günâhlardan mı kaynaklanır?” Efendi hazretleri bu soruya çok hassas bir cevap verir. Öncelikle genel prensibi sunar: “Biz kardeşlere genelde ‘eşlerinize tâbî olunuz’ diyoruz. ‘Evliliği yıkılmasın, evliliği bozulmasın. Evliliğini yıkan, bozan dergâh olmasın.'” Amma problem devâm ediyor: Kadın zikrullâh’a gelmek istiyor, kocası izin vermiyor. “İşin acı tarafı şu: Evlenmeden önce bu kız her derse geliyordu. Sen de biliyordun. Bununla evlendin. Şimdi neden her derse gelemiyor bu kız? İşin acı tarafı bu. Bu kız burada vazîfesi vardı. Evlenmeden önce sen de vazîfesinin olduğunu da biliyordun, derslere geldiğini de biliyordun. Evlendikten sonra neden müsâade etmiyorsun bunu?” Efendi hazretleri bu noktada Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in çok meşhur bir hadîsini nakleder: “Kadının birisi geldi dedi ki ‘Yâ Resûlallâh, babam son nefesini vermek üzereymiş, kocam müsâade etmiyor; gideyim babamı göreyim.’ ‘Kocana tâbî ol’ dedi. Üçüncüsünde kadın tekrar geldi. Dedi ki ‘Yâ Resûlallâh, babam vefât etmiş; amma kocam yine göndermiyor.’ ‘Kocana tâbî ol’ dedi. Ondan sonra dedi ki: ‘Cehenneme 80 yıllık bir taş yuvarlandı — o adamdan için, kocasından için.'” Efendi hazretleri kıyâs yaparak çok acı bir sonuca varır: “Bir kadının babasına göndermeyen bir koca cehennemlik olmaz mı? Bu kadar ağır ceza. Ya zikrullâh halakası, halakaların en kıymetlisi! Allâh’ı zikir, Allâh’ı zikir… Kadın diyor ki: ‘Ben zikrullâh’a gitmek istiyorum; Allâh’ı zikredeceğim.’ Halakay-ı zikrullâh’da oturmak, ‘günâhlarından temizlenmiş olarak kalkınız’ — hadîs-i kudsî, en sonunu söyledim. Kadın zikrullâh halakasına gitmek için kocasından izin istiyor. Ve adam onu zikrullâh halakasına göndermiyor. Babasına göndermeyen adam 80 yıllık cehennem taşı olup yuvarlandıysa, bir kıyâs yaptığımızda bir kadını sohbete, zikrullâh’a, câmiye, mescide, Kur’ân-ı Kerîm okumaya, Allâh’ı zikretmeye göndermeyen bir adam — siz düşünün gerek kalanını.” Bu çok sert bir hadîs-i şerîf kıyâsıdır amma acı gerçeği ortaya koyar: Kadının manevî eğitim hakkını engelleyen koca, ilâhî adâlet önünde ağır bir mes’ûliyet taşır.

Çağdaş Çelişki: “Çarşıya Gönderen, Zikrullâh’a Göndermeyen Koca”

Efendi hazretleri kadının zikrullâh hakkını engelleyen kocaların çelişkisini açar: “Bizde de böyle enteresanlıklar var. Adam çarşıya gönderir, otobüse gönderir, her yere gönderir, zikrullâh’a göndermez. Ya zikrullâh’a gidecek kadın, sohbete gidecek — ‘ne işiniz var orada?’ Kadın her türlü dükkânı dolaşır, her çarşıda dolaşır, alışveriş merkezlerinde dolaşır, her yerde dolaşır. Sohbete gidemez. Böyle bir saplantı var bizde. Böyle bir tezatlık var. Söyleyecek lâf yok.” Bu çağdaş modern Müslümân kocasının çelişkisidir: Eşinin alışveriş merkezlerinde saatlerce dolaşmasına izin verir amma bir saatlik zikrullâh halakasına izin vermez. Bu aslında “ahlâkî bir sahtekârlık”tır: Dış dünyaya karşı “dindâr görünen” ama aslında eşinin manevî gelişimine karşı “kıskanç veya tembel” olan bir tavırdır. Efendi hazretleri bu acı gerçeği ifade ettikten sonra yine de teslim olmayı tavsiye eder: “Biz yine de Bâyân’ın dervîş kardeşlere tavsiyemiz şu: Eşlerinize Kur’ân ve Sünnet dâiresinde tâbî olun. Onlar sizden haram bir şey isterlerse yapmayın. Amma sizi helâlden dahî kısıtlıyorlarsa — tâbî olun. Bedîüzzamân hazretleri boşuna dememiş: ‘Zâlimler için yaşasın cehennem!'” Bu meşhur söz çok derindir: Zulmeden, hesâbını Allâh’a verir; mazlum olan ise Allâh’ın rahmetine sığınır. Ardından Efendi hazretleri hadîs-i kudsîyi nakleder: “Zulmeden kim olursa olsun, Cenâb-ı Hak zulmedenin üzerine bir zâlim tayin eder. O zâlimle zulmeden — intikâm alır Allâh. Sonra o zâlimin üzerine bir tane kılıç tayin eder — o kılıç da zâlimden intikâmını alır. Sonra döner kılıçtan kendisi intikâm alır.” Bu hadîs-i kudsî ilâhî adâletin cereyân ediş şeklini gösterir: Zâlimin karşısına bir başka zâlim çıkar ve onu cezalandırır; sonra o zâlimi de bir başka güç cezalandırır; sonuçta bütün zâlimler karşılıklı olarak birbirlerini yıkarlar.

Zulmün Türleri: Eşlere, Çocuklara, Anne-Babaya, Komşulara

Efendi hazretleri “zulmetmeyin” hadîsinin pratik uygulamalarını sıralar: “Eşlerinize zulmetmeyin. Çocuklarınıza zulmetmeyin. Arkadaşlarınıza zulmetmeyin. Anne-babalarınıza zulmetmeyin. Komşularınıza zulmetmeyin. Zulme uğrayın, zulmetmeyin. Eşiniz sizden şikâyetçi olmasın. Çocuğunuz sizden şikâyetçi olmasın.” Sonra somut örnekleri verir: “Demesin ya: ‘Sen nasıl adamsın? Olur-olmaz her şeye küfrediyorsun. Ya sen nasıl bir babasın ya? Destur, evden içeri girer girmez etrafa terör estiriyorsun. Ya bir selâm ver ya, bir ‘selâmün aleyküm’ de, bir güler yüzle davran ya.’ Eve bir adam gelmiş, o kocamız gelmiş diyelim — baş tâcı edelim. Ya bir dos-doğru bir selâm ver, bir yumuşak davran. Babamız gelmiş diyelim — biz onun paçasında dolanalım. Ya sen nasıl bir annesin, önüne gelene haykırıyorsun, hıykırıyorsun? Ya bir evin kadını ol, bir evin büyüğü ol. Herkes sana hürmet etsin, hizmet etsin, saygı duysun. Bu ne ya? Ona çarp, buna çarp, ona kız, buna kız — herkese kız. Zulmetme.” Efendi hazretleri zulmün ilâhî cezâsını açıkça anlatır: “Kocana zulmetme, çocuklarına zulmetme, karına zulmetme. Zulmetme. Cenâb-ı Hak başına bir zâlim tayin eder. Sen ne kadar iyi dervîş olursan ol, geç sen onları. Allâh senin başına bir zâlim tayin eder. Döner o zâlimden bir kılıç tayin eder — o zâlim de senden, o intikâmını alır. Döner kılıçtan da kendisi intikâm alır — o onun işi. Amma zulmetmeyin. Kimse kimseye zulmetmesin. Hele dervîşler daha da dikkatli olsunlar.” Bu sufînin ahlâkî bir şîârıdır: Bir dervîşin zulmü, dergâhın rûhâniyetini lekeler ve kendi manevî gelişimini engeller. Modern çağda Müslümân toplumların yaşadığı en büyük fitne “dindâr görünümlü zâlimler” meselesidir: Sakalı-cüppesi var amma eşine zulmediyor, çocuklarına zulmediyor, iş yerindeki çalışanlarına zulmediyor. Bu bir çelişkidir ve manevî olarak çok tehlikelidir.

“Şoklanmış Hayvan” Meselesi: Modern Hayvan Kesim Fıkhı

Sohbette ilgi çekici bir teknik soru gelir: “Almanya’da yaşıyorum. Çoklu kesim dışında kesim yasak. Süleymâncıların sâdece firmaları şoksuz kesiyorlar. E şimdi Süleymâncı oradan oluyoruz. Lâkin diğer Müslümân evlerde et yemiyoruz. Bu konuda tutumumuz nasıl olmalı? Şoklandıktan sonra Allâh’ın adıyla kesilen hayvan helâl mı, haram mı?” Efendi hazretleri bu soruya kendisi cevap vermek yerine cemaatten bir kasap arkadaşı alınır ve ona mikrofon verilir. O kardeş şöyle açıklar: “Bir makine var. Kanın akması söz konusu. Bayılınca kan akıyor mu? Bayılınca kan akıyor yalnız — kalbin pompaladığı hızın bizim bıçakla kestiğimizin %10 hızında. Kan genellikle hayvanda daha fazla kalıyor. Hayvanda kalıyor o zaman kan. Bu sefer hayvanın kül ağırlığı biraz daha fazla oluyor.” Kasap kardeş bu tekniği şöyle izâh eder: İslâmî usûle göre kesilen hayvan kalbi bir kompresör gibi çalışır, damarlardan kan 600-700 km hızla dışarı atılır; bütün damarlar boşaltılır. Şoklanan hayvan ise bayg­ın olduğu için kalp yeterli basıncı veremez ve kan içeride kalır. “Bayılınca — bizde bıçakla kestiğimiz hayvan kalp kompresör vazîfesi yapıyor. 600-700 km hızla onu dışarıya atıyor kanı damarlardan. Şoklanmazsa.” Efendi hazretleri bu açıklamayı dinleyip fıkhî hükme varır: “Bayıltılmış hayvan kesilebilir mi? El cevap: Kesilebilir. Dînen câiz mi? El cevap: Câiz. Bayıltılmış hayvan kesilir çünkü. Amma orada içeride kan kaldı. Et kanlı kalıyor — birinci gün sinir hükmünde zâten sinirdir; bir gün sonra et hükmünü alıyor. Kan kaldığından haddinden fazla kan kaldığından kanı yemek de câiz değil. Yâni bize göre.” Bu çok ince bir fıkhî ayırımdır: Bayıltılan hayvanın kendisi kesildikten sonra et olarak yenebilir amma içinde kalan kan yenmez. Bu yüzden İslâmî kesim tercîh edilir çünkü hem hayvan daha rahat ölür hem de kan tam olarak çıkar. Efendi hazretleri Almanya’da kesin bir cevap verir: “Diğer Müslümânların evinde et yiyebilirler. Besmele çekecekler. Onlar da ‘helâl kesim’ diyorlarsa alacaklar, yiyecekler. Kesim orada yiyecekler. Bunda bir sıkıntı olmaz.”

Süleymâncıların “Çocuk Başına Kurban” Bidati: Hanefî Fıkhına Aykırı

Sohbette bir başka mühim fıkhî soru gelir: “Almanya’da çocuk başına çocuk parası alıyoruz. Süleymâncıların cemâati kurbanda çocuk başına kurban kesilmesinin şart olduğunu söylüyor. Hanefîye göre böyle bir şey yok mu? Meselâ bir âile, dört çocuk ve anne-baba varsa toplamda altı tane kurban vermek zorunda olduğu söyleniyor. Mesela yedi aylık bebeğim var, o bir baş sayılıyor. Ona bile kurban vermemiz gerekiyormuş. Bu ne kadar doğru? On sekiz yaş altı çocuklara kurban kesmek zorunda mıyız?” Efendi hazretlerinin cevâbı çok kesindir: “Hanefîye göre böyle bir şey yok! Hanefîye göre zekât vermeye muktedir olan kimse — bir kimse zekât verdi mi, o sene verdi, parası varsa kurban kesmek vâcib olur. Zekâtı verdi ama bu arada iflâs etti — ona vâcib olmaz. Zekâtı verdi parası var — ona vâcib olur, Hanefî’ye göre.” Şâfî mezhebine göre ise kurban nâfile ibâdettir, vâcib değildir. “Kesmek zorunda değildir bir kimse. Tekrar söylüyorum — kesmek zorunda değildir. Hanefîye göre sâdece zekât verenler kurban kesmek zorundadırlar.” Bu Süleymâncıların “çocuk başına kurban” uygulamasının Hanefî fıkhında hiçbir dayanağı olmadığını açıkça belirtir. Yedi aylık bir bebeğin zekât vermesi elbette mümkün değildir; o zaman ona kurban da vâcib olamaz. Bu bir bid’attir ve kurban ibâdetinin iç çürütülmesinin bir başka örneğidir. Efendi hazretleri modern “toplu kurban kesim”deki ihânetleri de anlatır: “Ama birileri bir kurban götürüyor ortadan. Bursa’da bir tane et firması patladı. Bir operasyon — etler kurban etiymiş. Bir operasyon da — operasyon derinleştikçe bunlar kurban etlerini devlet ihâlelerine girerekten ucuza satmışlar.” Firmalar kurbanı gerçekten kesmemişler, parayı cebe atmışlar, veya “sana 30 tane kurban yazdık” diyerek eti devlet ihâlelerine satmışlardır. Efendi hazretleri bu sahtekârlığı acımasızca eleştirir: “Bu binlerce kurbanların içerisinden bir tanesi ölmedi mi? Yâda bunların öyle nefesleri ve üfücükleri kuvvetli ki bir nefes ediyorlar bir tane kurbanlık hayvan ölmüyor. Allâh’a muhafaza eylesin. Hanefîye göre zekât verenlere vâcibdir; Şâfîye göre nâfile ibâdettir.”

Âmelî Dersler: Bu Sohbetin Kul İçin Pratik Hükümleri

  • Din haramı artırmak için değil, haram sınırını belirlemek içindir; bir şey hakkında âyet-hadîs-icmâ yoksa onu haram etmeye çalışmak Musevî-Hristiyan tahrîfçiliğine benzer.
  • İslâm “orta yol”dur; ne haramları helâlleştirmeye çalışır (İsevî tahrîfi), ne de helâlleri haramlaştırmaya çalışır (Musevî tahrîfi).
  • Son 150 yılın dîni hastalığı: İnsânların kendi kendilerine haram çoğaltma tavrı — kadınla alâkalı, sosyal hayâtta, evlilikte, iş yerinde.
  • Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in yasaklama hakkı vardır (A’râf 157) — hadîs inkârcılarının “Kur’ân’da yok o yasak” iddiâsı bâtıldır.
  • Sigara için hadîs yoktur amma “zararlı şeylerden kaçınmak farz” ilkesine göre mekrûh; sürekli sigara içmek günâh-ı kebâir, günâh-ı kebâir de haramdır (Hanefî fıkhında).
  • Evlilik yüzüğü takmak dînen farz değildir amma “evli kadının belli olması” fonksiyonu sebebiyle iyidir; evli olmadığı hâlde yüzük takmak “aldatma” olduğu için câiz değildir.
  • Teslimiyet Kur’ân-Sünnet’e ve imamların içtihâdınadır; onların dışında bir “şeyhe teslimiyet” yoktur — “Tâbî olma ma’rûftadır” (hadîs-i şerîf).
  • Hz. Peygamber’in “seriyye komutanı ateş emri” hâdisesi: Sahâbeler emre karşı çıktı çünkü ateşe atılmak ma’siyetti; Peygamber onları tasdîk etti.
  • “Şeyhim uçaktan atla dese atlarım” gibi romantik sözler boş iddiâlardır; gerçek imtihân küçük bir hatâyı kabûl edip tevâzu ile özür dilemektir.
  • Mü’min mü’mine sert bakamaz — “Gözle terbiye etmeyin” hadîsinin pratik anlamı budur. Ancak savaş meydânında kâfire sert bakılır.
  • Çocuk eğitiminde sert bakış ve tehdit yerine nasîhat tekrarı esastır; “Döverim seni”, “elini kaldırma” gibi ifâdeler çocuğa şiddet öğretir.
  • Çocuğun yanında eşe kızmak, bağırmak, lâf atmak — çocuğun gelecekteki evliliğinde aynı tavırları tekrarlamasına sebep olur.
  • İnsân meleklerin üstüne çıkma ve hayvandan aşağı düşme arasında bir varlıktır; tevbe, zikir, sâlihlerle beraber olmak meleklerin üstüne çıkarır.
  • İslâm sâdece namâz-oruç-cüppe-örtü değildir; “en önemli düstur güzel ahlâklı olmak”tır — Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanmak.
  • Modern Müslümân lüks villâlarda yaşar amma misâfiri-fakiri barındırmaz; arabası-evi-mobilyası Allâh yolunda koşmaz.
  • Sosyal medyada “kahrolsun” diye yazan Müslümân sabah namâzına kalkmaz; câmi-mescit boş amma alışveriş merkezleri doludur.
  • Kadının babasına bile göndermeyen kocanın “cehenneme 80 yıllık taş yuvarlanma” cezâsı varsa, zikrullâh’a göndermeyen kocanın mes’ûliyeti kıyâs yoluyla daha ağırdır.
  • Bayıltılmış hayvan kesilebilir — haram değildir — amma içinde kalan kan sebebiyle İslâmî usûlde kesilen ete göre daha kanlı ve kaliteli değildir.
  • Süleymâncıların “çocuk başına kurban zorunluluğu” Hanefî fıkhına aykırıdır; kurban sâdece zekât veren muktedir kimselere vâcibdir.
  • “Toplu kurban kesim” firmalarının bir kısmı kurban etini devlet ihâlelerine satarak sahtekârlık yapmaktadırlar; mü’min kendi kurbanını kendi kesmelidir.
  • Zâlime karşı Cenâb-ı Hak bir başka zâlim tayin eder, sonra o zâlime karşı bir kılıç tayin eder — hadîs-i kudsîde zulmün cerayan ediş kâidesi.
  • Dervîş zulmetmez; eşine, çocuklarına, anne-babaya, arkadaşlara, komşulara — hepsine karşı güzel ahlâklı olur. “Zâlimler için yaşasın cehennem” (Bedîüzzamân).

Referanslar ve Kaynaklar

  • Kur’ân-ı Kerîm: A’râf 157 (“O size temiz şeyleri tavsiye eder, çirkin şeylerden yasaklar”); Zâriyât 56 (“Ben insânları ve cinnîleri bana ibâdet etsinler diye yarattım”); Tîn 5 (esfel-i sâfilîne düşme).
  • Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hadîsleri: “Seriyye komutanı ve ateş emri” (Sahîh-i Buhârî); “Tâbî olma ma’rûftadır”; “Gözle terbiye etmeyin” ile ilgili sert bakış yasağı; “80 yıllık cehennem taşı” yuvarlanması.
  • Hadîs-i Kudsîler: “Zulmeden kim olursa olsun, Cenâb-ı Hak üzerine bir zâlim tayin eder…”; “Halakay-ı zikrullâh’da oturanlar günâhlarından temizlenmiş olarak kalkarlar”.
  • Hanefî Fıkhı: Kurbanın zekât verenlere vâcib olması, şokslamış hayvanın kesilebilirliği amma kanın kalmasının kerahet sebebi olması, “insanın kendi kafasından haram artırmaması”.
  • Şâfî Fıkhı: Kurbanın müstehap olup zorunlu olmaması, mezheplerin bu meseledeki farklı içtihâdı.
  • Sünnetin Tanımlanma İlkeleri: “Peygamberin yasaklama hakkı”, “Kur’ân ve Sünnet orta yol”, hadîs inkârcılarının reddi.
  • Sufî Teslimiyet Sınırları: “Uçaktan atla dese atlarım” retorikinin yanlışlığı, gerçek teslimiyetin Kur’ân-Sünnet-içtihâdı çerçevesinde oluşu.
  • Nevşehirli Kubba Hasanoğlu Abdullâh Görbüz Efendi: “Hâcı abi hâtırası”nda Şeyh Efendi’nin küçük bir uyarıyla mürîdinin teslimiyet iddiâsını yıkması.
  • Bedîüzzamân Saîd-i Nursî: “Zâlimler için yaşasın cehennem” sözü — zulmeden cezâsını Allâh’tan alacak.
  • Çocuk Eğitimi ve Âile Ahlâkı: “Gözle terbiye etme”, çocuğun yanında eşe kızmama, şiddet ve sert bakışın manevî tesîri.
  • Kadının Zikrullâh Hakkı: Hz. Peygamber’in “babasına göndermeyen koca” hadîsi, hadîs-i kudsî “halakay-ı zikrullâh” fazîleti, modern çağda “çarşıya gönderen amma zikrullâh’a göndermeyen koca” çelişkisi.
  • Almanya ve Avrupa Müslümânları: Şoklanmış hayvan meselesi, Süleymâncı kurban uygulaması, yurt dışında “helâl kesim” hassasiyeti.
  • Modern Müslümânın Çöküşü: Lüks villâlarda yaşayan amma misâfir-fakir barındırmayan, sosyal medya dindârlığı, sabah namâzına kalkmama, câmi-mescit boşluğu.
  • Zulmün İlâhî Cerayanı: “Zâlimin karşısına Allâh bir başka zâlim tayin eder” hadîs-i kudsîsi, zulmün karşılıklı olarak zâlimleri yıkması.
  • Karabaş-i Velî Tekkesi Âdâbı: Eşe karşı merhamet, anne-babaya hürmet, misâfirlere güler yüz, dergâhta güzel ahlâk geleneği.

Sohbetin Özeti

Mustafa Özbağ Efendi bu yirmi dördüncü sohbette dînin helâl-haram sınırını doğru çizme, sünnet-i Resûlullâh’ın ince âdâbını koruma ve zulmeden-zulmedilen ilişkisinin ilâhî kanunlarını bir arada ele alır. Sohbet evlilik yüzüğü sorusuyla açılır ve Efendi hazretleri çok mühim bir ilkeyi koyar: Din haramı artırmak için değil, sınır çizmek içindir; “Muhammedî dîn orta dîndir — orta bir yürüyüş, orta bir yoldur.” Sigara için hadîs yoktur amma “zararlıdan kaçınmak farz” ilkesine göre mekrûh hükmü verilir. Peygamber’in yasaklama hakkı A’râf 157’ye dayanır. “Tâbî olma ma’rûftadır” hadîsi ile Efendi hazretleri Hz. Peygamber’in “seriyye komutanı ve ateş emri” hâdisesini nakleder: Sahâbeler emre karşı geldikleri için Peygamber tarafından övülmüşlerdir — çünkü tâbî olma iyilikte, doğrulukta olur, ma’siyette olmaz. “Uçaktan atla dese atlarım” gibi romantik sözler yalnızca iddiâdır; gerçek imtihân küçük bir uyarıyla tevâzu gösterebilmektir. Efendi hazretleri Nevşehir’deki bir hâcı abinin hâtırasını anlatır. “Gözle terbiye etmeyin” hadîsi ile sufî bakış âdâbı açıklanır: Mü’min mü’mine sert bakamaz; çocuk eğitiminde sert bakış ve şiddet yasaktır. İnsân meleklerin üstüne çıkma ve hayvandan aşağı düşme arasında bir varlıktır; tevbe, zikir, sâlihlerle beraber olmak kulu meleklerin üstüne çıkarır. İslâm sâdece namâz-oruç değildir — “en önemli düstur güzel ahlâklı olmak”tır. Modern Müslümân lüks villâlarda misâfir barındıramıyor, sosyal medyada “Müslümânım” diye bağırıyor amma sabah namâzına kalkamıyor. Sohbetin acı bir kısmı kadının zikrullâh’a gitmek istemesinde kocasının izin vermemesidir: Hz. Peygamber’in “babasına göndermeyen koca”ya “80 yıllık cehennem taşı yuvarlanması” hadîsi, kıyâs yoluyla zikrullâh’a göndermeyen kocanın daha ağır bir cezâ altında olduğunu gösterir. “Zâlimin üzerine Allâh bir başka zâlim tayin eder” hadîs-i kudsîsi zulmün ilâhî adâlet çerçevesinde nasıl cezâlandırıldığını anlatır. Sohbetin son kısmında şoklanmış hayvan meselesi (kesim câiz amma kan kaldığı için tercîh edilmez), Süleymâncıların “çocuk başına kurban” bidatı (Hanefîde yok) ve “toplu kurban kesim” firmalarının sahtekârlığı eleştirilir. Haklarınızı helâl edin, geceniz hayır olsun inşâallâh.

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 24. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Kategori: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri

Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi