Dergah Sohbetleri Serisi

516. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri


Yakînlik Nedir? İlmel Yakîn, Aynel Yakîn, Hakkel Yakîn Soru: Yakînlik nedir? Allah’a yakînlik nasıl olur? İlmel yakîn, aynel yakîn, hakkel yakîn noktalarında zikri açıklayabilir misiniz? Cevap: Hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin üzerinden buyurmuştur: “Kim farzları yerine getirirse Allah’a en sevimli işi yapmış olur; nafilelerle Allah’a yaklaşır.” Demek ki farzları yerine getirecek, Allah’a en sevgili olan ameli işleyecek. Burada farzları yerine getirmek, insanımız nazarında sâdece farz ibâdetleri yerine getirmek olarak algılanıyor. Hâlbuki farzlardan en önemli kısmı,

harâmlardan uzak durmaktır. Bir kimsenin harâmdan uzak durması da farzdır; sâdece ibâdeti içine almaz. İslâm toplumu ne yazık ki burada zayıftır. Câmiler dolu; herkes oruç tutuyor, namaz kılmaya çalışıyor, haccını yapıyor, umresini yapıyor — bunda sıkıntı yok. Sıkıntı diğer farzlarda; yâni günâh-ı kebîrden uzak durmada, harâmlardan uzak durmada sıkıntı var. Oysa Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem güzel ahlâkı methetti. Hatta buyurdu ki güzel ahlâk, nâfile ibâdetlerden üstündür. Bazı rivâyetlerde nâfile namazlardan ve oruçlardan üstündür; bazı rivâyetlerde cihâddan üstündür; bazı rivâyetlerde

farz namaz ve oruçla eş değerdedir (Tirmizî). Güzel ahlâk, birinci derecede harâmlardan uzak durmaktır. Yakînlik elde edecek kimse, lezzetlerden uzak durup güzel ahlâkla ahlâklanacaktır. Bunun temeli üzerine çok duruyoruz: Sûfîler için sûfîlik güzel ahlâktır; çünkü tasavvuf güzel ahlâktır. Bir üstâda bağlanmak güzel ahlâktır. Orada namaz kılmak, oruç tutmak öğretilmez; güzel ahlâk öğretilir. Güzel ahlâkın en temel noktası: “Müslüman odur ki diğer Müslümanlar onun dilinden emindirler. Mü’min odur ki diğer insanlar canlarından emindirler” (Buhârî, Müslim). Başka bir hadîs-i şerîfte: “Sizin en

hayırlınız, etrafına hiç zarar vermeyeninizdir.” Bir diğerinde: “İki dudağının arasını ve iki bacağının arasını muhâfaza edene cennet yakındır” (Buhârî). Demek ki yakînliğin başlangıcı, farz ibâdetleri yerine getirmektir — bu ilmel yakîn dir. Yakînin ikinci adımı, en güzel ahlâkla ahlâklanmaktır — bu aynel yakîn dir. Kul güzel ahlâkla yaklaştıkça yaklaşır; yaklaştıkça yaklaşır. O kimsenin hakkel yakîne doğru yürümesini Cenâb-ı Hak kendi üzerine alıyor. Allah onu sever; Allah’ın sevgisinin o kimse üzerinde tecellî etmesi hakkel yakîn dir. Ama hakkel yakînin oluşması için

kulun yapması gereken şey, yaklaştıkça yaklaşmaktır. Bu yaklaştıkça yaklaşmanın şevk ehli olması lâzım: Her dâim kendini tâze tutmak, her dâim kendini yakîn noktasında tutmaya gayret etmek, her nefes doğruya yaklaşmak. Bize düşen vazîfe — sûfîye düşen vazîfe — yakînliği elde etmek için farzları yerine getirmek, harâmlardan uzak durmak, ardından nâfilelerle yaklaşmaktır. Nâfilelerle yaklaşmak, çok namaz kılmak veya çok oruç tutmak değildir. Bütün Ümmet-i Muhammed’in yaptığı hatâlardan birisi budur: Sabaha kadar namaz kılmak olarak görüyorlar. Sabaha kadar namaz kılmaya çalışan kimse

eşini dövüyor; sabaha kadar namaz kılmaya çalışan kimse gıybet ediyor, dedikodu ediyor, iftirâ atıyor. Hâlbuki dilini korusa, o nâfilelerle uçacak; yaklaştıkça yakınlaşmanın tadını alacak. En aşağı seviyesi, hiç kimseye zarar vermemesidir. “Sizin en hayırlınız, etrafına en fazla faydası dokunandır.” Bir tebessüm et — Mü’minin mü’mine tebessüm etmesi sadakadan sayıldı. Bir selâm ver; gıybet etme; üzerine farz olmayan işe karışma. Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “Mü’minin kendisini ilgilendirmeyen işleri terk etmesi, onun en güzel hassâsiyetlerindendir” (Tirmizî). Bugünün Müslümanlarının en büyük hastalığı ahlâktır.

Benim bugüne kadar tespit ettiğim en büyük problem budur. Yoksa ibâdetleri yapıyor herkes; sıkıntı yok. Ama herkes güzel ahlâkın peşinde koşmuyor; herkes dilini nasıl muhâfaza edeceğinin arkasında koşmuyor. Herkese desem ki “Günlük yirmi bin tevhîd çekin” — herkes çeker. Ama desem ki “Bir gün gıybet etmeden geçirin” — çok zor. Bir gün dilini koru; îmânın tadını almak istiyorsan bir gün dilini koru. O zaman yakînliği de elde etmiş olacak. Zikir ve Kadınların Zikir Meclislerine Katılması Zikre başlıyorum, sonra farklı bir

işle ilgilendiğimde zikri unutuyorum; aklıma geldiğinde tekrar başlıyorum. Her dâim Allah’ı nasıl zikredeyim? Âdetli kadınlar câmilere giremezler, Beytullâh’a giremezler, Kur’ân-ı Kerîm’i okuyamazlar, namaz kılamazlar, oruç tutamazlar. Ama zikir meclislerine gelirler; zikir meclisleri özel meclisler olduğundan dolayı oralara girebilirler. Zikrullâh yapabilirler; hiçbir sıkıntı yoktur. Mürşid-i Kâmillerin Eğitim Metodu ve Bireysel Farklılıklar Soru: Bir kısım samîmiyet ehli insanlar, bir mürşid-i kâmili zaman zaman eleştiriyorlar; hatta onun öğretisinden geçenler bile gün geliyor karşı çıkıyorlar. Fakat bu insanlar, şeytânî kimselerle tartıştıklarında kendi de sapkın

düşüncelere gidiyorlar; oysa mürşid-i kâmille tartışırken bile, istese de istemese de âyet söylüyor, hadîs söylüyor, hak kavramının içinde kalıyor. Bu, mürşid-i kâmilin gönül terbiye sistemi midir? Cevap: Bu, normalde bireylerin etkileşimiyle alâkalıdır. Herkesin aynı noktada düşünmesi, aynı noktada fikir yürütmesi, aynı noktada kalben bağlanması düşünülemez. Herkes kendi dâiresinden bakar, kendince o hadisten nasîbini alır, kendince o âyetten nasîbini alır. Buna örnek, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ve ashâbıdır. Aynı Peygamber oturmuştur; ama hepsi de aynı Peygamber’den farklı şeyler

almışlardır. Kendi renklerini ortaya koyarlar; o renklerinin üzerinden alacaklarını alırlar. Hazret-i Ömer radıyallâhu anh’ın hâl-i ahvâliyle aldıkları, Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhu anh’ın hâl-i ahvâliyle aldıkları, aynı Peygamber’den farklı renkli şeylerdir. Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali radıyallâhu anhümâ — ve diğer yakın dâiredeki sahâbeler — hepsi de farklı renklerde, kendi renklerinde; ölçüsü sünnet-i Resûlullâh’tır. Mezhepler de aynı sebepten doğmuştur: Aynı Peygamber’in ölçüsünü alırlarken, onun farklı ortamlarda farklı davranış biçimlerini ve sözlerini kendilerine örnek alırlar. Meselâ Hazret-i Âişe annemiz kendi gördüğünü ve

kendi tespitini söylüyor; diğerleri de kendi gördüklerini tespit ediyorlar. Ve Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’de bir meselede dört-beş, altı, on tâne kriter çıkabiliyor. Böylece de herkes kendisine en uygun olanı, kendisine sünnet üzere yaşamak üzere alıyor. Sûfî Öğretisi: Sünnet-i Resûlullâh’a Doğrudan Bağlılık Eğer ki bir yerde Kur’ân ve sünnete uygun bir öğreti yapılıyorsa, ben özellikle “Sûfî ol” derim. Sûfî topluluk olarak derim; dememin sebebi şudur: Bir tarîkata atfen konuşursak, o tarîkatın ölçülerinde, o tarîkatın dâiresinde konuşmamız gerekir. Oysa

tarîkatların çıkış noktasında tarîkat yoktur. Hiç Abdülkâdir Geylânî Hazretleri oturup da “Ben Kâdirî tarîkatını kuracağım” diye yola çıkmamıştır. Mezhepler de aynıdır: İmâm-ı Âzam oturup da “Ben Hanefî mezhebini kuracağım” diye yola çıkmamıştır. Hazret-i Mevlânâ “Ben Mevlevî tarîkatını kuracağım” diye yola çıkmamıştır. Şâh-ı Nakşibend, Hacı Bayram-ı Velî — bütün pîr efendilere baktığımızda, hiçbirisi yolun başında tarîkat kuracağım diye yola çıkmazlar. Herkes kendince Hazret-i Peygamber’in yolunu tâkip eder; o yolu tâkip edenler, o üstâdı, o mürşidi severler ve onun koymuş olduğu Kur’ân

ve sünnet ölçüsünü tâkip etmeye başlarlar. Hadîs-i şerîfte Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem buyurmuştur: “Kim hayra vesîle olursa, oradan bütün geçenlerin sevâbından ona da vardır; kim şerre bir kapı açarsa, oradan bütün geçenlerin de şerden nasîbi vardır” (Müslim). Bir tarîkat öğretisi, bugün için mümkün değildir. Burada sûfî öğesi gerekir — yâni direkt sünnet-i Resûlullâh’tan alma. Sûfî öğretisi deyince benim direkt anladığım şey: Direkt meseleye sünnet-i Resûlullâh’tan bakmak. Burada mezhebi terk etmek yok; ama mezhebin dar kaldığı yerlerde sünnet-i Resûlullâh’a başvurup

kendimize bir çıkış noktası bulmak. Bizdeki öğreti böyle olunca, arkadaşlarımız da renklidir. Sünnet-i Resûlullâh’ın müsâade ettiği her şey bizde serbesttir. Tarîkatın dar kalıbı bizde yok; biz elbiseyi sünnet-i Resûlullâh’a uyduracak diye uğraşıyoruz. Böyle olunca kardeşler, bolca âyet ve hadîs öğreniyorlar. Ben hâlâ derslerde hadîs okumaya çalışıyorum ve sûfîliği hadîslerin üzerinden okumaya çalışıyorum. Şuna inanıyorum: Bir müddet sonra hadîslerle dînini yaşamaya çalışanlar, floresan lambası gibi olacak ortalıkta; kendi bulundukları yerlerde insanlara ışık tutacaklar. Üzerlerindeki ışık, Hazret-i Muhammed Mustafâ’dan yansıyan bir nurdur.

O nur, Kur’ân’la yoğrulmuş; Kur’ân’ın nasıl yaşanması gerektiğine dâir Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in üzerinden gelmiş bir nurdur. Şuna da inanıyorum ve altını çiziyorum: Peygambersiz Kur’ân’ı anladığını düşünenler yalancıdır; asla Kur’ân’ı anlayamazlar. Zaman gösterdi ki deccâliyet ve şeytânîlik kol geziyor, sapıklık kol geziyor. Bu deccâliyetten kurtulmanın yolu, sımsıkı sünnet-i Resûlullâh’a bağlanmaktır. Anadolu Sûfîliği ve Topluma Uyum Soru: Mesnevi’yi dinleyen insanlar — sarhoşu, bürokratı, il müdürü, karışık bir topluluk — daha önce dînî eğitimleri olmamasına rağmen “Sanki yüzyıllardır tanıdığım bir şey

bu” diyorlar. Bu, Mevlânâ’nın ve Yûnus Emre’nin Anadolu kültürü öğretisinden mi kaynaklanıyor? Dışarıdan tarîkat ithal etmek, Anadolu yapısına zarar mı veriyor? Cevap: İslâm’ın ana terminolojisi — sünnet-i Resûlullâh, Kur’ân’ın özü — yüzyıllardır Anadolu’ya sindirilmiştir. Bu öğretiyi aktaranlar, o kadar güzel kıssaların, hikâyelerin, benzetmelerin ve tasvirlerin üzerinden anlatıp yedirmişler ki bu millete, Anadolu halkı o öğretiyi kabul etmiş; bir zorluk olmamıştır. Ama Anadolu topraklarının dışından gelen yapılar, toplum içerisinde anlaşmazlıklar, sıkıntılar ve dertler doğurmuştur. Hatta o Muhammedî ahlâkı içine sindirmiş olan

toplum bile, bu dışarıdan gelen öğretiyi “din” diye dayatıldığında düşmanlaşmaya başlıyor. Türk toplumu, dîni kılıçla kabul eden bir toplum değildir. Bize zorla bir şey kabul ettirmeye kalkarlarsa — doğru dahi olsa — biz ona karşı çıkarız; fıtratımız budur. Ama bize bir kimse yumuşaklıkla gelirse, on yumuşaklık gösteririz. Sûfî anlayışı, halkın içindeki anlayıştır ve benimsenir. Bizim dilimiz anlaşılmaz bir dil kullanmaz; kapalı zarf göndermeyiz, apaçıktır her şey — çünkü sünnet-i Resûlullâh apaçıktır. Sûfî anlayışının devlet yönetmekle, hükümet yönetmekle, parayla-pulla işi yoktur.

Sûfîlerin milletin zekâtını cebellezî etmekle, millete salma salmakla işleri yoktur. Sûfîlikte İstememe Ahlâkı ve Meydanda Olma Bir kimse yerin altına giriyorsa, bilin ki orada sıkıntı vardır. Biz meydandayız; bizi istedikleri zaman inceliyorlar, araştırıyorlar, bir şey bulamıyorlar, bırakıyorlar. Basılmak, bir taraftan bir topluluğun meydanda olduğuna işârettir. Kapı açık; isteyen gelip çıkıyor. Bizim öğretimiz dışarıdan değil; Vehhâbîlik değil, Şiîlik değil, İngiliz öğretisi değil, Amerika’nın kucağında oturanların öğretisi değil, Rusya’nın ya da Çin’in kucağında oturanların öğretisi değil. Bizim öğretimiz: Salt Kur’ân-sünnet; ilk sûfîlerin

yolu; onların yolu da direkt sünnet-i Resûlullâh. Sünnete uyduğu zaman hiçbir sıkıntımız yok. Ne güzel söylüyor Ebû Zer radıyallâhu anh: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu: “İyi düşün; senden bir bîat alacağım.” Ebû Zer: “Düşündüm yâ Resûlallâh.” Buyurdu: “Hiç kimseden hiçbir şey istememeye bana söz ver; ben de sana cenneti söz vereyim — düşen ayakkabı bağı dâhil.” Ebû Zer: “Söz verdim yâ Resûlallâh!” (Ahmed b. Hanbel, Müsned). Sûfîlik budur: İsteme, andırma. Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz devesinden indiğinde kırbacını kendisi alıyor.

Diyorlar: “Yâ Emîrelmü’minîn, biz verseydik, söyleseydiniz.” Diyor: “Hem arkadaşım, hem Peygamberim olan Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’e söz verdim: Hiç kimseden hiçbir şey istememek üzere bîat ettim.” Biz, ders yaptıran arkadaşlara diyoruz ki: Gittiğiniz yerlerde yememeye, içmemeye, bir şey istememeye özen gösterin. Yanınızda götürdüğünüz kimseler yemeye-içmeye yeltenirse, yanınızda götürmeyin. Sen Allah yolcusun; isteme, andırma, dilini dahî oynatma. Daha Fazla Sorular Soru: Bir kimse yapmak üzere olduğu işin kendisine yararı olmayacağını düşünerek o işi terk edip bunalıma giriyorsa, ne yapmasını

tavsiye edersiniz? Cevap: Âyet-i kerîmede buyurulmuştur: “Onlarla istişâre et; bir kere karar verdin mi artık Allah’a tevekkül et” ( Âl-i İmrân 3/159 ). Bu, harâm bir şey değilse, istişâre yaptın, sordun soruşturdun, bir işe girdin — oradan geri dönme. Yoksa hep hayatın zikzak içinde gider. Soru: Şerîat hükmüne göre cezâlandırılan bir kişi, âhirette de o hükümden cezâ alır mı? Cevap: Hayır. İslâm’da bir suçtan iki cezâ yoktur. Bir kimse bir suçtan cezâsını bu dünyada çektiyse, âhirete gitmez o suç. Soru:

Hazret-i Âdem aleyhisselâm ve Havvâ anamız nikâhlanmış mıdır? Mehir olarak ne vermiştir? Cevap: Evet, nikâhlanmışlardır. Mehir olarak cenneti fedâ etti! Hadîs-i şerîfte buyurulmuştur: “Evleniniz, dîninizin yarısını tamamlayınız.” Âdem’in Havvâ’sı yoksa yarım; Havvâ’nın Âdem’i yoksa yarım. İki yarım birleşecek — tam olacak. Soru: “Biz cinlerden ve insanlardan bazılarını cehennem için yaratmışızdır” şeklinde bir âyet okudum. Allah cehennemlik olarak yarattıysa, o insanın suçu ne? Cevap: Cinlerin ve insanların bir kısmı, Allah’ın emirlerine ve nehiylerine tutmayacaklarından dolayı cehenneme gidecekler. Yoksa Cenâb-ı Hak husûsî

olarak “Bunlar cehennemliktir, bunlar cennetliktir” diye yaratmadı; öyle algılamayın. Mealden okuduğunuzdan böyle anlıyorsunuz. Bu, meâlcilik hastalığıdır: “Bize Kur’ân yeter” diyenler, sonra bu tip problemlerle karşılaşıyorlar. Soru: Seçim yapmak gerektiği zamanlarda karar verirken Allah bizi kendi irâdemiz ile baş başa bırakıyor mu? Cevap: Evet. İnsan irâde sâhibidir; karar verme sorumluluğu ona âittir. Soru: Bebeğimizin yedinci gününde başını kazıtmak sünnet diye biliyoruz. Âilemiz “Zarar görür” diye ısrar ediyorlar. Başı tamâmen kazıtmak mı gerekiyor, yoksa kısa şekilde keserek sünnete uymuş olur muyuz? Cevap:

Hadîs-i şerîfin metninde “tıraş edilir” diyor — “saçı kesilir” dese kısaltılır diye anlardık. Tıpkı ilk Beytullâh’a giden kimse için de “başını tıraş eder” buyurulmuştur; sonra gidenler için ise “saçından keser” buyurulmuştur. O yüzden tam sünnete uyulacaksa, başı tıraş edilecek; çıkan saçlar tartılacak, kaç gram gelirse o kadar gram altın tasadduk edilecek — gücü yetene. Gücü yetmiyorsa bundan mükellef değildir. Sonra kız çocuğuysa bir koyun, erkek çocuğuna iki koyun kesilecek — akîka kurbanı olarak. Anne-baba da bundan yiyebilir; sünnet budur. Aynı

zamanda yedinci güne kadar ismini koyacak. Kaynak: Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri’nin 516. Dergâh Sohbeti kaydından yazıya aktarılmış ve düzenlenmiştir. Âyet Referansları: Âl-i İmrân 3/159


Kaynak

Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet kaydından yazıya aktarılmış ve düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=fhXQzIvF-jc