Dergah Sohbetleri Serisi

505. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri


Darbe Teşebbüsü ve Milletin Cevabı Soru: Darbe teşebbüsünün neticesinde İslâm’ın üzerindeki algılar ve Müslümanlara yönelik baskıların arttığını görüyoruz. 28 Şubat’taki anlayışın tekrar hâkim olmaya başladığı söyleniyor. Şeytanın emeli gerçekleşti mi? Müslümanlara darbe olarak amacına ulaştı mı? Cevap: Darbe vardır; normalde darbenin iyisi kötüsü olmaz. Siyâset çıkmaza girmiştir, insanlar o çıkmaza giren meseleye el koyarlar. Askerî olarak değil; onun adı darbedir. Millet el koyar meseleye, kalbî bir şey oluşur. Kalbî bir şey oluştuktan sonra milletin kendi yerelden belirli noktalarda el koyması

da darbedir. Bir de bu açıdan bakmak lâzım: millet oturur mu? Oturmaz. Millet günlerce sokaklarda durur, caddeleri doldurur, ülkeyi kilitler. Bu da bir yoldur; çünkü bütün insanlar sokağa çıkar, ülke kitlenir, memurlar işe gitmez, işçiler işe gitmez, bakkal-çakkal kapatır. Bu da bir darbedir; bunu bir kenara yazın. Bu, hayal edilip de gerçekleşmeyen bir darbe değildi. Normalde en üst seviyede entelektüel bir iş olması gerekirdi; bütün insanlara dersiniz ki: “Hayatınızı minimalize edin, en aşağı noktaya çekin.” Zaman zaman söylüyorum: Güneydoğu’da azıtanlar

azıttığı vakit bütün halk olarak, millet olarak elimize bir çakı bıçağı dahi almadan yürüyelim Güneydoğu’ya. Yetmiş milyon var, yirmi milyonu yürüsün. Bu önlenemez bir şeydir. Zaman zaman bunu hayal ediyorum; diyorum ki PKK terörünü dindirmek için yirmi milyon insan yürüsün, bir ay boyunca Güneydoğu’ya el koysun, sivil olarak dağına taşına toprağına konsun. Veyâhut da hacca vize var. Bütün insanlar hacca gidecek olanlar ihramlı bir vaziyette yürüsün. Bu vize de nereden çıkmış? Bir kimse kendi inancının gereği Beytullah’a gidecek; bütün Müslümanların

ortak malı orası, yer olarak da ortak malı, yönetim olarak da ortak malı. Müslümanlar oraya bir yönetici seçmeli, bir yönetici atamalı. Oranın güvenliği de Müslümanlardan sorulur, hizmeti de Müslümanlardan sorulur. Ama Müslüman kendisi gidemiyor ki! Sıraya koymuşlar, on yıl sonra gidiyorsun; vize koymuşlar, yüz bin kişi gelecek. Çekil git; yönetemiyorsunuz! Gitmek istiyorsa her sene gitsin; aç kapısını penceresini, sana ne! Beş yıldızlı otelde, beş yıldızlı uçakla mı gitmek zorunda? Yol bulabilen gidebilsin demiş âyet-i kerîmede. Bir kimse alsın pasaportunu, yürüsün.

Kaynak: “Yol bulabilen gidebilsin” ifâdesi: Âl-i İmrân Sûresi, 3/97 – “وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا” (Yoluna gücü yetenlerin Beyt’i haccetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır.) Zaman zaman böyle benim sivil darbe düşüncelerim var. Bütün Ümmet-i Muhammed yürüse ne yapacak sana ne kardeşim? Bir milyar gelirse bir milyar gelsin, sana ne! Allah mısın? Allah tanzîm eder onu, sen ne karışıyorsun! Sen hizmet et gelene. Bunlar geleni tanzîm etmeye çalışıyorlar; gelene hizmet edeceklerine geleni tanzîm ediyorlar. De ki:

“Hizmet edemiyoruz.” İyi, edemiyorsan çekil kenara! Bu darbe teşebbüsüne de millet ritmik olarak, kitlesel cevap verdi. “Darbeye darbe yapıldı” diye millet ritmik olarak darbeye darbe yaptı. Tabiî bu darbe yapılırken muhakkak bu işin devlet yanı var, siyâset yanı var, milletin yanında bir yeri var. Bunların hepsi kendi içerisinde kendine ait bir organizasyon veyâhut da ilâhî el yordamıyla olan bir şeydir. Müslümanlara Baskı Gelir mi? Bu olan hâdiselerin neticesinde, ben Müslümanlara —yâni dînini yaşayan insanlara ve dînini sâf din noktasında yaşayan

insanlara— bir sıkıntının geleceğini tahmin etmiyorum. Gelse dahi, “kurunun yanında yaş da yanar” derler ya, o ayıklanır. Ben onun ayıklanması yanında değilim; amma velâkin bu saatten sonra biz bunu 28 Şubat’tan sonra bir dönem yaşadık. Yâni cemaatlere ve tarîkatlara karşı negatif propagandadan bizim de etkilenmemek yalan olur. Amma velâkin siz doğruysanız, yaptığınız işler doğruysa ve siz doğru yolda gidiyorsanız, ondan en az sıyrılan siz olursunuz. Benim bu noktada çok umurumda değil; açık konuşayım. Ne olur ne olacak diye 28 Şubat’ta

da düşünmedim, şimdi de hiç düşünmüyorum. Ha, Müslümanlar açısından buradaki dîni kendince yapılanmalar var; onlar problem yaşar mı? Kendilerince yaşarlarsa yaşarlar. Nasıl problem yaşarlar? Kendi mensuplarından toplayacak oldukları paralarla hizmet etmeyi düşünenler için Türkiye’de sıkıntılı günler başladı; evet, bu doğru. Bizim böyle bir derdimiz yok; bizim öyle bir aidat toplama, himmet toplama, para-pul toplama, çek-senet toplama işimiz yok. Annem çok kullanırdı o lafı, Allah rahmet eylesin: “Akşam ekmeğim senden mi geliyor?” derdi. Bizim kimsenin akşam ekmeği kimseden gelmiyor; o yüzden

umurumuzda değil. Ömrüm boyunca “yurt yaptıracağım, kurs yaptıracağım, okul yaptıracağım, hastane yaptıracağım” diye böyle bir şeyin içerisine girmedik. Zekât Parası ve Cemaatlerin Durumu Bağırıyoruz: “Ücret istemeyenlerin peşinden gidin!” Böyle bağırdıkça Diyânetçi de cemaatçi de Süleymancı da Nurcu da Narcı da sûfî de tarîkatçı da rahatsız oluyor. Diyoruz: “Dergi satmayın, kitap satmayın, gazete satmayın; İslâm bu değil, dilenmeyin!” Hepsi düşman oluyor, hepsi dolaylı lâf gönderiyor, dolaylı tehdit ediyor. Aha meydandayız! Biz Kur’ân ve Sünnet dâiresinde doğruyu söylüyoruz. Zekât parasından yurt olmaz,

zekât parasından câmi olmaz, zekât parasından ev-han-hamam olmaz. Zekât parası fukārânın parasıdır. Allah bu parayı sana emânet olarak verdi: birinci derecede fakirlere, ikinci derecede miskinlere, bu zamanda üçüncü derecede Kur’ân ve Sünnet noktasında cihâd eden parasız kimselere, dördüncü noktada borçlulara, yolculara vereceksiniz. Kaynak: Zekâtın sarf yerleri: Tevbe Sûresi, 9/60 – “Sadakalar (zekâtlar), ancak fakirlere, miskinlere, zekât toplayan memurlara, kalpleri İslâm’a ısındırılacaklara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihâd edenlere ve yolda kalmışlara mahsustur.” 28 Şubat Hâtıraları ve Ödemiş’te Zikrullah 28 Şubat’ta bize

selâm bile vermediniz! 28 Şubatçılar yanında esas duruşta durdunuz. Bizimle kardeş olmanız gerekirken gittiniz, 28 Şubatçıların eteklerini öpmekle kalmadınız. Onlar ensemizde boza pişiriyordu; siz de bize diyordunuz ki: “Bırakın bu işleri, gelin cemaate!” Ben de diyordum ki: “Siz daha kırk yıllık bile olmadınız. Benim içinde bulunduğum yol en kısası bin üç yüz yıllık. Ben bin üç yüz, bin üç yüz elli yıllık bir yolun müntesibiyim. Siz daha yüz yılı görmediniz.” Diyorum ki: “Bin üç yüz yıldan beri bu yolda yürüyenler

ezilmişler, sıkılmış, büzülmüş, sürülmüş, asılmış; her türlü zorluğu, sıkıntıları çeke çeke gelmişler, çile doldurmuşlar. Kimisinin boynuna ferman asılmış, hiçbir şehre girmeyecek diye boynunda fermanla gezen olmuş. Kimisinin boynuna bukağı koymuşlar, onunla gezmiş. Kimisini sürmüşler şehirden, çölde yaşamış.” Hazret-i Mevlânâ’nın, Celâleddîn Hazretleri’nin üzerine atılan iftirâlar az değil; Şemseddîn-i Tebrîzî’ye atılan iftirâlar az değil. Hacı Bayram-ı Velî’den Üftâde Hazretleri’ne kadar bunların hepsi de çile çekmişler. Ödemiş’te zikrullah yapıyoruz, câminin ortasında. Polis gelmiş, muhâsara altına almış. Ben gözümü bir ara açtım; polisler sıralanmış

dışarıda, câminin içeri giremiyorlar. Dışarıdan gördüm; arkadaşlara dedim ki: “Yumun gözünüzü, hiç kimse gözünü dahi açmayacak! Gözünü açanın mânen gözü kör olur, hem de olur.” Vurduk zikrullaha, bitti; oturduk, dua ettik, âmîn dedik. Polisler girdi içeri: “Ne yapıyorsunuz?” dedi. “Mevlid okuyoruz,” dedim; “aha mevlid kitabı da ortada!” Arkadaşlara dedim: “Hadi, geceniz hayır olsun!” Herkes çıktı. Polis girdi içeri: “Kaç kişilerdi?” diye soruyor. Polis diyor: “Beş altı kişilerdi.” Biz altmış yetmiş kişiyiz içeride. Tekrar soruyor, tekrar soruyor: “Beş altı kişi.” Allah

isterse elli altı kişiyi de beş kişi gösterir mi? Gösterir! Bizim işimiz O’nunla; biz O’na sağlam yapışırsak, O bizim beş yüz kişimizi elli kişi gösterir, elli kişimizi beş yüz kişi gösterir. İmtihân eder mi? Eder. O yüzden hiç umurumda değil. Kaynak: Cenâb-ı Hakk’ın azı çok, çoğu az göstermesi: Enfâl Sûresi, 8/44 – “Hani Allah, karşılaştığınızda onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu.” Ayrıca bkz. Âl-i İmrân Sûresi, 3/13 . Siccîn ve İlliyyîn – Amellerin Hakîkati Geçen gün İzmit’te

sohbette bir hadîs-i şerîf çok hoşuma gitti, muhteşem bir hadîs: Bir kimse iyi amel işlemiştir; onu melekler öldüğünde rûhunu alırlar, götürürler birinci kat semâya, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci semâya kadar hep melekler onu methederler. Ama yedinci kata gelir, oradan yukarı çıkmaz. Allah hitâp eder, der ki: “Ey melekler! Siz gördüğünüzü yazdınız; oysa Allah onun kalbini bilir, içini bilir. Atın onu Siccîn’e!” Neden? İhlâs ve samîmiyet yoktu; gösteriş için yaptı. O hâindi; milletin parası için, makâmı için, mevkîsi için

yaptı. Kimisi de yine rûh yükselir; melekler ona hep böyle kötü söylerler, kötü nazar ederler. Yukarıya kadar çıkar, yedi kata kadar hep melekler onu kötüler. Ama her katta Allah der ki: “Onu İlliyyîn’e götürün!” Neden? “Ey melekler, siz onun hep baktınız eksik ve yanlışlarını gördünüz; ama onun kalbi Allah’laydı. Onu İlliyyîn’e yükseltin!” der. O yüzden Siccîn; Allah bizden uzak eylesin, âmîn. Cümlemizi, âmîn. Kaynak: Siccîn ve İlliyyîn: Mutaffifîn Sûresi, 83/7-9 – “Hayır! Şüphesiz fâcirlerin kitabı Siccîn’dedir.” ve 83/18-21 – “Hayır!

İyilerin kitabı elbette İlliyyîn’dedir.” Rûhun semâlara yükselmesi ve geri çevrilmesi: Müsned-i Ahmed ve Nesâî, Cenâiz babı; uzun Berâ b. Âzib hadîsi. Aksakallılar ve Milletin Mukāvemeti Bu darbeye darbeyle karşılık verdi millet. Ama bunda Müslümanlar… Daha önce de söylüyorlardı: “Bu hükümet, bu Cumhurbaşkanı cemaati bitirme kararı aldı; gelin beraber bununla mücâdele edelim, sıra size gelecek.” Bana söylenen buydu. Ben de diyordum ki: “28 Şubat’ta biz sıramızı savdık, sıra sizin şimdi!” Bu Türk milleti, Orta Asya’dan beri çok değişik bir millettir. Bunların

içlerinde, tâ derinlerinde Aksakallılar vardır. Bu Aksakallılar muhteşem işler yapıyorlar; bakıyorlar Selçuklu gidiyor, Aksakallılar Osmanlı’yı kurduruyor. Bakıyorlar Osmanlı gidiyor, bir tane Türkiye Cumhuriyeti kurduruyor. Bu Aksakallılar gaipten ilâhî ilim alıyorlar; bu gaipten aldıkları ilâhî ilmi bir şekilde fiiliyâta dökü­yorlar. Bunlar birbirleriyle çok iyi anlaşıyorlar; bunları da bir türlü bulamıyor ahmaklar. Bu milletin mukāvemeti muhteşemdir: Tatvan’da küreklerle gidiyor millet; tankın karşısına kürekle çıkacak. Erzurum’da kadınlar kazmalarla gitmiş. Adam tankın tepesine çıkıyor; polis soruyor: “Bunu kullanabilir misin?” “Kullanırım,” diyor adam. “Yalnız şehit

olmak da var.” “Ben bunun için geldim!” diyor. Bu millet tükürse dünyâyı batırır; daha entresan şeyler de gördük. Adam tişörtünü çıkarıp tankın egzozunu tıkayıp tankı çalıştırmıyor. Kendileri okuttular: Kurtuluş Savaşı’nda taşla, baltayla, kazmayla, kürekle İngiliz’i, Fransız’ı, İtalyan’ı denize döktü diyorlar. Kendi kendiniz söylüyorsunuz, kendiniz okutuyorsunuz! Bu millet sipere girer, kalkarsa kimse tutamaz. Dış Tehditler ve İstikbâl Kendimce tehlike bekliyor muyum? Evet, ben tehlikeyi dışarıdan bekliyorum. Kuzey Kıbrıs’a bir saldırı söz konusu olabilir; bir bakmışsınız bir sabah Kuzey Kıbrıs bombalanıyor. Güneydoğu’dan

bir saldırı olabilir; o, beklenen bir şey. Ama şeytanın “görme” dediği yer Kuzey Kıbrıs’tır. Ders vermek isteyebilirler; veyâhut da bir gemi, filo olarak giderken uzaktan kumandalı roketlerle batırılabilir. F-16’lar uçarken dışarıdan kumandalı yine F-16’ları düşürebilirler. Yapabilirler bunları; öyle değersiz bir şey değil. Uluslararası denklemde düşünülecek olursa, bu konsensüs açıktan bizi bombalayabilir; sonunda da “Özür dileriz, yanlışlık oldu; oradaki bir yüzbaşıdan yanlış kodlama olmuş” derler. Batı’dan başka bir şey beklemek mümkün değildir. Bu saatten sonra bunu devam ettirmek lâzım; çünkü işlerini

bitirecekler. Topladılar CIA’nın, Mossad’ın, İngiltere’nin, Almanya’nın unsurlarını. Hepsi de bizimkilerin elinde şimdi; bizimkiler bacak bacak üstüne attılar, dosyaları çeviriyorlar. Pazarlıklar devam ediyor. Bu son zamanlarda yaşım elli beş; bu siyâsî olayların içerisinde bu kadar mutlu bir şekilde dolaştığım zamanlar yok. Kendimce yarınlara daha güvenli bakıyorum, daha ümitli bakıyorum. Devletim için, milletim için çok ümit varım. Gerçekten müthiş, üstün bir iş oluyor. Rabbim muhâfaza eylesin, âmîn. Gaflet Konuları: Uyku, Yemek, İnternet, Para Soru: Sizin için uyku, yemek, internet, para gibi en

çok gaflete düştüğümüz konular ne ifâde ediyor? Cevap: Bunlar gençlikte böyle bir sanki lâzımmış gibi gelir gençlere; bir amaç olabilir, bir müddet gençler için. Sonra bunlar araçlara dönebilir. Bunlar insanların imtihân edildiği şeylerdir; ama belli şeyleri yaşayanlar için bunlar öyle olması gereken, oluyormuş gibi görünmesi gereken şeylerdir. Bu biraz fazla abartılı gelebilir; ben bir şeye ihtiyaç olarak görmedim hiç. Annem var, kız kardeşim var; bakılıp gözetilmesi lâzım, bu yüzden iş lâzımdı. Ama ben kendi nefsim açısından bugüne kadar kendim için

bir şeyi ihtiyaç olarak görmedim. Hakkınızı helâl edin. Kaynak: Dünyâ nimetlerinin imtihân vesîlesi oluşu: Enfâl Sûresi, 8/28 – “Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer imtihandır.” Ayrıca bkz. Tegābün Sûresi, 64/15 . Sorumluluk Bilinci Soru: Hepimizin hayâtında sorumluluklar var. Sorumluluk aldıysak, bu sorumlulukları yerine getirmekle mükellefiz. Bu noktada ölçümüz nasıl olmalıdır? Cevap: İnsanlar sorumluluk aldıysa o sorumluluklarını yerine getirecekler. Evliyse eşi var, çocukları var; değilse erkekler olarak annesi-babası var. Hepimizin hayâtında sorumluluk var veya bir sorumluluk almışız. Ya sorumluluğu üzerimize almayacağız,

ya da o sorumluluğu yerine getirmekle mükellefiz. Kaynak: Hz. Peygamber ﷺ: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” ( Buhârî, Cum’a, 11; Müslim, İmâre, 20 ) Râbıta Nedir? Soru: İslâm’da râbıta nedir? Bazı kişilere göre râbıta açıkça şirktir; açıklar mısınız? Cevap: Bir kimsenin bir şeyi sevmesi ve kendini ona teslîm etmesi; ben râbıtayı bu açıdan bakıyorum. Bir kimse Kur’ân ve Sünneti sevdi, kendini ona teslîm etti. O, hep bu noktada ribât hâlindedir; yâni hareketlerine, tavır ve davranışlarına Kur’ân ve Sünnetin çizgisini

aşmayacak. Üstâdını seviyorsa üstâdının âdâb ve erkânını aşmayacak. Hayâtın her alanında, yaşamın bir parçasında orayla alâkalı bir hukūk vardır, bir âdâb-erkân vardır. Sen o bulunduğun noktada, bulunduğun dâirede oranın âdâb ve erkânını korumak; râbıtayı ben böyle görüyorum. Kaynak: Râbıta kavramının tasavvufî temeli: Mâide Sûresi, 5/35 – “Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesîle arayın.” Sâdıklarla berâber olma emri: Tevbe Sûresi, 9/119 – “Sâdıklarla berâber olun.” Ayrıca bkz. İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât , I/292. “Şeyhi Olmayanın Şeyhi Şeytandır” Sözü Soru: “Şeyhi

olmayanın şeyhi şeytandır” deniliyor. Bu sözün maksadı nedir? Cevap: Bu, bir rivâyette zayıf hadîs olarak geçer; ama sûfîler arasında kimisi Abdülkādir Geylânî Hazretleri’ne nisbet eder, bir sûfî sözü olarak kabul edilir. Bu söz şöyle anlaşılmalı: Daha önce bir üstâdı olmuş, bir şeyhi olmuş; ondan sonra o şeyh vefât etmiş veyâhut da o kimse şeyhten ferâgat etmiş, ayrılmış. O kimse muhakkak yine bir şeyhe intisâp etsin. Veyâhut da o kimse bu yolda yürüyecekse, bir üstâda intisâp etmesi gerekir. Sûfîlik yapacaksa, kalp

tezkiyesi ile iştigāl edecekse, onun muhakkak bir üstâda ihtiyacı var. Bu mânâda söylenmiş bir sözdür. Ben bunu herkese şümûllü bir söz olarak kabul etmiyorum. Bu, herkesin içine kapsayacak bir şey değil. Bir kimse kendince Kur’ân ve Sünnete tâbî olur, îmân eder, ibâdetlerini yapabildiği yere kadar yapar, haramlardan uzak durmaya çalışır; o da cennete girer. Yâni illâki bir şeyhe intisâp etme zorunluluğu yok. Ama “biraz daha ileri­sini istiyorum, biraz daha derînini istiyorum, biraz daha farklı olmak istiyorum” diyorsa, o zaman bir

sûfî yolunda gidecek; çünkü yolu inkâr etmek mümkün değil. Böyle bir yolda gidecekse bir üstâda ihtiyacı var. Meseleye bu açıdan bakıyorum. Kaynak: Abdülkādir Geylânî (k.s.) bu sözü el-Gunye li-Tâlibî Tarîki’l-Hakk eserinde zikreder. Ayrıca bkz. Ebû Yezîd el-Bistâmî’nin (k.s.) benzer ifâdesi: “Üstâdı olmayanın imâmı şeytandır.” (Kuşeyrî, er-Risâle ) Dua Edemiyorum Diyen Kardeşe Soru: “Artık dua bile edemiyorum” diyen bir kardeşe esmâ vermiştiniz; İzmit sohbetiydi. Aynı durumda olan herkes bunu çekebilir mi? Cevap: Çekebilirsiniz. Yere kadar çekin, devam edin; Allah’ı zikir. Bir

kimse “dua edemiyorum” dediği zaman bu gerçekten sıkıntılı bir şeydir. “Dua edin, duânıza icâbet edeyim” âyette sâbittir. O yüzden dua etmek farz ibâdettir; farz! Bir kimse kendi kendine “Yâ Rabbi, beni affet” bile diyemiyorsa sıkıntı var bunda. Bir kimse namaz kıldığında “Yâ Rabbi, beni affet; Yâ Rabbi, ibâdetlerimi kabul et” diyemiyor veyâhut kendince Cenâb-ı Hakk’tan bir şey istemiyorsa sıkıntı var. Dua edemiyorsa sıkıntı var. “İsteyin!” Emir bu, bak: “İsteyin!” Emir! Allah’tan isteyin! Kendine istemeyebilirsiniz; Cenâb-ı Hak her dâim isteyenlerden eylesin,

âmîn. Kaynak: “Dua edin, duânıza icâbet edeyim”: Mü’min (Gāfir) Sûresi, 40/60 . “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesta’în” (Yalnız Sana ibâdet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz): Fâtiha Sûresi, 1/5 . Duânın fazîleti hk. bkz. Tirmizî, De’avât, 1 : “Dua ibâdetin özüdür.” Duâ Yâ Rabbi, hatâlarımızı, kusurlarımızı, noksanlıklarımızı affet, âmîn. Günahlarımızı affet, âmîn. Sen affetmeyi seversin, bizleri affeyle, âmîn. Memleketimizin başına tuzak kuranların tuzaklarını kendi başlarına makūs eyle, âmîn. Masumlara, mazlumlara tuzak kuranların tuzaklarını kendi başlarına çevir, âmîn. Ülkemize ve memleketimize

yardım eyle, âmîn. Ümmet-i Muhammed’e yardım eyle, âmîn. Ümmet-i Muhammed’e ikrâm eyle, âmîn. Ey zafer sâhibi! Zaferin sâhibi Sensin; o zafere bizleri muzaffer eyle, âmîn. Gönüllerimize ilhâm eyle, âmîn. Kalplerimizi kendi yönüne çevirdiğin kalplerden eyle, âmîn. Memleketimizin Müslümanlarının gönüllerini doğruya çevir yâ Rab, âmîn. Hikmetine ve hakîkatine çevir yâ Rab, âmîn. Doğruda ve hakîkatte birleştir yâ Rab, âmîn. Kur’ân ve Sünnete sımsıkı yapıştır ve yaşat yâ Rab, âmîn. Yaşayanlardan ve yaşatanlardan eyle yâ Rab, âmîn. Bizleri kâfirlerle dost eyleme, âmîn.

Bizleri müşriklerle dost eyleme, âmîn. Müşriklerin hâinliklerinden bizleri uzak eyle, âmîn. Kâfirlerin hîle ve desîselerinden uzak eyle, âmîn. Memleketimizin başına çorap örenlere fırsat verme, âmîn. Memleketimize kötülük ve ihânet edecek olanlara fırsat verme, âmîn. Onları kendi karanlık inlerinde çökert yâ Rab, âmîn. Bizlere merhamet eyle, âmîn. Duâlarımıza merhamet eyle, âmîn. Nefeslerimize merhamet eyle, âmîn. Gönlünden merhamet akan kullarından eyle, âmîn. Bizleri merhametsizlerden uzak eyle, âmîn. Bizleri vicdansızların elinde bırakma, âmîn. Bizleri katı kalplerin elinde bırakma, âmîn. Müşkülâtımızı hal eyle, âmîn.

Sıkıntılarımızı def eyle, âmîn. Borçlarımızı edâ nasîb eyle, âmîn. Eşleri olmayanlara eş nasîb eyle, âmîn. İşleri olmayanlara iş nasîb eyle, âmîn. Hastalarımıza hayırlı şifâ nasîb eyle, âmîn. Murâdı olanların murâtlarını hal eyle, âmîn. İçimizi-dışımızı nûr eyle, âmîn. Önümüzü-arkamızı nûr eyle, âmîn. Sağımızı-solumuzu nûr eyle, âmîn. Son nefesimizi nûr eyle, âmîn. Sübhâne Rabbike Rabbi’l-izzeti ammâ yasıfûn ve selâmün ale’l-mürselîn ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Âmîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Resûlallah, âmîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Habîballah, âmîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Nebiyyallah, âmîn.

Kaynak Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 505. Dergâh Sohbeti kaydından yazıya aktarılmış ve düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı yukarıdaki YouTube oynatıcısından izlenebilir.


Kaynak

Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet kaydından yazıya aktarılmış ve düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=TcXFeaiIhds