Genel

Dört Kapı Kırk Makam – Tarikat Kapısı: Tövbe ve Mürşid

MESNEVÎ-İ ŞERÎF 1434. BEYT ŞERHİ • DÖRT KAPI KIRK MAKAM

Tarikat Kapısı — Tövbe ve Mürşid


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Bölüm 3/17

Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim Eftali zikir falemenne hu Lailaheillallah Lailaheillallah Lailaheillallah Hak Muhammeden Resulullah Cemiil Enbiyayı Velmurselin Velhamdülillahi Rabbilâlemin Hayırlı geceler. Hepimiz de hoş geldiniz. Selamünaleyküm Cenab-ı Hak cümlemizi hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele edenlerden eylesin. Batılı batıl bilip batıla karşı cihad edenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışanlardan eylesin…

Biz yine kaldığımız yerden inşallah devam edelim. Üçüncü kapı marifet kapısı. Bazı yerlerde bunu hakikat olarak değiştirirler, kimi yerlerde marifet olarak geçer ama bu dört kapı kırk makamı ben Yesevi öğretisinden alıp bu tarafa doğru aktardığımdan dolayı o silsileyi takip ediyorum. Hani marifetle hakikatin yerini değiştirmedim, marifetin üçüncü kapı olarak inşallah dersini yapacağız. Bu marifet kapısının da on makamı var. Birincisi ne? Edepli olmak. İkincisi bencillikten, kinden, garezden uzak durmak.

Sonra üçüncüsü insanın aşırı isteklerini sınırlandırması. Sonra dördüncüsü sabır ve kanaat ehli olmak, beşincisi haya sahibi olmak, altıncısı cömert olması, yedincisi o kimse maddi ve manevi zâhir ve bâtın ilim sahibi olması. Aslında zahir ilimler şeriate ait. Artık o marifet kapısında marifete ait ilimlere vakıf olması. Sekizinci makam hoşgörülü olması. Dokuzuncu makam özünü bilmesi. Yani kendini bilmesi. Dokuzuncu, özünü bilmesi. Onuncusu da kendini bilmesi. Bu da marifetin on makamı.

Şimdi on makamdan birincisi neydi? Edepli olma. Bir kimsenin edepli olması. O zaman bir kimsenin edepli olması deyince bir insanda şeriatın edebi vardır, insanda tarikatın edebi vardır, insanda marifetin edebi vardır, insanda hakikatin edebi vardır veyahut da ben bunu genel olarak böyle üçlüye döndürürüm ya ‘İlmel yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn’ olarak ben bunu anlatırım. İlmel yakîn edepli olma, şeriatın edebidir. O zaman şeriatın edebi neydi? O kimsenin haramlardan uzak durması.

Şeriatın edebidir bu. O kimse haramlardan uzak durur. Tarikatın edebi nedir? O kimse şüphelilerden de uzak durur. Bu tarikat edebidir. O kimse artık edep noktasında farklı bir yöne doğru yürür. Şimdi tarikat edebi o insanın işte hani herkes edeple alakalı bir şeyler söylemişler ya işte haddini bilmektir, hukukunu bilmektir, sınırını bilmektir diye herkesin bu noktada söylediği sözler var ama bunun kısacası şu, tarikat edebi dediğimizde: O kimsenin Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretlerinin sünnetlerine tâbi olması.

Artık o ruhsatla iş yapmıyor. Ruhsat neydi? Şeriatın edebiydi. Tarikat edebi deyince artık o ruhsata bakmıyor, sünneti seniyyeye bakıyor. Bu, Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretlerinin: ‘ibadetleri benden gördüğünüz gibi yapın’ ibaresi ama bir onun üstü neydi? Hz. Ayşe annemiz ne diyordu? ‘Siz Kur’an okumuyor musunuz? Hz. Peygamberin ahlakı Kur’an ahlakı’ diyordu. Bakın bu da ne? Edebin hakikati. Aslında onu ben başka türlü tarif ediyorum da böyle bir size böyle tiyo gibi olsun, insin, indireyim aşağıya şimdi.

Bu hakikatin edebi, gerçek manada, Hazreti Peygamber sallallahü vessellem hazretlerinin, miraçta ‘Necm’ suresindeki bir yay mesafesi kadar yaklaştığındaki haliyle hallenmektir. Bu hakikatin edebidir. Benim bildiğim zirve edep budur. Ordan aşağı doğru inişlerin hepsi de nedir? Siz marifet, tarikat, şeriat olarak belirleyin ama edep dendiğinde aklınıza o gelsin ama baktığımızda şimdi karı koca arasındaki edep, çocuğun annesine babasına olan edep, dervişin mürşidine karşı olan edep, müridin mürşidine karşı olan edep, işte müridin zakirine karşı olan edep…

Bunları bizim tasnif etmemiz çok uzun mesele. Normalde kız çocuğunun anne babaya olan edebi, erkek çocuğun anne babaya edebi, ailelerin içerisinde, edep bu noktada hangi dairede? Bunların hepsi de ne? Ayrı ayrı konuşulması gereken bölümler. Yani bunların oturulup aslında sıfırdan tekrar bu topluma öğretilmesi lazım. Toplumdan önce sufilere öğretilmesi lazım. Tabii bunları zaman içerisinde sufilik o yüzden uzun solukludur. Zaman içerisinde bunları söylüyoruz. Hani uzun solukludur bu.

Sebep? Onları bir gün içinde öğrenmeniz mümkün değil. Beş günde öğrenmeniz mümkün değil. Bunları bir haftada, bir ayda öğrenmeniz mümkün değil. Nasıl İslam yirmi üç yılda tecridi tecridi tamamlandıysa bir kimsenin üzerinde de İslam en az yirmi üç yılda tamamlanır. Sebep? Çünkü dinin iniş fıtratı ile insanın üzerindeki yaşayış fıtratı birbirinden farklı değildir. Yani bir kimse namazı kılar ama yirmi üç yılda olgunlaşır o. Bu böyle şey değildir, hatta bir kısım melamiler yirmi üç yıl tarikatta durunca biz sahabe olduk, biz bitamam olduk derler.

Yirmi üç yıl! Sahabe çünkü Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretlerinin: ‘Yirmi üç yılda din tamam oldu. Bugün dininiz tamam oldu. Allah size din olarak İslamı seçti.’ Ayeti kerimesine öyle bakarlar. Şimdi böyle olunca edepli olmanın, evet şeriaten, tarikaten, marifeten, hakikaten halleri vardır. Ben zirvesini söyledim. Geri kalanı inşallah tamamlanır, yol, zaman içerisinde İkincisi neydi? Bencillikten, kinden, garezden uzak durmak. Sufi için en önemli şeylerden birisi bencillikten uzak durmaktır.

Bencillik nedir? Yanındakini, karşındakini, etrafındakini hiç hesaba katmadan sadece kendi istek ve arzularını tatmin etme yolu. Etrafı hiç önemli değil yani işte bir başkası açmış önemli değil. Önce o kimse kendini doyuruyor. Bir başkası uykusuzmuş, önemli değil. Önce kendisi uyuyor. Bencil insan. Bu, sufilikte hiç olmaması gereken bir şey. Bir sufinin bencil olması düşünülemez yani sufi hep etrafını düşünür, ailesini düşünür, derviş kardeşlerini düşünür, yol kardeşlerini düşünür.

O yüzden Peygamber sallallahu aleyhi vessellem hazretleri hani meşhur ya hadisi şerif: ‘Kişi kendisi için istediğini hayır namına bir Müslüman kardeşi için istemedikçe imanı kemale ermez manasında iman etmiş olmaz’ der. Nesai’de geçer hadisi şerif. Bakın, kişi kendisine bir hayır murat ettiğinde kendisine bir hayır namına bir şey istediğinde onu derviş kardeşi için de onu mümin kardeşi için de isteyecek. Eğer o zaman onun için de istiyorsa imanı kemale erdi. Yok sadece kendi nefsini düşündü, kendisini yiyecek-içecek, doyuracak, kendisi uyuyacak, kendisi rahat edecek, kendi nefsinin üzerinde duruyorsa bakın bu evlilikte önemli bir yol ayrımıdır.

Arkadaşlıkta, kardeşlikte yol ayrımıdır bunlar. Sufilikte yol ayrımıdır. O kimse sadece kendi nefsini mi düşünüyor . Eşlerden hangisi sadece kendi nefsini düşünüyor. Bunlar böyle karakteri tanıma karakteri analiz etmede önemli şeylerdir. Bir gün şeyh efendi hazretleri Allah rahmet eylesin. Dedi ki, yemek yiyeceksin, yolculuk yapacaksın, dedi, alışveriş edeceksin birini tanımak istiyorsan Mustafa efendi dedi. Efendim yolculuğu anladım, ticareti de anladım, yemeği anlamadım dedim.

Yemek, beraber yemek yiyeceksin deyince. Mustafa efendi dedi, eğer birisiyle yemek yiyorsun, etin güzel yanını senin önüne koyuyorsa dedi yağlı tarafını kendi önüne alıyorsa yemeğin iyi tarafını sana yediriyorsa dedi kötüsünü kendisi yiyorsa onunla yol gidilir, dedi. Tabii bunun üzerine ben bina yaptım. Dedim ya ben hep dervişlerin arasında öğrendim her şeyi diye, biz hiçbir yolculukta bizim kenarda birisi bir şey yesin, biz alışmış değiliz dervişlikten önce. Yola çıkmışız, üç araba gidiyoruz, bir bakmışın birisi ordan muz almış yiyor kenarda arabaya binmezden önc.

Oğlum, muz aldıysan al ordan aldığın muzu yarım olsun önemli değil, çeyrek olsun ya veya bir lokma olsun, herkesle paylaşsana! Seyrediyorum, ben seyrediyorum şimdi, şeyhim bana bir şey demiş. Yemek veyahut da adam cebinden çıkarıyor tak, çerezi atıyor ağzına. Küçük şeyler değil mi! Değil! Küçük şeyler, büyük şeylerin habercisidir. Küçük bir şey var, büyüğün habercisidir. Ben yazarım kenara. Adam bir sefer sözünde durmadı. Bu bir daha durmaz derim. Hakkını helal et. Helal olsun abiciğim, sıkıntı değil ama ben onu derim bu bir daha bir yerde bozulur, sözünde durmaz.

Küçük şey, ama büyük şeylere gebedir, önemsiz görürsün, önemlidir o. O yüzden bencil insan sadece kendi nefsini düşünür. Kendi rahatını düşünür, kendi huzurunu düşünür. O eşini de düşünmez, o çocuğunu da düşünmez. Tabi bir bireysel bencillik vardır, bir ailesel bencillik vardır, bir de sülalesel bencillik vardır bir de örneğin işte komple bir cemaatsel bencillik vardır. Toplumsal bencillik vardır. Bu bencilliği biz genişletebiliriz psikolojik olarak da. Bireysel bencillik nedir?

O kimsenin kendisini bağlayan bir şey. Adam aç kalmamak için gidip ordan burdan yer adam anında. Sonra arabadaki kaç kişiyiz, dört kişiyiz. Yemek yiyelim bir yerde. Arkadaş: ‘ben tokum.’ Oğlum, ne zaman tok oldun sen? Biz falanca yerde benzinlikte durduyduk ya. Eeee? Siz abdest alırken ben yemek yedim orda. Allah Allah! Bakıyorum ben şimdi! Oğlum yola çıkarken dedik ya Toşof’ta duracağız. O zaman Ankara yolunda solda Toşof var, duruyor daha değil mi? Şoförler odası, o yeni açıldıydı, yemekleri güzeldi oranın.

Şimdi Bursa’dan çıkıyoruz ya diyorum ki arkadaşlar orda Toşof’ta duracağız, orda yemek yiyeceğiz, ikinci yemek de Nevşehir’e döndüğümüzde. Toşof var, o şeyde, Aksaray’da, bir de orda yiyeceğiz. Yemek yiyeceğimiz yer belli. Yolda benzin almışız bir yerden, benzin almak için girmişiz, adam bir anda gözden kayboldu. İlk önce art niyet düşünmüyorsun. Tuvalete gitmiştir, namaza gitmiştir, bir yere gitmiştir adam, öyle ya. E sonra bizim zaten benzin alıyorsun, tuvalete giriyorsun, abdest alıyorsun, işte geliyorsun bizim yarım saat geçiyor.

Adam yemeğini yemiş! Abiciğim böyle demedik mi? Ses yok. Haaa iyi! Biz yine Toşof’ta duruyoruz. Kaç kişiyiz? Beş kişiyiz. Şimdi bu sohbetleri dinliyorlar onlar. Ben böyle anlatınca da canları sıkılıyormuş, hani nasıl böyle? İsim zikretmiyorum dedim. Tecrübe ama bunlar! E tabi şimdi Toşof’ta durduğumuzda o beş kişinin içerisinde kim yemek yemiyor? O kendisini biliyor. Biz durduk tabi, yemeği yedik orda, tekrar bindik arabaya, yürüdük, Nevşehir’de yemek yemeyeceğiz ya bir Toşof’ta bir daha yemek yedik.

Aslında acıkmıyoruz ama şeyh efendiye gittiğimizde biz tokuz efendim, biz yedik diyeceğiz, sofra kurulmasını istemediğimiz için. Kim hizmet edecek? Ya hacı anne hizmet edecek ya şeyh efendi hizmet edecek. Yani ben hizmetten yoksunmam, yani işte bazen şeyh efendi o tepsiyi getirince ben zaten yerin dibine giriyormuş gibi oluyorum. Bu sefer yemek beni mi yiyor, ben yemeği mi yiyorum bilmiyorum. Şeyh efendi de bunu anlıyor. Şeyh efendi, geç Mustafa efendi, mutfakta tepsi hazır, al getir oğlum, diyor, alıp götürüyorum.

Oğlum böyle de olmuyor, zakir adam hizmet mi edermiş böyle diyor. Estağfurullah efendim, ben memnunum bu konuda diyorum. Bu tip diyaloglar yaşamayalım diye ben giderken yalnız değilsem yolda arkadaşlara yemek yediriyorum. Yani tok gidelim oraya veya bana söyleyenlere de söylüyorum. Asla şeyh efendiye sofra kurdurmayın gidin Aksaray’da orada bir yerde yemeğinizi yiyin, tok gidin oraya. Şeyh Efendi de zaten benim gönderip göndermediğimi ordan anlarmış. Bana diyor ki Mustafa efendi, senin gönderdiklerin diyor tok geliyor oğlum diyor.

Hacı hanım, Mustafa Efendi gönderdiyse hepsi de tok gelir. ‘Mustafa efendi buraya aç derviş göndermez. O yüzden sen onlara sofra hazırlama. Sen onlara çay demle, onlar çayı çok sever. Bunlar Mustafa efendinin dervişleri.’ Tabir bu, sonradan bana söylüyor, şeyh efendi. Biz çünkü oraya toplu olarak gittiğimizde de bizim orda yemek problemimiz yok bizim. Edep bunla bakın. Yolda öğreniliyor. Biz komple orda pide yaptırıyoruz. Orda arkadaşlara pide ikram ediyoruz, geliyoruz. Şimdi, bencil insan bireysel bencilse bu tip davranışlarda bulunur.

Ailesel bencillikler vardır. Aaa bir bakarsınız kaç, üç kardeş ordasınız. Bir kardeş eş ve çocuklarıyla ortalıktan bir anda kaybolmuş, işten kaçmışlar veyahut da gidip bir yerlerde yemek yiyip gelmişler. Üç kardeşiz burda. Sen ne yapmaya gittin yemek yedin geldin veya ailecek dervişler bir yere yemeğe gidiyor, o aile tek başına bir yerde yemek yiyor. Dört araba beş araba yola çıkmışsın, hep beraber duracaksınız bir yerde, hep beraber yemek yiyeceksiniz bir yerde. Sen ne yapmaya başka yerde durdun?

Aile bencilliği! Bunun çoğaltmamız mümkün. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bencillik, dinimizce ahlak dışı görülmüş ve ne yapacağız? Bencillikten uzak duracağız. Kin! Kin gütmek yok. Hadis-i şerif: ‘Şaban’ın on beşinci gecesi olduğu vakit Allahu Teala insanlara tecelli eder de müminlere mağfiret eder, kâfirlere mühlet verir ve kin tutanları da bu hallerinden vazgeçince kadar kinleri ile baş başa bırakır. (Beyhâki’den.) O zaman ne yapacağız? Kin tutmak yok. Dervişler birbirlerine kinlenmeyecekler.

Eşler birbirlerine kinlenmeyecekler. Bizim kinimiz nefsimize, kimimiz heva hevesimize, kimimiz şeytana olacak. Başka türlü biz ne yapacağız? Kinden uzak duracağız. Yine Müslim rivayet ediyor: ‘Ameller her haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri Allah’a arz olunur. Allahu Teala bütün müminleri bağışlar yalnız kendisi ile din kardeşi arasında kin ve husumet olanlar için bunlar birbirine meyl edinceye kadar onları bırakın.’ buyurur. Demek ki kinden de ne yapacağız? Uzak olacağız. Öbürküsü neydi?

Garez! Yani düşmanlık yapmak. Biz etrafımızda kardeşlerimize hiçbir zaman düşmanlık yapmayacağız. Düşmanlık dairesinde durmayacağız. Allah muhafaza eylesin. Üçüncüsü neydi? Aşırı istekleri sınırlamak. Biz mutedil davranacağız. Orta ümmetiz, Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretleri orta ümmetiz diyor. O zaman orta ümmetsek, biz aşırı istekleri sınırlayacağız yani işte adam kıyafeti var kıyafet alacak, şusu var onu da yapacak, busu var onu da yapacak, lükse, şatahata, şatafata kaçıyor, aşırı istekleri var, durmuyor isteği hiç.

Bitmiyor o kimsenin. Böyle kadınlar da var, böyle erkekler de var. Şimdi yeni nesil çocuklar böyle olmaya başladı. Çocukların istekleri bitmiyor. Anne babalar o çocukları ne istiyorsa yerine getirmeye gayret ediyorlar ve çocuklar kızlar kraliçe, erkekler kral olarak büyüyor. Bu aşırı imiş değilmiş hiç bakılmıyor veyahut da kadınlar öyle bir hale geldiler ki istekleri hiç bitmiyor. Erkekler öyle bir hale geldi ki istekleri hiç bitmiyor. Müritler, mürşitler, şeyhler, hocalar, alimler, istekleri bitmiyor hiç.

O aşırı istek pisişik psikolojik bir rahatsızlık. Adam kendince şöyle düşünmüyor, ya benim işimi gören bir arabam var. Yani benim sermayem de bu kadar. Ya neden zorluyorsun ki kendini illaki bir trilyonluk arabaya bineceğim diye! Aşırı istek sahibi! Başını sokacak düzgün bir evin var, çoluğunun çocuğunun namusunu koruyorsun, neden çok lüks bir eve heves edip de harama düşüyorsun? Allah muhafaza eylesin. Aşırı istekleri ne yapacağız? Sınırlayacağız. Bu da bir makam. Bakın bu da bir makam. Dördüncüsü ne?

Sabır ve kanaat. Sabır dinin yarısı. Sabırlı olmak. Kur’an ve sünneti seniyyeyi yaşamakta sabırlı olmak, dinini yaşamakta sabırlı olmak, sufiliği yaşamakta sabırlı olmak, harama düşmemekte sabırlı olmak. Harama düşmemekte sabırlı olmak! Bir kimsenin harama karşı sabırlı olması, harama düşmemesi dahi sabırdır. Sabırlı olmak. E o zaman bir de ne ehli olacağız? Kanaat ehli olacağız. Kanaat ehli olmak tembel olmak demek değil. Gayret edeceğiz, çalışacağız, mücadele edeceğiz, sonuca kanaat edeceğiz.

İsyan etmeyeceğiz, inkar etmeyeceğiz. Ertesi gün çalışmaya ne yapacağız? Yine devam edeceğiz. Haya en önemlisi. Haya ne? Utanma duygusu. Allah’a karşı utanma duygusu, Resulullah sallallahu vessellem hazretlerine karşı utanma duygusu, üstadına karşı utanma duygusu, eşlerin birbirlerine utanma duygusu, eşlerin çocuklarına karşı utanma duygusu, çocukların anne babalarına karşı utanma duygusu, topluma karşı utanma duygusu…Hani Allah’tan utanmadın insanlardan da mı utanmadın. Hadi insanlardan utanmadın Allah’tan da mı utanmadın?

O utanma duygusu bakın hızla İslam dünyasından kayboluyor. Utanma duygusu diye bir şey kalmıyor. Benim yaşım oniki on üçtü, bizim mahallede bir Hatice ninemiz vardı. Adam böyle kısa kollu ya bildiğiniz kısa kollu tişört giymiş, böyle yapardı, anaaaaaam adamcağız cıscıbıldak geziyor gari… Kısa kollu adama bakmazdı. Adam cıscıbıldak geziyor artık derdi. Bizim arkadaşlarımızdandı o, böyle yaz kış böyle sporcu atletleri var ya, onlardan giyerdi, böyle biraz da şeydi o, tuhaftı bizim arkadaşlardan.

İsmi neydi ya? T ile başlıyordu da, Allah Allah ismini unuttum ya! Oktay, Nuri neydi o adamın ismi ya? Tevfik miydi? Tevfikdi. Böyle arkadaş sporcu filan böyle şeyle dolaşıyor, o sporcu atleti böyle aşağı doğru değil, böyle yukarda. Daha doğrusu böyle boyları onların farklı, o buluyordu nerden buluyorsa, ondan dolayı. Bizim mahalleden geçiyordu. Bizim Hatice nine onu gördü, Mustafaaaa, bu senin arkadaşın değil mi? Evet Hatice nine. Bu cıscıbıldak geziyor ya dedi. Haya, utanma duygusu!

Kadıncağız herhalde yabancı bir erkeğin kolunu hiç görmemiştir. Tevfikmiş mi? Tamam demek ki iyi, sağlam hatırlamışım ben de Tevfik diye. Mesajı almışlar demek ki hemen. Ha! Komando, evet. Böyle zaten şey yürürdü o böyle, göğüs ilerde, pazular filan…Ona bizim Hatice ninemiz hiç bakmadı. Yani kadın, öyle bir haya sahibiydi. Allah rahmet eylesin ve böyle bahçelerde, tarlalarda çalışaraktan kızlarını evlendirdi. Böyle namusuyla, şerefiyle hiç bakmadan çocuklarını evlendirdi. Oktay Onun bir damadı senin kankindi, Vasfiydi demi ya?

Biz dolaylı olarak sohbete başlayacağız böyle, Vasfiydi. Kadıncağız böyle haya sahibiydi. Bakın haya, insanın utanma duygusu. Bu utanma duygusunu kaybederse bir kimse, haya çünkü makamdır, bu utanma duygusunu kaybederse o kimse ahlakını ve namusunu kaybeder. Bırakın kendini teşhir etmesini, teşhir edilene dahi bakmaz. Haya, utanmak. Allah cümlemizi o hayalı olanlardan eylesin. Sonra cömertlik. Müslümanların yıkıldığı yer, cömert olmak. Bu müslümanların ne yazık ki yıkıldığı yerlerden birisi.

Cömert olmak ne demek? İşte en şeriaten o kimsenin zekatını vermesi. E bu işin bir üstü ne? İhtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gücü nispetince görmeye çalışmak. Bu cömertlik. Bir de cûd ehli olmak vardır. Cûd ehli şudur. Cömert istenildiğinde verendir. Cûd ehli, ihtiyacı gördüğünde istenmeden o ihtiyacı gören insandır. Yedincisi neydi? Bu ilim neydi? Marifet ilmine sahip olma yani o kimsenin kalbi ilimlerde yol alması. Sonra hoşgörü. Neye hoşgörü? Harama mı? Neye hoşgörü? Küfre mi? Neye hoşgörü?

Allah’ın lanetlediği işlere mi? Dikkat edin, hoşgörü mümin kardeşinin hatalarını, kusurlarını, onun böyle gözüne sokarcasına, onun böyle ayıbını kusurunu araştırmadan onu böyle hoş görüp ona nasihat etme. Yavaş yavaş, sakin sakin. Biz de şimdi şu var, bilhassa sayfalarda oluyor bu. Bazen göz gezdiriyorum. Birisi bir şey söylüyor, bir şey diyor; vay sen bunu nasıl dersin de üstat böyle demedi de şu şöyle olmadı da bu böyle olmadı da… Yaz Allah yaz! Ya orda herkesin içerisinde nasihat mi edilir?

Herkesin içerisinde bir şey mi söylenir? Gir ona özelden, nasıl, ne nasihat edeceksen yumuşak bir dilde, tatlı bir dille söyle. Neden ona böyle sayfada, herkesin içerisinde azarlarcasına nasihat ediyormuş gibi heva ve hevesine uyup azarlıyorsunuz insanları? Yok, bir de yeni gelmiştir o arkadaş, oraya yeni gelmiştir, oranın adabını, erkanını henüz bilmiyordur. Öğrenecek, tatlı tatlı, yumuşak yumuşak! Yok, hemen boğazını sıkacağız atacağız kenara biz! Kıracağız, dökeceğiz. Ben öylesine diyorum ki hayatlarında bir çiçek yetiştirmemişler, hayatlarında bir meyve ağacı yetiştirmemişler.

Sen sırtında beş kilometre zeytin fidanını al, kocaman kütük, onu getir beş kilometre aşağı, dağdan indir, onun kaz çukurunu, onu dik, her gün onu sula, sonra birisi gelsin onun filizini kırsın! Buna eşdeğerdir bu. Benim şimdi Bayındır’da, sırtımızda getirdiğimiz zeytin ağaçları var, abimle beraber. Yani birisi gelecek, şimdi onların üzerine böyle işte birisi kıracak dökecek! Öyle ya, kendi kendime düşüneceğim, ben bunu getirdiğimde yaşım on birdi, bunu getirdiğimde yaşım on ikiydi. Biz düşe kalka, düşe kalka ormanların içerisinde, taşlıkların içerisinde, o çocuk halimizle bunları taşıdık, geldik diktik buraya.

Eeee? Birisi de gelecek, onların filizlerini kıracak. Bu da onun gibi. Almışın bir arkadaşı, sen ona dervişliği anlatacağım diye uğraşıyorsun, yavaş yavaş alıştıracağım, ısındıracağım diye uğraşıyorsun, onu sayfaya taşıyorsun, bak diyorsun bizim vakfın burda sayfası var, burası erkeklerin sayfası, erkekse, işte onu ekliyorsun oraya, dakika bir gol bir! Herkes birbirine acımasız bir şekilde salvolar atıyor. Bu ne ya! Bir de üstadın kurmuş olduğu yeri siz takip etmiyorsunuz! Ben olsam ben de takip etmem!

Nerde kaldı birbirinizi hoş görmeniz? Nerde kaldı birbirinize toleransınız? Hani biz hataları örtmekte gece gibi olacaktık? Hani biz bir başkasının kusurunu görmeyecektik, kendi kusurumuzu görecektik? Dokuz, özünü bilmek. Bu kendini bilmenin bir altı. Sen nesin? Ben Allah’ın yarattığı bir kulum, özünü bilmek, neyden yaratıldığını bilmek, sana ne üflenildiğini bilmek. Ondan sonra da kendini bilmek. Kendini bilen de Rabbini bildi zaten. Ondan sonra ne? Dördüncü kapı hakikat kapısı. Saat 22.24, o yüzden El-Fatiha maassalavat.

Amin ecmain. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. https://youtu.be/4XxAo5vTpcI

Kaynaklar ve Referanslar

  • Ayet-i Kerime: Ameller her haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri Allah
  • Hadis-i Şerif: Kişi kendisi için istediğini hayır namına bir Müslüman kardeşi için istemedikçe imanı kemale ermez manasında iman …

Dört Kapı Kırk Makam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
Yazıya Çeviren: Leyla Tuba Toptaş • ISBN: 978-625-92739-3-8 • Tasavvuf Vakfı Yayınları