Cumartesi, 29 Ağustos 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Dergah Sohbetleri Serisi ·

723. Dergah Sohbeti | İcâzet, İntisâb ve Zikrin Îmândaki Yeri

Zikir îmânî bir esas mıdır? Bedîüzzamân'ın Mektûbât'taki «tarîkattan nasîbi olmayan» tespiti, kalbin harekete geçmesi ile mürşide intisâbın farkı; şeyhlik icâzetinin şartları, istişâreyle şeyh seçilemeyeceği, satılan icâzetler; rüyâ tevîlinde rumûz meselesi ve antidepresan, eşler arası ilgi, çocuk terbiyesi soru-cevapları.


Table of Contents

Soru: «Kimseye Alınmıyorum, Yanlış mı Yapıyorum?»

Soru: «Kim ne söylerse alınmıyorum, kırılmıyorum. Bana yapılan kötülüğü yâhut söylenen kötü sözü hemen unutuyorum; hiçbir şey olmamış gibi yoluma devâm ediyorum. Kin beslemiyorum. Bâzen ‘tavırlı mı olsam’ diye düşünüyorum. Yanlış mı yapıyorum?»

Doğru yapıyorsun; sıkıntı yok. Devâm et inşâallâh.


Soru: Bülûğa Ermemiş Çocuğun Kendini Keşfetmesi

Soru: «Bülûğ çağına erişmemiş çocukların — yedi yaş civârı — kendilerini keşfedip tatmin olma durumları olabiliyor. Bu durumda anne baba nasıl tepki vermeli, nasıl yaklaşmalı? Çocuğa gusül aldırma durumu olmalı mı?»

Eğer erkekse, babası tatlı bir şekilde bu konuyla yâhut cinsellikle alâkalı ne sorması gerekiyorsa kendisine sormasını öğütleyecek.

Eğer kız çocuğuysa bu sefer annesi «cinsellikle alâkalı her şeyi bana sorabilirsin» diyecek.

Bu noktada anne baba çocuklara yardımcı olacaklar — kapıyı kapatmayacak, konuşulabilir bir zemîn açacaklar.


Soru: «Eşim Bana Dokunmuyor, Bir Çıkış Yolu Gösterin»

Soru: «Eşim geceleri benden ayrı yatıyor. Yanıma gelirse de sırtını dönüp yatıyor; bir şey dediğimde ‘böyle daha rahat uyuyorum’ diyor. Bana dokunmuyor, kocalık görevini yapmıyor. İsteklerimi açık açık anlatıyorum. Yazın ‘hava sıcak, bütün gün bunaldım’ diyor; kışın ‘bütün gün dondum, evde rahatladım’ diyor ve uyuyor. ‘Beni anlamıyorsun’ diyor. Yıllardır taleplerimi açık açık söylüyorum, ama ‘yorgunum, kötü niyetim yok’ diyor. İki veyâ üç haftada bir berâberlik isteyince bu sefer ‘ben istemiyorum, melekler sana şu an lânet okuyor’ diyor. Bana kadınlığımı hissettirmiyor. Onu çok seviyorum ama yoruldum artık. Bir çıkış yolu gösterin.»

Bu noktada Hazret-i Ömer efendimizin bir fetvâsı vardır. Ölçü olarak üç ayda bir ilişkiye girmeyi «bu sana yeter» diye kadına bildirmiştir.

Ammâ ve lâkin erkeklerin bu konuda daha duyarlı olmaları lâzımdır.

Kadınların isteklerine makûl dâirede cevap vermeleri lâzımdır. Yâni fıkhî bir asgarî sınır bulunması, erkeğin bu asgarîye sığınması demek değildir.


Soru: Antidepresanı Bıraktık, Yan Etkileri Yaşıyor

Soru: «Eşim iki yıl önce antidepresan ilâcı kullanmaya başladı; ara ara bıraktı, tekrar başladı. Bence her başladığında daha da sorun yaşamaya devâm etti: Hem kendi hayâtında tembellik ve iş yapmak istememe, hem cinsel hayâtında soğukluk, hem de âileye karşı soğukluk duygularının arttığını düşünüyorum. Siz geçen günkü sohbette antidepresan ilâçlarını bırakmayı tavsiye etmiştiniz; ben de eşimle konuştum, o da bırakmayı kabûl etti ve yavaş yavaş bıraktı. Şimdi yan etkilerini yaşıyor: ânî duygu değişimleri ve gerginlikler. Safran otunun iyi geldiğini söylüyorlar, sizce kullanmalı mıyız?»

Antidepresan kullanmayın. Onun yerine rahatlatıcı melisa çayı olabilir, farklı çaylar olabilir; onları kullanabilirsiniz.

Kadınlara da erkeklere de tavsiyem odur: Antidepresanlardan uzak durun.

Sebebi şudur: Antidepresanlar insanların fıtratlarını bozuyor. Eşler arasındaki soğukluk, tembellik, imtihâna meyillilik, psikolojik ve psişik bozukluklar antidepresanla başlıyor. Allâh bizi affetsin inşâallâh.


Soru: Zikri Îmânî Bir Esas Sayabilir miyiz?

Sorulan âyet-i kerîme: «İman edenler ve kalpleri Allâh’ın zikriyle tatmin olanlar… Dikkat ediniz! Kalpler ancak Allâh’ı zikirle itmînâna kavuşur.»

Soru: «Îmân-amel ilişkisi çerçevesinde zât-ı âlînizden daha önce öğrenmiştik: Ehl-i sünnet akāidi çerçevesinde amel îmândan bir cüz değildir. Fakat âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde îmândan sonra hemen bir unsur geliyor: ‘İman edenler, namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk edenler’; ‘iman edenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler’. Hadîs-i şerîflerde de aynı şekilde îmândan sonra hemen bâzı unsurlar geliyor: iman edenler ve oruç tutanlar, iman edenler ve namaz kılanlar, iman edenler ve cihâd edenler, iman edenler ve infâk edenler… İlk unsur îmân etmek — kayıtsız şartsız anladığımız budur. Bu âyet-i kerîmede ise îmândan sonra hemen zikir gelmiş. Bu meyanda zikri îmânî bir esas olarak kabûl edebilir miyiz?»

Cevap: Zâten zikretmiyorsa bu münâfıklık alâmeti oluyor. Nitekim başka bir âyet-i kerîmede «O münâfıklar ki Allâh’ı az zikrederler» buyurulur. Allâh’ı az zikretmek münâfıklık alâmeti oluyor — ve bu, îmânî bir meseledir. Allâh muhâfaza eylesin.


Zikre Düşmanlık Küfürle Eşdeğerdir

O yüzden şunu net söyleyelim: Zikre düşman olan kimse küfür ehli oluyor.

Veyâhut zikre karşı gelen, zikrin herhangi bir unsuruna karşı gelen bir kimse küfürle eşdeğerde oluyor; küfür ehli oluyor.

Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de kökeni mastar olarak zikirden gelen yedi yüzün üzerinde âyet-i kerîme vardır. Şu anda bir çalışma var; onları yavaş yavaş işliyoruz inşâallâh.

Kur’ân-ı Kerîm’de yedi yüzün üzerinde zikir âyeti varken ne yazık ki bu, ümmet-i Muhammed’e unutturulmuş. Ümmet-i Muhammed’in üzerine böyle bir siyah örtü çekilmiş; ümmet zikirden ve zikredenlerden uzaklaşmış.


Zikir Îmânın Olmazsa Olmaz Rüknü

Böyle olunca zikir, îmânın olmazsa olmaz bir rüknü olarak önümüze çıkıyor.

Nitekim Cenâb-ı Hak Ankebût sûresinde zikri «en büyük iş» olarak nitelendiriyor. En büyük iş olarak nitelendirilince, zikir yapmayan bir kimsenin kendisini kurtarması mümkün değildir. Allâh’ı zikredecek.

Tabî burada bir incelik var: Ehl-i sünnet düşüncesi ameli îmândan ayırt etmiştir — eyvallâh.

Ama zikir bu noktada farklıdır: Ehl-i tasavvuftan bâzıları — hem mürşid-i kâmil hem fıkıh âlimi olanlar — zikri îmânın içine almışlardır. Sûfî meşrepli olanların büyük bir kısmı böyle demiştir: Yâni bu kimse zikretmiyorsa, îmânı yok hükmüne getirmişlerdir.


Dil ile İkrâr, Kalp ile Tasdîk

Îmân nedir? Dil ile ikrâr, kalp ile tasdîktir.

Kalbî tasdîk olmadıktan sonra kaç yüz bin defâ «lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullâh» dersen de olmaz.

İşte burada da kalbin zikirle tatmîn olması vardır.

O kalbin, zikrullâhtan başka bir şeyle mutmainne makāmına gelmesi mümkün değildir. Yâni îmânını kemâle erdirme, olgunlaştırma noktası zikrullâhsız mümkün değildir.


Bedîüzzamân’ın Mektûbât’taki Tespiti

O yüzden Bedîüzzamân Saîd Nursî Hazretleri, Mektûbât’ın 29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvîh’inde şunu söyler:

Eğer bir kimsenin tarîkattan nasîbi yoksa ve kalbi de harekete geçmemişse — dikkat edin, iki unsur: bir tarîkata bağlanmamış, bir üstâda bağlanmamış; kalbi de harekete geçmemiş ise — «bugünkü zındıkanın karşısında îmânını koruması müşkilleşmiştir.»

Ama diyor, «âdî, samîmî bir ehl-i tarîkat, silsile-i meşâyihe duyduğu muhabbet cihetiyle aslâ ümîdini kesmez» — ve ümîdini kesmediği müddetçe îmânını korur, muhâfaza eder.

Yâni bir kimsenin îmânını kurtarması için iki yoldan biri lâzımdır: Ya bir mürşid-i kâmile intisâb edecek, ya kalbi harekete geçmiş olacak.


«Kalbi Harekete Geçmek» Ne Demektir?

Kalbi harekete geçmiş olmak, o kimsenin kalbinin ilham alması demektir.

Bedîüzzamân diyor ki: Kişi «mütefennin» bir âlim de olsa, bugünkü zındıkanın karşısında îmânını koruması müşkilleşmiştir. Neden? Çünkü o kimsenin kalbi zikrullâh ile mutmain olacak, harekete geçecek. O zikrullâh yoksa kalp mutmain olmaz.

Meselâ Nurcuların hepsinin de evrâdı vardır. Bir kimse gerçekten Nurcuysa, sahîh bir noktadaysa cevşen okur. Peki niçin cevşen okuyorlar? Çünkü zikrullâh olmadan kalpleri mutmain olmayacak.


Cevşen Okudu — Kalbi Harekete Geçti mi?

Şimdi bir kimse cevşeni okudu; kalbi harekete geçti mi geçmedi mi, bunu nereden bileceğiz?

Bileceğimiz şey şudur: Onun kalbine ilham gelecek.

Sûfî doğrusuyla yaklaşacak olursak: O kimse bir mezarın başına gittiğinde kabir hâline vâkıf olacak. Bu, kalbin harekete geçmesinin birinci basamağı, başlangıcıdır. Yâhut zikrullâhla alâkalı bir şey görecek.

Ama onlarda zikrullâh alâkası olmadığından bunu kendi kendilerine yaşayacaklar. En azından kabir hâline vâkıf olacaklar. Olmuyorlarsa…

Peki cevşen okumaktan sevâbını alır mı? El-cevap: alır. Ama kalbi harekete geçmemiş olur — ve kalbi harekete geçmediği için o kimsenin kendisini koruması yine mümkün değildir.


Kalp Harekete Geçerse Ne Olur?

Kalp harekete geçerse o zaman kalp ilham alacaktır.

Kalp bu noktada değişik mânevî şeyler görecek; mânevî olarak değişik tecelliyât olacaktır.

Mânevî tecelliyâtı yoksa kalbi harekete geçmemiş demektir.

O zaman o kimse — mütefennin bir âlim de olsa — hem kalbi harekete geçmediğinden, hem de zamânın mürşid-i kâmiline bağlı olmadığından, Bedîüzzamân’ın tespitiyle kendini koruması müşkilleşmiştir.


İki Yoldan Biri: Ya Kalp, Ya Silsile

O hâlde bir kimse zikrullâh yapacak; zikrullâh yapmakla kalbi harekete geçmemiş olsa dahi, bir mürşid-i kâmile bağlıysa — üstâdının üstâdı, o silsile-i meşâyihe duyduğu muhabbet ve îtimâd sebebiyle kurtulur.

Yâni o kimsenin kalbi harekete geçmedi, ama bir mürşide bağlandı. O mürşidin mürşidi, onun mürşidi… silsileye bağlı ve onlara muhabbet besliyor.

Geylânî Hazretleri’ni seviyor. Ahmed er-Rifâî Hazretleri’ni seviyor. Bir önceki şeyhini seviyor, ondan öncekini seviyor. Gördüğü şeyhleri sevdi, muhabbet etti; bütün silsileye muhabbet etti.

Ve onlardan ümîdini kesmezse — dikkat edin, ümîdini kesmezse, yâni onlarla olan mânevî bağını kesmezse, o bağda bir kopukluk olmazsao kimse îmânını kurtarır.

Öbür türlü: Silsile-i meşâyihe bağlanmadı, kalbi de harekete geçmedi — cevşen de okumuş olsa, Bedîüzzamân’ın demesine göre tehlikededir.


Bedîüzzamân da Bir Virt Veriyordu

Nitekim Bedîüzzamân Saîd Nursî Hazretleri dahi kendi yolunu takip edenlere bir zikrullâh tavsiye ediyor: Günlük cevşeni yapacaklar. Bu, aslında bakıldığında bir virttir.

Aslına bakarsanız Bedîüzzamân Saîd Nursî Hazretleri’ni biz bir Kādirî-Nakşî, yâni bir Hâlidî şeyhi olarak görebiliriz. Çünkü kendisi Kādirî-Nakşî’dir; Kādirî-Nakşî’nin Hâlidî kolundan bir üstâd, bir şeyh olarak görürüz.

Ben böyle görürüm; bir başkasına bir şey diyemem.

Böyle bir zât bir virt verebilir mi? El-cevap: Verebilir.

Ama ondan sonra gelen kimselerin, kendi dâirelerinde, rüyâlarına ve hâllerine göre bir üstâd tayin etmeleri lâzımdır. İşte bu eksiktir onlarda.


«Bizim İntisâbımız Risâle-i Nur’a»

Bugün Risâle okuyanların büyük bir çoğunluğunun herhangi bir kimseye intisâbı yoktur.

Ben birkaç tânesiyle görüştüm; diyorlar ki: «Bizim intisâbımız Risâle-i Nur’adır» — yâni kitaplara. «Biz onlardan her şeyi buluruz.»

Tartışmaya gerek yok; onun yoludur o. «Allâh mübârek etsin» dedim ben de onlara.

Benim mevzûm şuradan çıktı: Mektûbât 29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvîh«silsile-i meşâyihe duyduğu muhabbet cihetiyle». Yâni bu sefer bir kimsenin bir üstâdı olması lâzım.

Ben bunu söyleyince konuştuğum kimse neredeyse o 8. Telvîh’i reddedecekti. Nitekim sonradan bir kısım Mektûbât baskılarından «zamânı değil» diye buraları çıkardılar. Bu gündeme geliyor çünkü — ve gündeme gelince bizzat Mektûbât’ı gördüm: 29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvîh’i çıkarmışlar.


«Bugün Mürşid-i Kâmil Yok» Diyenler

Bâzı gāfiller bugün «artık mürşid-i kâmil yok» diyorlar. Adam kendince öyle söylüyor.

Bu ayrı bir meseledir, ayrı bir tartışmadır — ama şunu bilelim: Böyle demekle âyet-i kerîmeyi reddediyor.

Çünkü Allâh’ın «Velî» ism-i şerîfi ortadan mı kalktı? Öyle bir şey yok.

Aynı zamanda hadîs-i şerîfleri de reddediyor. Allâh muhâfaza eylesin: Bunu söyleyene tecdîd-i îmân ve tecdîd-i nikâh gerekir.


Tasavvufun Derdi: Kalbin Mutmain Olması

Böyle olunca o kimsenin kalbinin harekete geçmesi, kalbinin mutmain olması lâzımdır.

Sûfîliğin, ehl-i tasavvufun, ehl-i tarîkatın — ismini nasıl adlandırırsak adlandıralım — derdi ve amacı zâten budur: Kalbin mutmain olarak yürümesi.

Çünkü Cenâb-ı Hak, yaratmış olduğu kulunun kendisine mutmain olarak dönmesini istiyor.

Emmâre değil, levvâme değil, mülhime değil — mutmainne olarak huzûruna dönmesini istiyor. Bu da kalbin harekete geçmesiyle olur.


Îmân ile İslâm Arasındaki Fark

Kalp harekete geçti, mutmain oldu. Neye mutmain oldu? Îmânî meselelere. Neye mutmain oldu? İslâmî meselelere.

Diyeceksiniz ki: «Îmânla İslâm farklı şeyler mi?» Evet.

Îmân bu noktada kalbî bir meseledir; İslâm ise daha dışa dönük bir meseledir.

Yâni bir kimse Müslüman olduğunu söyledi — biz onun Müslüman olduğuna îmân ederiz; bu noktada bir sıkıntımız yok, beyânını kabûl ederiz.

Ama o kimsenin îmânının kemâle ermesi, kalbinin mutmainnede durmasıyla yâhut bir mürşid-i kâmile intisâb etmesiyle alâkalıdır.


«Kişi Sevdiğiyle Berâberdir»

Hadîs-i şerîfte buyurulur ki: Bir kimse bir kimseyi sevse, bir topluluğu sevse — onlar gibi olamasa dahi, o amelleri işleyemese dahi — sevgisinden dolayı onlardan sayılır.

Aynı şekilde bir kimse kötülüğü sevse, kötü bir kimseyi sevse… Öyle ya: O kimse meselâ bir eşcinseli seviyor, ona hayrân yâhut onu çok seviyor.

Ülkede şimdi kendisine «sanatçı» denilen zırtapozlar var: Her biri uyuşturucu müptelâsı ve eşcinsel. Gençler onları seviyor, onları dinliyor.

Onları sevdi, onları dinlediği için ondan sayılıyor. Bu acı bir şeydir.


«Bana Sevdiğini Söyle, Îmânî Kategorini Söyleyeyim»

O yüzden ben şunu derim: Sevdiklerinize bakın. Sevdiklerinizi sıralayın.

Neyi seviyorsanız ondan yanasınız, ondansınız — ve onun işlediklerinden de pay alıyorsunuz.

Bana sevdiğini söyle, senin îmânî kategorin çıksın. Kimi seviyorsun? Neyi sevdiğini söyle bana.

Sen gittin bir eşcinseli sevdin — eşcinselin yapmış olduğu eşcinsellikten nasîbini aldın. Kimi sevdin? Gitti bir mafya babasını sevdi: «Vay abim, ağam, büyüğüm benim.»Onun yaptıklarından nasîbini aldın.

Öyleyse sen bir mürşid-i kâmiller topluluğunu seversen onlardan sayılıyorsun. Bedîüzzamân Saîd Nursî Hazretleri’nin dediği de budur: Bir kimse bir mürşid-i kâmile yâhut o silsileye intisâb etti, onlardan ümîdini kesmedi — onlardan sayıldı.


Herkesin Kalbinin Harekete Geçmesini Bekleyemezsiniz

Bir topluluğun tamâmının kalbinin harekete geçmesini bekleyemezsiniz.

Çünkü bugünkü âhirzaman sisteminde herkesin derdi, gamı, kasveti var; önünde bir sürü engel var.

O bir sürü nefsânî, şeytânî ve dünyevî engeli aşıp insanın istikāmetini düzeltmesi kolay bir şey değildir.

Ama böyle bir noktada ne yapacak? Bu sefer o topluluğa duyduğu muhabbet cihetiyle kendini kurtarmış olacak. Dikkat edin: kendini kurtarmış olacak.


Bir Mustafa Özbağ Analizi: Kalp Yetmez, Mürşid de Lâzım

Bedîüzzamân Hazretleri bir mürşid-i kâmile bağlanmayı îmânî bir mesele olarak önümüze koydu: «Kalbi harekete geçmedi, bir mürşid-i kâmile de intisâb etmediyse îmânını koruması müşkilleşmiştir.»

Şimdi buraya bir Mustafa Özbağ analizi ekleyeyim: Kalbi harekete geçmiş olsa dahi, o kimse bir mürşid-i kâmile bağlı değilse onun düşmesi çok muhtemeldir.

Neden? Çünkü mürşid onun kibrine ilâç olacak, kibrini durduracak; onu sevk ve idâre edecek. Yanlış yaptığı yerde «burada yanlış yapıyorsun» diyecek.

O mürşid başında yoksa yine sapacak, yine kendince yoldan çıkacak; tâbiri câizse varsa da düşecek. Ya bir kibir gelecek ona, ya bir ene gelecek; birisi ona bir makam tahsîs edecek — ve tekrar yıkılacak.

Burada o kimseyi sağlam bir noktada tutacak olan şey mürşid-i kâmildir. Kimini rüyâyla îkāz edecek, kimini hâl ile îkāz edecek, kimini zâhiren sohbette îkāz edecek — onu çizgide tutacak.


Silsile Peygamber’e Dayanmalı

Dikkat edilecek bir husûs daha: Bedîüzzamân bunu «silsile» olarak söylüyor.

Silsile dediğinde, o silsile Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e dayanacak.

Silsile Hazret-i Peygamber’e dayanmıyorsa olmaz.


Üstâdlık İlân Edilmeli, İcâzet Verilmeli

Bir kimse üstâd oldu diyelim. O hâlde şeyhinin bunu ilân etmesi lâzımdı — ve ilân etti; tamam, oldu.

Teknik olarak üstâd ilân ettiyse o kimsenin şeyhliği meselesi bitmiştir. Cemâate tebliğ ettiyse, kelâm olarak ilân ettirdiyse yeter; yazmamış olabilir, önemli değil. Ama mutlakā topluluğun önünde onun üstâdlığının ilân edilmesi lâzımdır. Bu bir.

İkincisi: Ona icâzet verilmesi lâzımdır. Muhakkak bir icâzet olması lâzımdır.

Bunu eskiler çok arardı. Meselâ arkada Ahmet Özva abim var — Çorumlu Mustafa Efendi’den öğreti almış birisidir. Gidip ona sorsanız: «Bir üstâdın icâzeti olmalı mı?»«Evet» diyecektir. «İcâzetsiz üstâd olur mu?»«Olmaz» diyecektir.

Ve o icâzetin silsilesinin Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e dayanması lâzımdır. İcâzet ister Hint’ten gelsin ister Yemen’den — madem ki olmuş, gelmesi lâzımdır.


Beş Bin Dolara Yazılan İcâzetler

Kâzım Efendi’nin bir sözü vardır. Bosna’daki Gazi Hüsrev Bey Câmii«O câminin önünde beş bin dolara icâzet yazanlar var» diyor.

Bir şey daha söyledi: «Irak’a, Sûriye’ye gidince beş bin dolara ehl-i beyt icâzeti de yazıyorlar.»

Hâlbuki böyle olmayacak. Bu iş bunun gibi değildir.


İstişâreyle Şeyh Seçilir mi?

Soru: «Ümmet şeyhleri vefât ettiğinde istişâre edilse olmaz mı?»

İstişâreyle olacak bir şey değildir bu. İstişâreyle devlet başkanı seçilir; devlet başkanının seçimi istişâredir. Öbürü istişâre değildir.

Yâni bir kimse olgunlaşmadıysa, kemâle ermediyse — sen istişâre et, «bu bizim şeyhimiz olsun» de… Bu, tasavvufun ve sûfîliğin genel kāidelerine aykırıdır. Böyle bir yol yoktur.

Bu, sonradan olma bid’at yollardan birisidir. Şeyh vefât etti; beş on kişi, yirmi kişi, otuz kişi toplanacak…


İki Yüz Bin Dolarla Şeyh İlân Ettirmek

Bir de şu ihtimâl var — ve Türkiye’de bunlar da vardır:

Kendisini şeyh ilân ettirecek olan kimse herhangi bir merkezden destekli olabilir. Mossad destekli mi, CIA destekli mi, KGB destekli mi? Yâhut içeriden herhangi bir ekibin, grubun elemanı mı?

Yâhut seçecek olanlara birer milyon dolar verdi; kendisi için şeyh ilân ettirdi. Yâhut yüzer bin dolar, iki yüzer bin dolar verdi ve kendini şeyh ilân ettirdi.

Nereden biliyoruz biz? «İstişâreden ne karar çıktı?» — Adam başına iki yüz bin dolar verdi. Şeyh mi çıktı?

Böyle bir şeyhlik yoktur. Bu literatürde yoktur, bu sûfî dünyâda yoktur, tasavvuf dünyâsında yoktur — gelenek dışıdır. Bunun hiçbir yerde aslı astarı yoktur.

Ama şimdi var mı? Var. Millet de gidip intisâb ediyor mu? Ediyor.


Şeyh İlân Edilmeden Vefât Ederse

Peki madem olmuş: Şeyh efendi onun şeyhliğinin icâzetini yazacak yâhut ilân edecek. Diyelim ki ilân etmedi ve vefât etti.

O zaman arkasındaki dervişler istihâre yapacaklar. İstihâreden sonra gidip bir yere intisâb edecekler. İşin yolu budur.

İtikâfa girecekler, kendilerine şeyh arayacaklar.

«Biz on kişi toplandık, filancayı şeyh olarak ilân ettik, biz de ona tâbi olduk» — böyle bir şey yoktur.


Türkiye’deki İcâzet Manzarası

Örnekleyerek söylüyorum: Türkiye’de «benim» diyen, orta yerde dolaşan şeyhlerin büyük bir çoğunluğunun sağlam icâzeti yoktur.

Ya şeyhleri onları ilân etmemiştir, ya ellerinde icâzet yoktur — ama şeyhlik yapıyorlar.

Yâhut icâzetlerinin geldiğine gittiğine bakacak olsak, büyük bir çoğunluğunun kökü dışarıdadır.

Bir de şu var: Filanca falancaya icâzet yazıyor; sonra icâzeti alan kimse aldığı icâzeti inkâr ediyor. Niçin? Çünkü icâzeti veren kimsenin sıkıntıları çıkıyor. Sıkıntılar çıkınca diyorlar ki: «Biz o icâzeti kullanmıyoruz, ona tâbi değiliz.»

İcâzet alırken tören yaptın ya! Demek ki veren de sıkıntılı, alan da sıkıntılı. Yâni icâzetlerde de sıkıntı var. Bakıldığında bir sürü şey çıkar — ve bu sefer orta yere bir sürü kavga gürültü çıkıyor.


Mührü Alıp Kendine İcâzet Yazan

Bir de şu var: Birisi kalkıyor, kendi kendine bir icâzet yazmış. Nasıl? Şeyhinin mühürlerini almış; mührü aldıktan sonra icâzeti yazmış.

Bunu ilân eden var mı? Yok. Söyleyen var mı? Yok. Herhangi bir kimseye söylemiş mi? Hayır. Ama elinde icâzet var mı? Var. Peki şeyhi bunu söylemiş mi? Hayır.

Meselâ birisi Çorumlu Mustafa Efendi Hazretleri’nin mührünü almış, icâzetlerini almış, kendine icâzet yazmış. Ben bunu annenin ağzından bizzat dinledim.

Yâni dil ile ikrâr şarttır: Üstâd ise üstâd, onu dil ile söyleyecek.

Nitekim ben anneyi ziyârete gittiğimde, açıkça bir şahıs hakkında Şeyh Efendi’ye şöyle dedi: «Abdullah Efendi oğlum, gelmiş buradan icâzetleri almış, mührü de almış; kendi kendine icâzet yazmış.»


Çorumlu Mustafa Efendi Kimlere İcâzet Verdi?

Çünkü — abim daha iyi bilir — Çorumlu Mustafa Efendi vefât etmezden önce hiç kimseye şeyhlik icâzeti vermedi.

Nakīb-nükabâ icâzeti olanlar vardır: Şeyh Efendi var, Yakup Efendi var, Yakup Efendi’nin kardeşi Mustafa Efendi var, bir de İstanbul’da — Zeytinburnu’nda — Ali Efendi var. Dört kişi. Hatâ yaptıysam Ahmet Özva beni oradan uyarsın.

Damadı Gālip Efendi’ye ise şunu demiş: «Ben ona bir tek kızımı verdim, başka bir şey vermedim; onun icâzeti yok.» Gālip Efendi başkasından icâzet aldığını söylüyor — bu ayrı bir meseledir, bizi ilgilendirmiyor.

Bir de Sivaslı Ali abi vardı; o da nakīb-nükabâ icâzeti olduğunu söylüyordu — ama ben onun icâzetini görmedim.

Allâh için söyleyeyim: Ben Yakup Efendi’ninkini de görmedim, Mustafa Efendi’ninkini de görmedim, İstanbul’daki Ali Efendi’ninkini de görmedim. «Gördüm» desem gördüm derim — ama söylenen söz oydu, herkesin dilinde olan buydu.

Çorum’da Mevlüt Efendi vardı — dergâhın önünde çok meşhurdu; onun da nakīb-nükabâ icâzeti yokmuş. Sonradan bir Kümbül diye bir şahıs çıktı, Çorumlu Mustafa Efendi üzerinden bir şey söyledi; ben bir iki sohbet yapınca o mesele dağıldı.


En Sağlam Nokta: Üstâdın Dervişâna Açıklaması

Bunun en sağlam noktası şudur: Üstâdın bunu dervişâna açıklaması lâzımdır.

Söylemesi lâzımdır: «Bu sizin halîfenizdir» — eyvallâh. «Bu sizin şeyhinizdir» — eyvallâh. Bunu söylemesi, ilân etmesi lâzımdır.

Bunu ilân etmiyorsa yazılı yapacak: vasiyet edecek, «ben yazdıktan sonra bu icâzeti açıklayın» diyecek.

Ben bunu dahi çok uygun görenlerden değilim: Sağlığında açıklayacak.


«Bir Şeyi Saklamanın Anlamı Yok»

Biz şimdi yoğunluktan yapamadık. Ben itikâftayken kimlerin ne olacağını istihâre ederek, orada kendi kendime mânevî olarak tespit ettim. Allâh izin verirse inşâallâh bir tören yapacağız ve bunu açıklayacağız — çünkü bunu açıklamakla mükellefiz.

Bu benim kendi yolumdur: Ben bu halkada birisine bir şey verilse anında söylerim.

Çünkü bir şeyi saklamanın bir anlamı yoktur.


Kapbaşı’nın Rüyâsı: «Sen Benim Halîfemsin»

Bizim yakın dâiredeki arkadaşlardan biri — Mardinli — bana bir rüyâ anlattı; Hasan o zaman daha ufaktı.

Dedim ki: «Kapbaşı, anlat.» Ben içimden «ufak, hani açıklamaz» diye düşünmüştüm.

Kendisi anlattı: Kapbaşı ona demiş ki «sen benim halîfemsin» — ve oğlunun atkısını alıp onun kafasına geçirmiş.

İçimden «ben daha küçük, hani açıklamaz diye düşünmüştüm» dedim. Allâh biliyor içimdekini. Açıklamaz diye düşünmüştüm — o açıkladı. Onun da tarzı odur: Atkıyı aldı, geçirdi: «Sen benim halîfemsin» dedi.

Şimdi ona söylenecek bir söz yok ki — «sen neden bunu açıkladın?» diyemezsin.


İsmâil’in Medîne’deki Altı Günü

İsmâil bana bunu hiç anlatmamıştır — gene anlatmasın, önemli değil. Şeyh Efendi ona «Mustafa Efendi’ye anlatma» demişti.

Şeyh Efendi’nin hâli şuydu: Boyuna Hazret-i Peygamber’e müracaat ederdi — Allâh rahmet eylesin.

Şeyh Efendi vazîfeyi oğlu Hasan’a istiyordu. Boyuna İsmâil’e râbıta ettiriyor: «Peygamber Efendimiz’e sor.» İsmâil de Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e soruyor; oradan sarhoş bir şekilde geliyor ve Şeyh Efendi’ye fısır fısır söylüyor.

«Hasan» deyince Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri «bu Hasan değil, Mustafa Efendi’nin oğlu Hasan» diyor. Ondan sonra Şeyh Efendi ona: «Mustafa Efendi’ye söyleme» diyor.

Tam İsmâil’le karşılaşıyoruz; ben «şeyhine tâbi ol, söyleme hiç kimseye» diyorum. Sebebi şuydu: Fitne çıkmasın, orta yerde bir şey çıkmasın.


«Dergâhın Şeyhi Kim?»

Bunları ilk defâ konuşuyorum.

İsmâil müracaat ediyor, Hazret-i Peygamber Efendimiz’e soruyor: «Dergâhın şeyhi kim?» Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri «Mustafa Efendi» diyor.

O zaman biz Medîne-i Münevvere’de altı gün kaldık. İsmâil altı gün boyunca habire müracaat etti. Müracaatta bu fakîrin ismi söylendi; bir de sonradan gelecek olan Hasan’ın ismi söylendi.

O zaman İsmâil bize yemek yapıyordu. Ne yapıyor? Şeker koyacağı yere tuz koyuyor, tuz koyacağı yere şeker koyuyor. Kafası yerinde değil. Bir de diyor ki: «Geylânî Hazretleri geldi, tuz koydurdu.»

Ben hiç seslenmiyorum; onun yaşadığı hâlleri normal görüyorum. Altı gün boyunca İsmâil boyuna râbıta etti, müracaat etti. Müracaattan çıkan cevâbı Allâh biliyor, ben biliyorum — ve seslenmiyorum.


«Bunlar İmtihandır: Susacaksın»

Bunlar imtihandır. Çünkü seslenmeyeceksin, susacaksın, bir şey demeyeceksin, yorum yapmayacaksın.

Çünkü şeyhi ona «bunları Mustafa’ya söyleme» diyor; o da şeyhine tâbi. Ben de şeyhime tâbiyim. Benim bu noktada sıkıntım yok.

Allâh için, o da söylemiyor.

Ben şimdi söylüyorum bunu — yıllar yıllar geçti. Kaç yıl oldu İsmâil? «2001’deydi.» Şu anda 2026 — yirmi beş yıl olmuş.

Ben de sustum, hiç seslenmedim. «İsmâil böyle hâl gördü, müracaat etti, müracaatta bu oldu» — böyle şeyler konuşulmaz zâten.


Anne Karnında Tamamlanan Seyr u Sülûk

Bir şey daha varmış — Pandora’nın kutusu açıldı.

İsmâil naklediyor: «Muhammed Hasan’ın seyr u sülûkünü soruyordum. Seyr u sülûkünü anne karnında tamamladığını söylediğimde… daha doğrusu Peygamber Efendimiz dedi ki: ‘Anne karnında tamamladı, çok çile çekti.’»

Bunu deyince buyurmuş ki: «Sakın bunu bir yerde söyleme; yeni bir yol açarsınız.»

Öyle bir şey de var.

Aslında bir gün İsmâil’i konuşturmak lâzım — neler gördü. Şeyh Efendi o zaman sağlığında ona söyletmedi. Şimdi vefât etti, söyler mi? Bir müracaat etsin, kendisine sorsun. Ben anlatırsam hoş olmaz; neler dendi neler denmedi, ben anlatmayayım. Normalde onu üstâd kendi sağlığında söyler.


Şeyh Efendi Vazîfesini Yaptı

Allâh rahmet eylesin — Şeyh Efendi vazîfesini yaptı.

Ölmezden önce Adnan’a telefon açmış — o gün, değil mi Adnan? Demiş ki: «Böyle böyle, Mustafa abinizin şeyhliğini bugün ilân edin.» Adnan da «ben Adana’dayım» demiş.

Sonra Hacı Remzi’ye söylemiş. Hacı Remzi geldi. Ben dedim ki: «Şeyhinin dediğini söyle, ilân et sen; sıkıntı yok.» İlân etti.

Ben de dedim ki: «Sağlığında ben şeyhlik yapmam.» Aldık, kabûl ettik — çünkü reddedilmez. Aldık, kabûl ettik, rafa koyduk. O günkü sözümdür; ben sözümü unutmam.

Vefât ettikten sonra da arkadaşlara dedim ki: «Arkadaşlar, istihâre yapın. Kimi rüyânızda görüyorsanız ona intisâb edin.»


«Şeyhimin Sağlığında Şeyhlik Yapmam»

Soru: «Yapabilir miydiniz efendim?»«Yapabilirdim tabî.» «Şeyh Efendi sağlığında verdi mi?»«Verdi.»

Arkadaşlar o zamana kadar rüyâlarında görenler vardı; bana anlatıyorlardı. Şeyh Efendi’nin sağlığında da beni şeyh olarak rüyâsında görüp gelip anlatanlar oluyordu.

Ben ise «şeyhimiz sağ olduğu müddetçe ben şeyhlik yapmayacağım» diyordum.

Ona bakarsanız ben daha dergâha yeni girdiğimde dahi bana şeyh olarak intisâb edecek insanlar vardı; dergâhın dışında rüyâlarında görüp geliyorlardı — bunları konuşmak istemem.

Teknik olarak o hak vardı — Şeyh Efendi ilân etmişti, «arkadaşlar, intisâb edecek olan gelsin intisâb etsin» der, yolu ayırırdım. Ama biz bu noktada edep ettik. Şimdi de olsa yine yapmam: Ben şeyhimin sağlığında şeyhlik yapmam.


Bunu da Şeyh Efendi’den Öğrendik

Onu da Şeyh Efendi’den öğrendik.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri bir zâta şeyhlik vermiş; o zât ondan sonra şeyhlik yapmamış. Demiş ki: «Sizin sağlığınızda yapmak istemiyorum.»

Vefât ettiğinde onun mezarı Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’nin hemen yanı başındadır — ve onun da başına «şeyh» yazdırmışlar.


Murtazâ’nın Beş Yıl Önceki Rüyâsı

Murtazâ anlatıyor: «Şeyh Efendi rahmetli olmadan önce — beş yıl önceydi — ben rüyâmda sizin mürşid-i kâmil olduğunuzu gördüm ve rüyâyı ona anlattım. Dedim ki: ‘Efendim, böyle böyle.’»

«Abdullah Mustafa Efendi mürşid-i kâmil oğlum» dedi. «O mürşid-i kâmil; ben ona ‘şeyhlik yap’ diyorum, gitmiyor, dinlemiyor bizi oğlum» dedi.

O zaman vefâtına beş yıl vardı. «Ama dinlemiyor bizi» demişti. Allâh rahmet eylesin.

Biz ise yolun edebini gözettik; demek ki bende öyle tecellî etmiş.

Şeyh Efendi o rüyâları dinliyordu. Kimisine «o da başlı başına bir şeyhtir» diyordu; bana da söylüyordu: «Mustafa Efendi, böyle görüyorlar rüyâlarında.» Ben ise «şeyhlik makāmı için gelmedim bu dergâha» diyordum — ve oturduğum yerde oturdum.


Makam Sevdâsı İnsanı Helâke Götürür

Tabî bu iş çilelidir. Bu yollar kolay bir şey değildir, sıkıntılıdır.

Makam sevdâsı insanı helâke götürür. Bakın, bunu hiç unutmayın.


İki Şeyhin Halîfelik Teklîfi

Lâf lâfı açtı. Şeyhler toplantısı oluyordu; ben halîfe olarak Şeyh Efendi’nin yerine katılıyordum.

Orada iki şeyh efendi bana halîfelik vermek istedi. Ben dedim ki: «Ben şeyhime söyleyeyim; bana söylemeyin.»

Onların ikisi de Şeyh Efendi’ye söylemiş. Sonra ne dedi ne demedi bilmiyorum — şeyhe sorulmaz. Bana şunu söyledi: «Oğlum, Baran Efendi sana halîfelik verecekmiş. Niçin almadın?»

«Estağfirullâh efendim» dedim; «biz bu yola bir şey olmak için gelmedik.» Dedim ki: «Ben sana intisâblıyım. Neden ondan halîfelik alayım? Sen ‘al’ diyorsan alırız — o ayrı mesele. O ‘al’ demedikten sonra ben almam.»

Baran Efendi beni severdi; Allâh rahmet eylesin.


Ankara’daki Teklîf

Bir de Ankara’da bir Nakşibendî şeyh vardı — Ankara Merkez Vâizliği’nden emekli. O da teklîf etti bana.

Ben dedim ki: «Efendim, üstâdım burada; üstâdıma söyleyin.» Onu da söyledi.

Şeyh Efendi bana tebessüm ederek dedi ki: «Millet şeyh olacağım diye uğraşıyor; sana halîfelik vermek istiyorlar, sen uzak duruyorsun.»

«Ben şeyh olmaya çıkmadım bu yola» dedim.

Bunları Allâh beni affetsin, edep olsun diye söylüyorum size: Birisi gelir, size şeyhlik veyâ halîfelik teklîf eder. Eder — çünkü burada yetişmiş insanlarsınız.


«Üstâdımdan Toz Düşse Başka Yerde Şeyh Olur»

Bir bayan dervîş kardeşimiz geçen gün bana hatırlattı; demiş ki: «Üstâdımdan toz düşse başka yerde mürşid, şeyh olur.»

«Yâ, sana mı söyledi bunu?» dedim. «Böyle böyle bana söyledi» dedi.

Ben hep derim ya: Bu dergâhta yetişmiş bir kimse başka bir dergâhta şeyhlik yapabilir mi? El-cevap: Yapar.

Şeyhlik yapar — ama o ayrıdır, o farklı bir şeydir. Çok özür dilerim, yanlış anlaşılmasın.


«Şeyhlik Versem Yaparlar»

Örnekliyorum: Adnan’a, Câfer’e, Hüseyin’e, Cemîl’e, Hacı Erkan’a — buradaki eski zâkirlere şeyhlik versem yaparlar. Bakın, şeyhlik yaparlar.

Nitekim ben itikâfa girdiğimde hiç müdâhale etmedim. Hattâ Mehmet Emin’e söyledim: «Benim Câfer’e, Adnan’a, Hüseyin’e bir şey söylemem, kendimle tenâkuza düştüğümü gösterir. Ben arkadaşları yetiştirdiğime inanıyorum.»

Mehmet Emin’in şâhitliği: «Bir perşembe günüydü efendim, ben sizi ziyârete gelmiştim. Siz dediniz ki: ‘Benim o üçüne herhangi bir şey söylememe de gerek yok; yaptıkları bir şeyi onaylamama da gerek yok. Biz bu kadar uzun zaman yol yürüdük; konuşmadan, istişâre etmeden de bir şeyler yapabiliriz, anlaşabiliriz, konuşabiliriz.’ Bunu da ilân et arkadaşlara demiştiniz.»

Allâh râzı olsun.


«İnsan Kendisiyle Tenâkuza Düşer»

İnsan kendisiyle tenâkuza düşer.

Yoksa ben kalkıp Adnan’a, Câfer’e, Hüseyin’e, Cemîl’e bir şey söyleyeceğim — «şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın» diye. Bu, benim kendimle tenâkuzum olur.

Benim onlara bir şey söylememe gerek yok. Yûsuf Hoca’ya bir şey söylememe gerek yok, Yûsuf’a bir şey söylememe gerek yok, Hacı Erkan’a bir şey söylememe gerek yok, İsmâil’e bir şey söylememe gerek yok, Ertan’a bir şey söylememe gerek yok. Açık açık konuşuyorum — veyâ Hasan’a bir şey söylememe gerek yok.

Bunu açık açık, net söylüyorum. Bakın, bu alınan öğretiyle, eğitimle alâkalıdır. Bu noktada kendimle tenâkuza düşmem.

Hacı Câfer telefon açar, «böyle böyle» der; ben «tamam Câfer, ne hükmettiysen devâm et» derim. Bu kadar basit. Yoksa kendimle tenâkuza düşerim.


İsim İsim: «Benim Bir Şey Dememe Gerek Yok»

Benim Murtazâ’ya bir şey söylememe gerek yok — bak, net söylüyorum. Murtazâ’ya böyle deyince bâzılarının canı sıkılıyor; ben öyle dedim diye birkaç kişi dergâhı terk etti.

Benim Cevdet’e bir şey söylememe gerek yok. Bakın, net ve açık söylüyorum bunları. Sebep şudur: Onlar bu noktada gerekli olan eğitimi almış vaziyettedirler.

Ben şimdi Yaşar’a ne diyeceğim? Bir şey söylememe gerek yok. Marangoza ne diyeceğim? Mobilyacı Burhan’a ne diyeceğim? Bir şey söylememe gerek yok. Ben Saîd’e ne diyeceğim? Kadir’e ne diyeceğim?

Bizim semâzenbaşı Ali nerede? Ali’ye ne diyeceğim ki ben? Erdoğan’a ne diyeceğim ki ben? Şimdi bu benim kendimle tenâkuzum olur.

Daha saymadığım arkadaşlar var: Mehmet Ali’ye ben ne diyeceğim? Nâki’ye ne diyeceğim ki? Ben bir şey demem Nâki’ye. Fâtih’e ne diyeceğim? Fâtih Gündüz’e hiçbir şey demem ben. Yûnus Kaba’ya ne diyeceğim ki? Hiçbir şey demem. Özer’e ne diyeceğim? Hiçbir şey demem. Gürcan’a ne diyeceğim? Hiçbir şey demem — bunların üzerinde şek ve şüphem olmaz. İsâ’ya ne diyeceğim? Hiçbir şey demem. Ahmet Can’a ne diyeceğim? Hiçbir şey demem.

«Genç çocuk» diyeceksiniz — işte Yûsuf orada; Yûsuf da dergâhın içerisinde büyüme, Ahmet Can da dergâhın içerisinde büyüme. Oradan geçelim: Efe’ye, Onur’a ne diyeceğim? Hiçbir şey demem.

İsim isim burada hepinizi sayarım, hepsini sayarım. Onlara bir şey dememe gerek yok. Bu, buradaki terbiye ile, yetişmeyle alâkalıdır.


Üstâd Vazîfesini Havada Bırakmaz

O yüzden üstâd bunu kendi sağlığında apaçık bir şekilde söylemelidir.

Üstâdım da söyledi; vazîfesini yerine getirdi. Bakın — vazîfesini yerine getirdi: söyledi, göçtü gitti. Allâh rahmet eylesin. Vazîfeyi havada bırakmadı.

Ahmet Duran abiyi de söyledi, beni de söyledi. Bitti.

Benim edebim, âdâbım, aldığım dergâh eğitimi ise «onun sağlığında şeyhlik yapamam» dedirtti. Aldık, kabûl ettik, kenara koyduk.

Bir kimse yetiştiyse üstâd ona söyleyecek.


Şeyhlik mi İlân Edilir, Mürşid-i Kâmillik mi?

Soru: «Efendim, şeyh sâdece şeyhliği mi ilân edebilir? Mürşid-i kâmil olduğunu ilân etmez mi?»

Yok, onu demez. «Üstâd olmuştur», «şeyh olmuştur» der — biter.

Meselâ «merâtibi tamamlamıştır» der. Merâtibi tamamladığı zaman o, aynı zamanda kuruldan icâzete alınmıştır — çünkü bir kurul vardır; o kuruldan icâzeti çıkmıştır.

Bâzısı çok enderdir: Önceden seçilmiştir. Önceden seçildiyse zâhirî olarak da çilesi tamamlanır. Öyle de olsa zâhiren bir yol yürütürler ona — bedâvadan bir şey olmaz yâni.


Ra’d 28’in Bâtınî Mânâsı

Soru: «Efendim, daha önce derslerinizde ‘her âyet-i kerîmenin bir zâhirî bir de bâtınî mânâsı vardır’ diye ifâde buyurmuştunuz. Buradaki ‘Dikkat ediniz! Kalpler ancak Allâh’ı zikirle itmînâna kavuşur’ âyetindeki zikri, bâtınî mânâda mürşid-i kâmil olarak eşitleyebilir miyiz?»

Cevap: Burada zâten o zikri, o kimseyi o hâle kavuşturacak olan sebep mürşid-i kâmildir. Zâten başka türlü kavuşamaz.

Bir üstâdı olacak onun. Üstâdsız o hâle gelemez.


Üstâdsız Gelinen Yer: Üçüncü Basamak

Üstâdsız üçüncüye kadar geliyorlar. Üçe kadar üstâdsız geliyorlar.

Ama üstâdları olmadığından, üçe geldiklerinde kendilerini «olduk» zannediyorlar.

Veyâhut bir üstâd da üçe geliyor — üçe geldikten sonra kendini bir şey zannediyor.

Ehil olmayan bir üstâd da onu «bir şey oldu» zannediyor. Karşısındaki bir iki rüyâ anlatıyor; o ehil olmayan üstâd, onun merâtibi bitirdiğini düşünüyor ve icâzeti veriyor.

Hâlbuki üçtedir. Hâlbuki üçte — biz de üçteyiz, daha yolun başındayız. Ama bir başkasında üçe gelen bir dervişe şeyhlik veriyorlar.


Bugünkü Şeyhlerde Rüyâ ve Hâl Yorumu Yok

Şu anda şeyhlik yapanların büyük bir çoğunluğunda rüyâ yorumu yok, hâl yorumu yok. Hâl de yok.

Şimdi düşünün: Bir dervîş, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin huzûruna gidecek, onu râbıta edecek, orada bir mesele olacak — ve üstâdın haberi olmayacak. Öyle mi?

Üstâd ise… işte İsmâil’in hâli: Ben daha bir şey konuşmadan İsmâil «şeyhim ‘söyleme’ dedi» dedi. Ben de «söyleme» diyorum.

Ama içi gubur gubur yapıyor; sevincinden söyleyecek, içi kaynıyor. Güneşte kalmış çömleğin kumu oynadığı gibi öyle oynuyor içi. «Söyleyecek» diyorum; «söyleme» diyorum. «Şeyhin sana ‘söyleme’ dedi» diyorum. Kafasını sallıyor: «Öyle dedi» diyor.

Bu yollarda «gören gördüm demez» demişler ya — bu da o hesap.


Rumûzu Kim Çözecek?

Ama o dervîş hâl anlatırken, rüyâ anlatırken o üstâdın onun rumûzunu çözmesi gerekir.

Peki neyle çözecek? Ona kalbî, mânevî ilim lâzım.

Verildiyse çözecek; verilmediyse nasıl çözecek?

Hazret-i Google’a sormakla olmuyor. Adam gelir, huzûruna oturur: «Efendim, benim bir rüyâm var» der ve rüyâyı anlatır — yanında Hazret-i Google yok. Rüyâsını tevîl edeceksin.

Yâhut zikrullâhta bir hâl gördü; geldi sana dedi ki: «Ben şu anda zikrullâhta böyle gördüm.»Hadi, söyle bakalım ne olduğunu.


Bu İş Ezberle Olmaz

Bu iş fıkıh ilmi gibi değildir ki okuyup ezberleyesin. Hadîs ilmi gibi değildir ki okuyup ezberleyesin. Hâfızlık gibi değildir ki okuyup ezberleyesin.

«Yazılı bir kitabı var mı bunun?»«Var, bir ton kitap var.»Ama hiçbirisi zamâna cevap vermez.

Şimdi adam telefonla konuşuyor. Bin yıl önce telefon var mıydı? Yok. Nasıl cevap vereceksin?

Veyâhut bugünün bir âletini, bir mekanizmasını kullanıyor — nasıl cevap vereceksin?


Aynı Rüyâ, Ayrı Tevîl

Bir misâl: Özer de Nâil de aynı merkezden rüyâ görebilirler; benzer rüyâ görürler. İkisi de şeyhlerini gördü.

Ama Nâil’in tevîli ayrıdır, Özer’in tevîli ayrıdır.

Çünkü o, ikisinin de kalbî durumuyla alâkalı bir şeydir. İkisinin de gördüğü rumûzda ayrı birer rumûz vardır.

Birisi der ki: «Üstâdım, seni rüyâmda gördüm; şöyleydi, böyleydi.» Öbürü der ki: «Üstâdım, seni rüyâmda gördüm; şöyleydi, böyleydi.»İkisinin rüyâsında iki ayrı rumûz vardır.


Bir Rüyâda Kaç Rumûz Vardır?

Hattâ bir rüyâda iki, üç, dört rumûz vardır; beş rumûz, altı rumûz vardır. Bir rüyâda yedi rumûz vardır.

Sen bütün rumûzları birleştirirsin — o kalpte birleşir. Rumûzları birleştirir, ona tevîl verirsin.

Veyâhut o kimse iki rumuzlu görmüştür; iki rumûzun tevîlini verirsin.

Peki bunu şimdi nereden bilecek? Bizim arkadaşlar bilirler: Rüyâda rumûz vardır.

Rumûz ne demek? Rüyânın özü. Hani «Kur’ân’ın özü Fâtiha’dır» derler ya — bu da onun gibidir: Rüyânın içerisinde bir öz vardır; işte o rumûzdur.


Rüyâ Yazana Râbıta Etmek Gerekir

Nâki bana bir rüyâ yazdı — «yazın bana» diyorum. Ben Nâki’yi tanıyorum; Nâki rüyâyı yazsa ben bilirim.

Ama tanısam da tanımasam da ne olacak ki? Allâh beni affetsin, böyle konuşmak istemem.

Yâni rüyâ göreni râbıta et; onun rüyâsını çöz. Mesele budur.


Dünyânın Dört Bir Yanından Rüyâ Yazıyorlar

Amerika’da dervîş var, yazıyor. Kanada’da dervîş var, yazıyor. İngiltere’de dervîş var, yazıyor. Hollanda’da, Belçika’da, bilmem nerede dervîş var, yazıyor. Endonezya’da dervîş var, yazıyor.

Bildiğin rüyâ yazıyorlar.


Endonezya’dan Gelen Rüyâ

Endonezya’daki birine rüyâsını yazdım: «Böyle böyle; Allâh hayra çevirsin.»

O da gitmiş, Endonezya’da başka bir şeyhe söylemiş: «Rüyâ gördüm, böyle böyle oldu; şeyhim böyle tevîl etti.» Ve eklemiş: «Benim Türkiye’de şeyhim var.»

O şeyh demiş ki: «Benden üstün — sakın onu bırakma.»

Sonra «tanışmak isteriz onunla» demiş. Endonezya’dan yazıyor: «Böyle böyle, tanışmak istiyor.» Ben de dedim ki: «Nasıl tanıştırabilirim seni? Ben de Endonezya’ya gelemem.»

Yâni o oturduğun yerde öyle olmuyor bu iş. Allâh bizi affetsin.


Kaynakça

Kur’ân-ı Kerîm, Ra’d 13/28 — «İman edenler ve kalpleri Allâh’ın zikriyle tatmin olanlar… Dikkat ediniz! Kalpler ancak Allâh’ı zikirle itmînâna kavuşur.» Sohbetin ana âyeti; zikrin îmândaki yeri ve âyetin bâtınî mânâsı bu âyet üzerinden tartışılır.

Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ 4/142 — «O münâfıklar ki Allâh’ı ancak az zikrederler.» Zikri terk etmenin münâfıklık alâmeti sayılması bu âyete dayandırılır.

Kur’ân-ı Kerîm, Ankebût 29/45 — Zikrullâhın «en büyük iş» olarak nitelendirilmesi; zikrin terk edilemezliği bahsi.

Kur’ân-ı Kerîm, Bakara 2/3 — «İman edenler, namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk edenler.» Îmândan sonra gelen unsurlar sorusunun örnek âyetlerinden.

Kur’ân-ı Kerîm, Asr 103/3 — «…hakkı ve sabrı tavsiye edenler.» Îmân-amel ilişkisi sorusunda zikredilir.

Hadîs-i Şerîf — «Kişi sevdiğiyle berâberdir» — Bir kimse bir topluluğu sevse, onların amellerini işleyemese dahi sevgisi sebebiyle onlardan sayılır. Hem silsileye muhabbet hem de kötüyü sevmenin vebâli bu hadîsle îzâh edilir.

Hz. Ömer radıyallâhu anh fetvâsı — Eşler arasında ilişki sıklığına dâir «üç ayda bir» ölçüsü; eşinin ilgisizliğinden şikâyet eden hanımın sorusunda nakledilir — ancak erkeğin bu asgarîye sığınmaması gerektiği husûsen belirtilir.

Bedîüzzamân Saîd Nursî, Mektûbât, 29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvîh — «Tarîkattan nasîbi olmayan ve kalbi harekete geçmeyen bir kimsenin bugünkü zındıkanın karşısında îmânını koruması müşkilleşmiştir; ammâ âdî, samîmî bir ehl-i tarîkat, silsile-i meşâyihe duyduğu muhabbet cihetiyle aslâ ümîdini kesmez.» Sohbetin omurgasını kuran metin; bâzı baskılardan çıkarıldığı da belirtilir.

Abdülkādir Geylânî Hazretleri ve Ahmed er-Rifâî Hazretleri — Silsile-i meşâyihe duyulan muhabbetin misâlleri olarak zikredilir.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri — Vefâtından önce kimseye şeyhlik icâzeti vermediği; nakīb-nükabâ icâzeti verdiği dört isim ve damadı Gālip Efendi hakkındaki sözü — icâzetin ilân şartı bahsinin merkezinde yer alır.

Kâzım Efendi — Bosna’da Gazi Hüsrev Bey Câmii önünde ve Irak-Sûriye’de para karşılığı icâzet yazıldığına dâir nakli.

Mustafa Özbağ Efendi, «723. Dergâh Sohbeti» — Bu yazının kaynağı olan sohbetin tam kaydı; yukarıdaki bütün bahisler bu sohbetten derlenmiştir.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

Ek kaynaklar:

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid-i Kâmil, İntisâb, İcâzet, Silsile, Zikrullâh, Râbıta, Seyr u Sülûk, Nefs-i Mutmainne. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı