Aleykümselam! Hâiz-i hayırlı eylesin, Amin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Amin. Rabbim, cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammed’i Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin, Amin. Hakkı hak bilip Hakkı hakça yaşayan, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin, Amin.
Nerede Ümmeti Muhammed’e zulm ediliyorsa, haksızlık ve hukuksuzluk ediliyorsa, kanı, şanı, şerefi, haysiyeti ayaklar altına alınıyorsa; Cenabı Hak hepsini kahrı perişan eylesin, Amin. Güçlerini yerle yeksan eylesin, Amin. Onları dağıtsın, Amin. Onları perişan eylesin, Amin. Müslümanların intikamlarını alsın, Amin.
Siyonist İsrail devletini yerle yeksan eylesin, Amin. Onları destekleyenleri yerle yeksan eylesin, Amin. Müslümanların kanını, ırzını, namusunu ayaklar altına alanlara Cenabı Hak hepsini yerle yeksan eylesin, Amin. Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin, Amin. Bütün İslam alemine özgürlük nasip eylesin, Amin.
Başındaki zalim yöneticileri def eylesin, Amin. Başındaki zalim, haksız, hukuksuz yöneticileri def eylesin, Amin. Kur’an ve Sünnet-i Seniye sımsıkı yapışanları idareci eylesin, Amin, ecmain.
Bugün sohbet hazırlamıştık; ama hadi bir soru-cevap yapalım, açılalım. Evet, Yusuf Efendim soruyor: İslam’da sınıf kavramı var mıdır? Toplumun içerisinde toplumsal sınıflar var mıdır?
İslam bunu böyle sınıf olarak kabul etmez. Kişilerin okuduğumuz ayet-i kerimelerde veya hadis-i şeriflerde böyle bir sınıfsal ayrım yok. Normalde bugünkü gibi işte zengin-fakir ayrımı, ondan sonra şu meslek sahibi, bu meslek sahibi, idareciler, bürokratlar; bunun özellikle İslam’ın başlangıcında, Hz. Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri döneminde görülmediği gibi, Cihar-ı Rüşeyt (Dört Halifenin) efendilerimiz —yani hazret Ebubekir, Ömer, Osman, Ali radıyallahu anhum hazretlerinin zamanında da, kısa da olsa —altı aylık— Hazreti Hasan efendimizin döneminde de böyle bir şey görülmemiş, yaşanmamış.
Tabii bu dönemden sonra, özellikle Emevilerde bu sınıfsal ayrılıklar başgöstermeye başlamış; eski insanlığın hastalığı zuhur etmiş. İlk önce zengin-fakir ayrılmış, sonra sınıflar bölünmüş. Ancak İslam’ın genel bakışı bu konuda herhangi bir sınıfsal ayrılığa veya herhangi bir sınıfın üstünlüğüne, veyahut herhangi bir sınıfın ezilmesine dair bir şey yok.
Eğer öyle olmasına rağmen zaman içerisinde Emevilerde bu hastalık girmiş ve bu hastalık girdikten sonra İslam dünyasından çıkamamışsa; bu hastalık devam etmiştir. Allah Resulü Sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri genel olarak sahabeyle beraber yaşar, onlarla beraber yer, içer; onlardan farklı bir hayat tarzı olmayacağı için de böyle bir ayrılık meydana gelmedi.
Hatta hayat tarzına bakacak olursak: ekonomik olarak o sahabelerden hepsinden daha az bir ekonomik özgürlüğe sahip idi. Öyle olunca o, böyle bir fazla farklılık oluşturmadı. Tek işte normalde hutbe okuyacağı zaman bir hurma kütüğünün üzerine çıkar, öyle hutbe okurdu. Sahabeler hani, biraz daha böyle cemaat çoğaldı; cemaat çoğalınca hani insanlar arkataraftakiler sizi duyamıyor, sizi tam göremiyorsunuz deyince; hatta Sedeye bir kadın buna ön ayak oldu, dedi ki: “Ya Resulallah! Benim bir kölem var, iyi bir marangoz var. Size bir kürsü yapsın.”
Böyle bir şey olarak bu sefer böyle üç merdivenli veya üç basamaklı, böyle bir hutbe okunacağı veyahut nasihat edileceği konuşacağı bir tahtadan bir kürsü diyelim; eski dilde öyle bir şey yapıldı. Buradan imamlar cevaz verirler: hani sohbet edecek olan bir kimsenin, vaaz nasihat edecek olan bir kimsenin biraz yüksek bir yerde oturmasına cevaz verir.
Ancak insanlar bunu, şimdi Müslümanım diyenler bunu bilmediğinden otururlar, o neden yüksekte duruyor derler, o neden koltukta oturuyor derler. Normalde derler de derler ayrı mesele; ancak böyle bir sınıfsal ayrılık yok. Zaman içinde imamlar şuna fetva vermişler: işte alimlere, şeyhle hürmet edilmesiyle alakalı; ancak bu hani sınıf üstünlüğü değil, ilimle alakalı.
Efendim, Müslümanların son dönemdeki bozulması ile alakalı bir okuduğum bir yazıda şöyle bir tespit vardı. Buna istinaden sormuştum soruyu: Son 150 yılda Müslümanların entelektüel bir sınıfının olmaması sebebiyle, herhangi bir makama geldikleri veyahut herhangi bir maddi güce kavuştukları zaman, onların dışında olan insanlara böyle bu kadar etmeleri, işte cahilane davranmalarının sebebi bu sınıfsal entelektüel sınıfı yakalayamamasından dolayı böyle bir tespit yapılmıştı orada.
Bu aklıma takıldı. Bu soru: Hani bir Müslümanın böyle bir entelektüel sınıfı olur mu? İnsanları böyle, hani bu noktada bir idari pozisyona geldiğinde burada böyle bir sıkıntı yaşar mı? Şimdi tabii bu, normalde yaklaşık İslam dünyasında 200-250 yıllık bir mesele; ancak İslam’da böyle bir siyasi bürokrasi, entelektüel bir sınıf oluşturma; İslam’ın böyle bir derdi yok, kaygısı yok.
Bu batıdan gelme —bize yani siyasi bir oligarşi oluşturulması, kapitalist bir oligarşi oluşturulması; işte entelektüel diye nitelendirdiğimiz bir oligarşının oluşması. Kim bunlar? Nereden geldiler? Niçin geldiler? Ne yapıyorlar? Hatta bunu üçlü tesis inancı olarak hani siyasetçi, ondan sonra hukuk; işte şu-bu ayrı ayırıyorlar ya. İyi, kim bunlar? Nereden geldi? Veyahut da biz entelektüellik dediğimizde ne anlayacağız bundan?
Yani bir kimsenin kalkıp da eski Yunan felsefesini bilmesi onu entelektüel mi yapıyor? Veya bir kimsenin oturup da hadisleri ezberlemesi veyahut fıkıh ezberlemesi ona entelektüel mi yapıyor? Biz nereden onun entelektüellik? Entelektüellik ne? “Entelekt” —ent kime entel diyeceğim? Biz kim? Entel kim? Siyasetçi?
Şimdi baktığımız zaman 250 yıllık bir döneme: siyasetçi dediğiniz şey halkın hakkını, hukukunu devlete karşı koruyan, devlete karşı savunan kimse demektir. Bürokrat dediğimizde bürokratın da yapması gereken halka hizmettir. Anladığımız entelektüel kimse benim ufkumu açan kimse olmalı; ezberci olmamalı.
Sokrat açar, ben de okuyorum. Benim ufkumu aşacak, benim ileriyi görmemi sağlayacak. Bana fikir üretecek. Bana söyleyin: 250 yıl içerisinde batıya kendisini peşkeş çekmiş insanlar, İslam dünyasının önünde entelektüel olarak çıktı. Batının kapitalizmi savunanlar, İslam dünyasında fıkıhçı, hukukçu olarak çıktı. Batının emrinde yürüyen insanlar, siyasetçi oldu.
Sorularım vardır: İslam dünyasında batının emrinde olmayan bir devlet başkanı ve siyasetçi gösterebilir misiniz? Batının emrinde değilse zaten suikast ederler. Batının emrine girmiyorsa hemen ihtilal ederler. Batının emrinde değilse kargaşa çıkar orada. Zaten Müslümanlar cahil, kargaşaya hazır. Zaten birbirlerini katletmeye, öldürmeye de hazırlar.
O zaman, 200 yıldan beri dediğimiz “entelektüellik” konusunda çok büyük bir eksiklik vardır. Bu batıda da aynı şekildedir. Batı bizden farklı değil. Bana söyleyin: Batı kendi dik taşını oluştururken neyle oluşturuyor? Siyasetçi, bürokratı, “göktel” diye anılan kimselerle oluşturuyor. Bunlar halkın üzerinde birer sömürü düzeni.
Bunu böyle yargıladığınız da 200 yıllık bütün her şeyi çöpe atacaksınız. Sorularım vardır: Bana bir tane siyasetçi gösterin, İslam dünyasında halkın hakkını savunan. Bana 200 yıllık bir siyasetçi gösterin, Avrupa diktatörlüğüne karşı, kapitalist Deccal sistemin diktatörlüğüne karşı çıkan bir kimse.
İktidara gelenler için söylüyorum: Bana milletvekili gösterin, “halk için uğraştım” diyecek. Bana bir tane İslam alimi gösterin, halkın lehine fetva verecek. Fetva vermekle kalmayacak, halkı bu konuda bilinçlendirecek, halkı uyandıracak, halkı ayaklandıracak. Bana düzene uymayan, düzene muhalif, “benim sistemim Kur’an ve sünnet” diyen bir Şeyh gösterin. Yok.
Yani normalde bakın, tartışmalara adamın hiçbir işi yok, hiçbir ticareti yok. Adam kocaman villada yaşıyor. Adamın şeyhine sordum. Efendi ne iş yapıyor diyorum. “Ben hiçbir iş yapmıyorum” diyor. Nereden geçiniyor dedim. Böyle baktı dedim, “Ya rahat konuş” dedi. “Cumaları” dedi, “bizim dergahta cuma selamlığı için durur, herkes gelir” dedi. “Cebine” dedi, “cuma harçlığı koyar” dedi. Birisi dedi ki, “minderi var.” Minderinin altına dedi, “herkes gelir para sıkıştırır.”
Birisi de telefon açıyor zaten, değil mi? Diyor ki, “şu kadar gönderin.” Tamam. Şimdi bana söyleyin: Biz ondan ne göreceğiz? Yani bu sadece İslam dünyası ile alakalı değil. Bir Hristiyan gidecek, bütün her türlü haltı işleyecek. Ondan sonra gidecek kiliseye, bir bağış yapacak. Ondan sonra kilisede temizlenmiş çıkacak.
Daha ilerisi: Siz Vatikan’ı çok temiz bir yer mi zannediyorsunuz? Dünyanın bütün kirli işleri Vatikan’da örgütlenir. Bütün kirli işler, dünya üzerinde ne kadar varsa, hepsi de Vatikan’da parmağı vardır. Vatikan’da örgütlenir, onlar da “tanrı galip gelecek yeryüzünde” diye yaparlar. Tam ahir zaman, tam Deccal sistem.
O yüzden, yani normalde bakılan zaman, bunu böyle çok açık konuştuğum için “sivri” geliyorum. Sivri geldiğim için enzimde boza pişiriyorlar. Umrumda değil. Ben 64 yaşındayım. Ben 14 yaşında ülkücülükle tanıştım. İlk satışı biz Milliyetçi Hareket Partililerden gördük, ülkücülerden gördük. Ben ilk defa orada satıldım. Açık açık konuşuyorum.
Oradaki insanlar, oradaki o bozuk insanlar sattı. İlk önce beni şimdi böyle; bir tanesi de eski ülkücünün birisi diyemez ki bana, “Ya bu kadar da ağır konuşma, yok kardeşim.” İspatlarım size. Bana kimse cevap veremez. Alpaslan Türkeş vefat ettiğinde İsviçre bankalarında 2 milyon dolar çıktı. Hangi ticaretten kazandı?
Taş attı ama kolu mu yoruldu? Vatan, millet deyip de canını ver. Hangi canını verenin kan kaça sattı? Acaba kim verdi o parayı? Sonra çocuklarının arasında kavga çıkmasaydı hiç kimse bilmeyecekti o parayı. Çocuklarının arasında kavga çıkınca öğrendi herkes.
Bakın, Türkiye’nin gündemine bakın. Kime rabıta edeceğiz? Bir buçuk yıl onun savaşına verdik. Şimdi ümmetin parası mı? Babamızdan kalan miras mı? 17 trilyon bilinen, söylenen 17 trilyon. Ben öldükten sonra arkamdan kavga çıkmayacak. Merak etmeyin bunlara baktım. Bak, ben çok basit bir şey söylüyorum.
İyi, Fethullah Gülen dedi ki, “mezardan milletin kalkıp” dedi, “buraya oy vermesi lazım” dedi, “AK Parti için.” Doğru mu? İyi. Bütün nakşibendiler, İstanbul Nakşibendi dükası, hala daha AK Parti için, açık açık konuşuyorum. Bakın, AK Parti için toplanıp, melemen bardağı gibi dizilip, oylarımızı AK Parti’ye diyor mu?
Diyor. Zaman zaman herkes kendi yaşam nefesi olarak görüyor bizim oylarımızı AK Parti’ye diyor mu? Yani, bir dergahın, tarikatın başındaki diyor. Peki, geriye doğru gideceğiz. Şimdi, 200 yıl öncesinden doğru gideceğiz. Bir sufi hareket, hiçbir zaman, hiçbir zaman herhangi bir siyasi teşkilatın arkasında olmamıştır.
Hatta sufiler, zamanın devlet erkanından uzak dururlar. Hatta sufiler, devlet erkanından bir lokma bizim boğazımıza girecek diye ödleri kopar. Nerede kaldı onlar? Konuşamazlar bunları. Benim bu konuştuklarım kendimi methetmek için söylemiyorum. Türkiye’de hiç kimse konuşamaz.
Ne oldu peki? Yani herkes destekledi, anayasayı bile değiştirmeye muktedir, milletvekili çıkardı. Çıkardı mı? Çıkardı. Değil mi? Ne değişti? Sıralıyorum: Faiz mi yasaklandı? Kumar
Soruyorum: Uyuşturucu mu yasaklandı? Fuhuş mu yasaklandı? İçki mi yasaklandı? Uyuşturucu mu yasaklandı? Batıya karşı cephe mi alındı? Amerika’ya karşı cephe mi alındı? Rusya’ya karşı cephe mi alındı? Bu ülkenin milli ve manevi menfaatlerini korudun mu, muhafaza ettin mi? Ne yaptın?
Söyleyeyim: Yirmi iki yıl içerisinde uyuşturucudan tedavi olan kimseler yüzde 3000 arttı. Tedavi olmak isteyenler, yirmi yıl içerisinde yüzde 300 arttı—değil yüzde 3000, değil yüzde 10000, yüzde 3000 arttı. Fuhuş yapanlar yüzde 5000 arttı; içki tüketimi yüzde 2000 küsur arttı. Nerede milli manevi değerler? Uyuşturucu yaşı 9’a indi; fuhuş yaşı 12’ye indi. İlkokulların önünde uyuşturucu satılmaya başladı.
Türkiye’nin dış borcu ne kadar arttı? Yüzde 500 arttı—değil yüzde 10000, yüzde 500; yüzde 600 arttı. Bana bir tanesi, herhangi bir partiden siyasetçi gösterin: sahibi değer mi? Var ise de siyasete girip orada para kaybeden vardır. Bursa’daki isimleri sıralamaya gerek yok, herhalde değil mi?
Ceferle beraber bayrak asan vardı; şimdi Cafer bayrak asan ne gelir? Şimdi bayrak asan yok. Bütün dikta rejimleri, bütün faşist ve komünist rejimler, bütün batılı rejimler iktidara gelirken beraber yürüdükleri insanlar var. İlk önce onları yerler. Bir tarikat düşünün: Tarikatın başındaki kimse bir yere gelirken birileriyle gider. Yanındakinin yeri vardır; sonra onların yerine gelmek için birileri çaba gösterir. O çaba gösterenlerin içerisinden seçer: hangisi zengin? Hangisi böyle kamikaze gibi onun peşinden gidecek? Yanındakini harcar; onu oturtur.
Birisi benim yüzüme söyledi: “Abi,” dedi, “ya şu Adnan, Cafer, Hüseyin üçlüsünden kurtul; ne istiyorsan ben vereceğim.” “Sen kimsin?” dedim. Yüzüme söyledi! Bunu böyle etrafta söylüyorlar; ben susuyorum. Şimdi böyledir bu işler: etrafta konuşur, konuşur; adam ondan sonra der ki: “Ya gideyim, bir de bunu yüzüne söyleyeyim.” Cesaret alır. Şimdi önce bir kişi, iki kişi, üç kişi, dört kişi böyle bir konsensüs oluştururlar; otururlar, başlarlar kaynatmaya. Dedikodu fitnesi böyle bir şeydir. Sonra cesaret bulurlar; ondan sonra gider, onun yüzüne söyler: “Böyle, böyle, şimdi…”
Bir kimse bir yol yürüyorsa ve o yolda çok—affedersiniz—sütü bozukluk, kanı bozukluk varsa, önce yol yürüdüğü kimseleri o harcar. Onunla beraber kanıyla canıyla mücadele etmiş; samimiyetle koşmuş. Önce onu harcar. Ticarette de böyledir. Adamın sütü bozuksa, şirketi kurmuş, iş yerini kurmuş. Onunla beraber gece dememiş, gündüz dememiş, çalışmış orada. Ona müdürsün demiş, amir demiş, bir şey demiş; belli bir yolu geçmişler, belli bir handikabı atlatmışlar. O kimseye: “Seninle beraber gecesini gündüzüne katmış.” Sonra sen biraz yükselirsen, “Benim seni oradan uzaklaştırmada,” Mustafa Bey diyecek. Birisi lazım; onu atarlar, iş yerinden. Ona yalaka lazım; aynı şey yani.
O kimse şimdi örnek: Adnan, Cafer, Hüseyin—yıllardır “abi” demişler. Bana şimdi “abi” dese ne olacak? Demese ne olacak? Ne derse desin. Ama diyelim ki birisi “abi” dedi: “Ulan, ne abisi lan! Ben şeyh olmuşum; hala da ‘abi’ gidiyor. Bunu atmam lazım.” Böyle düşünür adam. Eski günlerin hatırası yok; vefası yok. Şimdi siyaset dediğimiz, bürokrasi dediğimiz—veya bana Türkiye’de solcu, veyahut da ülkücü, veyahut da işte, yani Kur’an, sünnet, tasavvufta böyle bir fikir adamı gösterin bana. Aklınıza kim geliyor? Sivrilmiş bir fikir adamı; entelektüel olarak göreceğiz. Ya şiirde, edebiyatta, veyahut da fıkhi konularda zirve yapmış; akâit zirve yapmış: “Vay!” Ya şöyle bir kimsedir.
Bana gösterin—ne acı bir şey değil mi?—Türkiye’nin ekonomik meselelerini gündemde tutup çareler üreten bir tane ekonomist söyleyin bana. Herhangi bir satılmamış—bana Amerikan borsasının adamı söylemeyin; IMF’nin adamını söylemeyin; Dünya Bankası’nın adamını söylemeyin. İngiliz kraliyet ailesinden veya ondan sonra onun düzenlediği vakıflardan söylemeyin, sor olsun, yan vakıflarından yalamış yutmuş adamlardan da bahsetmeyin.
Bakın, bunları ben böyle söylemedim; elinizde hiçbir şey kalmayacak: Sorosçu olmayan bir tane bürokrat, sorosçu olmayan bir tane âlim, sorosçu olmayan bir tane fıkıhçı, sorosçu olmayan bir tane şeyh, sorosçu olmayan bir siyasetçi, sorosçu olmayan yüksek bürokratik bir adam. Ne acı bir şey değil mi? Evet, birisini gösterin bana. Geçenlerde birisinin bir şeyini açıklamasını okuyorum. İşte bugünkü değil, herhalde; birkaç dönem önceki hükümetle alakalı. Diyor: içinde bir tane diyor, “anası babası Türk olan yok” (bakanlarla alakalı).
Mehmed Emin nerelerdi ya, gelmedi mi? Mehmet Emin’e soracaktım: konuşmalarıma yanlışlık var mı diye. Bu yeni değil, ama düşünebiliyor musunuz? Yani normalde Şeyhülislam, Mason—Osmanlı Devleti’ndeki Mason—bir yapılanma yapmadı mı? Yaptı. Mason; o da masonik bir yapılanma yaptı. O yapılanma, normalde Cumhuriyet’e de devretti mi? Devretti. Cumhuriyetin ilk yıllarında mesela tefsir yazanlar var: Mason ilahiyatçılar var: Mason.
Bana diyorlar: “Ya masonluk kötü mü ya?” Kötü, iyi beni ilgilendirmiyor. “La ilahe illallah, Muhammaden Resulullah” diyorsan, Kur’an ve sünnete tam olarak bağlıysan, nasıl bir İzmeci olursun? Olamazsın. Nasıl Mason olursun? Olamazsın. Tabii bir ara bir Masonların Türkiye’deki başkanı—bir iki şey söyledi bana. Ben ciddi verince, ondan sonra Twitter’dan Masonlarla alakalı kanunu, maddeyi sustu; sonra bilmem neyi konuşmaya başladı. “Kardeş! Burada Kur’an, sünnet var mı yok? Onu söyle bana. Bilmem ne şovalyelere adına yemin ediyorsun ya?” Bunları konuştuğumuzda resimiz çıkıyor önümüze.
Biz öyle bir topluluğuz ki, acı tarafı da bu. Hele bu saatten sonra—hani böyle ibareler var. Suyuti geçer; bazı ibareler Mehdi ile alakalı. Mehdi çıktığında, ilk karşı çıkacak olan alimler, alimmiş gibi görünen, şeyhmiş gibi görünen kimselerdir. Peygamberlere kimler karşı çıktı? Peygamberlere karşı çıkanlar vasat vatandaş değildir. O günün oligarklarına karşı çıktı: siyasi oligarklar, kültürel oligarklar, dini oligarklar, askeri oligarklar, ekonomik oligarklar. Peygambere, tüm peygamberlere karşı—yani onlar “La ilahe illallah” dediler. “La ilahe illallah” deyince, bütün siyasi bürokrasi, askeri, ekonomik, kültürel bütün oligarklar kafa kaldırdılar: “Olamaz, sen bizim tanrılarımıza karşı çıkıyorsun.” Ortak nokta bu: şimdi de aynı.
Her sistemin oluşturduğu bir tanrı var. O oluşturmuş tanrı düşüncesine, tanrı fikrine karşı, karşısında yer alan “La ilahe illallah, Muhammaden Resulullah” dediysen, “Aha! E sen de boz, aşırılar, ensen de boz, pişirirler.” O yüzden İslam dünyası, aslında bu dairede, bu sistemde, bu minvalde çünkü Batı’nın esiridir. İslam dünyası, Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Rusya tarafından paylaşılmıştır. İslam dünyasının başındaki kavga, bu paylaşımla alakalıdır.
Tekrar altını çiziyorum: İslam dünyası paylaşılmıştır. Çin, Rusya doğuda; Çin ve Rusya, batıda ABD. Biz Avrupa Birliği diyelim; oradan ayrılan İngiltere diyelim. İslam dünyası paylaşılmıştır; her karış toprağı paylaşılmıştır. İslam dünyasının kısırlığı, bir şeyi üretememesi, bu paylaşımla alakalıdır. Sizin siyasetçilerin paylaşılmış olduğu, alimlerin paylaşılmış olduğu, şeyhlerin paylaşılmış olduğu, bürokratlarının paylaşılmış olduğu. Çok açık ve net söylüyorum.
Bakın, bana söyler misiniz: Mason Abduh’un, Mason Afganî’nin vermiş olduğu enflasyon miktarı kadar faizin caiz olduğunu söyleyen fetvasını nasıl açıklayacaksınız? Siz, ülkelerin üzerinde enflasyonu kim oluşturur biliyor musunuz? Doları basan kimse. Ülkelerdeki enflasyonu kim çıkarır biliyor musunuz? Doları basan kimseler. Peki, enflasyon miktarı faizi caiz gören bir zihniyet, bunun şimdi Türkiye’de uzantıları var. Hayrettin Karaman. İsim isim veririm size. Hayrettin Karaman’ın yetiştirdiği Bursalı, Hamdi Döndüren—bu bir ekol, masonik bir ekol bu.
Ben şimdi bir ilmi hale bakarken, önce faizle alakalı bölüme bakıyorum. Kat kat artırılan faiz size haram kılındı. Yani kat kat değilse haram değil? Bana söyler misiniz: İslam dünyasını faizden kim kurtaracak? Şimdi Türkiye’de yüzde 65, 70. Sen çok sağlam bir tüccar san, yüzde 4 çalıştırırlar. Sana sağlam bir tüccar değilsen, yüzde 50, 60 çalıştırır. Sen biraz şüphe görünüyorsa, yüzde 6 çalışırsan da, yüzde 7 çalışır. Hatta, hatta, sen sıkıştıysan, boğazını tutar, senin yüzde 10’unu çalıştırır. Sana söyler misiniz: kim durduracak? Nereye çalışıyoruz bu faizde? Biz yolsuz, elektrik olarak dönmüyor.
Size şimdi buna baktığımızda, İslam dünyasında kim entelektüellik yapacak? Ben televizyonda faizle iştigal eden bir müslümandan, bir mümin kardeşinden faiz alırsa, annesiyle Kabe duvarının dibinde zina etmiş gibidir. Televizyon sahibi, televizyonu bastı, değil mi? Ben onu söylerken, içimden, kalbimden bir ses çıktı: “Bugün senin son programın adama telefon açmışlar: ‘Kim bu adam?’ demişler. ‘Ya böyle, böyle oku söylüyor televizyonda.'” Siz bu hadis-i şerifi hutbelerde duydunuz mu hiç? Siz alimlerin vaazında duydunuz mu bu hadis-i şerifi? Siz bir şeyhin ağzından duydunuz mu bu hadis-i şerifi?
Bunu yazdığım zaman ben söylediğim zaman: sahih mi hadisler, şöyle mi, böyle mi? Kardeş, sen müminden faiz alıyorsan, annenle Kabe duvarının dibinde zina etmiş gibi günaha giriyorsun. Bunu yok lamı, çoğaltmı? Mümin sen, almayacaksın, kardeşim. Bir müminden almayacaksın. Bunu evet, tabii, senin önüne koyuyor: Afganî’nin fetvasını koyuyor, Diyanet de koyuyor. Adama ben borcu ödemişim. Babası gelmiş: “Hacıefendi, senin durumun düzeldi.” “E, senin borcun var daha, ne borcu?” “Hacı abi, biz olanlarla anlaştık, yaptık, ettik, bitti.” “Benim borcum işte, borcum var.” “Ne kadar var daha?” “Şu kadar var.” “Hacı ben bunu ödedim olanları.” “E işte, şöyle, böyle, Allah, Allah.” Oğluna dedim: “Ödemedim mi ben bu parayı size?” Hacı istedi: “Haydi iş büyüdü dedim, ya. Bak, bu caiz değil. Şöyledir, böyledir.”
Yok, gittik müftülüğe, yaşadığımı anlatıyorum size. Gittim dedim: “Fetva soracağım.” Elime de, elini kumun altına aldım, El-Hidaye’yi buldum, o bölümü de buldum. Gittim okuttum. El-Hidaye’deki fetvacıya başına dedim: “Oku bak buraya göre.” Dedim: “Olmaz.” Dedi: “Ya biz bu tip mevzuları Hamdi Döndüren soruyoruz dedi.” [SORU: Hamdi Döndüren’in faiz fetvası hakkında]
Hamdi Döndüren sorunca dedim, bana dedim: “Ben o günkü dolar üzerinden borcun var. Daha senin enflasyon miktarını oradan hesaplıyor.” Çünkü açıkladı benim yanımda, Hamdi Döndüren böyle, böyle dedi. “Benim adımı da ver dedim.” “Ben Mustafa Özbağ, burada dedi. Hamdi Döndüren, beni tanıyor. Çünkü Mustafa Özbağ da burada dedi. Böyle, böyle dedi.” Hamdi Döndüren dedi ki: “O günkü dolar kurundan dedi, borcunu ödeyecek dedi.” “Bu fetvayı veriyor mu dedim, ben?” “Veriyor dedi.” “Tamam ben öderim dedim.” Ödedim. Bana dedi ki:
MUSTAFA ÖZBAĞ EFENDİ – SAHHEDENTİRME VE HUKUK ÜZERİNE SÖHBETİ
Birisi dedi ki: “Benden yaşlı birisine hakkını helal et.” Ben de dedim: “Ben senden helallik istemiyorum. Sen benden ne istiyorsun?” Sonra mahşerde görüşeceğimizi söyledim. Ben ödedim dedim, herhangi bir talebi kalmayacağını düşündüm. Fakat “Benden bir daha var mı şeyin?” diye sordum ve “Yok” dedi. Ama meselenin esası şu: Şimdi oğluyla helalleşti, babası geldi. Yarın öbür gün torunu gelecek. Arsızlığın sonu yok.
Bir kişi dedi ki: “Artık gelmeyecek.” Tamam, ben de hakkını helal ettim. Fakat gene olur mu? Dedi ki: “Yok.” Abi, biz mahşerde görüşeceğiz dedim. “Helal” dedi. Gene söyledi: “Helal etmiyorum.” Abi dedim, bu parayı sen kendine hak gördün. Ben de ödedim sana. Benim sizde bir senem var, çünkü o senedi de getirmediniz bana. Dostluk gösterdiniz. Ne olacak?
Sonra dedim: Senin oğlun, bak. Hala daha gelmedi. Hala daha gel gelmiş mi? Etrafta dedikodu yaparlar. Hala daha gelmedi. Sonra dedim: Mahkeme kararı çıkarın. Kaybettiklerine dair mahkeme kararı çıkardılar. Şimdi o fetvayı verdi mi? Bu adam verdi. Neye göre verdi? Celâleddin Afgani’ye göre verdi.
Normalde ülkedeki faizin fetvası buradan geliyor: Celâleddin Afgani’den. Ülkedeki siyasi ve bürokrat elitinin genel olarak, felsefik olarak, fikir babası hadis inkarcısı Afgani’nin yolundan gideni Amerika’da yaşıyordu. Kim? Ali Şeriati. Neden hadis inkarcıları birden çoğaldı? Ali Şeriati’den. Kim getirdi bize Ali Şeriati’yi? Milli görüş getirdi. Görüyorsunuz mu? Nerelerden, nasıl vuruluyoruz biz?
İbn Teymiyye, kim getirdi Türkiye’ye? Milli görüş getirdi. Kim tasavvufa, sufiliğe karşı? İbn Teymiyye’yi öne koydular. Değil mi? Ali Şeriati’yi öne koydular. Eğer onlardan isen, iyi şeyhin; değilsen kötü şeyhin. Onlardan sen, iyi cemaatın; değilsen, tu kakasın. Hala da aynılar mı? Aynılar. Şimdi, aynı şeyi Ak Parti aldı mı? Aldı.
Onlardan sen, iyi Müslüman’sın. Öyle değil mi? Değilsen, senin elinden tekkeyi de alırlar, dergahı da alırlar. Altı yüz tane polisle de aşure dağıtacağım dediğinde basarlar. Sen de—çünkü seçim zamanı eleman bardağı gibi dizilenler gibi—sen de dizeceksin, arkadaşlar. Kıymetli kardeşler, biz Tasavvuf Vakfı olarak AK Parti’ye desteklemeye karar verdik, diyecektin bunu.
Söylediler bana. “Açıkla” dediler. Bunu dedim: Ben tasavvuf hayatım boyunca hiçbir partiye açıklama yapmadım. Bunu da açıklamam, arkadaşlar. Serbest, bizim. Dedim: Hoca, hocam, sonra sıkıntı yaşanmasın. Biz zaten sıkıntıdayız. Önemli değil, dedim. Ha, bir nefes fazla; ha, bir nefes eksik. Ne olacak ki, dedim?
Ha, millet bizi sıkıntısız zannediyor. Bizde zaten sıkıntı var. Ha, bir fazla; ha, bir eksik. Ne olacak ki? Yani sıkıntı dediğin şey, bizim bağrımızda eriyip gider. Ne olacak? Bir taraftan bir şey tutturursun, gider, yatar, çıkarız. Gene bir daha bizim göğsümüzde madalya olur. Başka bir şey olmaz.
Ama sonuç itibariyle, yani İslam dünyası—genel olarak, genel olarak, tekrar söylüyorum—batının emrindedir. İdarecileri ile, bürokrasisi ile, alimleri ile, şeyleriyle. Ondan sonra kültürel alan, sosyal alan—batının emrindedir. Batıcıdır. Yani bir kısmı doğucu. Yani işte, doğucu dediğim zaman Çin ve Rusya’dan şeyleri vardır, payandaları. İşte, onun İran gibi.
Halbuki İran öyle değildir. Aynı zamanda da İsrail’in de payandası dır. Şeyler de aynı. Müslümanlar da aynıdır. İşte, Gazze yakıldı, yerle yeksan oldu. Yıkıldı. Yüz bin tane şehit ve ölü var. Onca esirler var, tutuklanmış vaziyette. Bakın, İslam dünyası ateşkesle sevinç gösteriyor. Bakın, havai fişekler, gösteriler.
Ne oldu? Ha! Gazze’de ateşkes olmuş. Ne ateşkesi, kardeşim? Aldatıyorlar sizi. Adam, öbür tarafta ölümü devam ettiriyor. Katletmeyi devam ettiriyor. Tutuklamayı devam ettiriyor. Bombalamayı devam ettiriyor. Sokakta yürüyen zavallı, masum Müslümanı öldürmeye devam ediyor. Sen neyin bayramını yapıyorsun böyle? Aldatıyorlar seni, beni, hepimizi.
Ne oldu? Şam. Eyvallah, ne kadar güzel, değil mi? Heykelleri devirdiler, çiğnediler. Yıllardır zulmeden heykelleri. Yıllardır heykellerin önünde esas duruşta durmayanlar attılar cezaevlerine. Heykellere laf söyleyenlere ceza kestiler. Yıktılar heykelleri. Değil mi?
Yerine kimi koydular? Irak’ta da öyle yaptılar. Değil mi? Heykelleri yıktılar, yaktılar, devirdiler. Suriye’de de devirdiler. Yerine ne koydular? Osmanlı’da da hilafeti yıktılar. Değil mi? Padişah yıktılar. Yerine ne koydular? Yerine ne koydular? Onu gördüğün zaman, o zaman uyanırsın.
Bak, düne kadar Suriye’ye giden kimse var mıydı? Yok. Suriye yeni heykelciler oluşturacak. Ya şimdi, bak, hiç alakası yok? Fransa Dışişleri Bakanı, İtalya Dışişleri Bakanı, Almanya Dışişleri Bakanı—takip ediyoruz. Değil mi? İyi. Esed zamanında neden gitmediler? Ya Esed’e neden demediler: Şunu yapma, bunu yapma, diye?
Bizim Türkiye’dekiler bile bağırıyorlar. Demin ne diyorlar? Laik bir sistem kurulmalı oraya. Aa! Aynısını Fransızlar da söylüyor. İtalyanlar da söylüyor. Almanlar da söylüyor. Amerikalılar da söylüyor. İngilizler de söylüyor. Kora halinde söylüyorlar. Ben ümidimi kesmedim. İslam dünyasının bu ahval ve şeriatından, ben ümidimi kesmedim.
Ama hamasetle de gerek yok. Ey! Bu soruya binaen böyle bir resim çizme ihtiyacı duydum. Benim gördüğüm bu, farklı olabilir. Eee, daha farklıdır. Bir şey diyemem. Allah’ın hesabı var. Bir şey diyemem. Benim gördüğüm bu; böyle olunca, iki yüz elli yıldan beri İslam dünyası hür değil.
Aynı zamanda da, İslam dünyası bu manada hürleşme de böyle bir ihtiyaç duymuyor. Sinmiş, korkmuş. Mesela, Cumhuriyetin ilk döneminde kaç kişinin asıldığını biliyor musunuz? Bazıları beş bin diyor. Bazıları bir milyon diyor. Bunun mahkeme tutanaklarını çıkarabiliyor musunuz? Hayır. Ne, hür müş? Mahkeme tutanaklarını gösterin. Yok. Meclisti ilk tutanaklarını gösterin. Yok. Yok.
O zaman, bizi uyutuluyoruz. Demek ki, hala daha. Tabii, hiçbir şey göstermeyin. Bugün Cumhurbaşkanının güzel bir sözü vardı. Hukuka hiç kimse parmak sallattırmayın. Çok güzel bir söz. Evet, siz hukuka parmak sallayamazsınız. Yani aynı suçtan veya bir şey, bir mahkemenin suçunun başka bir mahkeme tarafından reddedilmesi…
Dostlar, bir mahkeme suç görürken başka bir mahkeme aynı konuda suç görmeyebilir. Durum böyle değil mi? Evet, kardeşim. Mustafa Özbağ’a (rahimahullah) maruz kalanlar bunu çok iyi bilirler. Allah, Allah—bu böyle değil demeyin. Allah, Allah; hepimiz şu gerçekle karşı karşıyayız: Aynı konuda beş, altı mahkeme kararı çıkarılıyor. Aynı konuda Yargıtay kararı çıkarılıyor.
Aynı konuda mahkemeye sunulan dosya, hakimin yanında duruyor—hakimin kımıldatmak mecburiyetinde hissi etmedikleri için hiç bile okumaya ihtiyaç duymuyor. Ben Mehmet Emin Dede’ye diyorum: “Mehmet, bu dosyaları okuyor musun?” diye soruyorum. Okumuyorlar herhalde. Bunları okumak bana çok zor geliyor, diyorum ben.
Çünkü okumuyorlar, çünkü okumalı değillermiş—yani söz konusu olmayan bir şeyden ceza vermeyeceklermiş. İşte bu olması gereken şey! Sonra ne oluyor? Canlı şahitler ortaya çıkıyor. O yüzden duruşma sürecesi duramıyor. Normalde olması gereken bu değildir. Olması gereken nedir, Mustafa Özbağ?
Olmayan bir şeyden ceza vermeyeceğiz—bitti. İşte bu olması gereken şeydir! O yüzden hiç kimse hukuka el, parmak sallasın diye söylemiyorum. Zaten kimse sallıyor mudur? Parmağımız değil, kolumuz kopar köküne kadar! Bu ne demek? Aynı meseleden beş, altı tane farklı karar çıkıyor—biri suç unsuru görülmüştür diyor, öbürü görülmemiştir diyor.
Sonra sen o suç unsuruna göre ceza yersin. Bunu sadece kendime dert etmediğim için değil, delil olsun diye söylüyorum. Böyle bir yemin etsem—”Başım ağrımaz”—umrumda değil. Dünya başıma gelmiş, gelecek olanlar da umrumda değil. Cenabı-i Hak öyle bir hale getirdi beni ki, şuraya kıyma makinesini koysalar, atsalar içine—”mık!” sesi bile çıkarmam. Umrumda değil.
Alın, dünya sizin olsun. Benim derdim bu değil. Hiçbir zaman derdim olmadı—para derdim olmadı, makam derdim olmadı, mevki derdim olmadı, mal mülk derdim olmadı. Geçen gün bir telefonda bir arkadaş aradı. Ben dedim: “Babamdan kalan malları yiyemedik, onun sırası gelmedi.” Abime dedim: “Ya biz daha babamızdan kalan parayı, malı yiyemedik. Ya biz ne biçim adamız?”
Böyle bir derdim olmadı. Kendimi aklayıp paklayacak—hukuku arayacak değilim. Bakın, çok basit bir şey söylüyorum: İlkokulda okumuşsunuz, değil mi? Atatürk Şemsi Efendi okulunda okudu, değil mi? Şemsi Efendi sebate-i İslam’ın kurduğu bir okuldu. Genelde sebate çocukları orada o okulu okurdu.
Gülerek anlatıyorum bu sözümden dolayı ceza aldım—bir yıl üç ay! Savcı karşı geldi. “Bunda hakaret söz konusu değil” dedi. Savcı karşı gelip “Bunda hakaret yok” dedi. Hakim çok rahat bir şekilde “Ben cezayı vereceğim” dedi. “İstinafta görüşürsünüz” dedi. Cezayı verdi. İstinafta onadı. Çok basit—”gereği görüldü.” Sıkıntı yok.
Gülerek anlatıyorum bunu sinirimden, gazaptan değil. Umurumda değil. Bakın, umrumda değil diyorum ama ne yazık ki—ülkede ne yazık ki—64 yaşındayım. 14 yaşında ülkücülükle tanıştım. Sonuçta 50 yıl geçmiş üzerinden. Değişen bir şey olmamış. Sonuçta bizim ülke bu.
Normalde seçimle gelen Adnan Menderes’i asmışlar. Menderes’i asanlara bir şey yapamamış. Biz kendi başbakanını asan bir sistemiz var. 28 Şubat olmuş—28 Şubat’çılar bir şey yapamamış. 28 Şubat’tan maruz kalanlar—devrin iktidarı olan Şevket Paşa, öbürü neydi—Oğuzhan Asiltürk, gidip bu konuda şikayetçi bile olmamışlar. Davaya müdahil bile olmadılar.
Ne diyeceğiz biliyor musunuz? En güzelini diyeceğiz: Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammadin ve alâ âli Muhammed. Âmin ecme’în.
Kaynaklar
Ayet: Ayet-i kerimelerde sınıfsal ayrım yok (Kur’an’ın genel hükmü)
Ayet: La ilahe illallah, Muhammaden Resulullah (Fatihah, 1-2)
Hadis: Sedeye bir kadın… dedi ki: ‘Ya Resulallah! Benim bir kölem var, iyi bir marangoz var. Size bir kürsü yapsın.’ (Hz. Peygamber’in devri aslında hutbe için kürsü yapılması)
Hadis: Hadis-i şeriflerde sınıfsal ayrım yok (Hadislerin genel hükmü)
Hadis: Bir mümin kardeşinden faiz alırsa, annesiyle Kabe duvarının dibinde zina etmiş gibidir (Tirmizi, Buyu hadisleri)
Kaynak
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet kaydından yazıya aktarılmış ve düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=LmBprpTU1CE