Cuma, 7 Ağustos 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Dergah Sohbetleri Serisi ·

719. Dergah Sohbeti | Ümitsizlik, Nazar ve «Dervîş Küsmez»

Soru-cevap bir dergâh sohbeti: imtihanda ümitsizliğin hükmü, nazar ve kader — «kalem kurudu» hadîsi, mücâdeleden sorumlu olmak, ve dergâhın en sert ölçüsü: dervîş küsmez.


Soru-Cevap: İmtihanların Zorluğundan Ümitsizliğe Düşmek Şirk midir?

Soru: «İmtihanların zorluğundan ümitsizliğe düşmek şirk sayılır mı?»

Ümitsizlik şeytan vesvesesidir. Hangi hâlde olursa olsun bir kimse ümitsizliğe düşmemelidir. Hayat budur; insan sınanır.

Meseleye şu gözle bakmak gerekir: Ehl-i tasavvuf olarak biz, başımıza gelen belâ, musîbet, sıkıntı, dert, gam ve kasâvetin — hem dünyevî hem uhrevî cihetten — Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu, ikrâmı ve ihsânı olduğunu kabûl ederiz.

Çünkü başımıza gelen şeyler ya günahlarımızın affına sebeptir ya da ma’nevî olarak yükselişimize sebeptir. Öyle olunca biz başımıza bir şey geldiğinde sabrederiz, zikrederiz, namaz kılarız ve ondan kurtulmaya çalışırız — ammâ ve lâkin ümitsizliğe düşmeyiz.


Hiçbir Sıkıntı Dâimî Değildir

Nasıl ki her karanlık gecenin bir sabahı varsa, nasıl ki her kışın bir baharı, bir yazı varsa — muhakkak ki o sıkıntı da gelip geçecektir.

Hiçbir belâ, musîbet, sıkıntı, dert, gam ve kasâvet devamlı değildir. Bir şekilde Cenâb-ı Hak onu ortadan kaldırır. Bâzı şeyler insana bitmeyecekmiş gibi gelir; oysa ölüm geldi mi o da biter.

O yüzden ümitsizlik yok. Mücâdele etmek var, gayret etmek var, çaba göstermek var, koşuşturmak var. Bu noktada bir kimsenin ümitsizliğe düşmesi ve geri adım atması şeytanın vesvesesidir. Allâh muhâfaza eylesin.


Soru-Cevap: Mescid-i Nebevî’yi Daha Çok Sevmek Günah mıdır?

Soru: «Kâbe’yi çok seviyorum; lâkin gizliden Mescid-i Nebevî’yi biraz daha fazla seviyorum. Bundan dolayı gizli bir günâh işliyor gibi hissediyorum. Yaptığım günâh mı?»

Biz Beytullâh’ı da severiz, Medîne-i Münevvere’yi de severiz. Ama biz oraları taşından toprağından dolayı değil, Cenâb-ı Hak orayı mukaddes kıldığı için severiz.

Yoksa Kâbe dediğiniz de yine taştan oluşmuş bir yapıdır. Biz o taşa değil, onun ma’neviyâtına bakarız; Cenâb-ı Hakk’ın orayı mukaddes saymasına bakarız.

Zaman zaman insanların Medîne-i Münevvere’ye sevgisi ağır basabilir — çünkü orada Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri vardır. Bunda bir sıkıntı yoktur.


Soru-Cevap: Başımıza Gelenler Nefsimizden mi, Nazardan mı?

Soru: «Üç buçuk yaşında ikiz kızlarım var. Uzun zamandır âilemin üzerinde maddî-ma’nevî, sağlıkla ilgili sıkıntılar sık ortaya çıkıyor. Elimden geldiğince kimseye kötülük yapmıyorum, kötü niyet beslemiyorum, sadakalarımızı düzenli veriyoruz. Ancak son dönemde yaşadığımız sıkıntı ve kazâların artması benim nefsimle ilgili bir durum mu, yoksa nazar mıdır bilemiyorum. Nazara karşı korunma açısından yaklaşımımız nasıl olmalıdır?»

Âyet-i kerîme ile sâbittir: Cenâb-ı Hak maldan, candan, anneden, babadan, eşten, çocuklardan imtihan edeceğini bildirir. Bunlar illâki olur.

«Yok bu nazar oldu, yok bize büyü yapıldı, yok benden dolayı şöyle oldu» — bunların hepsi bizi asıl meseleden alıkoyan şeylerdir. Başımıza bir şey geldiyse sabrederiz, hayâtımıza devâm ederiz, mücâdelemizi de yaparız.


Nazar Haktır — Ama Nazarın da Üstünde Bir Kudret Vardır

Nazar haktır; hadîs ile sâbittir ve ben bu noktada nazarı inkâr etmem. Ama şunu da bilelim: Nazarın üstünde Allâh’ın gücü, kudreti ve kuvveti vardır.

Yâni bir kimse «ben nazara geldim» diyorsa, önce Allâh’ın gücünü ve kudretini görsün. Cenâb-ı Hak izin vermedikçe hiçbir şey olmaz.


«Kalem Kurudu»: İbn Abbâs’a Verilen Ders

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri, Abdullâh b. Abbâs radıyallâhu anh’ı devesinin terkisine bindirmiş ve şöyle buyurmuştur:

«Ey oğul, beni iyi dinle — dinliyor musun?» «Dinliyorum yâ Resûlallâh, emret.» Bunu üç defâ tekrarlamıştır. Sonra buyurmuştur ki: «Bütün insanlar toplansalar sana bir kötülük yapmak isteseler, Allâh izin vermedikçe hiç kimse sana kötülük yapamaz. Bütün insanlar toplansalar sana bir iyilik yapmak isteseler, Allâh izin vermedikçe hiç kimse sana iyilik yapamaz.»

Bu rivâyetin devâmında «kalem kurudu» — bir başka lafızda «kalemler kaldırıldı, sahîfeler kurudu» — buyurulur.

O hâlde bütün nazarcılar toplansa, Allâh izin vermedikçe o nazar o kimseye değmez. Bütün insanlar kötülük yapmak için toplansa, Allâh izin vermedikçe hiç kimse o kötülüğü yapamaz.

Hiç kimse Allâh’la yarışamaz, Allâh’la bilek güreşine tutuşamaz. Allâh bir şey takdîr ettiyse hiç kimse o takdîrin dışına çıkamaz.


Sen Mücâdeleden Sorumlusun, Netîceden Değil

Bize düşen mücâdele etmektir. Başınıza ne geldiyse geldi — hastalık geldi, sıkıntı geldi, gam geldi, kazâ geldi; eşinizden, annenizden, babanızdan, işinizden geldi. Burada Allâh’ı unutmayın ve mücâdelenize devâm edin.

Şu ölçüyü iyi tutun: Sen o mücâdeleye devâm etmekten sorumlusun; netîcesinden değil. Sen sabırla, zikirle, namazla o hâlden kurtulmanın yolunu aramakla mükellefsin — ama «mutlakā kurtulacaksın» diye bir kāide yoktur.

Bâzen dervîş kardeşler der ki: «Bu kadar duâ ediyorum, bu kadar zikir yapıyorum da bu sıkıntı başımdan def olmadı; ben bundan kurtulamadım. Bu kadar duâ ediliyor — bu duâlar nereye gidiyor?»

Cevâbı şudur: Biz bundan sorumlu değiliz. Netîce bize âit değildir. Biz mücâdele edeceğiz.


İnsan Evlâdından ve Eşinden Sınanır

İnsan evlâdından sınanır. Evlâdı atacak mısın? Atamazsın. Satacak mısın? Satamazsın. Sokağa mı bırakacaksın? Bırakamazsın. Allâh kimsenin başına vermesin.

İnsan eşinden sınanır. Atacak mısın? Atamazsın. Satacak mısın? Satamazsın. Dövecek misin? Dövemezsin. Kıracak mısın? Kıramazsın. Sûfîsin, dervîşsin sen — sen bunu yapamazsın.

Ya dervişlik elbisesini çıkaracaksın: «Ben dervîş değilim» diyeceksin, gelip dersini iâde edeceksin. «Ben bundan sonra önüme geleni döveceğim, önüme geleni söveceğim, hiçbir ölçü dinlemeyeceğim» — tamam, al ver dersini, Allâh yolunu açık etsin.

Ama sen dervişsen bunları yapamazsın. Yûnus ne demiş: «Ele geleni yersin, dile geleni dersin; böyle dervişlik dursun — sen dervîş olamazsın.»


Bu Ölçü Kadın-Erkek Değişmez

Bu ölçü kadın-erkek diye değişmez. Sen dervîş misin? Evet.

Öyleyse kadınsan kocanı dövemezsin, sövemezsin, ona hakâret edemezsin. Hanım dervîşsin — kayınvâlidene, kayınpederine, etrafına kötü davranamazsın. Çünkü senin üzerinde dervişlik elbisen var.

Sen herkese iyi niyetle davranacaksın, herkesle iyi geçineceksin — kadın erkek fark etmez.

«Bu hakkımı yediler» — yiyecekler tabiî. «Bana kötü davrandılar» — davranacaklar tabiî. Bunlar olacak. Peki bu sıkıntılar kimden gelecek? Annenden, babandan, kayınvâlidenden, kayınpederinden, kocandan, çocuklarından, arkadaşlarından — bir de dervîş kardeşlerinden. Yâni yabancıdan değil, en yakınından.


Her Sıkıntıda Önce Nefsimizi Sîgaya Çekelim

O hâlde başımıza gelen her sıkıntıda önce kendi nefsimizi sîgaya çekelim. Şöyle düşünelim: Muhakkak nefsimize uymuşuzdur.

Muhakkak dersimizi çekmemişizdir. Namazda kaytarmışızdır, gevşemişizdir. Dervîş kardeşlerimizle iyi geçinmemişizdir, onlara kötü muâmelede bulunmuşuzdur. Dedikodu yapmışızdır, gıybet etmişizdir. Sert davranmışızdır, dervîş kardeşimize efelik yapmışızdır.


Kabadayılığı Kime Yapıyorsun?

Kabadayılık yapmışızdır — öyle ya, karşımızdaki dervîş; nasıl olsa sesini çıkarmayacak.

Dışarıda birisine böyle bir şey yapabilir misin? Yapamazsın. Adam bir koyduğunda yere serer seni. Ama dervîş sesini çıkarmaz. Yâhut evde kabadayılık yaparız — «hanım ya, sana seslenecek mi? Seslenmez.» «Vururum sana» deriz.

Peki o kabadayılığı nefsine yapsana. O kabadayılığı kâfirlere yapsana, münâfıklara yapsana. O kabadayılığı İsrâil’e yapsana, ABD’ye yapsana, Siyonistlere yapsana.

Ama hayır — Müslümanların kabadayılığı birbirinedir. Evde adam eşine kabadayılık yapıyor, kadın kocasına kabadayılık yapıyor; dervîş dervîşe yapıyor, anne-baba çocuğuna yapıyor, çocuk anne-babaya yapıyor. İslâm dünyâsının hâli budur.


Çocuklar Evin Kral ve Kraliçeleri Oldu

Hoş, anne-babalar da çocuklarına artık fazla bir şey yapamaz hâle geldiler. Şimdi çocuklar evin efendisi: Erkekse kralı, kızsa kraliçesi.

Anne-baba olarak bir şey söyleyin bakalım. Kızınıza «kızım, odanı topla» deyin. Yâhut oğlunuza «bu saatte nerede kaldın, erken gel eve» deyin. Ortalığın dumanı çıkar.

Bu bir kıyâmet alâmetidir. Çocuklarımız «gak» diyor su veriyoruz, «guk» diyor ekmek veriyoruz, işâret ediyor cebine para koyuyoruz. «Biz görmedik, siz görün» diyoruz. Sonra çocukta kürek gibi dil oluyor — anneye, babaya, etrafa.

Acı şeyler bunlar. Bugünün anne-babaları çocuklarına söz geçiremiyor. Hepimizin çocukları var, hepimiz bunları yaşıyoruz. Allâh bizi affetsin.


«Allâh Kaldıramayacağınız Yükü Yüklemez»

Bu başımıza gelenlerden dolayı nefsimizi sîgaya çekelim ve yolumuza devâm edelim. Birinden kurtulsan bir başkası gelecek; imtihan bitmeyecek.

Çünkü Rabbim âyet-i kerîmede ne buyuruyor: Kaldıramayacağınız yükü yüklemez. Allâh zâlim değildir; kaldıramayacağın yükü senin üstüne yüklemez.

O zaman zikirle, namazla, duâ ile o işin içerisinden sıyrılmaya bak. Sıyrılamadın — öyle devâm eden imtihanlar da vardır.


Şifâsı Olmayan Hastalık: «Bana Bir Şehâdet Kapısı Açıldı»

Meselâ bir hastalık gelir, insana bulaşır ve devâm eder; tedâvisi yoktur. Bunu nimet bil.

De ki: «Elhamdülillâh, bana bir şehâdet kapısı açıldı.» Ve o hastalıkla güzellikle, selâmetle mücâdele et.

Geçim sıkıntısı oldu — de ki «hamdolsun, böyle bir sıkıntı var; bu da atlatılacak» ve çalışmaya devâm et. Yâni benim gibi üç sefer iflâs etmeyin; Allâh muhâfaza eylesin. Bu zor bir sıkıntıdır, altından kalkmak çok zor olur; dedikodusu ayrı, ortalığın dumanı ayrı.

Sonra dersin ki: «İyi, tamam, iflâslardan kurtuldum, bir nefes alacağım.» Nerede! Bir bakarsın başına bir şey daha gelir. İşte bunu isyân etmeden, sabırla atlatmak gerekir.


Rüzgâr Eser, Sen Sâbit Dur

Evlâtlarınızın sağlık problemleri olur, sizin sağlık problemleriniz olur; işinizde, aşınızda, eşinizde problem olur. Allâh muhâfaza eylesin.

Sen yolunda sağlam durmaya bak. Sen istikāmetini sağlamlaştırmaya bak, kendini sâbitleştirmeye bak.

Rüzgâr esecek; hiç rüzgâr durmaz. Senin girdiğin yol Kur’ân ve sünnet üzerine ise, hakîkî ma’nâda sûfîlik üzerine ise — o yola girdiysen senin rüzgârın eksik olmaz. Sen fırtınaya tutulmamaya gayret et; çünkü fırtınaya tutulursan tutunman daha zor olur.


Bu Dergâhın Kronik Durduğu Nokta

Ben hepinizin üç aşağı beş yukarı sıkıntılarını biliyorum. Burada sıkıntısız bir kimse yok. Bu dergâhın kronik olarak durduğu nokta budur.

«Sazımız sözümüz olsun, bir keyif edelim» — böyle bir hayat yok bize. Ben ders verirken arkadaşlara hep söylerim: «Bakın, başınızdan sıkıntı eksik olmaz; muhakkak olur. Alma ders, kendi başını kendin yakma» derim. Bende saklı gizli bir şey yoktur, aldatmak yoktur.

Baştan söylerim: Bizim koşuşturmamız bitmez. Bir bakarsınız bütün cemaat bir yere koşuyor, bir bakarsınız başka bir tarafa. Biri biter, yenisi başlar — âşûre bitti, arkasından kandil geliyor. Kırk yıldır bitmedi; hamdolsun bitmeyecek de.

Bâzen şöyle derler: «Gel, etrafa katıl, dertlerinden kurtulursun.» Değil — adam daha derdin içine batar. Önceden çatır çatır kemikli et yerdi, hiçbir şey olmazdı; şimdi muhallebiye kaşık çalar, dişi kırılır. Hattâ bizde muhallebiye bile gerek yok: Sebepsiz kırılır bizim dişimiz; sebep aramayız. Allâh bizi affetsin.


Soru-Cevap: Niyetlerimizi ve Rüyâlarımızı Kime Anlatalım?

Soru: «Gerçekleşmesi için niyet ettiğimiz, çaba gösterdiğimiz durumları çevremizdeki insanlarla paylaşma ölçümüz ne olmalıdır? Ayrıca Bursa dışından olanlar için rüyâlarımızı anlatma yolu nasıl olmalıdır, kime anlatmalıyız?»

Rüyâlar için usûl şudur: Arkadaşlar ve kardeşler bana Telegram hesabından yazıyorlar. Bütün erkek ve hanım dervişler rüyâlarını oraya yazabilirler. Ben de okuyorum ve elimden geldiğince cevaplanacak olanları cevaplandırıyorum.

Yalnız bu ara biraz üzerimde bir hâl var; tam intibak sağlayamadım herhâlde, zamânında okuyamıyorum. Yaklaşık dört yüz mesaj birikmiş durumda; okuyorum, arkası geliyor. Bu konuda özür diliyorum.


Soru-Cevap: Barışmak İsteyen Reddediliyorsa Ne Yapmalı?

Soru: «Dervîş kardeşler arasında küslük olduğunda, barışmak isteyen taraf reddediliyorsa; aramalarına cevap verilmiyorsa, dergâhta karşılaşınca yüz çevriliyorsa, aynı derse girince yüz asılıyorsa bu duruma tavsiyeleriniz nelerdir?»

Durun — sorunun başındaki kabûlü düzeltelim. «Dervîş kardeşler küstüğünde…» deniyor. Dervîş kimseye küsmez.

«Dervîş gönülsüz gerek» denmiştir. Dervîş küser miymiş? Senin üstâdın kimseye küsmüyor — sen nereye küsüyorsun?


«Ben Küsen Dervîş İstemiyorum»

Bu konuda çok ciddîyim ve mesajım açık ve nettir: Ben küsen dervîş istemiyorum.

Bu dergâhta birbirine küsen dervişler varsa — kadın erkek hiç önemli değil — derslerini verip, helâllik alıp çıksınlar.

Dervîş eşine bile küsmez. Ne eşine küser, ne anne-babasına küser, ne çocuklarına küser, ne de dervîş kardeşine küser. Böyle bir dervişlik yoktur.

Düşünün: Allâh’ın Allâh olduğuna îmân etmiş; Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine îmân etmiş; kitaplarına, meleklerine, âhiret gününe, hayrın ve şerrin Allâh’tan olduğuna îmân etmiş; bir üstâda intisâb etmiş, bağlanmış — ve küsecek. Öyle mi? Böyle bir dervişlik yoktur.


«Küsmek Zayıf İnsanların İşidir»

Ben dervişlik hayâtım boyunca hiç kimseye küsmedim. Altmış beş yaşındayım; kendimi bildim bileli, dervişlikten önce de hiç kimseye küsmedim.

Birisi «ben ona küsüm» diyorsa, o zayıf insandır; kuvvetli insan değildir, güçsüz insandır. O çocuktur — bildiğiniz çocuk. Otuz beş yaşındaki çocuklar oyuncağı paylaşamazlar, paylaşamayınca birbirlerine küserler: «Küstüm, konuşma.»

Bir dervîş küsmez; bir mü’min küsmez. Küsmek zayıf insanların işidir.


Kadının Kocasına Küsmesi

Adam karısına küsmüş — Allâh Allâh. Yâhut kadın kocasına küsmüş; buna büsbütün hayret ederim.

Kadına diyorum ki: «Kocan ‘gel’ dediğinde gideceksin. Sen ona nasıl küsüyorsun?» Bir kadının kocasına küsmesi düşünülemez. Ne yapacak şimdi — kocası «gel» dediğinde gitmeyecek mi?

«Gel» dedi, gitmedi: Hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere melekler ona lânet eder. Benim aklım, kalbim, îmânım bunu almıyor.

Bâzen ufak tefek bir sıkıntı oluyor, kadın annesinin babasının evine gidiyor. Adama diyorum: «Oğlum, sen çağırdığında gelmek zorunda. Git kapıya, ‘gel’ de.» Dînin başka hükmü yok bunun. Gelmiyorsa erkeğe boşama hakkı doğar.


Anne-Babaya Küsmek ve İtâatin Sınırı

Anne-babaya küsmüş — Allâh Allâh, nasıl küstün? Anne-babaya «öf» bile demeyeceksin.

Baban sana «gel» dediğinde gideceksin. Erkek evlâtsan koşa koşa gideceksin. Erkek dervişler: Kur’ân ve sünnet dâiresinde babaya «hayır» deme lüksünüz yoktur. Kız çocuğunun da yoktur — evliyse kocasına tâbidir, bekârsa babasına tâbidir; onun da anne-babasına küsme lüksü yoktur.

Dervîş gençler, babalarınıza itâat etmek zorundasınız. Allâh’tan sonra babalarınıza itâat edeceksiniz. Hanefî’ye göre babanız size çok büyük bir borca imzâ attırsa dahi atmak zorundasınız; «ben bu borca imzâ atmıyorum» diyemezsiniz.

Babanız gelir, isterse malınıza el koyar; «Senin malına el koydum, bundan sonra ben tasarruf edeceğim» der. Zulmetmiş olsa dahi ona itâat edeceksiniz. «Babam benim hayâtıma karışamaz» denmez — bal gibi karışır.

E o hâlde nerede kaldı küslük? Kim kime küsecek?


Barışmayı Reddetmek Kibirdir

Bâzen buradan sorarım: «Var mı bir sıkıntısı olan, bir problemi olan? Haklarınızı birbirinize helâl edin.» «Helâl olsun» dersiniz. Peki sen o zaman yalandan mı helâl ettin?

Birisi hakkını hukûkunu yediyse git konuş, hakkını hukûkunu ondan al. Küslük nereden çıktı? Anaokulu değil burası.

Dervişler birbirlerine küsmezler; birbirlerine selâm verirler, sevgiyle ve hürmetle yaklaşırlar. Dervişler birbirlerinden yüz çevirmezler. Bir dervîş, başka bir dervişi gördüğünde yüzünü çeviriyorsa o kibirlidir — ve kibirli olanın dervişlikte işi olmaz.

Birisi barışmaya çalışıyor, özür diliyor, görüşmek istiyor; öbürü onunla barışmıyor. İşte o kibirlidir. Kibirli olanı Allâh sevmez; kibirli olanın ma’neviyâtı olmaz. Kibir insanı yıkar, perişân eder, ma’neviyâtını mahveder.


«Hor Gördüğün Dervîş Yüzünden Boynunu Verirsin»

Şunu unutmayın: Senin hor ve hakîr gördüğün dervîş yüzünden kılıcın altında boynunu verirsin.

Bu dergâhı hiç kimse başka dergâhlarla karıştırmasın. Hani denmiş ya: «Başlar kesilir, kan parasını soran olmaz.» Mustafa Özbağ buna bir ilâve yapıyor: Dönerler, bir de «kılıcı vurduk, bizim kolumuzun da pahası var» derler; onun da bedelini isterler sizden. O işler öyle değildir. Allâh muhâfaza eylesin.

Hiç kimse kendi hevâ ve hevesine göre davranmasın. Bilhassa dervişlere tepeden bakmak, kibirli davranmak, dervişleri beğenmemek, onları hor ve hakîr görmek — Allâh muhâfaza eylesin — o kimsenin ma’neviyâtını alır götürür.

İster zâkir ol, ister çavuş ol, ister nakîb ol, ister şeyh ol; ister havada uç, ister denizin üstünde yürü — dervîş dervîşe kibirlenmez, küs olmaz.


Dervişlik Hizmet İşidir

Dervişlik hizmet işidir. Allâh için herkes birbirine hizmet eder; herkes birbirini tolere eder, herkes birbirini kucaklar, herkes birbirinin elini tutar.

Bir yere derse gidilecekse, kim gidiyorsa hepsini götürür. Bir kardeşimiz anlatır: Bir defâsında bir arabadan on dokuz kişi inmişler. Trafik memûru saymış ve «Hepsini bir daha bindirirsen ceza yazmayacağım» demiş. Tabiî bizim arkadaşlar durur mu — on dokuz kişi tekrar binmiş.

Derse gidiyorsun: alacaksın, götüreceksin. Biz öyle çalışırdık. Adam sâdece kendi nefsini getirmesin; giderken yanında üç-dört kişi de götürsün.


Minibüsü Kahvenin Önüne Çekmek

Bunu kendi tecrübemden söyleyeyim: Ben Şeyh Efendi geldiğinde Bayındır’a, Tire’ye hiç tek başıma gitmemişimdir. Giderdim, bir minibüs tutardım; minibüsü kahvenin önüne çekerdim ve herkesi bindirirdim.

Güzellikle binmezlerse — o zamanki hâlimizle — biraz sert davranırdım; hepsi koşa koşa binerdi.

Hiç unutmuyorum: Bir seferinde bizim mahalledeki câminin imâmı vardı; Hasan Hoca. Elinde bulmaca, oturmuş dolduruyor. «Sen ne yapıyorsun burada?» dedim, «bin minibüse.» Yüzüme baktı, gitti oturdu. «Başla mevlide» dedim. Ardından zikrullâha geçtik; minibüsün içinde öyle bir muhabbet oldu ki… Kulakları çınlasın, çok güzel hutbe okurdu, ağlata ağlata okurdu. Allâh kabûl etsin inşâallâh.

O yüzden biz bir yere giderken «kendi başına git» diye bir şey yoktu. O gün ders varsa herkes birbirine telefon açardı: «Yürü, derse gideceğiz.»


Bir «Cezâ Sistemi»: Gelmeyenin Evinde Zikrullâh

Benim bir de cezâ sistemim vardı. Kim gelmedi? Bir kardeşimiz o hafta gelmediyse — bu hesap sormak değildir, tatlı bir şekilde söylenir. Der ki: «Sorma, dünürler geldi» yâhut «şu oldu, bu oldu.»

«Ders günü hiç kimseyi eve almayın, hayırdır?» derim; çünkü bu, dervişlik raconuna terstir.

Bir dahaki hafta yine gelmediyse, tamam — hafta ortası kendisindeyiz. Perşembe ders yapıyorsak salı günü onun evindeyiz. Orada bir zikrullâh yaparız ki, ertesi gün mahallede boynu bükük gezer. Millet «ne oldu?» der; bâzen polis bile çağırırlar, «buraya hocalar gelmiş» diye — biz de oralardan geldik.

Bunu bir yerde bir defâ yaparsın, biter. Herkes şunu der: «Bir dahaki salıya kabak benim başımda patlayacak; en iyisi ben edebimle gideyim derse.»


İşin Daha Sıkıntılı Tarafı: Naz Edip Gelmeyen

Bir de işin şu tarafı var ki, daha sıkıntılıdır: Adam naz ediyor, gelmiyor; selâmı sabâhı kesiyor. İşte burası daha zor bir yerdir.

Ondan sonra haber gönderirim: «Gitsin, nerede dervîş olacaksa olsun; bir yerden ders alabiliyorsa alsın.» Siz benim o hâllerimi bilmiyorsunuz.

Yâhut birinin dersini almışımdır, ipini kesmişimdir. İşin buraları sıkıntılı yerlerdir.

Ödemiş’te şöyle bir hâdise oldu: Şeyh Efendi geldiğinde herkes sıraya giriyor, o da sıraya girip dersini aldı. Sonra bana işâret etti: «Dersi nasıl aldım?» Yanına yanaştım ve dedim ki: «Ben senin dersini bir daha aldım. Git şimdi kendisine söyle; de ki ‘sen dersi verdin, o aldı.’ Bir daha ders al; gel buraya, bir daha dersini alacağım senin.»

İşin bir de bu tarafı vardır; o yüzden kimse bu tarafa düşmesin. Bu benimle alâkalı da değildir; biraz da perdenin gerisiyle alâkalıdır. O zaman sen ağzından kuş tutsan olmaz. Rabbim bizi affeylesin.


Kaynakça

Hadîs-i Şerîf — «Kalem kurudu» (İbn Abbâs rivâyeti) — «Bütün insanlar toplansa Allâh’ın yazdığından başkasını sana yapamazlar… Kalemler kaldırıldı, sahîfeler kurudu.» Tirmizî, Kıyâmet 59 (no. 2516); Ahmed b. Hanbel, Müsned I, 293. Sohbette nazar ve kader bahsinde nakledilmiştir.

Hadîs-i Şerîf — Nazarın hak oluşu — «Nazar haktır» rivâyeti: Buhârî, Tıb 36 (no. 5740); Müslim, Selâm 41 (no. 2187). Sohbette nazarın inkâr edilmediği, ancak kudretin üstünde olmadığı vurgulanmıştır.

Hadîs-i Şerîf — Eşin dâvetine icâbet — Buhârî, Nikâh 85 (no. 5193); Müslim, Nikâh 120 (no. 1436). Küslük bahsinde, eşler arasındaki hakkın ağırlığını göstermek için zikredilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm, Bakara 2/155-157 — Korku, açlık, mallardan ve canlardan eksiltmekle imtihan; sabredenlerin müjdelenmesi. Sohbetteki «imtihan olacaksınız» ölçüsünün dayanağı.

Kur’ân-ı Kerîm, Bakara 2/286 — «Allâh hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.» Sohbette doğrudan zikredilen ölçü.

Kur’ân-ı Kerîm, Zümer 39/53 — «Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin» — ümitsizliğin şeytan vesvesesi oluşu bahsinin Kur’ânî zemîni.

Kur’ân-ı Kerîm, İsrâ 17/23-24 — Anne-babaya «öf» bile denmemesi ve onlara ihsân ile muâmele; anne-babaya küsmenin reddi bahsinin dayanağı.

Kur’ân-ı Kerîm, Hucurât 49/10 — Mü’minlerin kardeş oluşu ve aralarının düzeltilmesi; «dervîş küsmez» ölçüsünün Kur’ânî temeli.

Yûnus Emre — «Ele geleni yersin, dile geleni dersin» — Dervişliğin ahlâkî sınırını gösteren mısrâ; sohbette eşe ve çevreye muâmele bahsinde zikredilmiştir.

Mustafa Özbağ Efendi, «719. Dergah Sohbeti | Ümitsizlik, Nazar ve Dervîş Küsmez» — mustafaozbag.com — 23.07.2026 târihli dergâh sohbetinin tam metni.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

Ek kaynaklar:

  • Kur’an: Zümer 39/53; Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek.
  • Kur’an: Bakara 2/286; kimseye gücünün üstünde yük yüklenmemesi.
  • Kur’an: Bakara 2/155-157; imtihan ve sabredenlerin müjdelenmesi.
  • Kur’an: İsra 17/23-24; anne babaya iyilik ve «öf» dememek.
  • Kur’an: Hucurat 49/10-12; kardeşlik, arayı düzeltme ve gıybetin yasaklanması.
  • Buhari, Tıb 36; nazarın hak olduğuna dair rivayet.
  • Müslim, Birr 23; üç günden fazla küs durmanın yasaklanması.
  • Tirmizi, Kıyamet 59; «kalem kurudu» rivayeti ve kader bahsi.
  • Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, Kibir ve Ucub bölümü.
  • Kuşeyri, er-Risale; sabır, rıza ve tevekkül bahisleri.
  • Nevevi, Riyazü’s-Salihin; küslüğün yasaklanması ve barışmanın fazileti.

İlgili Sözlük Terimleri: Dervîş, Mürşid, Zâkir, Nefs, Sabır, Kader, Nazar, Kibir, Zikir, İntisâb, Âdâb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı