Cuma, 21 Ağustos 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Aile Üzerine ·

722. Dergah Sohbeti | Evin İaşesi Kime Ait? Nafaka, Takı ve Adâlet

Baştan sona soru-cevap bir dergâh sohbeti: Mevlânâ ve Şems hakkındaki uydurma iddiâlara cevap, evin iaşesinin erkeğe âit oluşu, eşin parasına ve takısına el uzatmanın hükmü, rüyânın tevîli ve anne-babanın evlâtlar arasında adâleti.


Table of Contents

Soru-Cevap: Mevlânâ ve Şems Hakkında Uydurulan Bir İddiâ

Soru: «Bir dervîş, Hazret-i Mevlânâ’nın Şems’e ‘efendim nefsim çok kabardı’ dediğini; Şems’in de hanımını boşayıp Mevlânâ Hazretleri’ne nikâhladığını söyledi. Bu nedir? Bunu toplulukta nasıl söyleyebilir?»

Bunu söyleyen câhil bir insandır. Câhil; bir şeyi araştırmadan, bakmadan, görmeden, incelemeden — sırf kulaktan dolma sözlerle konuşan insandır.

Şimdi bu kimse hem Hazret-i Mevlânâ ile hem de Şems-i Tebrîzî ile nasıl helâlleşecek?

Târihî gerçek şudur: Şems-i Tebrîzî Konya’ya geldiğinde bekârdı. Hattâ tekrar Tebriz’e dönünceye kadar da bekârdı. Sonradan Tebriz’de evlendiğine ve çocuklarının olduğuna dâir bir rivâyet vardır. Ama kesin olan şudur: Hazret-i Pîr’e gelinceye kadar bekârdı.

Bunun bir sebebi de şudur: Şems-i Tebrîzî’de biraz kalenderîlik vardır. Kalenderîler; ev, yurt, han, hamam, ticâret gibi şeylerden uzak duran, kendilerini Allâh yoluna adamış, Allâh yolunda koşturan kimselerdir. O devrin kalenderîlerinde bir mekânda, bir noktada durma yoktur.


«Bu Dervîş Değil, Devrilmiş»

Bu sözü söyleyen kimse için şunu söylemek durumundayım: Bu dervîş değil, devrilmiş.

İnsanlar bâzı şeyleri konuşurken, eğer o târihî bir meseleyse delîlli konuşacak. Onunla alâkalı bir ispat getirecek, bir kitap getirecek: «Bunu kim söylemiş? Hangi kitapta geçiyor?»

Çünkü bunlar sıkıntılı meselelerdir. Büyük zâtlar hakkında konuşurken dikkatli olmak gerekir.

Ölçü şudur: Dervîş, kesin bir bilgiye sâhip değilse bu tip şeyleri konuşmaz. Kesin bilgin varsa otur konuş — ama o zaman da ölçü getir, kitap getir; «şu târihçinin eserinde geçiyor» de. Hazret-i Mevlânâ ve Şems-i Tebrîzî’nin hayatlarıyla alâkalı târihî kitaplar vardır; insan açar, oradan bakar, teyîd eder.

Bunlar, Hazret-i Mevlânâ ve Şems-i Tebrîzî düşmanlarının uydurduğu şeylerdir. Her devirde mürşid-i kâmiller herkes tarafından sevilmez; her devirde düşmanları, dedikoduları, lâfları çok olur. Bu, o devirden sonra da devâm eder. Tamam — ama bunun bir târihî vesîkası olması lâzımdır.


«Ürümesini Bilmeyen Köpek Sürüye Kurt Getirir»

Târifim ağır olacak ama bir atasözü vardır: «Ürümesini bilmeyen köpek sürüye kurt getirir.»

Bunlar aslı astarı olmayan sözlerdir. Dervîş dediğin, aslı astarı olmayan şeyleri konuşmaz; ölçülü konuşur, edepli konuşur.

Çok mu lâzım bunu konuşmak? Kur’ân yetmedi mi konuşmak için? Sünnet-i seniyye yetmedi mi? Fıkıh yetmedi mi? Hadîsler yetmedi mi? Buna mı kaldınız konuşmak için?

Şunu düşünün: Önünüzde konuşulacak bir deryâ var. Kur’ân var, sünnet var, fıkıh var, hadîs var, ehl-i sûfînin asırlardır yazdığı eserler var. Bunların hepsi dururken, insan neden gidip vesîkası olmayan bir dedikoduyu mevzû eder?

Sebebi şudur: Dedikodu kolaydır. Okumak, araştırmak, teyîd etmek zahmet ister; kulaktan duyduğunu aktarmak ise hiçbir zahmet istemez. Onun için bu yolda konuşmanın da bir edebi vardır: Bilmediğin yerde susmak, bilmenin bir parçasıdır.


Dinleyenin de Bir Sorumluluğu Vardır

Bunu dinleyenler de bir şey söyleyecek. Diyeceksiniz ki: «Kardeşim, böyle boş konuşma. Bizim vaktimizi alma. Sen ne diye fitne çıkarıyorsun? Bilir bilmez konuşuyorsun.»

Üstelik bu, bir toplulukta konuşuluyor. Topluluğu ifsâd ediyor, topluluğu bozuyor.

Şunu unutmayın: İftirâ, gıybet ve dedikodu durduğu yerde durmaz. Siz orada kaldığını zannedersiniz — kalmaz. Dedikoducular ve iftirâcılar o sözü alır, bir başkasına götürürler; oradan bir başkasına gider, oradan bir başkasına. Sonunda derler ki: «Mustafa Efendi’nin dervişleri böyle söylüyor.» Ne yapacaksınız o zaman? Allâh muhâfaza eylesin.


Soru-Cevap: «Kocam Arabasını Vermiyor»

Soru: «Araba kullanmak istiyorum, kocam bir türlü vermiyor. Ehliyetim var, gāyet de güzel kullanıyorum ama kocam güvenmiyor.»

Önce şunu söyleyeyim: Cenâb-ı Hak sana bir araba nasîb eylesin.

Fıkhî cihetten: Erkekler eşlerine arabalarını vermek zorunda değildir; eşlerine araba almak zorunda da değildir. Bu, erkeklerin mutlakā yapması gereken bir vazîfe değildir.

Peki alabilir mi? El-cevap: Alabilir. Bâzen erkeklere çocukları okula getirip götürmek zor gelir, bir yere getirip götürmek zor gelir; hâli vakti yerinde olan eşine bir araba alır.


Arabanın Öbür Yüzü: Bütün Yük Kime Biner?

Ama burada bir latîfe var, dikkatinizi çekeyim. Hanımlar «adam bana araba aldı» diye bir seviniyorlar, bir seviniyorlar…

Hâlbuki araba alındığı andan îtibâren bütün yük size biner. Adamın sözü basittir: «Altında araba var, git al.» «Altında araba var, git çocuğu götür.» «Çocuk hasta oldu — altında araba var, götür hastâneye.»

Çocuk hastânede yatıyor: kim gidip geliyor? Annene gideceksin: çocuğun eşyaları, çantası, arabası, bezi — bir sürü şey taşınıyor. Kim götürüyor seni? Kendin gidiyorsun.

Tabiî böylece adamlar rahat eder. Gerçekten bu konuda erkeklerin kafası basmıyor: Bir araba al, hanımın altına koy; kendi işini kendisi görsün, gitsin gelsin — sen de keyfine, işine bak. Allâh bizi affetsin.


Soru-Cevap: Tedâvi İmkânı Olmayan Bir Kardeşimiz

Soru: «İki defâ düştüm; birinde çocuktum, birinde on sekiz yaşındaydım. Beynimde sıkıntı var, sigortam yok, tedâvi olamıyorum. İki haftadır gözüm görmüyor. Duânızı bekliyorum.»

Rabbim şifâlandırsın inşâallâh.

Şunu araştırın: Bildiğim kadarıyla on sekiz yaşına kadar devlet tedâvisi ücretsizdir. Bu konuda bilgisi olan kardeşler yardımcı olsun.

Eğer on sekiz yaşını doldurduysa, hemen kendisine sigortalı bir iş bulsun. Rabbim inşâallâh denk getirir. Bu tip durumlarda cemaat olarak da birbirimize sâhip çıkmamız gerekir.


Soru-Cevap: Rebîülevvel Ayında Ne Yapmalı?

Soru: «Rebîülevvel ayına giriyoruz. Bu ay içinde yapmamız gerekenler hakkında bilgi verir misiniz?»

Cevâbım sâdedir: Kur’ân ve sünnete sımsıkı yapışın. Farz ibâdetlerinizi yerine getirin. Nâfilelerle Allâh’a yaklaşmaya çalışın. Allâh’ı sevin, Allâh’ı zikredin.

Yâni ibâdetleriniz aya göre, güne göre değişmesin. Değişecekse Ramazan ayı ve kurban bayramına on gün kala olan husûsî hâller müstesnâdır.

Ben bu tip şeylere çok îtibâr etmiyorum. Asıl ölçü şudur: Az ama devamlı olan makbûldür. Belirli bir ayda coşup sonra sönen bir ibâdet değil, süreklilik arz eden bir kulluk lâzımdır.


Soru-Cevap: Rüyâda Verilen Emirler Tevîl Gerektirir mi?

Soru: «Mürşid-i kâmilin, mürîdin rüyâsında ‘yap, sat, al, bu böyle olacak’ gibi günlük hayâtıyla ilgili sözleri gerçekte de söylemiş gibi midir, yoksa tevîle ihtiyaç var mıdır?»

Bütün rüyâların tevîle ihtiyâcı vardır. Bilhassa üstâdını gördüyse, pîrleri gördüyse, üstâddan yukarı doğru birilerini gördüyse — bu rüyâlar muhakkak tevîl ister. Tevîlsiz söz konusu değildir.

Nitekim İbrâhîm aleyhisselâm da oğlunu kurban etmesini rüyâsında görmüş ve gereğini yapmaya kalkmıştı. İbn Arabî bunu tefsîr ederken der ki: «İbrâhîm aleyhisselâm rüyâyı tevîl etmedi; tevîl etmiş olsaydı çocuğunu kurban etmeye gitmezdi.» Bu ayrı bir bahistir, ama meselenin ağırlığını gösterir.


Rüyâlarınızı Yazın

Bâzı kardeşler bütün rüyâlarını yazıyorlar, etkisinde kalıyorlar. Buna bir şey demiyorum — yazsınlar, problem değil.

Ammâ ve lâkin özellikle şunlar mutlakā yazılmalıdır: Bir kimse rüyâsında üstâdını, üstâdının üstâdını, pîr efendileri, imamları, sahâbeleri, peygamberleri veyâ Kâbe’yi görüyorsa — bu rüyâların muhakkak tevîle ihtiyâcı vardır.

Bunları yazsınlar, merak etmesinler. Belki günü gününe okuyamıyorum; bu ara sağlık problemleri de var. Ama boş kaldıkça okumaya ve cevaplandırmaya gayret ediyorum.


Soru-Cevap: «Yirmi Yıldır Kocamın Borçlarını Ödüyorum»

Soru: «Yirmi seneyi aşkın süredir evliyim. Evlilik sürem boyunca çalıştım ve aldığım son kuruşa kadar evime harcadım. Kocam yıllardır ticâret yapmaya çalışıyor ama hep ‘borcum var’ diyerek evi geçindirmekte zorlanıyor. Eşimin sürekli borç yakınmalarından dolayı tazmînâtımı ve âilemden gelen mîrâsımı da evin ihtiyaçlarına ve eşimin borçlarına harcadım. Sizin sohbetlerinizi dinledikçe kocama para vermemeye çalıştım ama olmuyor; bir şekilde beni mecbûr bırakıyor. Bana ne önerirsiniz?»

Ölçü açıktır: Bir erkek evini geçindirmekle sorumludur. Evinin, çocuklarının iâşesini; giyimini, kuşamını, yemesini içmesini karşılamakla mükelleftir.

Bunu karşılayamayacak olan bir kimse evlenmesin. Evlenecekse, evleneceği hanıma bunu baştan söylesin: «Ben evimin ihtiyaçlarını karşılayamam; bunu bilmiş ol.» Kadın bile bile kabûl ederse evlenebilir; bunda bir sıkıntı yoktur.


Zengin Hanım Fakîr Eşine Zekât Verebilir mi?

Bu meselenin fıkhî bir tarafı daha vardır: Hanefîlere göre zengin bir kadın, fakîr olan kocasına zekâtını verebilir.

O zaman kadın zekâtını kocasına verir, kocası da o zekâtla geçinir mi? Evet, geçinir. Çünkü erkek zâten baştan «ben evi geçindiremem» demiştir; kadın da bunu bilerek kabûl etmiştir. Eyvallâh.

Ama öbür türlü bu iş istismâr edilir. Ve bugün olan tam da budur.


Erkeklerin Tembelleşmesi ve Bitmeyen Borçlar

Biz günden güne Kur’ân ve sünnetten uzaklaşıyoruz; bu mevzûda da uzaklaşıyoruz. Erkekler günden güne tembelleşiyorlar.

Meselâ erkek evleniyor. Evleninceye kadar bir sıkıntı yok. Evleniyor — ve borcu bitmiyor. Babasının borcu bitmiyor, annesinin borcu bitmiyor, abisinin borcu bitmiyor, kız kardeşinin borcu bitmiyor.

Kadının çalışıp kazandığı parayı alıyor, onlara borç veriyor. Sen kadının parasından niçin veriyorsun? Kadını niçin borçlandırıyorsun? Kadın bunları ödemek zorunda mı?


Takılara El Uzatmak

Bir başka usûl daha var: Bir şekilde gidip kadının takılarını alıyor. Düğünde takılmış takıları, bir yolunu bulup kadının elinden alıyor.

Niçin? «Babasına lâzım, annesine lâzım, abisine lâzım, amcasına lâzım; şuraya sıkışmış, buraya sıkışmış…»

Sen niçin alıyorsun kadının takılarını? O takılar kadınındır; kadın onları istediği gibi harcar, değerlendirir. Sen niçin istiyorsun?

Daha beteri de var: Dakika bir, gol bir — evlendiğinin sabahı adam kadının takılarını alıyor, düğün borçlarını ödeyecek. Bunlar benim bizzat dinlediğim vak’alardır. Yâhu hiç olmazsa üç gün bekle, beş gün bekle, bir ay bekle.


«Adam Gibi Söyle»

Söyleyeceğim şey biraz ağır gelecek ama söyleyeyim: Adam gibi söyle.

De ki: «Ben evlenir evlenmez, ertesi sabah bütün takılarla düğün borçlarını ödeyeceğim.» Belki de o zaman kız diyecek ki: «Ben düğün filan istemiyorum; biz normal bir şey yapalım.»

Ama hayır — adam hava atıyor, düğün yapıyor, salonlar tutuyor. Ertesi sabah kadında ne kadar takı varsa hepsini alıyor. Yâhut on gün sonra, yirmi gün sonra… Bâzen de adamın babası arıyor: «Takıları ver.»

Bunlar benim öğrendiğim adamlıktan uzak şeylerdir.

Bir de şunu görün: Bu iş sâdece bir mal meselesi değildir. Bir kadının düğün gecesinin ertesi sabahı takılarının istenmesi, o evliliğin daha ilk gününde bir güven kırığı açar. Mal geri gelir, ama o kırık kolay kolay kapanmaz.

Onun için diyorum ki: Söyleyeceksen baştan söyle. Baştan söylenen bir zorluk insanı incitmez — gizlenip sonradan çıkan bir talep incitir.


Baba Terbiyesi: «Anamın Patlıcanı» Kıssası

Ben dindar olmadan önce, Müslüman olmadan önce bir adamlık öğrendik biz. Benim öğrendiğim adamlıkta bu yoktur.

Bunu bâzen insanlara örnek olsun diye anlatıyorum. Annem, anneannemin bahçesinden iki tâne küçücük patlıcan koparmış. Bizim Bayındır yerli yemeği vardır — pirinçli patlıcan; annem onu çok sever. Babam ise hayâtta sebze yemez; ete, böreğe, kuru baklagile evet — sebzeye hayır. Ama anneme de «yeme» demez.

Annem o pirinçli patlıcanı yapmış. Bir lokma aldı ve dedi ki: «Mis gibi… Anamın patlıcanı mis gibi kokuyor.» Babam kaşının altından bir bakış fırlattı — o bakış normal bir bakış değildi. Annem ikinci lokmayı aldı, yine söyledi. Üçüncüde de söyleyince babam tabağı aldı, duvara vurdu.

Babam bu konuda profesyoneldi: Tabağı keskinlemesine atmaz, duvara yatık vurur — içindekiler dökülür. Vurdu; her şey aşağı indi. Tek kelime yok. Kalktı, yürüdü, gitti.

Mesele neydi? «Anamın patlıcanı» denmesi. Adam bunu kaldırmıyor. Sonra ben anneanneme dedim ki: «Temizle, birazdan gelecek.» Çünkü babamın rutini belliydi: Sinirlenir, yapacağını yapar, yarım saat sonra gider; köfte ekmek, yanına tahin helvası ve yoğurt alır gelir. Sofra yeniden kurulur, sıcak sıcak yenir.


«Eşimizin Malına Gözümüzü Bile Dikmeyiz»

Biz bunu öğrendik: Biz eşimizin parasına, puluna, malına, mülküne dokunmayız. İstemeyiz de. Gözümüzü bile dikmeyiz. Bizi ilgilendirmez; ne varsa onu yeriz.

Babam annemin parasına puluna hiç karışmazdı. Her cuma anneme para verirdi — cuma bizim oranın pazarıdır. «Ne yaptın? Ne aldın? Nereye harcadın? Ne kadar harcadın?» — hiç sormazdı.

Hattâ şu vardı: Anneannem ne kadar iyi zeytin yaparsa yapsın, babam ağzına koymazdı; eve bile katmazdı. «Anneannenden bir şey gelsin» dediğini hiç hatırlamıyorum.

Bizim baba terbiyesi budur; bizim bildiğimiz adamlık budur.


«Şeyhim ‘Evlen’ Dediği İçin Evlendim»

Ben İslâm’la tanışınca gördüm ki her şey adama bağlı: Eve, barka, çoluğa çocuğa — her şeyden adam sorumlu. Büyük bir sorumluluk.

Açıkça söyleyeyim: Ben şeyhim «evlen» dediği için evlendim. Çünkü evlilik hukûkuna baktım ve dedim ki: «Mustafa Özbağ, senin buna gücün yetmez.»

O zaman için biz günlük çalışıyor, günlük yiyorduk; kenarda paramız pulumuz yoktu. Bana sorduklarında «evlenmeyi düşünmüyorum» diyordum — ve bunun sebebi sâdece ekonomiydi, başka hiçbir şey değildi.

Çünkü evlendiğinde eşine, eşinin annesine babasına yâhut eşinin parasına muhtâç olmak vardır. Bu benim için uygun bir şey değildi.


«Tahtanın Üstüne Evleneceğim» De

Olabilir mi? Olabilir. Ama hiç olmazsa bunu fütursuzca yapma. Kadın çalışacak, adam yiyecek; adamın hep borcu olacak, borcu bitmeyecek… Alma kardeşim, yapma.

Evlenecek misin? De ki: «Ben tahtanın üzerine evleneceğim.» Tahtanın üstüne evleneceksen gel — bu kadar. «Ben borca girmem, ben borçla evlenemem» de. Bitti.

Yâhut de ki: «Benim yirmi lira gelirim var; yirmi lirayla geçineceksen gel.» Hattâ yirmi liran varsa «ben on beş liralık yaşarım, on beş liralık bakarım» de.

«Ben sana marka elbiseler alamam; seni marka lokantalara götüremem» de. Gidip orada iki lokma et için dünyânın parasını vermek benim aklımın alacağı bir iş değil. Bunu söylemek ayıp değildir.


«Hayat Müşterek» Lâfı

Bize şunu öğrettiler: «Hayat müşterektir.» Allâh Allâh — nereden müşterek? Nesi müşterek? Nasıl müşterek?

Kadın da çalışıyor, erkek de çalışıyor. Peki berâber mi giriyorsunuz mutfağa? Her akşam yemeğini kim yapıyor evde?

Sabah kahvaltısını kim hazırlıyor? Berâber mi hazırlıyorsunuz? Bir gün erkek, bir gün kadın mı hazırlıyor? «Hadi bugün sıra sende — ben rafadan yumurta istiyorum.» Ertesi gün sıra sende… Böyle mi oluyor?

Ütüyü kim yapıyor? Kadın. Kahvaltıyı kim hazırlıyor? Kadın. Akşam yemeğini kim hazırlıyor? Kadın. Çocuğa kim bakıyor? Kadın. Hani hayat müşterekti?

Bu konularda keskin konuştuğum düşünülebilir — ama Kur’ân ve sünnet ölçüsü budur: Evin iâşesi ve bakımı, çocukların iâşesi ve bakımı erkeğe âittir.


Yirmi Yıllık Borcun Helâlleşmesi

Şimdi soruya dönelim. Adamın normal zamanları olur, sıkıntılı zamanları olur, darlık zamanları olur — bu herkes için geçerlidir. Ama bunun bir biteceği nokta olması lâzım.

Yirmi yıldır kadın borç ödüyor. Kimin borcunu? Adamın borcunu. Yirmi yıl!

O hâlde adamın kadından helâllik alması lâzım. Hesâbını da yapalım: Bugünkü asgarî ücret üzerinden hesaplayın — aylık asgarî ücreti alın, on iki ile çarpın, sonra yirmi ile çarpın. Ortaya milyonlarca liralık bir rakam çıkar.

Hoş gelmedi değil mi kulağa? Ama hak hesâbı böyledir.

Şunu iyi anlayalım: Bu rakamı söylerken maksadım kimseyi köşeye sıkıştırmak değil. Maksadım şudur: Kul hakkı, «biz âileyiz, aramızda hesap olmaz» denilerek ortadan kalkmaz. Âile olmak hakkı yok etmez; sâdece onun konuşulmasını zorlaştırır.

Onun için burada yapılacak şey helâlleşmektir. Hanım gönül rızâsıyla helâl ederse mesele biter — ama helâlleşme talebinin sâhibi erkektir. «Nasıl olsa aldırmaz» diye beklemek, hakkı ortadan kaldırmaz.


İslâm Hukûkunun İnceliği: On Günlük Misâfirlik

İslâm hukûkunun ne kadar ince düşündüğünü gösteren bir misâl vereyim.

Bir kız çocuğu nikâhlansa ve nikâhlı olduğu hâlde babasının evinde üç gün, beş gün, on gün kalsa — damat o günlerin masrafını kayınpederine ödeyecektir. Diyecek ki: «Benim nikâhlı eşim senin evinde on gün kaldı; on günlük yeme, yatma, elektrik, su, doğalgaz ne tutuyorsa işte bu.»

Vermezse hak geçer.

Şimdi erkekler diyorlar ki: «Nikâhı kıyalım.» «İyi, kıyacaksın; peki kaç ay duracaksınız?» «Üç ay.» O zaman diyorum: «Üç aylık masrafı orada vereceksin.» Bana bakıyor — okumamış ki, bilmiyor ki.

Gitse kızın babasına «on gün eşim sizde kaldı, ne kadar tutuyor?» dese, herhâlde iyi karşılanmaz. O ayrı mesele. Ama İslâm hukûku bu kadar ince düşünmüştür.


«Kadının Parasını Kıtır Kıtır Yiyeceğim» Diyen Adam

Bir kimseden öyle soğudum ki anlatamam. Bana dedi ki: «O kadının parasını kıtır kıtır yiyeceğim. Onun parasını, malını, mülkünü kıtır kıtır yiyeceğim.» — Kendi eşinden bahsediyor.

Dondum kaldım; buz gibi soğudum o adamdan.

Dedim ki: «Yâ bu nasıl bir adamlık? Bu nasıl bir nefret?» Adam kinle, nefretle karısının malını mülkünü yemekten bahsediyor. Allâh muhâfaza eylesin.


Çalışın: «Gezen Tilki Yatan Aslandan Hayırlıdır»

O yüzden çalışın. Âyet-i kerîme ile sâbittir: «Çalışın; Allâh da, Resûlü de, mü’minler de sizin çalışmanızı görecektir.»

Eşlerinizin parasına, puluna, malına, mülküne gözünüzü dikmeyin. Eşlerinizin düğündeki takılarına, kendilerine verilen hediyelere gözünüzü dikmeyin. Bu, anne-babanızın malı dahi olsa gözünüzü dikmeyin.

Bu konuda şüpheye de düşmeyin: Cenâb-ı Hakk’ın lütfu geniştir, ikrâmı geniştir, fazlı geniştir. Allâh’a güvenin, Allâh’a dayanın ve gayret edin. «Yolumuzda mücâhede edenlerin yollarını açarız» buyuruluyor.

Üstâdımın meşhur bir sözü vardır: «Oğlum, gezen tilki yatan aslandan hayırlıdır.» Yâni gezen tilki rızkının peşinde koşturuyordur.

Ben on altı yaşında babasız kaldım; o günden beri çalışıyoruz, gayret ediyoruz. Ben hâlâ çalışıyorum. Utanmayın çalışmaktan — Allâh ticâreti helâl kıldı, çalışmayı helâl kıldı; kenarda oturmayı helâl kılmadı.


Evleriniz Zikirhâne Olsun

Allâh yolunda da koşturun; durduğunuz yerde durmayın. Haftanın üç-dört günü ders yapın, derse gidin. Evinizi derse açın, zikrullâha açın.

Bir evde zikrullâh halakası kurulmuyorsa o ev vîrânedir, yıkıntıdır.

Evleriniz süs olmasın; evleriniz firavun evi olmasın, deccâl evi olmasın. Evleriniz zikirhâne olsun: Kur’ân okunan ev olsun, Kur’ân öğretilen ev olsun, zikir yapılan ev olsun, namaz kılınan ve oruç tutulan ev olsun.

Bakıyorsunuz — ev süslü, lüks; koltuklar on numara, perdeler on numara, halı on numara. Ama içinde Allâh zikredilmiyor. Bu sözüm herkesedir.

Ya evinizi açın, ya kendiniz gidin. En az bir dervîş, gün aşırı bir derse gitmelidir. Hayat gelip geçiyor, ömür gelip geçiyor; size Allâh’ın zikri ve Allâh yolundaki hizmetiniz kâr kalacak. «Evde otur, yayıl, oh ne güzel» — böyle bir dervişlik yoktur. Dervîş gündüz işine bakar, gece dervişliğine bakar.

Dikkat edin, bu iki mesele — çalışmak ve zikir — birbirinin rakîbi değildir. Gündüz rızkın peşinde koşmak da ibâdettir; gece zikrullâha koşmak da ibâdettir. Biri diğerinin yerine geçmez ve biri diğerine bahâne edilmez.

«İşim çok, derse gidemiyorum» de­meyin; «zikrim var, işe bakamıyorum» de hiç demeyin. Bu yol ikisini birden ister — ve zâten bu yolun zorluğu da, bereketi de buradadır.


Çocuklarınıza Hizmeti Öğretin

Bir başka mesele: Şimdi çocuklarımız hizmet etmeyi bilmiyor — erkek çocuklar da, kız çocukları da.

Eve misâfir geliyor, koskoca çocuk odadan dışarı çıkmıyor. Çık, gelene hizmet et: çay götür, kahve götür, bir şey yap.

Ben bunu bizzat gördüm: Bursa dışında bir iftâra götürdüler. Adam boyuna sofraya yemek taşıyor; oğlu odasında. Üstelik oğlan küçük de değil — on altı, on yedi yaşında. On yedi yaşındaki bir delikanlı bir tabak tutamaz mı, bir hizmet edemez mi?

Kız çocukları prenses, erkek çocukları prens olmuş; anne-babalar da hizmetçi. «Anne, benim çayımı katsana.» Kaç yaşındasın kızım? Kalk, kendin kat. Erkek çocuk da annesine babasına hizmet ettiriyor.

Bununla düzen kaçıyor, sistem bozuluyor — Kur’ân-sünnet sistemi bozuluyor ve insanlar bunun farkında değil. Çocuklarınızı hizmete alıştırın.

Şunu da ekleyeyim: Hizmet, çocuğa yüklenen bir angarya değildir; çocuğa kazandırılan bir hâldir. Hizmet etmeyi öğrenen çocuk, karşısındakini görmeyi öğrenir; kendinden başkasının da bir ihtiyâcı olduğunu öğrenir.

Hizmet etmeyi öğrenmeyen çocuk ise yarın eş olduğunda, anne-baba olduğunda, dervîş olduğunda hep alan tarafta kalır. Çünkü küçükken verilmeyen bir terbiye, büyüyünce kendiliğinden gelmez.


Soru-Cevap: Allâh Kendisini Sever mi?

Soru: «Allâh kendisini sever mi?»

Sevmez mi? Kendisinden nefret mi edecek — hâşâ!

Bu suâlin cevâbı bu kadar açıktır. Cenâb-ı Hak kemâl sıfatların sâhibidir; noksanlık O’na nisbet edilemez.

Bâzen böyle sorular geliyor ve insan «bu da mı sorulur» diyor. Ama sorulmasında bir fayda var: Sorulmayan soru, insanın içinde bir düğüm olarak kalır. Sorulduğunda ise cevâbı çoğu zaman bu kadar sâde çıkar.


Soru-Cevap: Dersi Telefondan Bakarak Çekmek

Soru: «Bir dervişin günlük dersini telefonda internete bakarak çekmesi ne kadar doğrudur?»

Doğru mu ki? Nesi doğru?

Dervîş oturur, dersini çeker; bir yakaza hâli gelir, bir dalgınlık gelir — o esnâda bakarsın bir şey görür. Kimisi de o esnâda «bir şey göreceğim» diye gözleri kapalı bekler; o da böyle değildir. İnsan Allâh için ders çeker.

Ne işin var telefonla, internetle? Otur, dersini dosdoğru çek. Rabbim bizi onlardan eylesin.


Soru-Cevap: «Kendine Hizmetçi Tut» Diyen Eş

Soru: «Eşim evdeki işleri usûlüne göre yapıyor. Ben bir şey istediğimde bâzen ‘bunu yapmak zorunda değilim; çok istiyorsan kendine hizmetçi tut’ diyor. Bunun doğruluğu ne kadar?»

Latîfeyle başlayayım: «İyi, sen de tut bir tâne.» Ama şunu da ekleyeyim — söylediğine söyleyeceğine yüz bin sefer pişmân olmazsanız gelin yanıma.

Şimdi ciddîsine gelelim: Kadın haklı olabilir. Bütün gün evi temizlemiş, yemek yapmış, şunu yapmış, bunu yapmış. Sen gece yarısı saat on iki-birde «bir helva kavursana» diyorsun. Kadın da diyor ki: «On ikide birde helva mı kavrulur? Bir hizmetçi tut kendine.»

Eşinizi kırmayın, incitmeyin. Gerçekten ihtiyaç varsa, bugün saatlik hizmet veren firmalar var; arar, anlaşırsınız — bu kadar basit. Ama bir kadının bütün günü zâten hizmetle geçiyorsa, ondan bir de gecenin yarısında hizmet beklemek insaf değildir.


Soru-Cevap: Kronik Hastalık ve Çocuk İsteği

Soru: «Ben ciddî bir kronik hastayım. Kontrol altında olduğumda bir sorun olmuyor, fakat doğum sonrası epey sıkıntılı süreçler yaşıyorum, atak geçiriyorum. Bir kızım, bir oğlum var. Eşim tekrar çocuk istiyor; ben bu süreçleri tekrar yaşamaktan korkuyorum. Eşimi reddedebilme durumum var mı?»

Şöyle bakalım: Eğer böyle ataklar geçiriyorsan, öncelikle bunun tedâvisini uygulayacaksın. Tedâviden sonra doğum yapabilirsin.

Meselenin diğer tarafı da şudur: Çocuk babanın da hakkıdır. Onun için burada mesele bir tarafın diğerini reddetmesi değil; önce sağlık meselesinin hâlledilmesi, sonra iki tarafın istişâre ile karar vermesidir.


Soru-Cevap: Anne-Babanın Bir Evlâdı Kayırması

Soru: «Üç erkek kardeşiz. Annem ve babam ortanca evlâtlarına âilenin tüm imkânlarını kullandırıyor ve onu kayırıyorlar. Anne ve babanın gerçekten ayrım yapmaya hakkı var mı? Ayrım yapılan iki evlât nasıl bir yol izlemelidir?»

Açık söyleyeyim: Anne-baba ayrım yapabilir mi? Yapabilir. Ve diğer evlâtlar Kur’ân-sünnete göre bu konuda bir şey yapamazlar.

Ama şu da unutulmasın: Haksızlık yaparsa onun cezâsını âhirette verecektir; sorgusunu âhirette verecek olan odur.

Diğer evlâtlara düşen ne? Sabretmek. İmtihanları budur. Bu konuda karşı fikir, karşı tez üretmeyecekler; anne-babaya kalkıp «sen şunu kayırıyorsun» demeyecekler. Diyecekler ki: «Bunun ona duygusal bir bağı var; elleme.»


Bir Evlâdın Kendi İmtihanı

Bunu kendi hayâtımdan misâlle anlatayım; çünkü ben de bu imtihandan geçtim.

Bizim âilede ağabeyim ayrıcalıklıydı. Bir gün İzmir’den, pazardan yorgun argın geldim; baktım ki koskoca adam annemin kucağında yatıyor, annem de ağzına çorba içiriyor. Böyle bakakaldım — benim ömrüm boyunca yaşayacağım bir şey değildi bu.

Enteresan olan şu: Annem beni doğurmak istememiş. Düşürmek için yüksek yerlerden atlamış, taş taşımış, toprak taşımış. Bende de bir inatçılık var; ben de düşmemek için sımsıkı tutunmuşum.

Bir gün Bayındır’a götürüyordum; gece ikide dersten gelmiştim, «biraz yatayım, sabah gidelim» dedim, ısrar etti, kalktım götürdüm. Yolda döndüm ve sordum: «Ne istedin benden? Beni düşürmek için neden bu kadar uğraştın?»

Şaşırdı: «Sen nereden biliyorsun bunu?» Dedim ki: «Benim hayâtımdan belli değil mi? Ben istenmeyen çocuk oldum; bir baksana hayâtıma.» Durdu, gözleri doldu: «Câhilmişim» dedi.

Sebebini de söyledi: «Babaannen bana ‘sen her sene doğuracak mısın’ diye çıkıştı; gücüme gitti. O yüzden istemedim seni doğurmak.» Sonra toparladı: «İyi ki seni doğurmuşum; bak her şeyime sen koşuyorsun.» Dedim: «Bırak anne, buradan toplayamazsın artık.»


Hastâne Odasında Bir İmtihan

Annem hastânede yatarken her gün gidiyordum. Her gün, istisnâsız.

İçeri giriyorum: «Selâmün aleyküm.» «Aleyküm selâm — ağabeyin sen misin?» «Yok anne, ne yazık ki Mustafa.»

Ertesi gün yine gidiyorum, yine aynı soru. Ses tonumu bile değiştiriyorum ki fark etsin — yine aynı soru.

İçimden diyorum ki: «Yâ Rabbi, imtihâna bak.»

Kızlar başında kalırken bana derlerdi: «Baba, nasıl sabrediyorsun?» Cevâbım şuydu: «Benim annem o. Yapacak bir şey yok — atayım mı, satayım mı?» Seviyordu onu; mesele buydu.


Vasiyet: «Sana Bir Şey Bırakmadım»

Annemle bir sözleşmemiz vardı: «Öleceğimi anladığın anda beni Bayındır’a gönder.» «Cenâb-ı Hak bildirirse gönderirim anne» demiştim.

Vakti gelince söyledim: «Anne, gidiyorsun artık.» «Ne kadar kaldı?» «Bir hafta, en fazla on gün.» «Bitti mi?» «Bitti anne.» Bunlar zor şeylerdir.

Ambulans hazırlanırken dedi ki: «Ben bir vasiyet yazdım.» «Biliyorum anne.» «Sana bir şey bırakmadım.» «Onu da biliyorum anne.» «O vasiyeti bozdurma, iyi mi?» «Bozdurmam anne. Ne yaptıysan doğru yapmışsın derler; sıkıntım yok.»

Sonra ekledi: «Evde yağlar var; onları ağabeyine bırak.» «Tamam anne, ellemem.» Zâten benim ayrı bir yağım vardı; ihtiyâcım yoktu. Üçüncü defâ tekrar edince dedim ki: «Anne, sen vefât ettikten sonra o kapıdan içeri girersem…» — büyük konuştum, yemîn ettim. «İyi, o zaman» dedi. Ben de girmedim zâten. Şükür, hamdolsun.


Netîce: Çocuklarınızı Ayrıştırmayın

Bâzen anne-babaların duygusal bağ kurduğu çocukları olabilir; onu korunması, muhâfaza edilmesi, her şeyiyle ilgilenilmesi gereken bir çocuk gibi görürler. Bu duygusal bir şeydir.

Diğerleri ne yapacak? Sabredecekler; imtihanları budur. «O da duygusal bağını orada yaşasın» diyecekler.

Ama size tavsiyem şudur: Çocuklarınızı ne maddî planda ne de ma’nevî planda ayrıştırmayın. Adâletli olun.

Meselâ bir çocuk bir üniversite kazandı, masrafı çok; diğeri başka bir üniversite kazandı, masrafı az. Birinin mesleği farklı, diğerinin işi farklı olabilir. Bunlarda dengeyi gözeteceksiniz.

Ve asıl mühimi: Duygusal olarak birine sarılıyorsan öbürüne de sarıl. Duygunuzu çocuklarınıza paylaştırın ki o çocuklar anne-babadan duygusal açlık yaşamasınlar.

Yoksa o çocuklarda birer travma kalır. Sonra aradan elli yıl geçer, gelir burada anlatır: «Şöyle oldu, böyle oldu.» Allâh bizi affetsin.

Bakın, bu sohbetin başından beri konuştuğumuz her mesele aslında tek bir yere bağlanıyor: hak ve adâlet. Eşin hakkı, kadının kazancının hakkı, takının hakkı, evlâdın hakkı, hattâ hakkında konuştuğun bir büyüğün hakkı.

Hepsinde ortak olan şudur: Hak, sâhibinin rızâsı olmadan sana geçmez — ve helâlleşilmediği müddetçe de düşmez. Dünyâda konuşulmayan hesap, âhirette önümüze konur.

Onun için bu meseleleri konuşuyoruz. Kimseyi töhmet altında bırakmak için değil; üzerimizde kalmış bir hak varsa, daha vakit varken helâlleşelim diye.


Kaynakça

Şems-i Tebrîzî’nin Konya’ya Gelişi — Şems-i Tebrîzî’nin Konya’ya geldiğinde bekâr olduğuna dâir târihî kayıt; sonradan Tebriz’de evlendiğine dâir rivâyet. Sohbette, aksini iddiâ eden sözlerin vesîkasız olduğu vurgulanmıştır. Bkz. Eflâkî, Menâkıbü’l-Ârifîn; Sipehsâlâr, Risâle.

Kalenderîlik — Ev, yurt, ticâret gibi bağlardan uzak durup kendini Allâh yoluna adayan zümre. Şems-i Tebrîzî’nin hayat tarzının anlaşılmasında zikredilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm, Bakara 2/233 — Çocuğun ve annenin nafakasının babaya âit oluşu: «Onların yiyeceği ve giyeceği örfe uygun olarak babaya âittir.» Evin iâşesi bahsinin temel dayanağı.

Kur’ân-ı Kerîm, Talâk 65/6-7 — Nafakanın kişinin gücü nisbetinde takdîr edilmesi; «Allâh hiç kimseye verdiğinden fazlasını yüklemez.»

Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ 4/4 — Mehrin kadının hakkı olarak gönül hoşluğuyla verilmesi; takılara el uzatmama bahsinin zemîni.

Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ 4/32 — «Erkeklerin kazandıkları kendilerine, kadınların kazandıkları da kendilerinedir.» Eşin malı üzerindeki tasarruf hakkının delîli.

Kur’ân-ı Kerîm, Tevbe 9/105 — «Çalışın! Allâh, Resûlü ve mü’minler yaptıklarınızı görecektir.» Sohbetteki «çalışın» vurgusunun dayanağı.

Kur’ân-ı Kerîm, Ankebût 29/69 — «Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere yollarımızı elbette açarız.» Rızık ve gayret bahsinde zikredilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm, Sâffât 37/102 — Hz. İbrâhîm’in oğlunu kurban etmesine dâir rüyâsı; rüyânın tevîli bahsinde İbn Arabî’nin yorumuyla birlikte zikredilmiştir.

Muhyiddîn İbn Arabî — Rüyânın tevîli — «İbrâhîm aleyhisselâm rüyâyı tevîl etmedi; tevîl etmiş olsaydı çocuğunu kurban etmeye gitmezdi» yorumu. Bütün rüyâların tevîle muhtâç olduğu ölçüsünün dayanağı.

Hanefî Fıkhı — Zengin kadının fakîr kocasına zekâtı — Kadının zekâtını fakîr olan kocasına verebilmesine dâir Hanefî görüşü; sohbette istisnâî bir çözüm olarak zikredilmiştir.

Hanefî Fıkhı — Nikâhlı eşin baba evinde kalması — Nikâh akdinden sonra eşin baba evinde geçirdiği sürenin masrafının kocaya âit olması; İslâm hukûkunun nafaka konusundaki inceliğine misâl.

Kur’ân-ı Kerîm, Nahl 16/90 — Adâlet ve ihsân emri; anne-babanın evlâtlar arasında adâletli davranması bahsinin zemîni.

Hadîs-i Şerîf — Evlâtlar arasında adâlet — «Çocuklarınız arasında adâletli davranın» rivâyeti: Buhârî, Hibe 12 (no. 2587); Müslim, Hibât 13 (no. 1623).

Mustafa Özbağ Efendi, «722. Dergah Sohbeti | Evin İaşesi Kime Ait? Nafaka, Takı ve Adâlet» — mustafaozbag.com — 20.08.2026 târihli dergâh sohbetinin tam metni.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

Ek kaynaklar:

  • Kur’an: Bakara 2/233; nafakanın babaya ait oluşu.
  • Kur’an: Nisa 4/4 ve 4/32; mehir ve kadının kendi kazancı üzerindeki hakkı.
  • Kur’an: Talak 65/6-7; nafakanın güç nisbetinde takdiri.
  • Kur’an: Tevbe 9/105; çalışmanın emredilmesi.
  • Kur’an: Nahl 16/90; adalet ve ihsan emri.
  • Buhari, Hibe 12; çocuklar arasında adaletli davranma.
  • Müslim, Birr ve Sıla; akrabalık hukuku ve güzel muamele.
  • Tirmizi, Rada ve Birr bölümleri; eşlere iyi davranma.
  • Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, Nikah Adabı ve Dilin Afetleri bölümleri.
  • Eflaki, Menakıbü’l-Arifin; Mevlana ve Şems-i Tebrizi’nin hayatına dair kaynak.
  • İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar; nafaka, mehir ve zekat bahisleri.

İlgili Sözlük Terimleri: Nafaka, Mehir, Gıybet, İftirâ, Dervîş, Mürşid, Zikir, Rüyâ, Tevîl, Kalenderî, Adâlet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı