dergah-sohbetleri

Regaib Kandili Sohbeti – 02.01.2025

Regaib Kandili Sohbeti konusu hakkında Mustafa Özbağ Efendi’nin değerli açıklamalarını içeren bu sohbette, derin manevî bilgiler paylaşılmaktadır.


Açılış ve Allah Yolunun Delileri

Yeniden selâmün aleyküm. Aleyküm selâm. Gecenizi hayır etsin, âmîn. Gündüzünüz hayır olsun, âmîn. Ayınız, yılınız, ömrünüz hayırlı olsun, âmîn. Geceniz tekrar tekrar mübarek olsun, âmîn. Malûm, bugün üç ayların başlangıcı, Regâib Kandili. Kandiliniz de şimdiden mübarek olsun, âmîn.

Tabii yine bir sohbet hazırladım, ama iş delilikten çıktı. Az önce masada “Deli miyiz, değil miyiz?” muhabbeti oldu. Oradan da Ahmet Özbağ, işte “Yok, şu bana video attı, deli miyiz diye; yok, bu video attı, akıllı mıyız diye…” Dedim ki: “Bizde akıllılık ne arar? Akıllı insan zaten İslâm olmaz.” Neden? İslâm îmân dînidir, akıl dîni değildir. Hele bir de o kimsede sûfîlik varsa, “Ben Allah’ı seviyorum” diyorsa; görmediği, bilmediği, tanımadığı bir varlığı seviyor. Bu akıl işi değildir.

Hele Mustafa Özbağ’ın sözüyle: “Biz görmeden, tanımadan sevdik; görmeden, tanımadan O’nu zikrederiz.” Biz o zaman için aşkın ne olduğunu da bilmiyorduk, hâlâ daha bilmiyoruz. Sonradan âyet-i kerîmeyi okuduk: “O îmân edenler, o mü’minler, Allah’ı şedîd —yani kuvvetli— bir sevgi ile severler.” Bu aklın üstünde bir şeydir. İmâm Gazâlî bu şedîd sevgiyi aşk ile tanımlar. Yani en kuvvetli sevgi… Ve işin enteresan noktası da şu: Bunun kuvvet derecesinin ne olduğu belli değildir. O zaman ne olmuş oldu? Ucu açık. Sen ne kadar çok seversen sev, yine sevmemiş olacaksın. Çünkü sevginin aşk düzeyi bilinmiyor. Neden bilinmiyor? Çünkü âşık olduğunuzun evveli yok, âhiri yok, kenarı yok, dibi yok, yüksekliği yok, mekânı yok, makâmı yok…

Kaynak: el-Bakara 2/165: “Ve’llezîne âmenû eşeddü hubben lillâh — Îmân edenlerin Allah’a olan sevgileri çok şiddetlidir.” | İmâm Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, IV, “Kitâbu’l-Mahabbe.”

Evet, Allah’a âşık olanlar, Rasûlullah’a âşık olanlar, Allah yoluna revân olanlar ve her türlü zorluğa rağmen —her türlü kınanmaya, her türlü hukûksuzluğa, her türlü haksızlığa, her türlü zulme rağmen— bir kimse “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullâh” deyip Allah yoluna revân olduysa, makâmını düşünmediyse, mevkîsini düşünmediyse, parasını düşünmediyse, malını mülkünü düşünmediyse… Bugün insanların üç kuruş para için yalaka olduğu, hukûktan vazgeçtiği, adâletten vazgeçtiği, nâmusundan vazgeçtiği bir zamanda; bugün insanların bir makam için her şeyini sattığı, her şeyini peşkeş çektiği, insanlığından vazgeçtiği ve değerlerinden vazgeçtiği bir zamanda; insanlar, topluluklar “Allah” deyip yola çıktıysa, makâmı elinin tersiyle ittiyse, mevkîyi elinin tersiyle ittiyse, parayı ayaklarının altına alıp ezdiyse ve onu “Allah” demekten hiçbir güç, hiçbir kuvvet, hiçbir baskı geri adım attırmıyorsa… O, vallâhi de delidir, billâhi de delidir! Yemînle söylüyorum, delidir!

Çünkü neye göre deli? Başkaları baktığında, onlar diyecekler ki: “Bu gerçekten deli olmuş.” Evet, hadîs-i şerîfte de Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazretleri öyle buyuruyor: “Allah’ı öyle zikredin ki, dışarıdan sizi görenler ‘Bunlar deli olmuş’ desinler.” Eğer size “Bunlar deli” demiyorlarsa, hakîkî mânâda Allah’ı zikretmiyorsunuzdur. Hakîkî mânâda Allah’ı zikretmek demek, sâdece toplanıp zikretmek değildir. Kur’ân ve sünnet-i seniyyeyi, doğruyu, hakîkati, hakkı güçlü bir şekilde haykırıyorsanız ve hakkı yaşamaya çalışıyorsanız ve hakkı tebliğ ediyorsanız, evet, ancak o zaman hakîkî mânâda îmân edip hakîkî mânâda deli olursunuz.

Kaynak: Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 68; Ebû Ya’lâ, Müsned, 3/349: “Üzkürullâhe hattâ yekûlü’l-münâfikûne innehüm le-mecânîn — Allah’ı öyle zikredin ki münâfıklar ‘Bunlar deli’ desin.”

Çünkü Ashâb-ı Rasûlullâh’ı yine ashâb tanıtıyor, tâbiîn tanıtıyor. Kendilerinden sonrakilere diyorlar ki: “Eğer siz onları —yani sahâbeleri— görmüş olsaydınız, ‘Bunlar gerçekten deli olmuş’ derdiniz. Onlar da sizi görmüş olsalardı, ‘Bunlar küfre düşmüş, kâfir olmuşlar’ derlerdi.” Bakın, tâbiîn için söylüyor bunu sahâbe: “Eğer sizi görmüş olsaydı, ‘Bunlar kâfir olmuş, dinden dönmüşler’ derdi. Ve siz sahâbeyi görmüş olsaydınız, evet, ‘Bunlar deli’ derdiniz.” Hamd olsun, deliliğimden hiç gocunmadım. Hatta dedim ki: “Az bile benim deliliğim!” Bu aklın işi değil.

Kaynak: Mâlik b. Dînâr’dan rivâyet; İbn Ebi’d-Dünyâ, ez-Zühd, nr. 494; Ebû Nu’aym, Hilyetü’l-Evliyâ, II, 272.


İslâm Dünyasının Karanlık Tablosu

İslâm dünyası, mübarek üç aylara girerken, dünyanın her tarafında Müslümanlar ne yazık ki her türlü soykırıma, katliamlara, bombalanmaya maruz kalıp cezaevlerinde, toplama kamplarında, mültecî kamplarında gayr-i insânî yaşam savaşı verirken, bulundukları ülkelerde insan muâmelesi görmemekte; başta İsrâîl olmak üzere bâzı ülkelerde hayvan muâmelesine tâbî tutulmaktadır.

İslâm dünyasında her türlü haksızlıklar, ayrımcılıklar… Sâdece zenginlerin ve güçlülerin hakkının olduğu bir sistemde yaşamakta ve bu haksızlıklarla, bu kânunsuzluklarla, bu hukûksuzluklarla mücâdele edecek, yeniden dirilecek îmânı, aklı, ferâseti kendinde oluşturamadı ne yazık ki İslâm dünyası. Kâtiline, tecâvüzcüsüne âşık ahmaklar gibi, kendilerine zulmedenlerin kültür ve inançlarını kabûl etmekte; çarpık hukûkları ile giyimiyle, eğlenceleri ile fuhşu, kumarı, uyuşturucusu, alkölü, rüşveti ile çepeçevre çevrelenmiş durumdadır.

İşin bir başka yönü de dîn ile alâkalıdır. Genel anlamda Kur’ân ve sünnet çizgisinin bozulması için ellerinden gelen her türlü şeytânî plânlar ve çalışmalar yapılmaktadır. İslâm dünyasında resmî veya sivil dînî topluluklar, dîni sattıkları, Allah’ın olmasını istemedikleri, tâbî oldukları sistemlerin etki ve baskıları ile dînî duruşlarından —yani Kur’ân ve sünnetten— tâviz vermektedirler. Meselenin en acıklı yönü de, dindarlıklarını paraya, makâma, güce çevirdiklerini görmekteyiz. İslâmî gibi görünen sistemlerin başındakiler, milyon dolarlık villalar, milyon dolarlık şatafat ve lüks hayâtın içinde birer necâset hâlini almaktadırlar.

Bu minvâl üzerinde yakın coğrafyamıza baktığımızda: Bosna, Sûriye, Irak, Yemen, Myanmar, Hindistan, Lübnan, Libya, Afganistan, Doğu Türkistan, Avrupa, Rusya, ABD, İngiltere, Çin ve hâsılı tüm dünyada Müslümanlar ezilmekte ve her türlü tâcize, tecâvüze, hukûksuzluğa uğramaktadır.

Filistin ise ayrı bir insanlık dramı olarak dünyanın gözü önünde devam etmektedir. Yüz binin üzerinde —kadın ve çocuk ağırlıklı olmak üzere— şehîd verilmekte; kâtil, soykırımcı Siyonist İsrâîl, çevresindeki ülkeleri istediği zaman bombalamakta, şehirleri yerle bir etmektedir. Sayıları altı milyonu aşkın Filistinli mültecîler, dünyanın en kalabalık mültecî nüfûslarından birini oluşturmaktadır. Aynı zamanda Gazze’de iki milyon kişi evsiz barksızdır; yolsuz, elektriksiz, susuzdur; açtır ve ne yazık ki yaralıların tedâvî ettirebilecek dökük bir hastânesi bile yoktur. Eğer ola ki Siyonist İsrâîl yarım yamalak bir hastânede tedâvî görülüyorsa, hiç durmaksızın orayı da bombalayıp yerle yeksân etmektedir. Ve ne acı ki buna bütün dünya sâdece izlemektedir. Bütün dünya, bilhâssa İslâm ülkeleri ve başındaki liderleri, Gazze ile alâkalı boş lâf konuşmaktan başka bir şey yapmamaktadır.


Öküzler ve Aslan Hikâyesi: Ümmetin Teslîmiyeti

Meşhûr bir öküz hikâyesi vardır. Aslan gelmiş, öküzlere demiş ki: “Barış içinde ormanda yaşayalım.” “Ne istiyorsun?” demişler. Aslan demiş ki: “Şu ihtiyâr sarı öküz var ya, bizim düzenimizi bozan bu. Şu sarı öküzü bize verin, biz sizi rahat ettirelim. Kimse kimseden korkmasın, çekinmesin.”

Öküzler toplanmışlar —Mesnevî’de geçer bu hikâye— kendi kendilerine istişâre ediyorlarmış. Genç öküzler diyorlarmış ki: “Ya, bu zaten sarı öküz, hani yaşlı, ihtiyâr; bize ikide birde tecrübelerini anlatıyor, nasîhat etmeye çalışıyor, bizi de böyle gereksiz konuşuyor.” Demişler: “Bunu verelim, bu mesele bitsin, barış içinde ormanda yaşayalım.”

Sarı öküz tecrübeli, demiş ki: “Biliyorum, beni fedâ edeceksiniz. Ama beni fedâ ettiniz de bu meselenin biteceğini bilsem, ben canı gönülden kendim giderim. Bu başlangıç. Bunun arkası gelecek.” Tabii konsey toplanmış, sarı öküzün sürüden ayrılmasına karar vermişler ve sarı öküz kaderine kendi ayaklarıyla gitmiş. Aslanlar bir güzel parçalamışlar, yemişler onu.

Aradan zaman geçmiş, aslanların yine başı sürünün başına gelmiş. Öküzlerin başına demiş ki: “Bak, çok rahat bunca zaman yaşadık. Şu boynuzu kırık bir öküz var ya, onu verin; içimizde huzûrsuzluk çıktı.” Onu da vermişler, ardından bir tane daha vermişler, ardından bir tane daha vermişler… Bunun sonu gelmiyor.

Sonra öküzler toplanmış, demişler ki: “İlk verdiğimiz sarı öküz vardı ya… Biz onu vermeseydik, bu hâle düşmeyecektik.” İşte İslâm dünyası bu sarı öküz misâli, birer birer kurban vermektedir. Önce Bosna, kadınlara tecâvüz edildi, kızlara tecâvüz edildi, kaç kişinin şehîd olduğu bilinmiyor. Bosna’ya cevâp veremedi, Afganistan patladı. Afganistan’a cevâp veremedi, ardından Irak, ardından Sûriye… Ve geldi İslâm dünyası, birer birer kalelerini terk etti.

Kaynak: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, I. Cilt (Öküz ve Aslan Hikâyesi).


Karanlığın Ardındaki Aydınlık

Evet, bu Regâib Kandili’ni böyle bir karanlık tablo çizerek başlamak istemezdim; ammâ ve lâkin o karanlık tabloyu görmemiz lâzım. Kendi özel hayâtımda da, dînî hayâtımda da ben şunu görmüşümdür, şunu denemişimdir. Hattâ az önce Câfer diyor ki: “Yıllar önce derdiniz, ‘Bizim işimiz hep son dakikada hall olur’ diye.” Evet, karanlık ne kadar zifirî dökerse döksün, onun arkası aydınlıktır. Sabretmek lâzım, mücâdele lâzım, direnmek lâzım, geri çekilmemek lâzım; var gücünle devam etmek lâzım.

Eğer dâvân hak ise, senin konuştukların hak ise, yürüdüğün yol hak ise ve kendine koymuş olduğun hedef hak ise, asla ve asla yenilmeyi düşünme! Sen yenilmeyeceksin. Çünkü Kur’ân ile sâbittir ki: “İnanıyorsanız güçlüsünüz; inanıyorsanız gâlipsiniz; inanıyorsanız kuvvetlisiniz.” İnanıyorsanız, Cenâb-ı Hakk’ın yardım eli size mutlaka ulaşacaktır. İnanıyorsanız, mutlaka Cenâb-ı Hak sizin sesinizi gürleştirecektir.

Kaynak: Âl-i İmrân 3/139: “Ve lâ tehinû ve lâ tahzenû ve entümü’l-a’levne in küntüm mü’minîn — Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz.”

Bizim yıkılmamamız mânevîdir; bizim yenilmememiz mânevîdir; bizim dimdik yürümemiz Allah’ın yardımıdır, mânevîdir; bizim tâvizsiz yürümemiz Allah’ın yardımıdır, mânevîdir. Bizim kendimize kalmış olsa, biz bunu yapamayız. Cenâb-ı Hak katından lütfetmiş, ikrâm etmiş, ihsân etmiş; sevmiş, sevdirmiş; muhabbet etmiş, muhabbet ettirmiş. Bu ancak Rabbimin lütfu, Rabbimin ihsânıdır. Rabbim lütfunu, ihsânını, ikrâmını üzerimizden eksik eylemesin, âmîn. Cümlemizi burada bir ve berâber eylediği gibi, mahşerde de bizleri bir ve berâber eylesin, âmîn.


Âhir Zaman Fitneleri ve Yalancı Önderler

Ve bu karanlıklar daha da artacak. Ben ne görüyorsam anlatırım: Bu karanlıklar daha da artacak, bu zorluklar daha da artacak, bu baskılar daha da artacak. Âhir zaman âlimleri, âhir zaman şeyhleri, âhir zaman satılmış müftüleri, âhir zaman satılmış sahte mehdîler, satılmış deccâller çoğalacak, artacak. Niceleri kendisini Mehdî ilân edip Müslümanları aldatmaya çalışacak; niceleri kendisini şeyh ilân edip Müslümanları aldatmaya devam edecek; niceleri kendilerini çok âlim, çok ulemâ gösterecek, Müslümanları aldatmaya devam edecek. Nice siyâsetçiler toplumların önüne geçip, toplumları kendi peşlerine takıp, onları deccâliyete dâvet edecekler. Ve ne yazık ki topluluklar, onların bu deccâliyet dâvetlerine icâbet edecekler. Ve ne yazık ki gerçek mânâda inananlar çok az olacak.

Bunların hepsi de hadîs-i şerîf metnidir. Bu son söylediklerimin hepsinin de karşılığında hadîs-i şerîf vardır, âhir zamanla alâkalı. Bunların hepsi artacak: Bu yalancı deccâller, bu yalancı mehdîler, bu yalancı âlimler, bu yalancı şeyhler, ümmetin parasını ütmeye devam edecekler. Ve ümmet, bu yalancı siyâsetçileri, yalancı bürokratları, yalancı şeyhleri, yalancı âlimleri tanımakta güçlük çekecekler. Çünkü ümmet dînini bilmiyor; dînini bilmediği için bu yalancılara ne yazık ki paralarını verecekler.

Yıllardan beri söylerim: “Üttürmeyin kendinizi!” derim. Ama ümmet üttürmeye devam ediyor. Ve ne yazık ki bu sıraladığım kesimler, ümmetin vermiş olduğu bu paralarla lüks bir hayat yaşamakta. Yıllardan beri: “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz!” diye bangır bangır bağırırım. Ve yıllardan beri hiçbir sohbetimde, hiçbir hizmetimde tek kuruş para istemem, pul istemem, yemek istemem, su istemem. Ölçüdür bu.

Kaynak: Yâsîn 36/21: “İttebiû men lâ yes’elüküm ecran ve hüm mühtedûn — Sizden bir ücret istemeyen, hidâyet üzere olan kimselere uyun.” | Âhir zaman hadîsleri: Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 84; Tirmizî, Fiten, 43.


Selefî-Vehhâbîlere Cevap: Kandiller Hakkında

Evet, Regâib Kandili… Bir kısım Selefî-Vehhâbîlerin üzerinde kıyâmet kopardığı, bir kısım kendisini İslâm’mış gibi gösteren insanların “Yok işte, kandiller İslâm’da yok; Kur’ân’da geçmiyor; Kur’ân’da geçmiyorsa da bu bid’attır, işlenmez” deyip bangır bangır bağırdığı bir mesele… Ne yazık ki kendisini âlim gören o müsveddeler, inadına… Çünkü “Kur’ân’da böyle bir şey yok, bize Kur’ân yeter” diyen bir kimsenin yüz ciltlik satılık kitabı var! Bir de işin enteresan noktası: Bu “Kur’ân bize yeter” diyenlerin yüz elli ciltlik satılık kitapları var. Ve ahmak adam, mâdem ki Kur’ân bize yeter, senin yüz ciltlik kitaplarını neden alalım? Mâdem ki Kur’ân bize yeter, sen bunca kitap yazmışsın, bu kitaplar neyin nesi o zaman?

Bakın, diyeceksiniz ki: “Kur’ân bize yeter, başka bir şey lâzım değil.” Senin kitaplarını ne yapacağız o zaman? Senin kitaplarına neden gerek var? Ve bu kitaplarını satıyorsun da ümmeti Muhammed’i ütüyorsun! Sen kendi söylediğine kendin de inanmıyorsun. Mâdem Kur’ân yeter, neden tefsîr yazdın? Mâdem Kur’ân yeter, neden bunca kitap yazdın? Mâdem Kur’ân yeter, yazmış olduğun kitaplara bir de neden indirim yapıp taksît yapıp satacağım diye uğraşıyorsun?

Onların derdi ne? Müslümanlar toplanmasın, Müslümanlar Kur’ân okumasın, sünnet-i seniyye olmasın, Müslümanlar Allah’ı zikretmesin. Çünkü Allah’ı zikrederlersekalpleri açılır; Allah’ı zikrederlersebasîret nûrları ayyûka çıkar, meydana çıkar. Ve kalpleri açılırsa, basîret nûrları açılırsa, hakîkati görürler. Hakîkati görünce de senin deccâl müsveddesi olduğunu anlarlar; hakîkati görünce senin büyük bir yalancı olduğunu da bilirler; hakîkati görürlerse sen satılık bir insansın, onu da görürler. Bunu durdurmanın yolu: Zikir halkalarını kötülemek, Allah’ı zikredenleri kötülemek. Evet, sebep budur.

Kaynak: er-Ra’d 13/28: “E lâ bi zikrillâhi tatma’innü’l-kulûb — Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikri ile huzûr bulur.”


Regâib Kandili ve Recep Ayının Fazîletleri

Hanefî fakîhlerinden Mollâ Alî el-Kārî buyuruyor ki: “On bir aya nispetle Recep ayının bâzı fazîletleri olduğunu kimse inkâr edemez. Ben bütün hadîsleri inceledim; Recep ayının diğer aylara fazîleti kesindir. Recep ayından dolayı fazla sevap alacağından da şüphe yok. Ehl-i sünnetin cumhûr ulemâsı ittifâk etmiştir ki, zayıf hadîslerle fazîletli ameller bölümünde amel etmek câizdir.”

Regâib namazına gelince, bâzı âlimler dediler ki: “Bu namaz ile ilgili hadîs mevzûdur.” Asla bu namazın uydurma —yani mevzû— denilemez. Ben bu hadîsi İbnü’l-Esîr’in Câmi’u’l-Usûl kitabında buldum ve ayrıca İmâm Râzî’nin sahîh hadîsleri topladığı eserinde de zikretmiştir. Son nokta söylersem: Bu hadîs mevzû değildir, zayıf hadîstir. Ve Osmanlı devrinde de Bursalı hemşerîmiz olan Mollâ Fenârî, Regâib gecesi hakkında olumlu fetvâ vermiştir.

Kaynak: Mollâ Alî el-Kārî, el-Esrâru’l-Merfû’a; İbnü’l-Esîr, Câmi’u’l-Usûl; Mollâ Fenârî (v. 834/1431), Regâib Gecesi hakkında fetvâları.

Evet, bu üç aylar ve Regâib gecesi ile alâkalı Tirmizî’de, Ahmed b. Hanbel’de, Beyhakî’de geçen hadîs-i şerîf şöyle: “Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şa’bân ve belliğnâ Ramazân — Allah’ım, Recep ve Şa’bân’ı bize mübarek eyle ve bizi Ramazân’a kavuştur.” Âmîn. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazretleri, üç aylar gireceği zaman Recep ayında böyle bir duâ edermiş. Böyle bir duâ edince de, Hazret-i Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazretleri, Recep, Şa’bân ve Ramazân aylarının ehemmiyetini, kıymetini beyân etmiş ve bu üç ayları duâ ile başlamıştır. Demek ki duâ etmek, “Yâ Rabbî, bizleri Recep ve Şa’bân’ı bize mübarek eyle, bizi Ramazân’a kavuştur” demek; böyle duâ ile başlamak sünnet-i seniyye oluyor.

Kaynak: Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 259; Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân, nr. 3534; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, nr. 3939.

Yine başka bir hadîs-i şerîfte: “Recep Allâh’ın ayıdır, Şa’bân benim ayımdır, Ramazân ümmetimin ayıdır” buyurularak, bu üç ayların ehemmiyetini, kıymetini, üç ayların mübarek olduğunu bizlere beyân eder. Ve bu üç ayların içerisinde en önemli olan Recep ayıdır. Hepsi de önemli, ama Recep ayının içindeyiz.

Kaynak: Deylemî, Firdevsü’l-Ahbâr, nr. 3341; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 423.

Ben bunu böyle bir urûc olarak görürüm: Biz Regâib ile başlayan bu mübarek aylarda kendimizi temizleme, kendimizi dizayn etme, düzenleme; ardından müjde gelecek. Ardından müjde ne? Mi’râc. Hazret-i Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazretlerinin o karanlık günlerinde, o böyle baskının, problemin, zulmün arttığı günlerde, ve yalnızlığı belki de en acı bir şekilde yaşadığı zamanlarda —çünkü Hazret-i Hatîce vefât etmiş— ve Hazret-i Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazretleri, zâhir mânâda yapayalnız ve o hâldeyken ve o hüzün günlerinde, Allah Celle Celâlühü: “Hüzünlenme, üzülme, Allah senin yanındadır” deyip ona Mi’râc’ı yaşatmıştır.

Bu karanlık tabloyu çizdim; bu karanlık tablonun ardından muhakkak ki Mi’râc gelecektir. Ve üç ayların içerisinde malûm, Recep’in yirmi yedinci gecesi Mi’râc Kandili’dir. Peki, yirmi yedinci gece… Ramazân’ın da yirmi yedinci gecesi nedir? Kadir Gecesi’dir. Demek ki Recep ayının yirmi yedisi ile Ramazân’ın yirmi yedisi arasında mânevî bir bağ vardır. O yüzden Mi’râc Kandili de Recep ayının içindedir. Demek ki Recep ayı kendi içerisinde iki mübarek gece saklar: Birisi Regâib gecesidir, birisi de Mi’râc gecesidir. Ve Regâib ile Mi’râc birbiri ardı sıra gelir; o karanlığın içerisinde Regâib bir nefestir, bir aydınlıktır; o Regâib, kurtuluşa müjdedir. Ve onun ardından Mi’râc gelir ki; Hazret-i Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazretleri, anlayıştan, akıldan, hesaptan, kitaptan uzak, Allah’la baş başa, göz göze, diz dize, gönül gönüle görüştüğü bir andır.

Ben asla, “Hazret-i Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazretleri Allah’ı görmedi” sözüne itibâr etmiyorum. Ben bu konuda Hazret-i Abbâs’ın naklini itibâr ediyorum. Hazret-i Abbâs diyor ki: “Rasûlullâh, Allah’ı hem gözüyle hem kalbiyle gördü.” O yüzden bunu Mi’râc’ta daha teferruâtlı, Cenâb-ı Hak nasîb ederse inşâallâh anlatacağız.

Kaynak: el-İsrâ 17/1 (Mi’râc âyeti); en-Necm 53/13-18 (İkinci görme); Müslim, Îmân, 285 (Hz. İbn Abbâs rivâyeti).


Recep Ayında Oruç ve İbâdetin Fazîletleri

Recep ayında bir gün ve gece vardır ki, kim o günü oruçlu geçirir ve gecesini ibâdetle ihyâ ederse, Allah ona yüz yıl oruç tutmuş gibi sevap yazar. Beyhakî rivâyet etmiştir. Biz bu noktada hüsn-i zan besleyip, o günün Regâib Kandili’nin günü olduğunu düşünüyoruz. Recep ayının içerisinde iki mübarek gün vardır: Bir Regâib Kandili, iki Mi’râc Kandili.

Yine hadîs-i şerîfte: “Kim haram aylarda —Recep dahil buna— üç gün oruç tutarsa, Allah onun için bir yıllık ibâdet sevabı yazar” buyurulmuştur. Demek ki biz Recep ayında da bol bol oruç tutacağız.

Hattâ bâzıları bana yazmışlar: “Bu hadîsi biz bulamadık.” Ben de diyorum: “Araştırın, İbn Mâce’de geçiyor, Beyhakî’de geçiyor.” Tabii bu hadîs Gunyetü’t-Tâlibîn’de de geçiyor. Gunyetü’t-Tâlibîn, malûm, Abdülkādir Geylânî Hazretlerinin kitabıdır. O mübarek zat, hadîs olmayan bir şeyi hadîs olarak alacak bir kimse değildir.

Hadîs-i şerîf şöyle: “Şu Recep büyük bir aydır. Allah o ayda sevapları katlar. Kim Recep ayında bir gün oruç tutarsa, bir sene oruç tutmuş gibi olur. Kim yedi gün tutarsa, ona Cehennem kapıları kapatılır. Kim sekiz gün tutarsa, ona sekiz Cennet kapısı açılır. Kim on gün tutarsa, Allah’tan ne dilerse mutlaka Allah ona verir. Kim de on beş gün tutarsa, gökte bir münâdî şöyle seslenir: ‘Geçmiş günahların bağışlanmıştır; haydi amele yeniden başla!’ Kim daha çok oruç tutarsa, Allah ona daha çok sevap verir.”

Kaynak: Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân, nr. 3800; Abdülkādir Geylânî, Gunyetü’t-Tâlibîn, “Recep Ayı Bölümü”; İbn Mâce, Sıyâm, 2; Ebû Dâvûd, Savm, 55 (Haram aylarda oruç hadîsi).

Yine: “Beş gece vardır ki, o gecelerde yapılan duâlar geri çevrilmez: Regâib gecesi, Berât gecesi, Cumâ gecesi, Ramazân Bayramı gecesi ve Kurbân Bayramı gecesi.” Evet, bu hadîs-i şerîflerin beyânıyla, bizler bu Regâib gecesini kutlamaya devam edeceğiz. Ömrüm vefâ ettiği müddetçe toplanacağız, hep berâber iftâr edeceğiz, hep berâber yine sohbet edeceğiz.

Kaynak: Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân, nr. 3440; İbn Asâkir, Târîhu Dımaşk, XLIII, 93.

Yine Deylemî’de bir hadîs-i şerîf: “Recep ayında Allâhu Teâlâ’yı çok istiğfâr edin —yani tövbe edin— çünkü Allâhu Teâlâ’nın Recep ayının her vaktinde Cehennem’den azâd ettiği kulları vardır. Ayrıca Cennet’te öyle köşkler vardır ki, ancak Recep ayında oruç tutanlar girer” buyurulmuştur.

Kaynak: Deylemî, Firdevsü’l-Ahbâr, nr. 3341; Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân, nr. 3801.


Tövbe Kapısı ve Hadîs-i Kudsî

Bâzen kardeşlerimiz, bâzen ümmet-i Muhammed, işlemiş olduğu günahlardan dolayı ümîtsizliğe düşmekte. Hattâ bâzı kardeşlerimiz: “Ben şöyle günah işledim, böyle günah işledim; yok, o mübarek zâtın yüzüne bakacak yüzüm yok; yok, oraya gelecek benim yüzüm yok” deyip, şeytan aldatmakta, şeytan onları kandırmakta, şeytan onların gözlerini perdelemektedir.

Kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler! Bunu hep derslerimde, sohbetlerimde yıllardır anlatırım: Ne günah işlediysen işledin, tövbe kapısı kapanmamıştır! Allah var, tövbe et, dön geri. Ne yaptıysan yaptın; yaptığını bana söyleme, ben papaz değilim. Bana söyleyerek günah çıkartacak değilsin. Allah’a secde et, Allah’a yalvar, Allah’ın önünde diz çök. Muhakkak ki âyet-i kerîme ile sâbittir: “Kim Allah’a tövbe ederse, onu affedecek olan bir Rabb’i bulur karşısında.” Kim tövbe ederse, Allah onun tövbesine karşılık verir ve onu affeder. Hattâ yine günah işlese, yine tövbe etse, Allah der ki: “Kendisini affedecek olan Rabb’ini hatırladı; affettim!” Yine günah işler… Biz kuluz, biz şaşarız; şaşmadan da, göz göre göre nefsimize uyar, günâha gireriz. Evet, ama ümîdimizi kesmeyiz. Cenâb-ı Hak muhakkak ki affedicidir, muhakkak ki tövbeleri kabûl edicidir.

Kaynak: en-Nisâ 4/110: “Ve men ya’mel sûen ev yazlim nefsehû sümme yestağfirillâhe yecidillâhe ğafûran rahîmâ — Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhamet edici bulur.” | Buhârî, Tevhîd, 35; Müslim, Tevbe, 29.

Yine Tirmizî, Ahmed b. Hanbel’de geçen hadîs-i kudsî ile sohbetime son vereceğim inşâallâh: “Ey Âdemoğlu! Sen bana duâ ettiğin ve benden affını umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Günahların gökyüzünü kaplayacak kadar çok olsa, sonra da benden affını dilesen, seni affederim. Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla karşıma gelsen, fakat bana hiçbir şeyi ortak koşmamış olsan, şüphesiz Ben de seni yeryüzü dolusu bağışla karşılarım.”

Kaynak: Tirmizî, Da’avât, 98 (nr. 3540); Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 172.


Nasîhat ve Vasiyyet

O yüzden derslerinizi çekmeye gayret edin. Ümît kapınız olsun; her gün tövbe edin, ümît kapınız olsun; her gün Allah’ı zikredin, ümît kapınız olsun; her gün küçük de olsa bir hayır hasenât işleyin, ümît kapınız olsun. Dervîş kardeşlerinize, annelerinize, babalarınıza, çocuklarınıza merhametli davranıp tebessümlü olun, ümît kapınız olsun. Açı doyurun, ümît kapınız olsun. Çıplağı giydirin, ümît kapınız olsun. İnsanlara yardım elini uzatın, ümît kapınız olsun. Asla hiç kimseye haksızlık yapmayın, ümît kapınız olsun. Asla hiç kimseye zulmetmeyin, ümît kapınız olsun. Sonucu ne olursa olsun, hakkı savunun ve hakkı savunanların yanında olun, ümît kapınız olsun. Doğruların yanında olun, ümît kapınız olsun.

“İyyâke na’büdü ve iyyâke nesta’în — Yalnız Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dileriz.” Bu düstûru Fâtiha’da söylüyorsunuz; bu düstûra sımsıkı yapışın. Ve bilin ki Allah mü’minlerin velîsidir, Allah inananların dostudur, Allah inananların yanındadır. Ve Allah inananları başarıya ulaştırır ve Allah inananları menziline kavuşturur. Buna inanın; dîne maddî bakmayın.

Kaynak: el-Fâtiha 1/5; el-Bakara 2/257: “Allâhu veliyyüllezîne âmenû — Allah, îmân edenlerin velîsidir.”

O yüzden biz Recep ayını bol bol oruç tutarak, bol bol zikrederek, bol bol tövbe ederek, nâfile namazlar kılarak ve hayır hasenât ederek; küsenleri barıştırarak, sevmediklerimizi severek, âile mefhûmunu koruyarak —bunu özel söylüyorum: âile mefhûmunu koruyarak— anne ve babalar birbirlerine toleranslı davranarak, eşlerin birbirine toleranslı davranarak, çocuklarımızın ve anne babalarımızın birbirlerine toleranslı davranarak, âile mefhûmunu dağıtmadan, âile mefhûmunu koruyarak inşâallâh hayâtımızda devam ettireceğiz. Ve çocuklarımıza bu dînimizin emrettiği kural ve kāideleri anlatarak, onlara idrâk ettireceğiz inşâallâh. Ve severek, muhabbet ederek de üç aylarımızı yaşatacağız.

Kendi nefsimiz ve topluluğumuz için söylüyorum: Buraya dünyevî bakmayın. Bu topluluğa dünyevî olarak yaklaşmayın. Bu topluluğun sizin paranızda, pulunuzda, makâmınızda, mevkîinizde gözü yok. Bu topluluk sizden bir şey istemeyecek. O yüzden burası dünyevî bir yer değil, burası uhrevî bir yerdir. Ve burayı dünya ile karıştırmayın.

Size vasiyetim: Altmış dört yaşındayım artık. İstihâb haddimi doldurdum, çünkü altmış üçte vefât etmiş Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). Altmış üçten sonra bâzı velîler demişler ki: “Yaşayanlar haddi aştı.” Temennîm ve vasiyetim şu: Yolun ölçü ve kāidelerini bozmadan, ben öldükten sonra da yola devam etmenizi istiyorum. İçinize parayı koymadan, makâmı koymadan, mevkîyi koymadan; içinizde “Ben şu olacağım, bu olacağım; ben şu olmam lâzım” demeden, bu yola sahip çıkmanızı isterim.

Rabbim inşâallâh o günleri de bizlere yaşatsın, âmîn. Rabbim bu üç ayları bizlere mübarek eylesin, bizi Ramazân’a kavuştursun. Rabbim bizi sevenlerden eylesin. Rabbim bizleri, cümlemizi, gelecek nesillerimizi de Kur’ân ve sünnet-i seniyyenin akıllara, kalplere, hayâtımıza, evlerimize, sokaklarımıza, şehirlerimize, beldelerimize ilmek ilmek işlendiği ve yaşandığı o bahâr mevsimini hepimize göstersin inşâallâh, âmîn.