MARIFET KAPISI- (KENDINI BILMEK) Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim Eftali zikir falemenne hu Lailaheillallah Lailaheillallah Lailaheillallah Hak Muhammeden Resulullah Cemiil Enbiyayı Velmurselin Velhamdülillahi Rabbilâlemin Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi hakkı hak, batıl batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin.
Bugün marifetin onuncu makamı var, kendini binmek. ‘Men arefe nefsehu fekat arefe rabbehu’ yani ‘kim nefsini bildi, Rabbini bildi’. Meşhurdur ya bazı Muhyiddin İbn Arabî hazretleri gibi büyük zatlar bunu hadisi şerif olarak görmüş. İbni Teymiye hadisi şerif olarak görmemiş. Kimisi Cüneyd-i Bağdadi’nin sözü olarak görmüş, bunların teknik tartışmasına girmeme gerek yok ama zaten bu akşamki sohbetten sonra mânâ itibarıyla böyle bir hadisi şerifin var olabileceğini kani olacağız yani böyle bir hadisi şerif olmamış olsa dahi mana itibariyle doğru olduğunu mana itibariyle böyle bu sözün hakikat olduğuna kani olacağız inşallah.
Kendini bilmek; yani nefsini bilmek, kendini bilmek. Tarih boyunca, insanlık tarihi boyunca hep biraz böyle düşünenler biraz bu meseleyle ilgilenenler bunun üzerinde hep fikir yürütmüşler. Kimisi demiş ki kendini bilmek haddini bilmek, kimisi demiş ki mesuliyetini idrak etmek, kimisi demiş ki varoluşun bilincine varmak, varoluşu bilmek, varlığı bilmek, herkes kendince kendi dalında bu konuda konuşmuş ama insanın arayışı, kendini arayışı, kendine olan yürüyüşü hep devam etmiş. Bir şekilde insan ama dini kaideler üzerinde ama felsefi kaideler üzerinde hep kendine yürümüş, kendisini tanımlamaya çalışmış etrafı tanımlayaraktan kendini tanımaya çalışmış.
Etrafı tanımlayaraktan Allah’ı tanımlamaya çalışmış, yaratıcıyı tanımlamaya çalışmış ve bu konuda insanlar kendilerince buna zaman ayırmışlar, buna akıl yürütmüşler, fikir yürütmüşler. bunun üzerinde hep gayret göstermişler. Buna eski Helenistik Yunan felsefesine de baktığımızda, uzak doğuya doğru gittiğimizde, o uzak doğu felsefelerine de baktığımızda herkesin ortak noktası şu: İnsanın kendini tanımlaması, kendini bilmesi ve kendine doğru yürüyüş yapması, kendini tanımlaması ile alakalı hep uğraşmışlar ve bu bitmeyen bir senfoni gibi bitmeyen bir yürüyüş gibi ve bu yürüyüş bitmemiş.
Artık biz onun kaçıncı Adem olarak olduğuna bakmayalım, biz son Adem olarak nitelendirelim, son Adem’den itibaren de bu yürüyüş devam etmiş. İnsanlar ama dini temel üzerinde ama felsefi temeller üzerinde kendini arayıp bulması, kendini tanımlaması, kendisi ile alakalı veyahut da varoluşla alakalı o yürüyüşleri, o çırpınışları devam etmiş ve bu konuda en önemli bize dinin dışındaki felsefeler bir Yunan mitolojisinde var yani Helenistik çağla bir de Uzakdoğu var. Mesela ordaki Tao inanışı da bu konuda çok üzerinde durmuş.
İnsanın kendisi ile alakalı fazlaca zaman koymuşlar. Biz tabii bunlar ne demişler ne dememişler bunun üzerinde fazla bu konuda durmak istemedim, bu konuyu bu geceye böyle ayırdım, ben sadece meseleyi Kur’an sünnet dairesinde anlatmaya çalışacağım size, dilim döndüğünce. Kendini bilmeyi kendini tanımlamayı insan ne, biz neyiz, bunu Kur’an perspektifinde size anlatmaya çalışacağım. Tabii bunu böyle kısaca hani sufiler de bunu böyle çok geniş olarak eserlerde bunu çok geniş anlatmamışlar.
Hani kendini bilen Rabbini bilir demişler, baktığınızda klasik sufi eserlerinde bunu ayrıntılı görmek biraz belki de zor amma ve lakin burada da çok ayrıntılı değil benim bu akşamki yapacağım sohbet amma velakin ben kendime temel olarak ‘ben insanları ve cinlileri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım’ Zariyet suresi, ayet 56’dan itibaren sohbeti başlatmak istiyorum. Yani bizim insanın ve cinlinin yaratılış gayesi ne, niçin yaratıldık? Kendimizi tanımlayacağız ya kendimizi tanımlayacaksak yaradılışın başlangıcına gitmemiz gerektiğini düşündüm.
Yaradılışın başlangıcına gittiğimizde, o zaman biz niçin yaratıldık? Zaten asıl soru bu. Herkesin maddesel baktığı bu dünyada veyahut da ibadete ihtiyacı mı vardı mademki Tanrı bizi neden yarattı? Yani ne gereği vardı ki bizi yarattı? Bizi yaratmasaydı o zaman direk cennete gönderseydi veya gençlerin bu tip takıntıları, bu tip sözleri şimdi sonuçta insanların yaratılış gayesinden biraz farklı bir yöne götürüyor. Yani biz niçin yaratıldık? Allah bizi neden yarattı? Hiç bir şey yok idi o vardı ve bizi neden yarattı?
Bizi neden yarattığının cevabı Kur’an’a göre bana kulluk etsinler diye yarattı. Bunu normalde sahabenin bir kısmı ve sonraki, sonradan gelen tabii tebainin büyük bir kısmı bu kulluğu beni tanısınlar, beni bilsinler diye tefsir etmiş. Yani bunu sadece hani ibadeti biz çünkü İslam dünyasının büyük bir kısmı ibadeti sadece namaz kılmak, oruç tutmak olarak nitelendiriyor. Böyle bir eksikliğin içinde ama asıl burdaki olgu, Allah’ı tanıma, Allah’ı bilme. Eğer Allah’ı tanıma bilmeye götürmüyorsa ibadet bizi, burası çok önemli, eğer ibadet bizi Allah’ı tanımaya ve bilmeye götürmüyorsa eksikiz, biz bu konuda eksik kalıyoruz.
Yani sadece namaz kılıp oruç tutup biz orda kalıyorsak tırnak içerisinde din olarak eksik kaldık, asıl amaca ulaşmadık. Asıl amaç ne? Allah’ı tanımak ve bilmek. O zaman Cenab-ı Hakkın bizi yaratılış sebebi, kendimize bakarken, kendimizi tanımlarken, evet, onu tanımak ve bilmek için yaratıldık. İbadet o tanıma ve bilmeye giden yol. Biz ibadeti amaçlaştırmışız. Amaçlaştırdığımızdan dolayı şu anda tanıma ve bilme hedefine doğru İslam dünyası koşmuyor. Bunda en önemli bu koşuyu yapacak olan sufiler.
Yani Türkiye diliyle konuşacak olursak tarikatlar şu anda bu konuda en bağnaz, en tutucu, en zayıf, en görüşü bozuk, en kör olan ehl-i tarikat. Bu meselede insanların önünü açacak olan, insanların, Müslümanların önünü açacak olan, tırnak içerisindeki tarikat toplulukları olması gerekirken, bugün Türkiye ve dünya üzerindeki tarikatlar ne yazık ki kendi müntesiplerini Allah’ı tanıma ve bilmede en fazla körleştiren kurumlar olarak, bu Mustafa Özbağ tespiti olsun, kurumlar olarak önümüzde. Bir kimse bir tarikata girince Allah’ı tanıma ve bilmesi yükseleceğine derinleşeceğine sığlıktan kurtaracağına ne yazık ki varsa yüksekliği kayboluyor varsa derinliği kayboluyor.
Bir derinliği varsa kayboluyor, bir yüksekliği varsa kayboluyor, bir genişliği varsa daralıyor. Bu acı bir şey. Bu kardeşinizin tesbit ettiği bir şey ve bu gün geçtikçe körlük, darlık; körlük, darlık, sığlık artıyor. Tipik bir klasik kör bir tarikat anlayışı kalıyor. Bu çok acı. Evet, biz bu ayet-i kerimeye bakarken kendimizi tanımlayacaksak hani nefsini bilen Rabbini bildi, eyvallah. Kendimizi tanımlayacaksak o zaman biz Allah’ı tanımak, Allah’ı bilmek için yaratıldık. Bizim yaratılma gayemiz Allah’ın tanınması ve bilinmesi.
Sebep? Çünkü o varlık tanınmaz ve bilinmez ise varlığın bir anlamı kalmaz. O tanındıkça, bilindikçe bir anlam kazanır. Tanınmadıkça, bilinmedikçe bir anlam kazanmaz. Yine hadis-i kutsi: ‘Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliği istedim’ ve bu ayeti kerime ile bu hadis-i kutsiyi biz birleştirdiğimizde o zaman nefsini bilen veya kendini bilen Rabbini bilir yoluna girmiş olacağız. Eğer biz amaç olarak, maksat olarak, dergâh olarak bu sufi topluluk olarak Allah’ı tanıma ve bilme derdimiz, gayemiz yok ise biz de o karanlık mecraya gireceğiz.
Yani körlüğe yani sığlığa yani darlığa yani işte bilgisizliğe, cehalete doğru gideceğiz ve sufiliği sadece ibadet bazında alacağız. Ben böyle bir sufilik hayal etmiyorum. O yüzden yaradılış gayemiz Allah’ı tanımak ve bilmek ve tanıyıp bildikçe de sevmek, ona aşık olmak. Bir kimse tanımadığını, bilmediğini sevemez. Sevmesi, sevmesi geçicidir, farazidir. Suyun üstünde köpük gibidir. O yüzden bir kimse tanıdığını, bildiğini daha iyi sever, daha kuvvetli sever ve Cenab-ı Hak da müminleri tarif ederken ‘onlar şedid bir sevgi ile Allah’ı severler’ diye tarif eder.
O zaman kâmil bir mümin Allah’ı şedit bir sevgiyle seven kimsedir. Eğer şedit bir kuvvetli bir sevgiyle sevmiyorsa o zaman o kimsenin müminliği kemale ermemiştir. Allah bizi affetsin. O yüzden insan bakın insan Allah’ın bizzat kendi iki eliyle yarattığı, bunlar ayet- i kerimelerden cımbızla çektiğim şeyler. Siz sonra bunları kendinizce arzu ederseniz bulun Kur’an-ı Kerim’den ayetlerini. Bakın, kendinizi tanıyın. İnsan neymiş? Allah’ın bizatihi kendi eliyle yarattığı, onu yapıp ruhundan kendisine üflediği, dikkat et, seni kendisini tanısın bilsin diye yarattı.
Gizli bir hazineydi, senin üzerinden tanımlanmak istedi. O yüzden seni kendi Kur’ani tabiriyle, hiç ellemedim, seni kendi iki eliyle yarattı ve seni kendi iki eliyle yarattıktan sonra ruhundan, ruhundan, burası müteşahiş, açıklanması mümkün olmayan bir şey şu ana kadar. Bundan neyi kastetti, bundan ne söyledi, bunun asıl maksadı gayesi neydi? Şu ana kadar bilinmedi. Bu bilinecek yalnız. Bunu da şimdi bir işaret fişeği patlatayım, ruhundan kendisine üflediği ve en güzel suret verdiği, en güzel suret verdiği ve baktığınızda ve hangi alemin hangi perdesine geçerseniz geçin, hangi varlıkları seyredersiniz seyredin, insan kadar güzelini bulamayacaksınız.
İnsan kadar güzelini bulamayacaksınız. Bir işaret fişeği daha ve insan gün geçtikçe daha güzelliğine güzellik katacak, daha da güzelleşecekler. Devam ediyorum, en güzel sureti verdiği, göklerde ve yerde olan varlıkları onun için yaratarak teşhir ettiği en şerefli mahlûkudur insan. Bunların hepsi de ayeti kerime meali. Tekrar insanı tanımlıyoruz Kur’an ayetleriyle. Kendinizi tanımlayın. Bir, kendini bilmekten bahsediyoruz ya bizim yaratılış gayemiz Allah’ı tanımak ve bilmek. Gizli hazineydi, bilinmeklik istedi.
Bizim üzerimizden bilinmeklik istedi. Devam ediyoruz, o bilinmekliği istemesi, o yarattığı insanı kendi iki eliyle yarattı. Kendi ruhundan üfledi. Sen de onun ruhu var, dikkat et, insansın, sende onun ruhu var. Başka hiçbir mahlûkata kendi ruhundan ruh üflemedi. Melekler dâhil buna. Devam ediyoruz en güzel sureti verdi. Göklerde ve yerde bütün varlıkları onun için yarattı ve bütün varlıklara insanı tanıttı. İnsan göklerde ve yerde ne kadar yaratılmış mahlûk varsa Allah tarafından tanıtılmış bir mahlûk ve Cenab-ı Hak ahsen-i takvim üzerine yarattım dediği varlık, ahsen-i takvim, bunu da bir köşeye not edin bu gece.
Kendini bilmek de bunu da bir köşeye not edin, biz ahsen-i takvim üzerine yaratılmış bir mahlûkuz. İşte Cenab-ı Hak bütün kâinatta, bütün varlıkta, gözle görebildiğimiz veyahut göremediğimiz birçok varlık yarattı. Birçok varlık yarattı ve bütün o varlıkların içerisinde en şerefli, ahsen-i takvim, en güzel olarak insanı yarattı ve insan bu yaratıklardan birisi ama en şereflisi ama en yükseği ama en güzel olanı ve ilçelerinde ahsen-i takvim olanı ve insan bu manada Allah’ın seçmiş olduğu, kendine seçmiş olduğu bir varlık.
Kendine seçmiş ve yine ahsen-i takvim dediğimizde, burası çok önemli, ahsen-i takvim her şeyiyle mükemmel olan demek ama ben takvim sözüne takıldım kaldım, ahseni takvim delinince, o takvim sözüne takıldım. Takvim, düşündüm baktım takvime devamlı artıyor, gidiyor. Takvimin sonu var mı dedim Mustafa Özbağ, yok. Kıyamete kadar takvim devam edecek mi? Edecek. Kendi kendimize oturursak, kıyametin ne zaman kopacağını biliyor muyuz? Hayır. O zaman ahsen-i takvim dediğimizde sonsuz bir bizim için zaman dilimi çıktı.
Sonsuz bir zaman dilimi. Peki! Şimdi insan sadece bu dünya ile alakalı değil, insanın bir de öte alem diye nitelendirdiğimiz ahiret hayatı var. O zaman insan için ahiret hayatının da bir sonu var mı? Yok. Ahsen-i takvim üzerine yarattı. Ahsen-i takvim dediğinizde o zaman sonsuz bir şekilde o takvim devam edecek. Burayı iyi dinleyin, kaçırmayın. Bunun üzerinde birkaç gün tefekkür ettim. Ahsen, iyi güzel hoş demek. Ahsen dediğimizde, mükemmel demek, her şeyi yerli yerinde. O zaman insanın mükemmelliği bitmeyecek ve insan devamlı mükemmelliğe ve iyiliğe daha da güzelliğe doğru koşacak ve hiçbir şekilde bu iyileşmesi, güzelleşmesi, derinleşmesi, genişlemesi fiziki olarak da güzelliği fiziki olarak da güzelliği, mana olarak da derinliği bitmeyecek ve kendini bilme, kendini bilme, o da bitmeyecek.
Çünkü o kimse Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının tecelli ettiği ayna hükmünde. Allah sonsuz, sıfatlarının tecelliyatı da sonsuz. Sıfatlarının tecelli edeceği mükemmel manada insan da sonsuz. Çünkü sıfatlarının tecelli etmesi gerekir ve mademki insan hayatı sadece dünya ile sınırlı değil, o zaman sonsuz sıfatsal tecelliyat, sonsuz ahsen-i takvim tecelliyatı insanın üzerinde devam edecek. İnsan eğer kendini bilir, kendini tanımlar, ne olduğunun farkına varırsa Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal olarak üzerindeki tecelliyatı idrak eder, tanımlarsa o zaman o insan gerçek manada ademiyet merkezinde durup onun üzerindeki kamalat, bitme noktasında olmayacak ve insan, ben tekrar baştan sondan alayım, bu insan, bu insan Cenab-ı Hakka yaklaşmakta o kadar ileri bir derecede ki iki yay, iki yay mesafesi kadar yaklaşıp Allah’ın sarktığı ve kendisini gösterdiği ve gösterdiği Hz.
Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in gözünün kaçmadığı, kalbinin de tasdik ettiği insan. Biz, Hz. Peygamber sallallahü vessellem hazretleri bir tarafı insandı kuldu. O zaman insan o kadar şerefli, o kadar derin, o kadar geniş, o kadar ahsen-i takvimi yüksek ki Cenab-ı Hakkı görme ve Allah’ın ona sarkma, Allah’ın onun önünde perdelerini açma derecesini bahşettiği bir insan. Ey insan! Kendine gel. Sen ahsen-i takvim üzerine yaratılmışsın ve halilim dediği, dost edindiği habibim dediği, sevgili edindiği bir mahlûksun.
Kelimullah dediği bir mahlûksun. Çünkü Cenab-ı Hak insanla konuşuyor. O zaman Allah aynı zamanda da ne yaptı? İnsanla konuştu. Çünkü insan nesi onun? Halifesi. Ne demek hilafet? Halife ne demek? Birinin yerine geçmek, bir kimseden sonra gelip onun yerini almak, birinin ardından gelmek, birinin ardından gelmek, gitmek, yerini doldurmak, vekâlet veya temsil etmek manalarında. Bunların hepsini teker teker aldım çünkü ‘halife yarattım’ diyor ayet-i kerimede. Nerde? Bakara: ‘Rabbin meleklere dedi ki ben bir halife yaratacağım dediği vakit onlar dediler ki nizamı bozacak, kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın.
Oysa biz sana devamlı hamd ederek ibadet yapıp seni tenzih etmekteyiz’ dediler. Allah cevap verdi: ‘Ben sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim’ buyurdu. O zaman insan aynı zamanda ne? Halife. İnsan halife ve o halifeyi Cenab-ı Hak kendisi, kendisine muhatap kabul edip onunla konuşuyor, ona doğru yolu gösteriyor, onun kalbine ilham ediyor ve o insandan bir peygamber seçiyor ve peygamberler seçiyor ve o insanı ilk yarattığında, ilk yarattığı Âdem’i aynı zamanda da peygamber ilan ediyor ve o peygamberlerin sonuncusu olan Muhammedi Mustafa(s.a.v)’i de kendine seçip miraç ettirip onu ne yaptı?
Onunla görüştü yüz yüze. Biz, orası bizim için nasıl bir yüz yüze olduğu ayrı bir şey ama ona sarktı, ona kendini gösterdi. Onun da kalbi ona tasdik etti. O mutmain oldu. O zaman Allah insanlarla konuştu, bir peygamberlerine vahyetti, iki peygamberlerin haricinde de kullarına vahyin en düşük derecesi olan ilhamla konuştu. Yani vahyetti. Allah’a arıya da vahyetti. Allah Meryem’e de vahyetti. Allah İsa’ya da vahyetti. Allah halife olarak yarattığı seçtiği insanla konuştu ve ona da konuşma özelliği verdi.
Başka bir mahlûkata böyle bir konuşma özelliği vermedi. Böyle bir belâgat özelliği vermedi. Öyle bir belagat özelliği verdi ki öyle bir belagat özelliği verdi ki insan o belagati ile bütün varlıkların üstünde olduğunu gösterdi ve Allah yarattığı bu halife ile haberleşti, görüştü, konuştu ve Rahman Suresi, ayet 4: ‘Rahman, Kuran’ı öğretti, insanı yarattı, ona konuşmayı belletti.’ Demek ki Cenab-ı Hak sana ne yaptı? Bakın tekrar tekrar gene sıralıyorum, seni kendisini tanıtmak ve bildirmek için yarattı.
Gizli bir hazineydin, senin üzerinde hazinesini isar etti, sonra seni halife yaptı, sonra seninle konuştu, sana vahyetti. Kendi eliyle yarattı, ruhundan üfledi, ruhundan üfledi ve seni ahsen-i takvim üzerine koydu ve konuştu seninle ve insana seçme özgürlüğü verdi. İnsana seçme özgürlüğü verdi ve insan seçme özgürlüğünü kullandı. Seçme özgürlüğü demek, ona akıl verdi, ona ilim verdi, ona fikir verdi, ona vicdan verdi, ona muhasebe verdi, ona iyiyi gösterdi, ona doğruyu gösterdi, ona sırat-ı müstakimi öğretti, onu başıboş bırakmadı.
Onu orta yerde bırakmadı. İnsan ahsen-i takvim üzerine yaratıldı ve onu başıboş bırakmadı. Ona Kuran’ı da öğretti, ona konuşmayı da öğretti, ona peygamberler de gönderdi. Kendi cinsinden peygamberler gönderdi ve kendi cinsinden göndermiş olduğu peygamberlerin en mükemmeli ve en sonuncusu olan Muhammed Mustafa(s.a.v.)’i miraç ettirip ona kendini gösterdi. Ayan etti. Ayan etti ve o insana seçme özgürlüğü verdi. Dikkat edin, seçme özgürlüğü verdi. Ben cebriyeci değilim, ben kaderiyeci değilim.
Değilim! Benim seçme özgürlüğüm var ve ‘Deki: Ey insanlar! Size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse ancak kendisi için gelecektir. Kim de saparsa o da ancak kendi aleyhine sapacaktır. Ben sizin üzerinize vekil değilim’(Yunus Suresi, ayet 108). O zaman Cenab-ı Hak, hak olan yolu bize gösterdi insana ve insan ya o hak yolda yürüyecek veyahut da sapıklığa doğru gidecek. Bu seçme özgürlüğü insanın üzerinde var. ‘İşte Rabbiniz tarafından hak, gerçek geldi. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.’ (Kehf Suresi, ayet 29).
Bununla alakalı daha birçok ayeti kerime var ama bu sohbet bu geceye sığsın diye hepsini almadım. Demek ki insan halife, aynı zamanda seçme özgürlüğüne sahip. İster kendisi hak yolda gider, isterse kendisi batılda gider, sapkınlıkta gider, isterse İnsan doğru yolda yürür, doğru yolda yürümüyorsa onun yolu eğridir zaten, sapkınlıktadır ve insan Cenab-ı Hakkın sayısız nimetlerine mazhar olan varlık, sayısız nimetlerine, sonsuz nimetlerine mazhar olan varlık. Biz insan olarak Allah’ın sonsuz nimetlerine mazhar olmuş biz varlığız ve bütün mahlûkat Allah’ın nimetlerine mazhar.
Bütün mahlûkat Allah’ın rızıklandırmasına mazhar. Her bir, cansız bir varlık yok, her bir varlık Allah’ın rızkıyla hayatına devam eder, yaşar ve Cenab-ı Hak varlığın tamamını kendisi rızıklandırır kendi hazinesinden ve Kur’an-ı Kerim’de bu rızıklandırma ile alakalı o kadar ayeti kerime var ki! İnsanın tabiri caizse gözüne gözüne sokuyor. Ey insanoğlu! Sen rızık endişesiyle Rabbi’nin yolunu terk etme. Rızık endişesiyle Allah’ı tanıma ve bilme yolunu terk etme. Rızık endişesi ile sen kendi kendini helak etme.
Rızkından endişeye düşme. Seni kendi eliyle yaratan, kendi ruhundan üfleyen, ahsen-i takvim üzerine yaratan, ahsen-i takvim üzerine yaratan, kendine halife seçen ve seninle konuşan, sana vahyeden Allah, senin rızkını da üzerine almış. Senin rızkını üzerine almış. ‘Fakirliğe düşme endişesiyle evlatlarınızı öldürmeyiniz, onların da sizin de rızkını veren biziz.’ İsra, ayet 31 ‘Yeryüzünde kımıldayan hiçbir varlık yoktur ki onun rızkı Allah’a ait olmasın. Allah her canlının hayatını geçireceği yeri de öleceği yeri de bilir.
Bütün bunlar apaçık kitaptadır.’ Hud Suresi, ayet 6, Ali İmran ayet, 37, Enam ayet, 151, Araf ayet 50, Enfal Ayet 3, ve 4, Yunus Suresi ayet 10- 31- 59- 93, Hud Suresi, ayet 88, Rad Suresi ayet 22, Taha Suresi ayet 81 gibi gidiyor daha, rızıkla alakalı. Rızıkla alakalı bunların hepsi de. Demek ki o halifenin rızkını da ne yapmış Cenab-ı Hak? Üzerine almış. İnsan! Kendini tanı, kendini bil. Sadece Allah’a muhtaçsın. Sadece Allah’a ihtiyacını gör. Sadece Allah’la işini bitir. Rızkın ona ait.
Ahmed’e, Mehmed’e, devlete, ona buna değil. Ya? Rızkın ona ait. Buna iman et. Onun halifesisin sen sen. Onun halifesisin. El, avuç açma. Onun halifesisin. Başka yerlere dayanacağım, yaslanacağım diye uğraşma, onun halifesisin. Kendi iki eliyle yarattığısın. Eşref-i mahlûkatsın. Hitap ettiğisin, konuştuğusun, vahyettiğisin sen. Vahyettiği kimsesin, insansın ve gökleri ve yeri sana musahhar kılmış, senin emrine vermiş. Gökler, yerler, denizler, senin emrinde. Varlık, varlık sana musahhar kılınmış.
Senin gözünün önüne serilmiş. Senin mânâ gözünün önüne bütün varlık serilmiş. Kendine gel, kendini tanı, kendini gör, kendini bil. Ne olduğunu anla. Ne olduğunu anla, hayvanlar gibi yiyip içip cima eden değilsin. Hayvanlar gibi barınacak bir yer buldun, tamam bitti değilsin. Böyle değilsin. Sen onun halifesisin. Sen onun vahyettiğisin. Sen onun kendi ruhundan üflediğisin. Kendini basite alma. Doğruyu bildirmek Allah’a aittir. ‘Odur ki gökten yağmur indirir, hem içeceğiniz su ondan oluşur hem de hayvanlarınızı içinde otlattığınız ot ve ağaçlar, Allah o su sayesinde sizin için ekinler, zeytinlikler, ormanlıklar, üzüm bağları ve çeşit çeşit meyveler yetiştirilir.
Elbette burada düşünen kimseler için alınacak bir ders var. Hem geceyi ve gündüzü güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Diğer yıldızlar da onun emriyle size ram edildi. Yerde ve göklerde ne var ise her şey sizin emrinize ram edildi. Elbette aklını çalıştıran kimseler için bunda alınacak nice ibretler var. Yeryüzünde türlü türlü renklerde her çeşitten bitki ve hayvan olarak sizin için yarattığı daha neler var. Yine odur ki denizi sizin hizmetinize verdi ki taptaze et yiyesiniz ve takınıp kuşanacağınız ziynet eşyası çıkarasanız.’ (Nahl suresi, 9’dan 14’ e kadar) ‘Ey insanlar!
Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki böylece korunursunuz.’ (Bakara- 21) Demek ki gökyüzünde, yeryüzünde ve denizlerde ve gezegenler her şey size ram edilmiş çünkü onun halifesisin. Çünkü onun halifesisin! çünkü kendi ruhundan size ruh üfledi. Sakın şunu deme, ben oraları nasıl bileceğim. Yok, hayır, bilirsin. Benim oralardan nasıl haberim olacak. Yok, hayır haberin olur. Sen yeter ki Ademiyete doğru koş ve insan bu manada bu lütuf ikram olarak sadece dünya hayatı ile sınırlı değil.
Ya? Bu dünyadan öteye de o lütuf, o ikram devam edecek. Bu ne ile alakalı? Ölümden sonra. Ölüm yok oluş değil. Ölüm yeni bir diriliş. Eğer ölümü yok oluş gibi görürsek o zaman zaten kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, Cemalullah’ı inkâr etmiş oluruz. Yok, ölüm bir yok oluş değil. Ya? Ölüm geçici. Bir odadan bir odaya geçiş ve her nefis ölüm denilen o perdeyi tadacak ama hayat devam edecek. ‘Kıyamet gelecek, kıyamet günü yaptıklarımızın karşılığı bize tastamam verilecek.’ (Ali İmran, ayet 185) ‘Hanginizin daha güzel bir iş ortaya koyacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratan odur.’ (Mülk Suresi, ayet 2).
‘İman edip makbul ve güzel işler yapanları müjdele. Onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Öyle cennetler ki ne zaman meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilirse bu daha önce de dünyada yediğimiz şey diyecekler. Oysa bu onların aynısı olmayıp benzeri olarak kendilerine sunulacaktır. Orada onların tertemiz eşleri de kalacak ve onlar orada devamlı kalacaklardır.’ (Bakara, ayet 25) O zaman bizim hayatımız burada son bulmayacak. Ahsen-i takvim bahsinde az bir şey değindiğim şey buydu.
Biz o zaman kıyametten sonra da ahsen-i takvim üzerine, eğer biz burda Allah’ı tanıma ve bilme, Allah’ı tanıma ve bilmede derinleşme, Allah’ı tanıma ve bilmede genişleme, Allah’ı tanıma ve bilme yolunda yürüyorsak o zaman kıyametten sonra da veyahut da ölüm denilen nesneden sonra da o yürüyüş devam edecek. Çünkü ahsen-i takvim üzerine yaratıldık. Yani o güzellik, o güzelleşme, o derinleşme kıyametten sonra da üzerimizde devam edecek ama ama biz eğer ona iman edip iyi ameller üzerinde yürür ve onu tanıma bilme noktasında durursak ahsen-i takvimliğimiz, ahsen-i takvimliğimiz son bulmayacak.
Halifeliğimiz de son bulmayacak. Bakın şunu unutmayın, Allah insana bir makam verirse o makamı ondan geri almaz bir daha. Allah’ın vaadi haktır. Bakın Allah’ın vaadi haktır. Hiç bir Peygamber’in peygamberliği sonradan geriye alınmamıştır. Hiç bir velinin, mürşidi kamilin mürşidi kamilliği ve veliliği sonradan geri alınmamıştır. Cenab-ı Hak eğer bir insana bir makam verdiyse Allah verdiğini geri almaz. Bu Allah’ın şanına yakışmaz. Bakın bu Allah’ın şanına yakışmaz.
Hiçbir peygamber yoktur ki peygamberliği geri alınmış olsun. Hiçbir mürşidi kamil yoktur ki mürşidi kamilliği geri alınmış olsun. O zaman Allah’ı tanıma ve bilme noktasında, dairesinde yolunda yürüyen bir kimse bir makam sahibi olduysa O yüzden Mustafa Özbağ der haller geçicidir, makam kalıcıdır. Hal gelir geçer. Süslü genç kadına benzer hal. Süslü genç kadına benzer. Onun üzerinden süsünü aldığında gerçeği çıkar meydana. O yüzden makam kalıcıdır, hal geçicidir. Bazen derim ya; nice hal dervişleri gördüm, ben derim bunu ama makam kalıcıdır.
O yüzden ‘Dört Kapı Kırk Makam’ sohbeti yapıyoruz. Makam kalıcı olsun diye. Halde takılıp kalırsanız o kabre girdiğinizde biter. Makam ehlinin makamı kabre girdikten sonra da devam eder. Kabre girdikten sonra da devam eder. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiye, safiye; bunların kalp halleri, kalp makamları, bunların hepsi de derviş üzerinde önemli merhalelerdir. Önemli merhaleler! O yüzden o ahsen-i takvim devam edecekse, o zaman o kimse bu dünyalık düşünmeyecek sadece.
Sadece cennetlik de düşünmeyecek. O, Allah’ı tanıma ve bilmede sonsuzluğu düşünecek ve bunun tabiri caizse zevkini yaşayacak. O yüzden sufi, sufi, kendisinin halifeliğini, kendisinin halifeliğini unutmayacak ve diyecek ki ben ahsen-i takvim üzerine yaratılmış bir halifeyim. Benim bu halifeliğim ebedi devam edecek diye düşünerekten hayatını yaşayacak. Allah bizi onlardan eylesin. Hacı Bektaşi Veli Hazretleri o yüzden demiş ki: ‘Her ne ararsan kendinde ara kendinde ara. Yunus Emre ne güzel söylemiş: ‘İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır’ demiş ve Hacı Bayramı Veli de demiş ki: ‘Bayram özünü bildi, bileni anda buldu, bulan ol kendin oldu, sen seni bil sen seni.’ Hz Ali efendimiz ne demiş: ‘İlacım sendedir.
Sendedir ama farkında olmazsın. Derdinde sendedir fakat göremezsin. Sanırsın ki sen sadece küçük bir cisimsin. Küçük bir âlemsin. Hâlbuki sende dürülmüştür en büyük âlem.’ O zaman insan küçük âlem değildir. İnsan büyük âlemdir. Hani bazen eski sufiler insanı küçük alem olarak nitelendirmişler. Ben ona tersten bakıyorum, benim hep işim tersten bakmak ya, insan alemi kebirdir, büyük âlemdir. Çünkü bütün âlem sende saklıysa sen büyük âlemsindir. Dışardan bakıldığında bir çekirdek gibi görünür ama onda kocaman bir ağaç vardır.
O küçücük çekirdek kocaman bir ağaca gebedir. Küçücük bir nüfte ve yumurtanın birleştiği hücre, büyük âleme gebedir ve o küçücük sperm ile küçücük yumurta birleştiğinde zahire batın alem birleşmiştir. Kocaman bir alem kocaman bir alem bir küçücük zerreye sıkıştırılmıştır. Ey insan, sen o küçücük zerrede dahi halifesin, halife halife! Sen onu küçücük zerre olarak görme. Onda Allah’ın halifesi saklı. Onda Allah’ın kendi iki eliyle yarattığı, kendi ruhundan üflediği, kendi ruhundan üflediği ve onu terbiye ettiği ve onu ahsen-i takvim üzerine yarattı ve göklere ve yerlere ve denizlere ve bütün varlıktaki, bütün varlıktaki mahlukata tanıttığıdır.
Küçücük zerre, küçücük zerre! O yüzden insan ne zaman ki kendi üzerindeki Cenab-ı Hakkın sıfatsal tecelliyatlarına mazhar oldu, işte o zaman kemale erdi. O zaman Allah’ı tanımlamada, Allah’ı bilmede çok uzun bir mesafe kat etti. Ey insanoğlu! Ey Muhammediler! Ey sufi kardeşlerim! Sizin önünüzde bir Muhammedi Mustafa(s.a.v.) var. O Muhammedi Mustafa(s.av)’in ayak izlerini takip ederseniz, o Muhammedi Mustafa(s.a.v)’in ayak izlerini takip ederseniz, Allah’ı tanımada ve bilmede yükseldikçe yükselir, derinleştikçe derinleşirsiniz.
Çünkü Cenab-ı Hak onun ağzından buyurdu ki: ‘De ki: Ey Habibim! Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun.’ Sufiler Allah’ı sevmek için yürüyüşe çıkan Allah’ın halifeleridir. O yüzden Allah bütün varlığı, bütün varlığı, sevgiden yaratmıştır. Sevgiden! Allah sevmeseydi yaratmazdı. Allah sevdi, yarattı. Allah sevdi, yarattı! Sevdiği için hususi kendisine malum, iki eliyle yarattı, özel yarattı. Sevdiği için kendi ruhundan üfledi. Sevdiği için ona vahyetti, onu muhatap kabul etti. Onu karşısına aldı, onunla konuştu ve ruhlarını yarattığında ‘ben sizin Rabbiniz değil miyim’ dedi.
Hepsine de hitap etti. Hepimize hitap etti. Biz bu hitabın kendimizce farkında değiliz. O halle hâllenmediğimizden, o makama gelmediğimizden dolayı. Biz heva ve hevesimizin peşinden koştuğumuzdan dolayı. Kendimizi dev aynasında görüp kibirlendiğimizden dolayı. Oysa o hepimize vahyetti, hepimize hitap etti. Hepimize dedi ki: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ Hepimiz de cevap verdik: ‘Bela’ ‘Sen bizim Rabbimizsin’. Muhatap aldı, konuştu bizimle. Bizimle konuştu ve bize vahyetti ve bizim gönlümüze doğruyu ve yanlışı ayırt etme, ayırt etme ilmini verdi.
Eğer bizim gönlümüze, bütün insanlara doğruyu, iyiyi, güzeli çirkini yanlışı ayırt etme, ayırt etme ölçüsünü, terazisini koymamış olsaydı bu insanlar peygamberleri tanımazlardı. Bu insanlar velileri tanımazlardı. Bu insanlar ilahi kitapları tanımazlardı. Allah kâfir, mümin, münafık ayırt etmeden yaratmış olduğu bütün insanların gönlüne bu mizanı, bu ölçüyü koydu. Allah’da adaletsizlik yok. Onu halife yaratmış çünkü. Onun gönlüne bu ölçüyü koydu. O yüzden bazı sufiler dediler ki ‘peygamberler gelmemiş olsaydı dahi o gönlünüzdeki ilahi ilim kapısıyla Allah tanınır ve bilinirdi’ dedi.
Evet, o zaman insan Allah’ı tanıyan, bilen varlık. İnsan, Allah’ın sıfatlarının tecelli ettiği, tecelli ettiği varlık en mükemmel derecede ve Allah’ı tanıyan bilen en yüksek derecede bir varlık insan çünkü Allah’ın en yüksek derece tanıyan zamanının peygamberleridir, sonra Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’dir en zirvesi, velilerdir. Bunu sıralama yapacak olursak Allah’ı en yüksek derecede tanıyan, bilen ve tanıması ve bilmesi bu benim kendime söyleyeyim içti hadım diyeyim ve tanıması ve bilmesi, en yüksek derecede devam eden Hz.
Muhammedi Mustafa’dır sallallahü vessellem. Çünkü Allah’ın sıfatsal tecelliyatı sonsuzdur. Tanımlamak, bilmek de sonsuzdur. Ben böyle kendimce hayal olsun benimki yani Allah zamandan, mekândan münezzehtir, hiç bir şeye benzemez ama Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.’in durmuş olduğu perdenin karşısında Cenab-ı Hakkın zatının olduğunu düşünüyorum ve her daim ilk tecelliyatın onun üzerinden olduğunu düşünüyorum ve o ahseni takvimlik, Allah’ı tanıma ve bilme. O yüzden sonsuz bir şekilde Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in üzerinden tecelli ettiğine inanıyorum.
Ey Muhammedi sufi kardeşler! Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’i tanırsanız, izinden giderseniz Allah’ı tanıma ve bilmede en kestirme yolu seçmiş olursunuz. O yüzden uzun zamandan beri söylediğim söz şudur: Mustafa Özbağ’ın yolu yok. Mustafa Özbağ’ın yolu yok, yol Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in yolu. Mustafa Özbağ da her fani gibi bu dünyadan gelip geçecek. Yol baki. Yol ne? Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in gittiği yol. Onun ayak izlerini takip edin. Onun kokusunu takip edin. Sadece zahir olarak sünnetlerine bağlı kalmakla kalmayın, onu annenizden, babanızdan, eşinizden, dostunuzdan, malınızdan, mülkünüzden, makamınızdan, mevkinizden fazla sevin.
Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in izinde yürüyün. Onun sünnet seniyyesini icra edin. Onun sünneti seniyyesine sımsıkı sıkı tutunun. Sevin onu ve Allah’ı sevin ve Allah’a aşık olmanın yoluna bakın. Allah’a aşık olmanın yoluna bakın. Eğer Allah’a aşık olursanız Cenab-ı Hak sizin kalbinize, sizin kalbinize vahyeder. Bir nur oluşturur. O nurla sizin yolunuzu aydınlatır. O nurla bilmediklerinizi size öğretir. O nurla yanlışlıklarınızı düzeltir. O nurla sizin hata ve kusurlarınızı size gösterir.
Bu Allah’ı sevmekle, Allah’ı zikretmekle, habibine, habibi Muhammed-i Mustafa’ya uyumakla, onun izinden gitmekle olur. Şeyhlerin, daha doğrusu olgunlaşmamış, kemale ermemiş, kendisini bilme noktasında zayıf kalmış olan şeyhlerin kendi enelerinden çıkan, kendi benliklerine çıkan söz ve davranışlarına bakmayın. Siz bu manada olgunlaşmış bir kemale ermiş, kendini bilmiş, kendini öğrenmiş bir mürşid-i kâmil bulup onun yolundan bu manada onun öğütlerinden Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in mânâsına ulaşın.
Onun mânâsına ulaşmadıktan sonra Allah’ı tanımada ve bilmede uzun mesafeler kat edemezsiniz. Onun mânâsına ulaşmadıkça Allah’a âşık olamazsınız. Allah’ı tam anlamıyla veya istenilen anlamda sevme noktasında geri kalırsınız. Eğer Allah’ı sevmede eğer Allah’a âşık olmada eğer Hz. Muhammedi Mustafa’ya uymada eğer ki gerekli gayreti göstermezseniz eğer ki bu manada gerekli çalışmaları göstermez kendinizden fedakârlık etmez, gecenize gündüzünüze Muhammed’i Mustafa’nın izinden gitmeye, onu tanımaya, onun sünneti seviyesini işlemeye, onun kokusunun hayalini dahi olsa takip etmeye ve Allah’ı sevmeye yürümezseniz vallahi de billahi de iki yüz elli yıllık tarikat körlüğünden, iki yüz elli yıllık İslam’ın düşmüş olduğu bu körlükten kendimizi kurtarmamız mümkün değil.
Mümkün değil! Biz hala daha iki yüz elli yıl sonra Allah’ı tanıma ve bilmede, Allah’ı tanıma ve bilmede ve kendi ahsen-i takvimimizi işletmede, ahsen-i takvimimizi işletmede ve doğru yolda yürümede ve doğruda derinleşmede ve doğruda yükselmede ve doğruda yükselmede ve kemalatta, olgunlaşmada kendimize yürümezsek biz o tarikat körlüğünde, cemaat gönlünde, o şu anki Müslümanların kendi içlerinde körlüklerine devam etmiş olacağız. Bana acı gelen bu. Bana acı gelen bu! Ben otuz yıllık İslami hayatımın sonunda bu körlükleri gördüğüm zaman kendimce ümidim yıkılıyor.
Bu körlükleri gördükçe kendi içimde kendi kendime gerçekten ümidim yıkılıyor, ümidimi yıkılıyor ve sufiler, ehli tarikat, Allah’ı tanıma ve bilme yolunda, Allah’ı tanıma ve bilme yolunda olması gerekirken ne yazık ki tarikat körlüğünün içerisinde çok afedersiniz kör eşek gibi dön Allah dön dönüyorlar. Bizim çocukluğumuzda Bayındır’da dibekler vardı böyle değişik mahallelerde, mahallelerin ortasında dibek vardı, hele bizim alt sokakta, birkaç sokak aşağıda böyle o normalde bir tane kocaman taş vardı.
Ondan buğday döverlerdi böyle. Bu şeylik aşurelik işte bulgurluk buğday… Çocuktuk biz, bir tane çok afedersiniz katır bağlarlardı ona, gözlerini bağlardı katırın. O taşa da bir tane ondan bir tane direk vardı taşın ortasında, katırı bağlarlar, taşı da ona bağlarlar, katır boyna dönerdi sabahtan akşama kadar dibek taşının etrafında. Ben bazen bu körlüğü ona benzetiyorum. Hani geçmiş ümmetler için söylediği, Yahudiler için söylediği, kitap yüklü eşekler dedi ya, şu anda ümmetin en büyük handikapı bence bu.
Biz hepimiz ayet-hadis biliyoruz da yaşamıyoruz. Biz hepimiz sünneti biliyoruz, yaşamıyoruz ve Allah’ı sevme yolunda değiliz. En büyük handikapımız bu. Biz Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’i sevme yolunda değiliz. En büyük handikapımız bu ve sevmediğimiz için sevemediğimiz için körüz. Allah cümlemizi körlükten kurtarıp kendimizin ne olduğunun bilincine vardırdığı kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi kendisine sevdirsin. Kendisine âşık etsin, habibini sevdirsin, habibine âşık etsin, habibinin yolunda yürütsün, habibinin haliyle hallendirsin, habibinin yoluyla yollandırsın ve cümlemizi bizim ahsen-i takvimimizi çalışan kullarından eylesin ve biz gün geçtikçe güzelleşelim.
Gün geçtikçe derinleşelim. Gün geçtikçe genişleyelim. Gün geçtikçe gönlümüz bizim feraset olsun. Gönlümüzde feraset nuru olsun. Gün geçtikçe bizim kalbimizde Cenab-ı Hak kendi ilmiyle ilimlendirdiği nurunu bize bahşetsin. Ecmain. El-Fatiha maassalavat. Âmin. Önümüzdeki hafta Allah izin verirse inşallah dördüncü kapı hakikatten devam edeceğiz inşallah. Sürç-i lisan ettiysek affola. Haklarınızı helal edin. Allah razı olsun. Bayındır’dan kardeşlerimiz geldiler. Onlar da hac yolculuğuna gidecekler inşallah Rabbim onların da hac yolculuklarını mübarek eylesin.
Şimdiden. Cenab-ı Hak onların haclarını mebrur eylesin. Kabul eylesin. Günahlarını affettiği gibi onları derinleştirsin inşallah. Hacları hac olsun inşallah. Rabbim analarından doğduğu günkü gibi tertemiz bir şekilde memleketlerine sağ salim dönenlerden eylesin. Rabbim inşallah orda kendisini göstersin onlara. Habibini göstersin inşallah. Haccı hac olarak inşallah dönen kullarından eylesin. Allah razı olsun inşallah. Rabbim dualarınızı kabul etsin. Bunlar bizim Bayındır’ın eski ama her dem taze duran gülleri.
Allah razı olsun, biz daha yolun başındayken, kimse yüzümüze bakmazken Allah razı olsun kardeşlerimiz, arkadaşlarımız inanıp, sevip, tabiri caizse yan yana yol yürüdüğümüz kardeşler. O yüzden Bayındır’daki eski kardeşlerin bende yeri farklıdır. Hakkınızı helal edin. O zaman için hiçbiriniz yoktu daha. İsmail sen ayrısın. Sen Bursa’ya yeni geldiğimde tanıştıydık, ona bir özellik vermezsem ben de Bayındırlıyım diyor, kendi kendine böyle problem yapıyor, sonra problemi Demirtaş çekiyor.
O biraz normal değil. Öyle yapıyor değil mi? Size stres atıyor değil mi, trip de atıyor. Yapıyor yapacağını değil mi size? Evet yapar, biliyorum. Bayındırlı çünkü! Damarı sıkıntılı, yörümü bozuk. Herkes sağ atar, o sol atar. Herkesin sol attığı yerde o sağ atar. Hadi İsmail. O yüzden o kardeşler Allah razı olsun şimdi tabii ben onun babasını bile tanırım, dedesini tanırım, nenesini tanırım, yedi sülalesini tanırım. Allah razı olsun. Onların hepsi de ayrı bir güzellik, ayrı bir tatlılık. O yüzden biraz da gecikmemizin sebebi oydu.
İçerde biraz sohbet ettik. O yüzden haklarınızı tekrar helal edin. Allah razı olsun. Selamünaleyküm. Hay Allah! Kendini bilen, Rabbini bildi. Rabbini bilen de kendini bildi. Ya insan direkt Rabbini bilir, sonra kendisini bilir, bu enderdir. Bazen Cenab-ı Hak öyle tecelli ettirir. O kimse kendini bilmeden Rabbini bilir. Bu işin kestirme yoludur. Bu, ‘Allah yaptıklarından sorumlu değildir’ ayetine girer. ‘Allah dilediğine dilediği kadar lütfeder’ ayeti kerimesine girer. Buna hesap kitap sorulmaz. Sen onu zayıf görürsün, sen onu bir şeye benzetemezsin ama Allah ona aniden kendini tanıtıvermiştir.
Aniden tanıttığı, hayret perdesine düşer. Aniden kendisini tanıttıkları özeldir. Aniden kendini tanıtmıştır çünkü ona, tabiri caizse teli yanmıştır onun, kavrulmuştur. O hesaptan kitaptan dışardadır. O böyle aniden tanıttığı için Cenab-ı Hak ona bahşetmiştir, ikram etmiştir, o sonra kendini bilmeye yönelir. O da Allah’ın yönlendirmesi iledir. O aniden tanıdıysa aniden karşılaştıysa onun ilmi de anidendir ve Cenab-ı Hak onun kalbine bir nüve koymuştur. O nüve ilmi ledündür onun. O çalışarak kazanılmış bir şey değildir.
O gayret ederekten alınmış bir şey değildir. Bir gayret ederekten alanlar vardır, haktır bir de aniden Cenab-ı Hakkın verdikleri vardır, o da haktır. O her ikisi de seçilmiştir ama o aniden verdiği âşıktır. Birden aşkı tatmıştır. Birden aşk şerbeti içmiştir o. Ona kadehi sunmuştur birden. O kadehi ona birden sunduğundan, o zaten sarhoş zihniyetli, sarhoş tabiatlıdır, bakmamıştır içinde ne kadar ne var diye, fondip atmıştır. Fondip atınca da o aşkın zirvesinde dolaşmıştır. O sonradan ona ne gelecekse lazım olacaksa gelir ama o artık onun özel seçtiği âşıklarındandır.
Bunlar özel seçilmişlerdir. Onlara aklınızla bakarsanız işin içinden çıkamazsınız. Onlara bilginizle bakarsanız işin içinden çıkamazsınız. Onlara kalple yaklaşacaksınız. Onlara duygu ile yaklaşacaksınız. Onlara sevgi ile yaklaşacaksınız. O zaman onlar kendilerini size açarlar. Âşık aşığa kendini açar. Âşık kendini âşık olmayana açmaz. Bilinçli değildir. Onu kendinden görmez. Aşığın kendisini açması için onu kendinden görmesi lazım. Bu bilinçle, akılla alakalı değildir. Bu âşıklık ile alakalıdır.
Âşık birbirini gördüğünde kendince kendini açar, kendince kendini de aşar ve ancak âşıkların ahsen-i takvimleri devam eder, ancak hayret makamında duranların ahsen-i takvimleri devam eder. Eğer o kimse hayret makamında değil ise onun ahsen-i takvimi devam etmez. O, ne takdir edildi ise ona o, o kadarda kalır veyahut da ne çalıştıysa çalıştığı kadarıyla kalır ama âşıklığı yakalar ise âşıklığı yakalar ise onun ahsen-i takvimliği devam eder. O yüzden o benim az önce söylediğim o birden telleri yananlar, bunların hepsinin de dışında olan şeyler.
Bunların hepsinin de dışında olan şeyler. Allah muhafaza eylesin. Geceniz mübarek olsun https://youtu.be/B3zEBE-BX54
Kaynaklar ve Referanslar
- Ayet-i Kerime: dan itibaren sohbeti başlatmak istiyorum. Yani bizim insanın ve cinlinin yaratılış gayesi ne, niçin yaratıldık…
- Ayet-i Kerime: Yeryüzünde kımıldayan hiçbir varlık yoktur ki onun rızkı Allah
- Ayet-i Kerime: Hanginizin daha güzel bir iş ortaya koyacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratan odur.
- Hadis-i Şerif: Ben gizli bir hazineydim, bilinmek- liği istedim
Dört Kapı Kırk Makam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
Yazıya Çeviren: Leyla Tuba Toptaş • ISBN: 978-625-92739-3-8 • Tasavvuf Vakfı Yayınları