4 Kapı 40 Makam Serisi

8. Kendini Bilmek 4 kapı 40 Makam


“Kendini Bilen Rabbini Bilir” Sözünün Kaynağı ve Mânâsı

Mârifetin on makâmından biri olan “kendini bilmek” meselesi, “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu” (Kim nefsini bildi ise Rabbini bilmiştir) sözüyle özetlenir. Bu söz çok meşhurdur; Muhyiddîn İbnü’l-Arabî hazretleri gibi büyük zâtlar bunu hadîs-i şerîf olarak görmüş, İbn Teymiyye hadîs-i şerîf olarak görmemiş, kimi de Cüneyd-i Bağdâdî’nin sözü olarak değerlendirmiştir. Bu teknik tartışmaya girmeksizin, mânâ itibâriyle böyle bir sözün hakîkat olduğuna kanâat getireceğiz inşâallah.

Kendini bilmek, târih boyunca insanlık târihi boyunca hep merak edilen, fikir yürütülen bir mesele olmuştur. Kimisi “kendini bilmek, haddini bilmektir” demiş; kimisi “mesûliyetini idrâk etmektir” demiş; kimisi “varoluşun bilincine varmaktır” demiş. İnsan, ama dînî kâideler üzerinde ama felsefî kâideler üzerinde hep kendisini tanımlamaya çalışmıştır. Eski Helenistik Yunan felsefesine de baktığımızda, Uzak Doğu felsefelerine de baktığımızda herkesin ortak noktası şudur: İnsanın kendisini tanımlaması, kendisini bilmesi ve kendine doğru yürüyüş yapması.

Kaynaklar: “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu” sözü hakkında bkz. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II/343; Süyûtî, ed-Dürerü’l-Müntesire, hadîs olarak zayıf görülmekle beraber mânâsı sahîhtir. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî, Fusûsü’l-Hikem, “Âdem Fassı”.


Yaratılış Gâyesi: Allah’ı Tanımak ve Bilmek

Kendimizi tanımlayacaksak, yaratılışın başlangıcına gitmemiz gerekir. Cenâb-ı Hak buyurmuştur: “Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (ez-Zâriyât, 51/56). Sahâbe-i kirâmın bir kısmı ve sonradan gelen Tâbiîn’in büyük bir kısmı, buradaki “kulluk”u “beni tanısınlar, beni bilsinler diye” şeklinde tefsîr etmiştir. Çünkü İslâm dünyasının büyük bir kısmı ibâdeti sadece namaz kılmak, oruç tutmak olarak nitelendiriyor; ama asıl buradaki olgu, Allah’ı tanıma ve bilmedir.

Eğer ibâdet bizi Allah’ı tanımaya ve bilmeye götürmüyorsa, biz bu konuda eksik kalıyoruz. Sadece namaz kılıp oruç tutup orada kaldıysak, asıl amaca ulaşamadık demektir. Asıl amaç Allah’ı tanımak ve bilmektir. Cenâb-ı Hak, hadîs-i kudsîde buyurmuştur: “Ben gizli bir hazîneydim, bilinmek istedim ve mahlûkâtı yarattım.” O zaman bizim yaratılış sebebimiz, kendimize bakarken, kendimizi tanımlarken, O’nu tanımak ve bilmek için yaratılmış olmamızdır. İbâdet, o tanıma ve bilmeye giden yoldur; ama biz ibâdeti amaçlaştırmışız.

Kaynaklar: ez-Zâriyât Sûresi, 51/56. “Küntü kenzen mahfiyyen” hadîs-i kudsîsi hakkında bkz. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II/173; İbnü’l-Arabî, Fusûsü’l-Hikem, “Âdem Fassı”; İmâm Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, “Kitâbü’l-Muhabbe” bölümü.


İnsanın Şerefi: Ahsen-i Takvîm Üzere Yaratılış

İnsan, Allah’ın bizzat kendi iki eliyle yarattığı, rûhundan kendisine üflediği, en güzel sûret verdiği varlıktır. Göklerde ve yerde olan bütün varlıklar onun için yaratılarak teşhîr edilmiştir. İnsan, en şerefli mahlûktur. Cenâb-ı Hak, “Ahsen-i takvîm üzerine yarattım” buyurmuştur. Bütün kâinatta, gözle görebildiğimiz ve göremediğimiz birçok varlık yaratmış; ama bütün o varlıkların içerisinde en şerefli, en güzel olanı insanı yaratmıştır.

“Ahsen-i takvîm” tâbirindeki “takvîm” kelimesi üzerinde durulmalıdır. Takvîm devamlı ilerler; takvîmin sonu yoktur, kıyâmete kadar devam eder. O hâlde “ahsen-i takvîm” dediğimizde, sonsuz bir zaman dilimi çıkar karşımıza. İnsanın mükemmelliği bitmeyecektir; insan devamlı mükemmelliğe, iyiliğe, daha da güzelliğe doğru koşacaktır. Ve hiçbir şekilde bu iyileşmesi, güzelleşmesi, derinleşmesi, genişlemesi, hem fizîkî olarak güzelliği hem mânâ olarak derinliği bitmeyecektir.

Kaynaklar: et-Tîn Sûresi, 95/4: “Biz insanı ahsen-i takvîm üzere yarattık.” Sâd Sûresi, 38/75: “Ey İblîs! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir?” el-Hicr Sûresi, 15/29: “Onu düzenlediğimde ve rûhumdan üflediğimde…”


İnsanın Halîfeliği ve Seçme Özgürlüğü

İnsan aynı zamanda halîfedir. Cenâb-ı Hak, meleklere “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım” buyurduğunda, melekler “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd ederek ibâdet yapıp seni tenzîh etmekteyiz” dediler. Allah cevap verdi: “Ben sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim.” Halîfe ne demektir? Birinin yerine geçmek, birinden sonra gelip onun yerini almak, vekâlet veya temsîl etmek mânâlarındadır.

Cenâb-ı Hak bu halîfeyi kendisine muhatap kabûl edip onunla konuşmuş, ona doğru yolu göstermiş, onun kalbine ilhâm etmiş, o insandan peygamberler seçmiş ve peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafâ’yı (s.a.v.) Mi’râc ettirip ona kendini göstermiştir. Ve insana seçme özgürlüğü vermiştir: “De ki: Ey insanlar! Size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse ancak kendisi için gelecektir; kim de saparsa o da ancak kendi aleyhine sapacaktır” (Yûnus, 10/108).

Kaynaklar: el-Bakara Sûresi, 2/30-33 (halîfe yaratılışı). Yûnus Sûresi, 10/108. el-Kehf Sûresi, 18/29: “De ki: Hak Rabbinizdendir; dileyen îmân etsin, dileyen inkâr etsin.” en-Necm Sûresi, 53/9-11 (Mi’râc’ta iki yay mesâfesi).


Rızık Endişesini Bırakmak ve Allah’a Güvenmek

İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın sayısız, sonsuz nîmetlerine mazhar olan varlıktır. Kur’ân-ı Kerîm’de rızıklandırma ile alâkalı o kadar çok âyet-i kerîme vardır ki, insanın tâbir câizse gözüne sokuyor: “Ey insanoğlu! Rızık endişesiyle Rabbinin yolunu terk etme! Rızık endişesiyle Allah’ı tanıma ve bilme yolunu terk etme!” Allah, seni kendi eliyle yaratan, kendi rûhundan üfleyen, ahsen-i takvîm üzerine yaratan, kendine halîfe seçen, seninle konuşan; senin rızkını da kendi üzerine almıştır.

“Fakirliğe düşme endişesiyle evlâtlarınızı öldürmeyiniz; onların da sizin de rızkınızı veren biziz” (el-İsrâ, 17/31). “Yeryüzünde kımıldayan hiçbir varlık yoktur ki onun rızkı Allah’a âit olmasın. Allah her canlının hayatını geçireceği yeri de öleceği yeri de bilir. Bütün bunlar apaçık kitaptadır” (Hûd, 11/6). Bütün gökyüzünde, yeryüzünde, denizlerde ve gezegenlerde her şey insana musahhar kılınmıştır; çünkü insan O’nun halîfesidir.

Kaynaklar: el-İsrâ Sûresi, 17/31; Hûd Sûresi, 11/6; en-Nahl Sûresi, 16/9-14 (göklerin ve yerin insana musahhar kılınması); el-Bakara Sûresi, 2/21; Âl-i İmrân Sûresi, 3/37; el-Enfâl Sûresi, 8/3-4; Yûnus Sûresi, 10/31, 59, 93; er-Ra’d Sûresi, 13/22; Tâhâ Sûresi, 20/81.


Hz. Muhammed Mustafâ’nın İzinden Gitmek

Ey sûfî kardeşlerim! Sizin önünüzde bir Muhammed Mustafâ (s.a.v.) var. O Muhammed Mustafâ’nın ayak izlerini takîb ederseniz, Allah’ı tanımada ve bilmede yükseldikçe yükselir, derinleştikçe derinleşirsiniz. Çünkü Cenâb-ı Hak, onun ağzından buyurmuştur: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin” (Âl-i İmrân, 3/31).

Sûfîler, Allah’ı sevmek için yürüyüşe çıkan Allah’ın halîfeleridir. Allah bütün varlığı sevgiden yaratmıştır; Allah sevmeseydi yaratmazdı. Sevdiği için husûsî olarak kendi iki eliyle yarattı; sevdiği için kendi rûhundan üfledi; sevdiği için ona vahyetti, onu muhatap kabûl etti, onunla konuştu. Ve ruhları yarattığında “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dedi; hepimize hitâb etti, hepimiz de “Evet, Sen bizim Rabbimizsin” dedik.

Olgunlaşmış, kemâle ermiş, kendini bilmiş bir mürşid-i kâmil bulup onun yolundan, Hz. Muhammed Mustafâ’nın (s.a.v.) mânâsına ulaşmalıyız. Onun mânâsına ulaşmadıkça Allah’ı tanımada ve bilmede uzun mesâfeler kat edemeyiz; Allah’a âşık olamayız. Sadece zâhir olarak sünnetlerine bağlı kalmakla kalmayın; onu annenizden, babanızdan, eşinizden, dostunuzdan, malınızdan, mülkünüzden, makâmınızdan, mevkîinizden fazla sevin.

Kaynaklar: Âl-i İmrân Sûresi, 3/31: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” el-A’râf Sûresi, 7/172: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (Bezm-i Elest). Buhârî, Sahîh, “Îmân”, 8: “Sizden birinize ben; anasından, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça îmân etmiş olmaz.”


Tarîkat Körlüğünden Kurtulmak ve Kendini Bilmek

Şu anda bu konuda en muhâfazakâr, en zayıf, en görüşü bozuk, en kör olan ehli tarîkattır. İnsanların, Müslümanların önünü açacak olan tarîkat toplulukları olması gerekirken, bugün Türkiye ve dünya üzerindeki tarîkatlar, ne yazık ki kendi müntesiblerini Allah’ı tanıma ve bilmede en fazla kör bırakan kurumlar olarak önümüzde durmaktadır. Bir kimse bir tarîkata girince, Allah’ı tanıma ve bilmesi yükseleceğine, derinleşeceğine, ılıklıktan kurtulacağına; ne yazık ki varsa yüksekliği kayboluyor, varsa derinliği kayboluyor, genişliği daralmaktadır.

Hacı Bektâş Velî hazretleri o yüzden demiştir: “Her ne ararsan kendinde ara!” Yûnus Emre ne güzel söylemiştir: “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir; sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır.” Hacı Bayrâm-ı Velî de demiştir: “Bayram özünü bildi, bileni anda buldu; bulan ol kendi oldu, sen seni bil, sen seni!” Ve Hz. Ali (k.v.) Efendimiz buyurmuştur: “İlâcın sendedir, ama farkında olmazsın. Derdin de sendedir, fakat göremezsin. Sanırsın ki sen sadece küçük bir cisimsin; hâlbuki sende dürülmüştür en büyük âlem.”

Kaynaklar: Hacı Bektâş Velî, Makâlât. Yûnus Emre, Dîvân. Hacı Bayrâm-ı Velî, nûtuk-ı şerîfi. Hz. Ali’nin (k.v.) bu sözü, Dîvânü’l-İmâm Ali‘de geçmektedir; ayrıca İbnü’l-Arabî, Fusûsü’l-Hikem‘de “âlem-i sagîr” (küçük âlem) kavramını işlemiştir.


Aşk Makâmı ve Hayret Ehli

Kendini bilen Rabbini bilir; ama bazen Cenâb-ı Hak tecellî ettirip o kimseye, kendini bilmeden Rabbini bildirir. Bu, işin kestirme yoludur; “Allah yaptıklarından sorumlu değildir” ve “dilediğine dilediği kadar lütfeder” âyet-i kerîmelerine girer. Cenâb-ı Hak bazılarına âniden kendisini tanıtmıştır; onlar hayret makâmına düşmüşlerdir. Âniden kendisini tanıttığı kimseler özeldir; tâbir câizse telleri yanmıştır, kavrulmuştur; hesaptan, kitaptan dışarıdadır.

O âniden tanıdıysa, âniden karşılaştıysa, onun ilmi de ânîdir. Cenâb-ı Hak onun kalbine bir nüve koymuştur ve o nüve “ilm-i ledün”dür. O, çalışarak kazanılmış bir şey değildir. Gayret edeceğinden alanlar da vardır, âniden Cenâb-ı Hakk’ın verdikleri de vardır; her ikisi de seçilmiştir. Ama o âniden verilen âşıktır; birden aşkı takmıştır, birden aşk şerbetini içmiştir. O kadehi ona birden sunduğundan, zâten sarhoştur; bakmamıştır içinde ne kadar ne var diye, fondip atmıştır. Fondip atınca da aşkın zirvesinde dolaşmıştır. Ancak âşıkların ahsen-i takvîmleri devam eder; ancak hayret makâmında duranların ahsen-i takvîmleri devam eder.

Kaynaklar: el-Enbiyâ Sûresi, 21/23: “O yaptığından sorulmaz, onlar ise sorulurlar.” el-Kehf Sûresi, 18/65: “Ona katımızdan bir ilim (ilm-i ledün) öğretmiştik.” Aşk ve hayret makâmı hakkında bkz. Ferîdüddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr, “Hayret Vâdisi”; Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, I. Cilt, aşk bahisleri; İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, “Hayret” bölümü.