Karabaş-ı Velî Tekkesi 2019

7. Karabaş-ı Velî Tekkesi 2019 — Siyasal İslâm: Şeyhi Vefat Edenin Bağlanması, Zâkir Hastalığı, 28 Şubat Polis Baskını Hikâyesi, Fârâbî’nin Medinetü’l-Fâzıla‘sı ve İbn Rüşd-İbn Haldun Tenkîdi


1. Birinci Soru — Şeyhi Vefat Edenin Yaşayan Bir Şeyhe Bağlanma Gerekliliği: Hz. Ebu Bekir’den Başlayan Biat Silsilesi, Çorum Silsilesi ve Kendi Şeyhinin Vasiyeti

Selamün aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşaAllah. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşaAllah. Burada bir iki soru var. Ona bakayım inşaAllah. Şeyhi vefat edenin yaşayan yeni bir şeyhe bağlanma gerekliliğini anlatan hadis veya İslam’dan bir bilgi var mı? Ölmüş şeyhliğe bağlı olarak yola devam edilir mi?

Bütün Pir Efendiler tasavvuhun bu noktada ilkleri, hepsi de vefat eden bir şeyhten sonra yaşayan bir şeyhe intisap etmenin gerekliliği üzerine ittifak halindelerdir. Bu konuda herhangi bir şey şüphe yoktur. Bunun ormanda örnek gösterecek olursak, Peygamber’in salallahu aleyhi ve sellem’inden sonra, peygamber gibi değil ama devlet başkanı ve bu noktada manevi olarak da herkes Hz. Bekir Efendimize biat etti. Ardından o vefat etti Hz. Ömer’e, Osman’a, Ali’ye, o vefat etti Hz. Hasan Efendimize.

Sonra Hasan Efendimiz oradaki tabir enteresan, devlet olarak biz Şam’a intisap ediyoruz dedi ama imamınız biziz dedi. manevi olarak kendini ondan ayırdı. Ondan sonra silsileler devam eder zaten. Eğer ölen bir şeyhe bağlı kalınmış olsaydı, silsileler oluşmazdı. Bütün silsileler doğru bir silsile ise, ta Hz. Peygamber’in salallahu aleyhi ve sellem’e kadar da yanılır silsileler. O yüzden doğru silsile, doğru yol bütün silsilelerin bununla irtibat kopmadan devam etmesidir.

O yüzden şeyhi vefat eden yeni bir şeyhe bağlanmayacak olsaydı, o şeyh yetişmezdi zaten. Ölen şeyhini yetiştiren kim? Onun şeyhi. Onu yetiştiren kim? Onun şeyhi. Onu yetiştiren kim? Onun şeyhi. Onun şeyhi. Bunu ben açık açık konuşmam gerekirse Allah’a emanet eylesin. Şeyhim benim ne olmadı, ben ona intisap ettim de Çorum Hacı Mustafa Efendi vefat etmiş tabii. Ben Şeyh Efendi’nin, Abdullah Efendi’nin kendi şehri döneminin ilk zâkiriyim.

O zaman Çorum Hacı Mustafa Efendi’den bağlanmayanlar vardı Abdullah Efendi’ye. Hatta istihare bile yapmıyorlar, biz Şeyh Efendi’ye bağlı kalacağız diyorlardı. Benim onlara söylediğim söz şuydu, Çorum Hacı Mustafa Efendi’nin manayatı bize yeter diyorlardı. Ben de diyordum ki Hacı Ali Haydar Efendi’nin manayatı eksik miydi ki insanlar gittiler Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine bağlandılar. Hacı Ebu Bekür Çorumlu Hazretlerinin manayatı eksik miydi ki gittiler insanlar ona bağlandılar.

Tabii bizim çorum silsilesi Mısır Tanta’dan gelir. Çorum Hacı Muhammed Üftadı Hazretleri de İstanbul’da talim terbiye görmüş. Özür dilerim Mahmud-u Dâhi Dergâhı’nda talim terbiye görmüş. Hoş Üftadı Dergâhı da desek yalan olmaz çünkü Mahmud-u Dâhi’nin Şeyhi Üftadı Hazretleri. Ondan sonra emir ile seyahate çıkmış. Seyahate istansında rüyasında görerek Tanta’ya gidiyor. Abdurrahim Tantavi’den icazet alıyor dört dersten. Beşinci derste Abdurrahim Neşavi’den, o da oradaymış.

Ondan sonra o da bir ders vermiş ona. Böylece beş dersten icazet alıp gelmiş Çorum’a tekrar. Şimdi örmeyim onların manuviyatları mı eksikti? Bunlar kör dervişlerin işidir. Bunun altını çizerekten söylüyorum. Derviş kördür. Kör derviş olunca başka bir şeyhe intisap etmez. Görmez çünkü. Göremez. Başka bir şeyhi rüyasında göremez. Rüyasında göremediği için de kendi kendine der. Ben şeyhimin izini devam ettiriyorum. Allah yoluna çıkasın. Ama ölmüş şeyhe bağlı kalınmaz.

Bunu kim bağlı kalınır diyorsa yola ihanet ediyor. İhanet ediyor. Ya cahildir ya da vefasız ve ihanet ehlidir. Kime bağlanıyorsa bağlansın. Mesela benim şeyhimin bana vasiyeti var. Bana dedi ki, Mustafa Efendi, oğlum ben vefat ettikten sonra bütün dergaha söyle. Herkes istihare yapsın, rüyasında gördüğüne gitsin intisap etsin. Mahşer, ahiret herkese yakın. Ben ne emredersiniz efendim? Beyatullah şahit olsun oğlum. Şahit olsun efendim dedim. Vefat ettikten sonra bütün herkese de söyledim.

Olmadı CD’ye çektim. Millete CD’yi gönderdim. Zahirler CD’leri bile izletmemişler dervişlere. Ne yapıyorsa yapsınlar. Bu yürürlüğün adabıdır. Kim olursa olsun hangi şeyh vefat ettiyse, geriye birisini işaret ettiyse, dervişler gider işaret etti. Kimse zahiren işaret ettiyse gider ona intisap eder. Yok işaret etmedi. Herkes dervişler istihare yapar, rüyasında kimi görürse münacaat ederler. Rüyalarında kimi görüyorlarsa giderler, ona bağlanırlar. Bu kadar basit.


2. İkinci Soru — Halifelik Makamına Göz Dikmek ve Zâkir Hastalığı: Gizli Şeyhlik, Kadın-Erkek Zâkirlerde Aynen Bulunması ve Yanlış Saygı Rızanın Getirisi

Halifelik makamına göz dikmek, kendini şeyh halife sanmak, makam tutkusuyla dolanmak, gizli ve açıktan şeyh gibi hallere bürünmek, o kişide maneviyatında nasıl bir akıbet oluşturur, nasıl manevi bir tokat alır. Bu genelde dervişlerde bu tip hal olmaz. Bu genelde zahirlerde olur. Bir normal derviş kendi kendine ben halifeyim, ben şuyum, buyum, kendisini bir şey zannedip dolaşmaz hiç. Çok endergi, hiç görmedim desem yeri var. Bu bir zâkir hastalığıdır. Öyle söyleyeyim. Gerçekten ciddi.

Bu normal bir derviş de olmaz. Geri bir derviş de olmaz. Ama bir zâkir olursa mesela diyelim ki bir ilin zâkiri veya bir ilçenin zâkiri, bu zâkirlerde böyle bir hastalık ulaşabilir. Bu bir zâkirin etrafından kaynaklanır, iki zâkirin kendisinden kaynaklanır. Zâkirlerin, çavuşların, böyle hizmet edenlerin etrafında muhakkak birileri vardır. O birileri bu zâkiri, çavuşu şeyh yerine koyar. Bunun koyma sebebi de o dervişin kendisindendir, şöyle kendisindendir.

O derviş şeyhye yaklaşamıyordur, ulaşamıyordur. Böyle bir şeyh ile kendisinin arasına bir perde örmüştür. Şeyh niyetine ağabey der, zâkir der, çavuş der, sorumlusu o ya. Şeyh niyetine onu koyar. Zâkir de buna müdahale etmez. Veyahut da o da buna müdahale etmez. Bu şimdi ilk önce ufak ufak başlar. Bizde şimdi bir adaptır. Çay da yatılacaksa önce zâkirden başlanır. Orada zâkirden, daha yaşlı bir zâkir varsa ondan başlanır. Şeyh varsa orada şeyhten başlanır, bunlar mı?

Şimdi bu küçük küçük başlar dediğim şey bu kadınlarda da vardır. Gizli şeyhlik. bu sadece erkekler bundan gücünmasınlar. Kadın zâkirlerde de gizli şeyhlik vardır. Kadın çavuşlarda da vardır. Eğer bir zâkir, bir çavuş orada idare eden bir kimse, diğer dervişlerden farklı bir tutum ona uygulanıyorsa, ve zâkir de ona seslenmiyorsa o gizli şeyhliğe başlamıştır. Bu isterse çay doldurmak dahi olsa. Önce öyle başlar zaten. İsmail’i ayırıyorum. İsmail’e ben söyledim.

Bu adam dedim, o anın dedim sorumlusu. Bunu dedim ilgileneceksiniz, ona bakacaksınız dedim. Ciddi ciddi. Onun şakası da gerçektir, gerçeği de gerçektir. İsmail öyle bir kimse değil zaten de o arkadaşlarla. Kardeş gibi hepsinden. Ne yapayım kardeş gibi. Ayır dediğim . Onu ben zâkir olarak, onu nitelendirmedim. Ama İsmail iyidir de ders yaptırıyor. İsmail’e ilk önce herkese geldiği gibi çay gelmiyordu. Özel çay geliyorsa, o da buna müdahale etmiyorsa, bunun kardeşi herkesle beraber, bana da getir.

Ne bana özel tabak da getirdin, özel çanak da getirdin, özel tepsi de getirdin demiyorsa, başlamış onun da zâkir hastalığı. Böyle başlar. örneğim, ben bana ayağa kalkılmasını istemem. Zâkir içeri girdi, aman zâkir girdi, ayağa kalkalım. Başlamış, o da şeyh gibi. Oturun arkadaşlar ama oturmayın. Oturun ama oturmayın. Nasıl ? Ya otur dediğime bakma, sen oturma . Ben otur diyeceğim, sen ayakta duracaksın. Ama ben otur diyeceğim.

Sonra şeyh efendi de bir şey derse bana, ben diyeceğim ki, efendim vallahi ben otururum diyorum, onlar ayağa kalkıyorlar. Ben zâkir olacağım, ben otururum diyeceğim, oradaki darüşler ayağa kalkacak öyle mi? Oturayım mı? Kalkar mıydınız ben otururum desem? Kalkmazsınız değil mi? Evet. Bunu istemiyorum yan cebime koy. Özel tabakta ona yemek gidiyor, harika. Bunu ne ver canım, o da böyle sofraya oturmuyor ama. Onu özel tabakta gidiyor, tepside gidiyor.

Ben şimdi şeyh efendiye bir şey gidecek, örneğin tuzlu olur, kültür ya, baharatlı olur, acı olur. Şimdi ben tanımadık bilmedik bir yere yemeğe gittiysem ben hemen tık tık tık tadarım onları. başındayım. Benim tatma sebebim baharatlıysa derim, bir şey yapayım. Baharatlıysa derim ki bunda baharat var, yeme demem, bir şey yeme denmez. Efendim bu baharatlı karabiberi fazla olmuş, efendim bunda biraz acılık var. Yemek tanıtırsın ona.

Şey efendinin hassas, tuzluya hassas, baharatlıya hassas, acıya hassas. Hemen ben ucundan alırım. Mesela örneğin bunu böyle örnekleme olarak veriyorum. Allah rahmet eylesin Mehmet Reşber’in evinde yemekteyiz, tatmam hiçbir şeyi. Neden? Mehmet Reşber zaten onun evi değil, Mehmet Reşber de biliyor zaten adabı arkana. Etin içerisine karabiber konmaz, fazla tuz konmaz, acı konmaz yemeğin içine. Mehmet Reşber’in evinde yemek iniyor, herkes biliyor mu? Bir sıkıntı yok, Mehmet Reşber biliyor.

Veya ne bileyim Seyit Taş’ta yemek iniyor. Biliyor Seyit Taş Antep’li acıyı, baharatı çok sever ama Şey Efendi geldiğinde hiçbir tane konmaz. Orada tatmana gerek yok. Ama ilk defa gittiğiniz bir yer var, orada tadarım. Bu ayrı. Ama yok, önce Zakir’in yanındaki kimse bakacak, edecek, dizayn edecek, tatacak, onuza o Zakir’i dirilecek. Olur mu olur? Zakir çok önemli. Zehirlenirler bakarsınız ona, suikast düzenlerler. Ne mi lazım? O şehriye gidiyor, o Zakir. Zakir’e çay gidecek.

Bakayım ben önce bir. Hayırdır? Yemek gidecek, bakayım önce ben. O’nun bir görevlisi var. Zakir’in yemeğine bakıyor, çayına bakıyor, kalkıyor, ona bakıyor, ayakkabısına bakıyor, pardüstüne bakıyor, paltosuna bakıyor, ceketine bakıyor, çocuğuna bakıyor. Her şeyine bakıyorlar. Özellik şehriye doğru koşuyor. Bunları durdurmayorsa bir Zakir şehriye doğru koşuyor. Gidiyor. Bu sorunlar geldiğinde benim vazifem de şehriye koşanlara yapmayın deyip ikaz etmek. Soru gelmiş ya, bu ne bir konu?

Böyle koyuyorlar topu benim önüme, kalede boş. Ben de nasihat ediyorum. Bu sorunlar da benim vazifem de şehriye koşanlara yapmayın deyip ikaz etmek. Bu soru gelmiş ya, bu ne biliyor musunuz? Böyle koyuyorlar topu benim önüme, kalede boş. Ben de nasihat ediyorum. Bunlar öyle bir çarpılırlar ki, e bunları da biz gördük. Eski dergahda gördük. Mesela o derviş o Zakiri böyle şeyh gibi sever böyle. Bunun bir zati şahidim ben. Zakir’in hoşuna gider. Nasıl seviyor? Aşık çocuk canım.

Şimdi canlı, bunu örnek olarak anlattığım için anlatıyorum. Başka örnekler de var. Bir tane anlatılmış ya, onu anlatıyorum.


3. Ayna Hikâyesi ve “Ali Baba”ya İntisap Eden Dârvişin Çarpılması: Hal Bilmeyen Zâkirin Kendini Şeyh Yerine Koyması

Bir yerdeyiz. Ben arkadaşı tanıyorum. Böyle adamı uçurur. Bana geldi mesela, abi dedi ya sen ne mübarek insansın dedi. Aynaya bakıyorum dedi, bir sen oluyorsun bir ben oluyorum dedi. Şimdi halden anlamayan bir Zakir o kayıya biner. Ben de abdest alıyorum. Böyle bir şey yapıyorum. Şimdi halden anlamayan bir Zakir o kayıya biner. Ben de abdest alıyorum. Benim abdest aldığım aynaya bakıyorum. O aynaya bakınca bu kendi oluyormuş, bir ben oluyormuş. Bu ne demek biliyor musunuz?

Diyor ki ben sende fâne oldum, o kadar seni seviyorum. Ben abdesti bitirdim, döndüm, sen nefsine uymuşsun dedim. Bu dergam bir tane şeyhi var, ikincisi yok dedim. Sen dedim bir şeyhin olacaksın, bir sen olacaksın dedim. Sen perdelenmişsin, farkında değilsin dedim. Sapkınsın sen dedim yüzüne. Ben tabi abdest aldım, çıktım. Ben tabi müllerim böyle, altında çizerim. Onu da müllerim. Sonra oranın Zakirine dedim bu çocuğun dersini al gönder dedim.

Benim havlımda yetkin var, ben Zakir’le, Şeyh Efendi Zakir’lerin içine benim işime hiç karışmazdı. Ben de Zakir’lerin içlerine çok karışmam. O zaman da karışmam. Ona dedim bunun dersini al gönder sen bak dedim, bu normal değil dedim ben. kardeşim çok aşıktı falan, seslenmedim ben ikinciyi konuşmam. Bir gün geçti, biz o bölgedeyiz. Bir gün geçti, bir gün sonra orada bütün dervişler, her şeyin içine bir şey geçti. Bir gün geçti, bir gün sonra orada bütün dervişler, her şeyin içine bir şey geçti.

Biz o bölgedeyiz. Bir gün geçti, bir gün sonra orada bütün dervişler toplandılar, büyük ders var. büyük ders orada oluyor. O Zakir arkadaş geldi Şeyh Efendi’ye, efendim dedi bir aşık dedi, bir kardeşimiz var dedi, bir elini öpse dedi. Çıkıyoruz biz. Şeyh Efendi de terli, ben hızla çıkaracağım. Benim vazifem o. Ben hızla çıkaracağım çünkü dervişler şeyhin halini bilmez. Nerede hasta oluyor, nerede rahatsız oluyor, neden rahatsız, neden hasta, neyi ister, neyi istemez. O başındaki adamın işidir o.

Bizim de işimiz o. Hızla çıkaracağım diyor, yaşıyorum ben. O arkadaş geldi, efendim bir görüşseydiniz, bir elini söpseydik. Böyle baktı, sen nereden bunu söyledin gibisinden. Şimdi öyle birisi gelir mesela, İsmail’e der ki, benim Şeyh Efendi’yle kesin görüşmem lazım, beni bir görüştür ya tamam mı. İsmail ne yapsın? Söyleyin der. Söyler sadece, ısrar edilmez. Söyledi. Bir şey söyledi. Şeyh Efendi baktı ona, gidiyor oğlum dedi, terlik zaten dedi. Efendim bir elinizi öpseydik dedi.

İyi dedi o da şimdi. Ben bu çocuğun geldiğini biliyorum dedim ya, mukadderata bak dedim içimden. Çarpılacak şimdi dedim. Bu geldiği çocuk böyle ağlıyormuş gibi yapıyor, gözünden yaşınmıyor ama. Ağlıyormuş gibi yapıyor, yüzünü büroşturuyor, böyle değişik haller şey yapıyor , böyle bir titriyor filan. Şeyh Efendi ona bana onu böyle baktı. Senin şeyhin kim dedi? Direkt. Ali Baba efendim dedi. O Zakire dedi ki döndü.

Oğlum bu Ali Baba’nın darvişiymiş, bizim darviş değilmiş ki ne yapma getirdin benim yanıma dedi. Buz gibi Ali Baba dediğimiz, Ali Baba dediği de bizim dergahın o da Zakiri başlamış kendine baba dedirtilmeye. Şeyh Efendi yürüdü. Ben arkasından yürüdüm, ben hiç seslenmiyorum çarpılacak olan çarpılır. Ben de arkasından yürüdüm. Şeyh Efendi o gün orada kalacaktı. Ben tabi hep bir şey yapmadım. Ben bir şey yapmadım. Ben bir şey yapmadım. Ben bir şey yapmadım. Ben bir şey yapmadım.

Şeyh Efendi o gün orada kalacaktı. Ben tabi hep hazır nazırım ya. Şeyh Efendi Bursa’nın dışındaysa ben nerede olursa olsun valizini alır çantaya koyarım. Ev Sabri der ki burada yatacak kardeşim burada yatcağız. Bir çanta zaten getirmek zor bir şey. Benim vazifem. Karışma benim işime sen. Onunla yol giden benim çünkü. Biz gece saat üçte yol açık anlıyorsanız onunla. Uyuyor mu yanıyor mu? Uyumamış. Uyuyor mu yanıyor mu? Uyumamış. Saat üç. Ne yapıyorsun sen dedi.

Oturayım mı efendim dedim ben ondan sonra. Böyle ayaktayım tabi oturayım dedim. Uyuyor muyum sen dedi. Estağfurullah efendim dedim. Hadi hazırlan gidiyoruz dedi. Saat üç. Ama ben bekliyorum. Dedim ki bu gece yatmayacak o burada. Ben dinleneyim diye yatıyor aslında yatacaktı. Dedim yok bu gece yatmayacak o.


4. Aksaray Çorba Hikâyesi, Şeyhle Yolculuk Âdâbı, Telefon ve Eş Konuşma Edebi, Özel Tabak-Çay Yasağı ve Zâkir’in Nefs Ölmesi

Saat üç biz valizi topladım. Hadi tın tın tın tın. Biz gittik ev Sabri’nin haberi yok. Biz binlik araba. Araba’ya çıktık yola. Ben nereye diye sormuyorum. Kendi kendime dedim nereye gideyim. Ulan Bursa’ya gidelim dedim. Nereye gideceğim. Kendi gecekindesin. Nereye gidersem gideyim. Ben arabayı yanımda durup durup Bursa’ya doğru geliyor mu? Bir saat iki saat sormadı bile nereye gidelim diye. Neredeyiz Mustafa efendi dedi. Aksar’dayız efendim dedim ben. Ala dedi. Ha dedi bir şey yiyelim dedi.

Ne oluyor lokantası benim yerim var Aziz. Döndüm hemen. Daha sabah saat beş adam çorbayı yeni çıkarmış daha. Gidelim. Daha sabah saat beş adam çorbayı yeni çıkarmış daha. Hadi sen söyle neyi söyleyeceksen dedim. Ben bir karışık çorba söyledim. Ondan sonra biraz kelle paça biraz işkembe biraz mercimik karıştırdım. Ondan sonra karıştırdım. Mustafa efendi ne çorbası bu dedi karışık çorba efendim dedi. Karıştırdım mı dedi karıştırdım efendim dedi. Saat beş Aksar’da çorba içiyoruz.

Biz öyle yaşıyoruz. Şimdi öyle olunca ben nerede olursa olsun valizi alıyorum ben arabanın arkasına koyuyorum. Zaten Şeyh efendi aniden sorar. Mustafa efendi valizi aldın mı? Aldım efendim. Çünkü hiç oynadık yerde oynadık şey çıkar çünkü. Biz alışkınız ona. Ben valiz toplanıyım tabi tam camiden çıkıyoruz böyle. Böyle baktı. Nereye gidiyoruz dedi. Nereye gidiyoruz efendim dedi. Hazır mı her şey dedi. Hazır efendim dedi. Hala dedi. Halbuki o gece orada kalınacaktı. Sırf bundan dolayı bindi.

Bindik arabaya tabi ben anında çıt çıt çıt mesaj. Biz gidinceye kadar hazır. Benim her yerde böyle hamdolsun. Şeyler vardır böyle. Yerlerim vardır benim. Ben anında. Bu dediğimde yıkacak. Yık dediğimde tozun dumanını çıkartacak arkadaşlar vardır. Hep vardır ha. Şimdi de vardır. Onun Zakir’in haberi bile olmaz onlardan. Zakir’in nasıl haberi olur? Zakir’in kalbi açık olması lazım. Zakir’in kalbi açıksa haber olur. Zakir’in kalbi açıksa haber olmaz.

Biz çok yere giderdik Şeyh efendi ile otururduk orada yemek yerdik. Orada bir iki dervişe giderdik bir iki meselesi olurdu. Onları hallederdik yürür giderdik oranın Zakir’inin haberi olmazdı. Çok zaman biz bir yere giderdik mesela. O bölgenin Zakir’i oranın Zakir’i fellik fellik neredeler diye ararlar. Atar telefonun yanına. Telefon çalar saatlerce. O elinde tesbih çat çat çat çat çat çat çat. O çatırtı muhteşemdir. O böyle çıt yaptı mı bütün sesi soluğu keseceksin.

Telefonu da sessize alacaksın. Onun telefonu çaldı diyelim değil mi? Mustafa efendi kapat şunu. Emredersin. Tak kapatırım ben. Bitti. Ben kemeriki de sessizde arayanı görüyorum ben ama. Eski Nokia’lar vardı. Kaçtı veya 3310 muydu neydi? Ben de duruyor hala da o Nokia’lar da mı var? Bir bizim… Nerede damat Yasin burada mı? Gelmedi mi? Yasin onları bir şey yapacaktı. Ne o? Çalışır hale getirecekti. Nostalji gibi duruyor onlar bende. Şimdi alayım ben sessize. Millet arıyor boyuna beni.

Yanında sen telefon açamazsın. Şeyhin yanında senin telefonu açamazsın. Efendim demem. Edebim mu gayr. Ancak o diyecek. Bak telefonuna. O zaman bak az. Öbür türlü bakılmaz şeyhin yanında telefona. Asla. Şeyhin yanında bir başkasıyla konuşulmaz. Bir başkasıyla muhabbet edilmez. Olmaz. Senin eşin dahi konuşsa bir şey demezsin. Edeb öğrenecek herkes. Bir şey söyleyelim. Onun eşi Hacanne bana bir şey söylerdi. Ben dönerdim Şeyh Efendi’ye. Cevap vereyim mi? Vermeyeyim mi? Bakardım ona.

Söyle Mustafa Efendi derdi. Ben cevap verirdim. Ben bakardım ona. Ses yok. Ben duymamış gibi araba kullanıyorum. Hacanne derdi. Mustafa Efendi sana söyledim. Ben döner bakardım. Bana ne söylüyor? Benim yanımda babam var. Ben yine susardım. Devam ederdim. Bir daha söylerdi bana. Hiç unutmuyorum. Döndü. Sert bir şekilde. Hacanım anlamıyor musun dedi. Benim yanımda dedi. Benden izinsiz konuşmuyorsun. Sen hala da onu konuşturacaksın diye uğraşıyorsun dedi. Cevap ver Mustafa Efendi.

Emredersiniz efendim. O söylediysen olacağına. Ben hatırlıyorum. Beş kelimeyi geçmemiştir cevabım. Olmaz. Edebtir bu. Sen zahir değil. İstersen ne olursan ol. O müsaade etmeden konuşulmaz. Velhasıl kelam. Şimdi biz tabii yürüdük gittik. Arıyor o arkadaşı beni. neredediniz? Ben cevap vermedim. Bana cevap ver derse cevap vereceğim. Şimdi bunlar çarpılır böyle. O zâkirmiş, çavuşmuş, nakipmiş, nukabbaymış. Bir yerde beş kişi üç kişi zikrullah yaptırıyormuş.

Kendine bir şey görürse manevi olarak çarpılır. Allah muhafaza eylesin. Kadın erkek. Hem böyle şeyhin önünde çarpılır. Nereden geldiğini anlayamaz. Bakın nereden geldiğini anlayamaz. O yüzden bir kimse hiçbir zaman kendine şeyh muamelesi yaptırmayacak. Zâkir, çavuş, onbaşı, neyse derviş. Herkes gibi olmanın tadını yaşayacak. Tekrar bunu baştan alıyorum. Eğer bir kardeş ders yaptırıyor bir yerde ona özel çay geldiyse başlamaz. Anladınız mı? Önce edeptir. Oradan başlanır dağıtılmaya.

Ama neden sana aynı tabakta, ona ayrı tabakta? Neden herkes bir yerden pilavı kaşıklıyor da ona özel tabakta gidiyor? Neden herkes bir yerden pilavı kaşıklıyor da ona özel tabakta gidiyor? Onlar kardeşin değil mi? Neden herkes gibi değil? Az önce Cafer’e dedim, burada içeride bir mevzu oldu. Cafer’e dedim, hiç dedim. Benim zâkirliğim boyunca bana özel bir şey yaptınız mı dedim. Hayır dedi. Dedim, özel tabakta bana yemek getirdiniz mi? Hayır. Özel tabakta çay getirdiniz mi? Bana dedim.

Ben hayır dedim. Ona söylediğimi şimdi de söyleyeyim. Neden şimdi getiriliyor götürülüyor ki dedim. Ona dediğimi burada diyorum şimdi. içeri girerken benim eşyamı almaya çalışıyorlar. Bırakın dedim. Sizin dedim, benim dedim bir şeyimi taşıdığını görenler dedim. Her şeylerini taşıtıyorlar dedim. Yol bu değil. Ben zâkirliğimde de söylerdim. Bunu şimdi de söylüyorum. Yol yürüyen insan bu yolu kendi şahsi nefsine bir paye çıkarır. Bu yolda kendi şahsi nefsine bir konu var.

Bu yolda kendi şahsi nefsine bir konu var. Bu yolda kendi şahsi nefsine bir paye çıkarır. Bu yolda kendi şahsi nefsine bir kolaylık sağlatır. Bu yolda kendi şahsi nefsine hizmet ettirirse yol ona tokadı vurur. Ben dervişim, ben zâkirim, ben nakimim, ben nükabbayım, ben burada zikrullah yaptırıyorum. Ben bugün deyip de kendine bir zerre de olsa, özel bir şey yaptırıyorsa yol onu tokadı vurur. Mâneviyat ona tokadı vurur.


5. İlk Yol Arkadaşlarından Dervişlik Beklememek, 28 Şubat Polis Baskını (Ahmet Okur’un Evi) ve Abdurrahim’le Kalben İletişim — Üçüncü Soru: İnsanlık Kavramı, Halife-İnsan vs. Esfel-i Sâfilîn

Benim şahsi arkadaşlıklarımı, kardeşliklerimi dervişlik olarak algılamayayım. Benim özel ilişkilerimdir onlar. Bunlar sizi aldatmasın. Benim ilk yol arkadaşlarım var. Ben onlardan dervişlik beklemem. Ben onlardan hiyerarşi beklemem. Ben onlardan dervişlik beklemem. Diyeceksiniz ki onlar özel mi? Benim için özel onlar. Ben İsmail’den dervişlik beklemem. Bakın İsmail’den dervişlik beklersem ben, yok hayır. Olmaz. Ama bu gençlerden bunlardan dervişlik, bunlar dervişlik yapacaklar derim.

İsmail’i aldatmayın İsmail’le olan ilişkime. Ben Harun’dan dervişlik beklemem. Harun benim yanıma geldiğinde 13 yaşındaydı. Kaç yaşındaydın Harun? 13 yaşındaydı. Benim yanıma geldiğinde 13 yaşındaydı. Ben ondan dervişlik beklemem. Onunla derviş hiyerarşisi oluşturmam onunla. Bunlar aldatır insanlar. Bunlar aldatmasın. Böyle eski arkadaşlar vardır. Onlar da bana edeptir mi gayri bir şey yapmazlar. Ben şimdi Said’den dervişlik beklemem ki. Bakın neden? yok.

Ondan dervişlik beklersem zaten sıkıntı vardır işin içerisinde. Onlar edebi mu gayri davranırlar mı? Hiç davranmazlar. Ben bugüne kadar o ilk olan arkadaşlarla hiçbir şekilde bir şey görmedim. Allah için görmedim. Sakladığım şey yaptığımda bana karşı bir şeyler olmamıştır hiç. Ben hala da o arkadaşlar ben şuraya öyüme doğru gidiyor olsam onlar tereddüt etmezler. Tereddüt etmeden arkamdan yürürler ölüme gidiyoruz. Helallaşmazlar bile kimseyle. Basılmıştık.

Ben Abdurrahim’e gözümle işaret bile etmedim. Öyle değil mi Abdurrahim? Sadece baktım Abdurrahim’e. Sadece baktım. Bunlar böyle asıl kalbin çalışması lazım olduğu zamandır. Asıl keramet lazım olduğu zamandır. O gün lazım. Polis basmış bizi komple kamerasını da getirmiş. O gün lazım. O gün lazım. Kamerasını da getirmiş. Hiç kimseye sormuyor. Mustafa Uzbağ soruyor. Biz de mutfak kısmında oturuyoruz Ahmet Okur’un evi. Şimdi Ahmet Okur’u görünce Ahmet Okur’dan dervişlik mi bekleyeceğim şimdi ben?

Yok hayır. Olmaz zaten. Bakın olmaz. Ama bunlar derviş kardeşleri aldatmasın veya hasislenmesinler, kıskanmasınlar. Bir hiç laf. Ya onların hukuku özel mi? Özel kardeşim. Özel evet. Abdurrahim’e sadece baktım Abdurrahim. Abdurrahim kalktı yanında bir şey yaptı. Bakın bunu söylesen o kimse dil de söylenmiyor. Bana böyle baktı içeri Mustafa Uzbağ dedi. Yerimdir bunlar. Tamıyordur seni aslında polis. Mustafa Uzbağ der. Sen kalkarsın sazan gibi alır seni. Ben arkada bir şey söyleyemem.

Mustafa Uzbağ der. Sen kalkarsın sazan gibi alır seni. Ben arkama baktım. seni mi çağırıyorlar gibisin lan? Arkamdaki kalktı. Gitti onun kimliğini almışlar. Demişler sen Mustafa Uzbağ değilsin. O esnada o kalktı ben Abdurrahim’e baktım sadece. beni yengeleyin içimden. Abdurrahim yanına kendisi gibi uzun boylu birini da aldı. Ben kalktım onlar perdelediler. Allah koruyacak mı muhafaza çekmeyecek.

Sanki Abdurrahim’e ben tarif etmişim söylemişim gibi yanına da gene uzun boylu bir arkadaş var ondan sonra. Onlar böyle perdelediler. Ben şimdi açık açık söyleyeyim. Ben de kimlik var benim adıma değil. Ehliyet var benim adıma değil. 28 Şubat’tayız biz. Banka kredi kartı var benim adıma değil. Onlar benim üzerimde bir bulsa zaten teveli benim bomba olacak. Ben o esnada tık tık tık tık tık onları orada etrafımdakilerine verdim. Bende ne kimlik var ne bir şey. Tı taber Şahmar Hanım.

Onlar ikisi böyle önlem aldılar. Ben sanki içeride kimliğimi gösterdim adresimi vermiş gibi. Ben cüzdanımı böyle aldım. Allah yaptıracak. Ben cüzdanı kapattım cebime koydum. Bu polis de böyle Allah göstermeyecek setre edecek. Ben hiçbir şey yokmuş gibi çıktım. Ayakkabıları dahi aramıyorum. Ayakkabıyı nereye koyduk? Arkadaşlar niye koyduk bilmiyorum ki. Ben yürüdüm gittim ayakkabısız. Dostlarla gittim arabaya. Kendi kendime dedim. Bunlar dedim arabayı biliyorlardır. Arabayı izlerler mi izlerler.

Plakasında verirler mi verirler. Ben arabayı orada bıraktım. Yalın ayakta çıkmıştım yürüdüm gittim. Şimdi bunu bugün böyle bir menkebe olarak anlatıyorum. Ama o esnada o kalben iletişim sağlamışsın onunla. Bakın kalben iletişim sağlamışsın. Bu şimdi nereye? Bu Cenab-ı Hak’ın bu litü bir ikramı bir ihsanı. Abdurrahim ders alıyormuş, ders almıyormuş, dervişlik yapıyormuş, dervişlik yapmıyormuş. Zerri hiç aramam ki. Övmek. Abdurrahim’den dervişlik beklemem. Neden ya kardeşim o hal onlar yaşanmış.

Şimdi bunlar yeni dervişleri aldatır, aldatmasınlar, aldanmasınlar, zakirler aldanmasınlar. Zakirler aldanmasınlar. Herkes dervişliğini yapsın, herkes bir güzel çalışmalarını yapsın. Özenmesin. Kendine özellik yaptırmasın. Bir toplulukta zakir kendine özel bir şey yaptırıyorsa o nefsini ölmüştür. Bir toplulukta ders yaptıran kimse kendine özel bir şey yaptırıyorsa nefsini ölmüştür. Bitti. Onlar kardeşsiniz. Orada herkes kardeşlik yapar başka bir şey yapmaz.

Bu demek değildir ki biz ya zakirle konuşmayacağız mı? Konuşacağız. Abimizdir, ablımızdır, kardeşimizdir. Allah muhafaza eylesin. İnsanlık kavramını açıklar mısınız? İnsanlıktan beklentimiz ne olmalı? İnsanlık, insan, Cenab-ı Hak halife olarak yarattı. Bir tarafı halife, bir tarafı esvel-i safilinden aşağı. O zaman her insan halife adayıdır ama her insan halife değildir. Allah herkese şifa versin inşallah. Bu dersten bir sayfa okuyalım. Böyle giderse valla kaç sayfa bu?

41 sayfa, 40 gün devam edecek herhalde bu. Bir kitap daha geliyor. Evet,


6. 7. Siyasal İslâm — Ortaçağ Siyasal Düşüncesi: Fârâbî’nin Medinetü’l-Fâzıla‘sı, İbn Rüşd ve İbn Haldun’un Platôn-Aristo Etkisi, Batı’nın Yerleştirmesi ve İslâm Dünyasının Tenkîdi — Papalığın Kürtaj Fetvâsı ve Emperyalist Akılperestlik

Ortaçağ siyasal düşüncesi Faravı ve İbn-i Hüşt. Şeriat ile beşeri hukuklu uzlaştırma veya ilahiyat içinde siyasete yer bulma sorunları bütün İslam ve Arap dünyasının filozof ve ilahatçıların temeli uğraşı olmuştu. Bu dönemde filozoflar Kur’ân’ın yanında Platon’u, Aristonelisi Platoncular ve Roma felsefesi geleneğinden önemli düşünürler okuyup ayırmadılar. Schultz 2005’e taksim 153. Faravı evren ile ilgili görüşlerini siyaset anlamına uygulan.

Faravı’ya göre devlet, akıl ilkesinde kurulan bir yönetimdir. Çünkü en yüksek mutluluğun aracı akıldır. Toplumun ve kişisel yaşamın her aşamasında onu kullanmak gerekir. Wilkinson 2040. Böylece Faravı, Platon’un devletinde yaptığı gibi. Medinetil fazlasında akıl ilkesine göre işleyen ideal bir şehir tasavvuru ortaya koyar. Onun ideal devleti Thomas More’un devleti gibi belli bir ideoloji koymak yerine, mevcut şehirlerin toplumsal ve siyasal yapısını tenkide dayalı olarak gelişmektir.

Wilkinson 2027-122. Orta çağ düşüncesinde Faravı ile Rüşt’ün böyle bir açılımları ve söylemleri vardır. Tabi Faravı ve İbn-i Rüşt bu yazı alıntılığındaki gibi, bu Platon’cularla etkilenmişler. İslam hızla yükselir ve hızla medeniyet noktasında yürürken, bu İslam’ın içerisinde zaman zaman Platoncular veya Aristocular olarak nitelendirilen bu tek İbn-i Rüşt, Faravı gibi, İbn-i Haldun gibi insanlar çıkmışlar.

Bu İbn-i Rüşt olsun, Faravı olsun, İbn-i Haldun olsun klasik İslam noktasında duranlar bunları ağır bir eleştiriyle eleştirmişler. Hatta zaman zaman o dönem İslam coğrafyasında eski Yunan felsefesinin incelenmeden, araştırılmadan olduğu gibi çevrilip, İslam dünyasındaki İslam düşünce ufkunu lekelediği, kirletildiğini savunan kimseler de var. O yüzden İslam dünyası bir kısmı Farabiye, İbn-i Rüşt’e, İbn-i Haldun’a sıcak bakarken bir kısmı ise hiç sıcak bakmamış.

Hatta İbn-i Rüşt’e, İbn-i Haldun’a, ondan sonra Farabiye, bu noktada reddiyeler yazmışlar, ciller dolusu onlarla alakalı karşı şeyler söylemişler. Batı, İbn-i Rüşt’ü, İbn-i Haldun’un kendi kültüründen ve kendi köklerinden etkilendiği ve onların uygun tavırlar sergilediği için, İbn-i Rüşt’ü, Farabiye ve İbn-i Haldun’u göklere çıkarmıştır. Hâlâ da Batı, İbn-i Haldun’un, Farabiye, İbn-i Rüşt’ü öne çıkarıp, onunla alakalı fazlaca önemseyip, onun fikirlerini analiz etmeye çalışırlar.

Ve Doğu’ya, İslam dünyasına, bakın Farabi’nin de böyle bir anlayışı var, bakın İbn-i Haldun’un da böyle bir anlayışı var, ve hatta İbn-i Rüşt’ün böyle bir anlayışı var deyip, İslam dünyasına sanki onlar tam bir İslami düşüncenin ekolu, tam bir İslami düşüncenin ürettiği bir şeymiş gibi önümüze koyarlar ki, burada da yapılan şey şu, yapılan bu.

Şimdi Batı, İbn-i Rüşt’ü, Farabi ve İbn-i Haldun’u bu noktada kendince, devlet sistemi noktasından, Aristo’dan, Piloto’nun etkilendikleri için kabullenirler belli bir kısmını. Ama bunu eleştirenler var mıdır? Evet. Çünkü, buradan şu çıkmasın siz sakın ha. Batı akılperesttir. Batı’nın bu noktada, durduğu tek bir noktalarda akılperestliktir. Batı kendi akılperestine uymayan dini kaideleri de değiştirebilecek kadar akılperesttir.

Mesela örneğin, tabi bunda Batı’nın sahip olduğu dinin kendi içerisinde, zaman içerisinde dejenere olmasının da payı yüksek. Zaman içerisinde dejenere olunca, dinin kaideleri değiştirilebilir noktaya gelmiş. Ve hala da değiştirmeye devam ediyorlar. Mesela Batı daha önce Kürtacı serbest etmişti papalık tarafından. Sonradan papalık haram kabul etti, yasakladı. Yeni zamanda yasakladı. Sebep, Avrupa’da genç nesil azaldıkça Kürtacı haram etti papa. Önceden Kürtacı serbest eden papa, şimdi haram etti.

Çünkü Batı dini kaidelerini kendi devlet sistemine uyarlar. Orada kapitalist sistemin yaşaması daha doğrusu kapitalist sistem de değil. Emperyalizmin yaşaması önemlidir. Batı’nın emperyalist düşüncesi ve yaşantısı ve emperyalizmi devam etmeli. Bunun için eğer dini kaidelerde bir değişiklik söz konusu olacaksa, bu önemli değil, değiştirirler. O yüzden İslam dünyası İbn-i Rüştü, İbn-i Haldun’un Farabi’yi okur.

Biraz böyle meseleyi uyanık gözüyle bakan, Batı hayranı olmayan, Batı’nın tabir-i caizse kuyruğuna takılıp gitmeyenler okurlar ama eleştirilerini koyarlar. Olursa lazım olanı Kuran Sünnet tarihinde alırlar. O yüzden İbn-i Rüştü, İbn-i Haldun, Farabi bu noktada, çünkü sohbetin başı bu İslam’da veya o sohbet, o neydi? Siyasi İslam’dı. Çağdaş Siyasi İslam. Çağdaş Siyasi İslam’ı konuşuyoruz ya. O yüzden bu noktada İslam dünyası onu tam olarak kabullenmez. Allah bizi affetsin.

Ağır gittik, bir sayfa okuduk bugün. Saat 10 o yüzden hakkınızı helal edin. Bir daha hafta inşallah 8. sayfadan devam edeceğiz. Sürçülisanette isek affola. Selamun aleyküm.


Kaynakça ve Referanslar

  • Vefat eden şeyhten sonra yaşayan bir şeyhe intisap gerekliliği (silsile teorisi): Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl; Abdülkâdir-i Geylânî, el-Gunye li-Tâlibi Tarîki’l-Hak; İmâm Rabbânî, Mektûbât I/292; Reşat Öngören, Osmanlılar’da Tasavvuf; Hasan Kâmil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar
  • Hz. Ebu Bekir’e biat ve Hulefâ-i Râşidîn silsilesi (Saqîfetü Benî Sâ’ide): İbn Hişâm, es-Sîre IV/336-341; Taberî, Târîh III/202-220; Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi §§726-738
  • Hz. Hasan’ın hilâfeti Muâviye’ye devretmesi (“İmamınız biziz” sözü — Âmü’l-Cemâ’a 41/661): Taberî, Târîh V/158-162; Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf III/40-46; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye VIII/17-22
  • Çorum silsilesi ve Mısır Tantâ ekolü — Abdürrahim Tantâvî, Abdürrahîm Neşşâvî (Halvetî-Şa’bânî kolu): Ali Büyükçınar, Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Efendi; Mustafa Aşkar, Tasavvuf Tarihi Literatürü; Reşat Öngören, Tarihte Bir Aydın Tarikatı: Zeyniler; Şa’bân-ı Velî külliyâtı ve Halvetî-Şa’bânî şeceresi (Kastamonu-Çorum-Üsküdar Mahmûd-ı Dâî Dergâhı ekseni)
  • Mahmûd-ı Dâî (Üsküdar) ve Üftâde Hazretleri (Bursa) silsile bağı: Aziz Mahmud Hüdâyî, Câmi’u’l-Fezâ’il ve Kâmi’u’r-Rezâ’il; Hasan Kâmil Yılmaz, Azîz Mahmûd Hüdâyî ve Celvetiyye Tarîkatı; Mustafa Bahadıroğlu, Üftâde ve Celvetîlik
  • İstihâre namazı ve manevî yolda rüyâ ile yön tayini: Buhârî, Teheccüd 25, Deavât 48 — “Allâhümme innî estehîrüke bi-‘ilmik” duâsı (Câbir rivâyeti); Ebû Dâvûd, Edeb 96; Muhyiddîn İbnü’l-Arabî, Fütûhât IV — rüyânın sâdık kısımları
  • Makâm sevgisi, kibr ve riyâ tehlikesi: Tirmizî, Zühd 43 — “Hubbü’d-dünyâ ra’sü külli hatîetin”; Buhârî, Rikâk 7, Îmân 18 — “Lâ yedhulü’l-cennete men kâne fî kalbihî miskâlü zerretin min kibr”; Gazzâlî, İhyâ Rub’u’l-Mühlikât “Kibir-Ucub-Hubb-ı Câh” bahisleri
  • “Hubbük li’ş-şey’i yu’mî ve yusimm” — Sevgi kör ve sağır eder hadîsi: Ebû Dâvûd, Edeb 125; Ahmed b. Hanbel, Müsned V/194; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ I/301 (Ebu’d-Derdâ rivâyeti)
  • Şeyhin yanında edeb ve telefona bakmama âdâbı (Edeb-i tarîkat): Erzurumlu İbrâhim Hakkı, Ma’rifetnâme III “Âdâb-ı Sohbet”; İmâm Birgivî, et-Tarîkatü’l-Muhammediyye; Ahmed Rifât, Tuhfetü’l-Azîziyye fi’l-Menâkıbi’r-Rifâiyye; Necmeddîn-i Kübrâ, “Âdâbü’l-Mürîd”
  • Hz. Ömer-Hz. Ebu Bekir benzeri — Mustafa Özbağ Efendi’nin şeyhi Hacı Abdullah Karabaş Efendi ve öncesi Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Efendi / Hacı Ali Haydar Efendi silsilesi: Celâleddîn Gül (Gülşen), Karabaş-ı Velî Silsilesi; Mustafa Özbağ, Kendi Sesinden Sohbetler arşivi
  • 28 Şubat 1997 post-modern darbe süreci ve tarikat-cemaat takibi: Mehmet Ali Birand vd., 28 Şubat Belgeseli; Hakan Yavuz, Modernleşen Müslümanlar; Necati Doğru, 28 Şubat Süreci
  • Kalben (telepatik) iletişim — “Mü’minin firâseti” hadîsi: Tirmizî, Tefsîr 15 — “İttekû firâsete’l-mü’mini feinnehû yenzuru bi-nûrillâh”; Ebû Nuaym, Hilye VI/118; Hâkim, el-Müstedrek IV/151 (Ebû Saîd el-Hudrî rivâyeti)
  • İnsanın halife olarak yaratılması ve esfel-i sâfilîne indirilmesi paradoksu: Bakara 2/30 (“İnnî câ’ilun fi’l-ardı halîfeh”); Tîn 95/4-6 (“Lekad halakne’l-insâne fî ahseni takvîm * sümme radednâhü esfele sâfilîn”); İmâm Gazzâlî, Kimyâ-yı Saâdet
  • Fârâbî, Medînetü’l-Fâzıla (Erdemli Şehir) ve akıl ilkesine dayalı ideal devlet: Ebû Nasr Fârâbî, Ârâu Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla (çev. Ahmet Arslan, Kültür Bakanlığı); aynı yazarın es-Siyâsetü’l-Medeniyye; Mahmut Kaya, Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ’nın Felsefi Görüşleri; Majid Fakhry, Al-Fârâbî: Founder of Islamic Neoplatonism
  • İbn Rüşd’ün Platon/Aristo yorumu ve Faslu’l-Makâl: İbn Rüşd, Faslu’l-Makâl fîmâ Beyne’ş-Şerîati ve’l-Hikmeti mine’l-İttisâl; Telhîsu’s-Siyâse li-Aflâtûn; Hüseyin Atay, Endülüs’te Felsefe Düşüncesi; Dominique Urvoy, Ibn Rushd (Averroes)
  • İbn Haldun’un Mukaddime’si ve siyâset-devlet teorisi (asabiyyet, hilâfetten mülke dönüşüm): İbn Haldun, Mukaddime (çev. Süleyman Uludağ); Ümit Hassan, İbn Haldun — Metodu ve Siyaset Teorisi; Tahsin Görgün, İbn Haldun’un Toplum Teorisi
  • Filozoflara karşı klasik İslâm reddiyeleri: İmâm Gazzâlî, Tehâfütü’l-Felâsife; İbn Teymiyye, er-Reddü ‘ale’l-Mantıkıyyîn ve Der’u Te’âruzi’l-Akli ve’n-Nakl; İbn Salâh, Fetâvâ I/209-210 (mantık-felsefe yasağı)
  • Platon’un Devlet‘i ve filozof-kral ideali: Platon, Politeia (çev. Sabahattin Eyüboğlu – M. Ali Cimcoz, Remzi); Aristoteles, Politika; Leo Strauss, The City and Man
  • Thomas More’un Utopia‘sı (1516) ve Fârâbî ile mukayesesi: Thomas More, Utopia; Erwin Rosenthal, Political Thought in Medieval Islam; Patricia Crone, Medieval Islamic Political Thought
  • Kürtaj ve Katolik kilisesinin tutumunun tarihsel değişimi: Papa John Paul II, Evangelium Vitae (1995) — kürtajın mutlak haramlığı; 1930 öncesi kilise yorumlarının esnekliği; John T. Noonan, Contraception: A History of Its Treatment by the Catholic Theologians