Dergah Sohbetleri Serisi

160. Dergah Sohbeti — İman, Fiilî Şükür, Toprak Satma ve Aile Terbiyesi

Fiilî: İman ve Kalp Temizliği

Bismillahirrahmanirrahim. Bu sohbetimizde kalbin temizlenmesi, imanın hakikati ve günlük hayatımızda bunların nasıl tecelli ettiği üzerinde duracağız. İmanın sadece dilde ikrar olmadığını, kalbin tasdik etmesi gerektiğini hatırlayalım. Kalp temiz olmadıkça iman kemale ermez. Kalbin temizlenmesi ise ancak zikrullah ve Allah’ın emirlerine uyma ile mümkün olur.

Kalp hastalıkları arasında kibir, riya, haset, dünya sevgisi ve gaflet başta gelir. Bunlar kalbi karartır, imanın nurunu söndürür. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır; o düzelirse bütün vücut düzelir, o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o kalptir.” Bu hadis-i şerif kalbin ne denli merkezi bir konumda olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.


Fiilî Şükür: Nimete Sahip Çıkmak

Şükür yalnızca “elhamdülillah” demek değildir. Fiilî şükür, Allah’ın verdiği nimetlere fiilen sahip çıkmaktır. Yemek israf etmemek, ekmek kırıntısını yere düşürmemek, kendi işini kendin görmek; bunların hepsi fiilî şükürdür. Bir insanın kendi düğmesini dikebilmesi, kendi çamaşırını yıkayabilmesi büyük bir nimettir ve bunu yapması da o nimete karşı şükrün fiilî hâlidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kendi ayakkabısını tamir eder, elbisesini yamar, ev işlerinde hanımlarına yardım ederdi. Bu hâl, peygamberlik makamına rağmen tevazunun ve fiilî şükrün en güzel örneğidir. “Ben ancak bir kulum, kul gibi oturur, kul gibi yerim” buyurmuştur. Sahabe-i kiram da bu ahlakı kendilerine düstur edinmişlerdir.

Günümüzde ise israf had safhaya ulaşmıştır. Yemekler çöpe gidiyor, ekmekler sokağa atılıyor, “ben bunu yapmam” denilerek en basit işler bile başkasına havale ediliyor. Bu hâl şükürsüzlüktür ve nimetin elden gitmesine sebep olur. Cenab-ı Hak buyuruyor: “Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım; eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim Suresi, 14/7)


Fiilî Zikrullah: Sadece Dilde Değil, Hâlde Zikir

Zikrullah da tıpkı şükür gibi sadece dile mahsus değildir. “Fiilî zikrullah” kavramı, insanın her hâliyle Allah’ı hatırlaması, O’nun rızasına uygun yaşaması demektir. Diliyle “Allah, Allah” deyip de gıybet eden, haram yiyen, yalan söyleyen insanın zikri tam değildir. Gerçek zikir, kalbin ve dilin birlikte Allah’ı anmasıdır.

Tasavvufta “seyr-i sülûk” denilen manevi yolculuğun temeli işte bu fiilî zikirdir. İnsan yalnızca tesbih çekerek değil, her nefesinde, her adımında, her bakışında Allah’ın rızasını gözeterek hakiki zikre ulaşır. İmam Gazâlî hazretleri İhyâü Ulûmi’d-Dîn’de “zikrin hakikati kalbin gaflet uykusundan uyanması ve ilahi huzurda olduğunun farkına varmasıdır” buyurmuştur. Zikir dilde başlar, kalpte yerleşir, sonunda bütün bedene sirayet eder.


Modern Zamanlarda Dinsizlik Meselesi

Bugün “ben Müslümanım” diyen ama Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini reddeden, “zamana uymaz” diyen, helal-haram sınırlarını tanımayan insanlar maalesef çoğalmıştır. Hâlbuki Müslümanlık yalnızca bir kültürel kimlik değildir. Allah’ın kitabını bütünüyle kabul etmek, hükümlerini hayatına geçirmeye çalışmak imanın gereğidir.

Kur’an-ı Kerim’in bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek, hükümlerinden işine geleni alıp gelmeyeni terk etmek büyük bir tehlikedir. Cenab-ı Hak buyuruyor: “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir.” (Bakara Suresi, 2/85) Bu ayetin muhatabı yalnızca Ehl-i Kitap değil, aynı zamanda Kur’an’ın hükümlerini kısmen kabul eden herkestir.

Tesettür konusu da bu meselenin önemli bir boyutudur. Allah’ın emri olan örtünmeyi “zorlama” diye nitelendirmek, bunun bir hak ve ibadet olduğunu görmezden gelmek ciddi bir iman meselesidir. Örtünmek kadının onurunu korur, toplumun ahlaki yapısını muhafaza eder. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Hayâ imandandır” buyurmuştur. Hayâ sadece kadına değil, erkeğe de farzdır; lakin tesettür emri kadın için özel bir hüküm olarak Ahzab Suresi 33/59 ve Nur Suresi 24/31’de açıkça beyan edilmiştir.


Toprak Satma Meselesi: Kendi Kendini Sürgün Etmek

Sohbetin en ağırlıklı konularından biri toprak satma meselesidir. İnsanlar ellerindeki toprakları, arazileri, köy yerlerini satarak kendi vatanlarından sürgün oluyorlar. Babalarından, dedelerinden kalan toprakları birkaç paraya satıp şehre göç ediyorlar. Sonra ne oluyor? O toprağın üzerinde başkaları fabrika kuruyor, o toprağı satan insanın oğlu da o fabrikanın önünde iş arıyor.

Abdülhamid Han’a altınlarla dolu bir vatan teklif edilmiştir. “Bize Filistin’de bir yurt verin” denilmiştir. Abdülhamid Han bu teklifi şiddetle reddetmiştir. Hatta kendisine baskı yapanları huzurundan kovmuştur. Toprağını satan millet, Filistinlilerin yaşadığı felaketi yaşar. Filistin halkı bugün toplama kamplarında, çadır kentlerde yaşıyor. Kendi topraklarını parça parça sattıkları için, parça parça vatanlarını kaybettiler. Her satış bir adım sürgündür.

Yabancı şirketler “finansman” adı altında toprak alıyor. “Türkiye’yi çok seviyoruz, size destek olmak istiyoruz” diyorlar. Tekstilciye, çiftçiye, sanayiciye kredi veriyorlar; karşılığında ipotekle toprakları alıyorlar. Bu bir finansman değil, toprağı satın almadır. “Bizi seven” diyenler hep kucağımızı tutturmuşlardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) uyarmıştır: “Sizin dilinizden konuşanlar gelir; sizi güzel sözlerle kandırarak kötü yollara sürüklerler.” Tarih boyunca bu tablo hep tekrar etmiştir.

Gençlere tavsiye: Pahalı araba almak yerine bir toprak parçası alın, bir arsa alın. “Burası benim” diyebileceğiniz bir yeriniz olsun. Araba her ay üç yüz milyon para yer; ama toprak kalır, değerlenir, sizin olur. Toprak sahibi olmak dünyayı sevmek değildir; vatanına, yurduna sahip çıkmaktır.


İşine, Dükkanına, Eşyasına Sahip Çıkmak

İşine sahip çıkmak dünyayı sevmek demek değildir. Sabah namazından sonra dükkanını açmak, işinin başında olmak, borcunu zamanında ödemek bunlar dünyaperestlik değil, sorumluluktur. “Sen dünyaya daldın” deyip işini ihmal etmek büyük bir hatadır. Adam işine bakacak, işine sahip çıkacak. Sabah namazından sonra dükkanını açıp oturacak.

Saat onda dükkanını açan, “şunu açsak, bunu yapsak” diye oyalanan, işini ciddiye almayan insan borcunu ödeyemez. İşini yapacaksan anlaş, konuş, fiyatını belirle, sözünde dur. “Benim paramı geciktirme kardeşim” — bir iş yapıyorsan işini doğru düzgün yap, sözünü tut. Yoksa o işe başkası gelecek. Tavuk sektöründe yaşanan krizde yerli üreticilerin yerini yabancı sermaye aldı; çünkü insanlar işlerine sahip çıkmadı.

İsraf da bu meselenin bir boyutudur. Kadının eline kredi kartını vermek, kontrolsüz harcama yapmak, gösteriş için borçlanmak — bunlar aileleri yıkan felâketlerdir. Her kuruşun hesabını bilmek, gerekli olanı almak, lüzumsuz harcamadan kaçınmak hem dini bir görevdir hem de ailenin huzurunun teminatıdır.


Çocuk Terbiyesi ve Aile Yapısının Korunması

Çocuklara sahip çıkmak, onlara sınır koymak, “hayır” diyebilmek bugün en büyük meselelerden biridir. Çocuğun her istediğini vermek onu şımartır, terbiyesini bozar. Anne-baba “hayır” dediğinde çocuk babaannesine gidiyor, o da “alırız oğlum” diyor. Bu durumda çocuğun terbiyesi mümkün olmaz. Aile büyükleri anne-babanın kararlarını desteklemeli, çocuğun manipülasyonuna izin vermemelidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur: “Cariyenin kendi efendisini doğurması” kıyamet alametlerindendir. Bu hadis-i şerifin bir yorumu da çocukların anne-babalarına efendi kesilmesidir. Bugün tam da bunu yaşıyoruz: çocuk evin hâkimi, anne-baba çocuğun hizmetkârı. Bu dengesizlik hem çocuğun hem ailenin hem toplumun çöküşüne yol açar.

Evlilikte de problemleri aile içinde çözmek esastır. Her sıkıntıda anne-baba evine kaçmak, problemi orada halletmeye çalışmak çözüm değildir. Baba evinde büyürken her sorununda annesine-babasına sığınan, kendi başına problem çözme kapasitesi geliştirilemeyen kız çocukları, evlendiklerinde de aynı şeyi yapar: ilk problemde baba evine döner. Bu gidip gelme bir ömür boyu sürer, evlilik yürümez. Çocuklara küçük yaştan itibaren sorumluluk vermek, problemle başa çıkmayı öğretmek şarttır.


Dergâha ve Manevi Yola Bağlılık

Bir insan dergâhtan bir adım uzaklaştığını zanneder; ama hakikatte bin adım uzaklaşmıştır. Bir dersi kaçırdığını zanneder; ama bin dersi kaçırmıştır. Bir sohbeti kaçırdığını sanır; ama bin sohbeti kaçırmıştır. Çünkü manevi yolda uzaklaşmanın hızı çok büyüktür. Nasıl ki bir taş yuvarlanmaya başladığında giderek hızlanırsa, dergâhtan uzaklaşan insan da her gün biraz daha hızlı düşer.

Bu uzaklaşmanın sonuçları hayatın her alanında tecelli eder: çocuk elden gider, iş bozulur, aile dağılır, huzur kaybolur. Bunlar tesadüf değildir. Manevi korumanın dışına çıkan insanın hâli budur. Sahip çıkmak lazım — kendimize, ailemize, memleketimize, dergâhımıza, işimize. Sahip çıkmadığımız her şey şeytanın ağzındadır.

Çözüm kaçmak değildir. “Dağ başına gideyim, bir kulübe yapayım, orada yaşayayım” demek çözüm değildir. Çözüm mücadele etmektir; imtihanın içinde kalmak, dergâhın kapısından ayrılmamak, sohbetleri kaçırmamak, ailesine ve işine sahip çıkmaktır. Cenab-ı Hak muhafaza eylesin, sağlığımıza, ailemize, memleketimize sahip çıkalım.


Kaynakça

Kur’an-ı Kerim Referansları

  • İbrahim Suresi, 14/7 — “Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım; eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”
  • Bakara Suresi, 2/85 — “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”
  • Ahzab Suresi, 33/59 — Tesettür emri hakkında: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış elbiselerinden üzerlerine giymelerini söyle.”
  • Nur Suresi, 24/31 — “Mümin kadınlara söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, ziynetlerini göstermesinler.”

Hadis-i Şerif Referansları

  • Buhari, İman, 39; Müslim, Müsâkât, 107 — “Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır; o düzelirse bütün vücut düzelir, o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o kalptir.”
  • Buhari, Edeb, 60; Müslim, İman, 57 — “Hayâ imandandır.”
  • Müslim, İman, 1; Buhari, İman, 1 — “Cariyenin kendi efendisini doğurması kıyamet alametlerindendir.” (Cibril hadisi)
  • Nesâi, es-Sünenü’l-Kübrâ, Edeb; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/256 — Hz. Peygamber’in kendi elbisesini yamadığı, ayakkabısını tamir ettiği rivayet.
  • Buhari, Et’ime, 1 — “Ben ancak bir kulum; kul gibi oturur, kul gibi yerim.”

Tasavvuf ve Fıkıh Kaynakları

  • İmam Gazâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’z-Zikr — Zikrin hakikati ve kalbin gafletten uyanması bahsi.
  • İmam Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbâniyye — Evliya mektupları ve tasavvufî terbiye usulü hakkında.
  • Abdülhamid Han’ın Filistin meselesiyle ilgili tutumu — Tarihî kaynaklarda “Filistin toprakları karşılığında altın teklifi” reddedilmesi.

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri

Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi