Sohbet, Yusuf aleyhisselam ve Yakub aleyhisselamın ayrılığını anlatan bir ilahi ile başladı.
Akrabaya iyilik etmek vaciptir. Küleyb bin Menfa, dedesi Küleyb’den Hanefi rivayetiyle naklediyor: “Dedem, ‘Ya Resulullah, kime iyilik yapayım?’ diye sordu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine ve bunu takip eden yakınlarına.'” İyilik etmek haktır ve vaciptir. Birincisi annene, ikincisi babana, ondan sonra kız kardeşine, sonra erkek kardeşine. Kadınlar bu sıralamada önde tutulmuş, pozitif bir ayrıma tabi kılınmıştır.
Nefis, insanı işte tam bu noktadan vurur. Mesela annesine, babasına yardım etmeyip, annesine babasına bakmayıp etraftaki insanlara gösteriş yapar. “İyi desinler, cömert desinler” diye etraftaki insanları gözetir. Annesini babasını, kız kardeşini gözetmeyi bırakır. Nefis burada devreye girer. Yahut etrafında, yakın dairesinde ihtiyacı olanları bildiği hâlde gidip memleketinde hava olsun diye bir kamyon pirinç gönderir. Allah muhafaza eylesin.
Birinci derecede iyilik yapacaksa insan, önce annesine babasına bakacak, ondan sonra kız kardeşine, erkek kardeşine, sonra yakın dairesinde, elinin altında bulunan insanlara yönelecektir. Mesela yanında bir kadın çalışıyor, temizlik işlerine bakıyor, düşük maaş veriyor ona; ama etrafta hovardalık yapıyor, para yiyor, para yediriyor. Yanında çalışanın sigortasını bile yapmıyor. Verecekse, yanında az maaşla çalışan kimselere verecek; onlara vermiyor. Birinci derecede hak sahibi olan insanlara verecek; onlara da vermiyor. Bir yardım kampanyasına hatırlı bir kimse telefon açtığı için oraya beş yüz lira veriyor; önemli de saymıyor.
Nefis insanın bir yerden mutlaka bir gedik buluyor. Genelde bunlar sufilik terbiyesi almamış insanlarda olur. Onlar nefisleriyle mücadele edemezler, gösterişe düşerler, şatafata düşerler. Nefis terbiyesi görmedikleri için bir yerden kendilerini aldatırlar, bir yerden kendilerini kandırırlar. Hayır diyemezler. Nefis bir gedik bulduğunda oradan girer. Allah muhafaza eylesin.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh hazretleri anlatıyor: “Yakın akrabalarını uyar” mealindeki Şuara suresi 214. ayet indiği zaman, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kalkıp şöyle seslendi: “Ey Kâab bin Lüey oğulları, kendinizi ateşten kurtarın! Ey Abdülmenaf oğulları, kendinizi ateşten kurtarın! Ey Hâşim oğulları, kendinizi ateşten kurtarın! Ey Muttalib oğulları, kendinizi ateşten kurtarın! Ey Muhammed’in kızı Fatıma, kendini ateşten kurtar! Zira ben senin için Allah tarafından gelecek felaketi önlemeye muktedir olamam. Ancak sizin bana akrabalığınız vardır, ben de ona riayet ederim.”
Demek ki insan önce kendi etrafını uyarmaya başlayacak. Önce kendi dilini düzeltecek, ondan sonra evini düzeltecek, sonra mahallesini, sokağını, ilini, ilçesini düzeltecek. Önce kendi memleketini düzeltecek. Siz kendi evinizi düzeltemiyorsanız, hiçbir yeri düzeltemezsiniz. Sebebi şudur: Eğer siz güzel ahlaklı iseniz, evinize o güzel ahlakı koyarsınız, eviniz o güzel ahlakı kabul eder. Siz güzel ahlaklı olursanız, etrafınızdaki insanlar sizin güzel ahlakınızı kabul eder ve sizin o güzel ahlakı öğrendiğiniz yeri merak edip oraya yürürler. Eğer siz evinizde güzel ahlaklı davranmazsanız, oraya doğru yürüyemezsiniz, o tebliği yapamazsınız, bir şey anlatamazsınız.
Herkes kendince şunu der: “Sen benim evimi bir bilsen.” Kadınlar der ki: “Sen benim kocamı bir bilsen.” Adamlar der ki: “Sen benim karımı bir bilsen.” Herkes der ki: “Sen benim annemi babamı bir bilsen, sen benim çocuğumu bir bilsen.” Bahanesi çoktur herkesin. “Sen bizim şehri bilmezsin, burası kozmopolit bir yer, başka bir yer yok böylesi” derler. Bunların hepsi nefsin aldatmacasından, kandırmacasından başka bir şey değildir.
Allah için yanan insan, sonuçta etrafına ışık verir. Allah için yanıyorsan, etrafına ışık verirsin. Allah için yanmıyorsan, etrafına verebilecek hiçbir şeyin yoktur. Eğer sende güzel ahlak varsa, etrafına güzel ahlakın umdelerini anlatırsın, yaşarsın da. Ağzında küfür olan bir kimse ne anlatabilecek ki? Ağzında hakaret olan insan ne anlatabilecek ki? Çalışmayıp evine bakmayan bir kimse evine ne anlatabilir? Yahut da sabah erken kalkıp eşine hizmet etmeyen bir kadın ne anlatabilir? Kendi vücut temizliğinden habersiz olan kadın ve erkek birbirine ne anlatabilir? Kendi vazifelerini kenara atmış, kendince din yaşıyorum diyen etrafına ne anlatabilir ki? Hiçbir şey anlatamaz.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kıymetli bir insan olmamış olsaydı, etrafına hiçbir şey anlatamazdı ve etrafındaki kabilelerin hiçbirisi de onu dinlemezdi. Yemek verdi, herkesi davet etti, herkes onun davetine icabet etti. Onun yemeğine icabet etmeleri, onun iyi ahlakından, onun iyiliğinden, onun dürüst olmasından, onun emin olmasındandır. O, iyi bir insandı, peygamberliğinden önce de kâmil bir insandı. Öyle olunca onun davetine herkes icabet etti, hiç kimse tereddüt etmedi. “Muhammed’in evinde yemek var” dediklerinde herkes icabet etti. Ama oradaki kimselere tebliğ ederken Ebu Cehil araya giriyordu. İşte kibir de böyle bir şeydir. O, tam bir şeyi tebliğ edecekken, bir şey konuşacakken, Ebu Cehil onun sözünü kesiyordu: “Sen bunun için mi bizi davet ettin?” diyordu. O, tam meseleyi toparladığında, tam meseleyi anlatacağında Ebu Cehil araya giriyordu. Yine muhabbeti kesip, sözü kesip yine cehilliğini gösteriyordu. Ama o yılmadı, inandığı davayı hep devam ettirdi.
O yüzden eğer siz doğruysanız, eminseniz, etrafınızdaki insanlar sizin yolunuza ters gözle bakmayacaklardır. Eğer siz evlerinizde, iş yerlerinizde, münasebette bulunduğunuz insanlarla ve topluluklarla Kur’an ve sünnet testinde doğru ilişkiler kuruyorsanız, bunlar sizin makul, malum, gönüllere hoş gelen, aklın kabul ettiği, ruhun kabul ettiği, dinin, imanın, Kur’an’ın, sünnetin, Allah sevgisinin tebliğini kabulleneceklerdir. Ama sizin diliniz ayrı gönlünüz ayrıysa, sizin yaptıklarınızla söyledikleriniz farklıysa, kalbinizde o nur oluşmadıysa ve onunla alakalı derdiniz, kaygınız yoksa, o zaman etrafınızdaki insanlar sizi dinlemeyecek; eşiniz dinlemeyecek, çocuğunuz birinci derecede dinlemeyecektir.
Şununla sakın kendinizi avutmayın: “Nuh aleyhisselamın hanımı da ona iman etmemişti, bazı peygamberlerin eşleri de peygamberlere iman etmemişti” deyip kendinizi haklı ve doğru noktaya koydurmayın. Kendi ahlakına, kendi faziletlerine, kendi eksikliklerine, kendi noksanlıklarına bakmadan kendilerini Nuh aleyhisselamla aynı seviyeye çıkarıp “Nuh’un da hanımı inkâr etmişti” deyip kendini Nuh aleyhisselamla eş değerde görme gafletine düşüyorlar. Kimse demiyor ki: “Benim ahlakım ne noktada?” Kimse demiyor ki: “Benim sevgim hangi noktada? Benim faziletlerim hangi noktada?” Hep suçlu karşımızdaki, hep hatalı karşımızdaki, hep yanlış olan bizim karşımızdaki insanlar: annemiz yanlış, babamız yanlış, eşimiz yanlış, çocuklarımız yanlış, herkes yanlış; ancak biz doğruyuz.
“Biz çünkü öyle bir tarikata intisap ettik ki oradan kurtuluş beratımızı aldık. Bizim söylediğimiz kanun, artık en iyi biziz, bizden daha iyisi yok. O yüzden eşimiz de bize itaat etmeli, annemiz babamız da bize itaat etmeli, etrafımızdaki insanlar da bize itaat etmeli. Biz hevâ ve hevesten konuşmayız. Dervişler de bize itaat etmeli, sonrakiler öncekiler hepsi bize itaat etmeli.” Neden? “Çünkü biz öyle bir dergâhtan ders aldık ki, hevâ ve heves bizim yanımıza yanaşmaz.” Bu, dervişi helak eden bir noktadır. Bu, dervişi de yolunu da perişan eder. Allah muhafaza eylesin.
Biz tevazuyu, acziyeti, mahviyeti hiç terk etmeden hayatımıza devam etmekle mükellefiz. Acziyetsiz, mahviyetsiz, fakriyetsiz, tevazusuz bu yolun içinden çıkamayız. Allah muhafaza eylesin. O yüzden eğer etrafımıza bir şey anlatamıyorsak, eğer etrafımızla ilişkimizi bir denklikte götüremiyorsak, bizde sıkıntı vardır. Hep birilerini suçlarız: “Bizim babamız kâfirdir, bizim annemiz münafıktır, bizim eşimiz cahildir, bizim çocuklarımız bizi dinlemez, zaten onlar cehenneme odundur, arkadaşları bırak bunları, bunlar cehennem odunu zaten, komşularla ne işimiz var, onlar hepsi de cehennemlik.” Allah bizi muhafaza eylesin. Bunlar bizim ateşimizi çoğaltır, bizi perişan eder. Kur’an ve sünnet testinde durup etrafımıza ışık vermeliyiz. Biz etrafımıza doğru mesajları doğru şekilde anlatabilmeliyiz.
İbn Abbas radıyallahu anh, aşağıdaki ayetleri şöyle açıklamıştır: “Akrabaya, yoksula ve yolcuya haklarını ver. Elindeki malını saçıp savurma.” (İsra, 26). İbn Abbas dedi ki: “Cenab-ı Hak, hukukun en gereklisinden başlamıştır. Müslümanın yanında maddî bir şey olduğu zaman, onu en faziletli amele sevk eder.” Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Akrabaya, yoksula ve yolcuya haklarını ver.” Müslümanın yanında maddî bir şey bulunduğu zaman, onlara nasıl söz söyleyeceğini ona öğreterek buyurdu ki: “Eğer Rabbinden ümit ettiğin bir rızkı beklerken onlara yüz çevirecek olursan, o zaman onlara tatlı bir söz söyle.” Güzel vaatte bulunur; “Olacağını ümit ederim, inşallah olur” şeklinde sözler söylenir. “Elini boynuna bağlanmış gibi cimri olma. Onu büsbütün açarak israf da etme, sonra kınanır, pişmanlık içinde kalırsın.” (İsra, 29). Bu ayeti açıklarken İbn Abbas şöyle dedi: “Elini büsbütün açma; zira bundan sonra sana gelip senden maddî bir şey bulamayan kimse seni kınar.”
Demek ki biz bu noktada elimize bir şey geçtiğinde saçıp savurmayı da bilmeyeceğiz. Çoluk çocuğumuzu, ondan sonra gelecek olan, bizden bir şeye ihtiyacını belirtecek olan kimseleri de düşüneceğiz. Bin lira paran var, bir gecede yüz lira yiyemezsin. Çoluğunu çocuğunu, akrabalarını, bir zaruret hâlinde arkandan gelenleri de düşünmek zorundasın. Allah bizi öyle yaşayanlardan eylesin inşallah.
Soru: “Ben günde seksen defa Ayetü’l-Kürsî okumaya çalışıyorum. Bazen sıkılıyorum ama yine de okuyorum. Bu durumu birisine anlattığımda, ‘O kadar fazla okuma, her ayetin huddâmları vardır, fazla okursan ayetler tecelli etmeye başlar, bazı şeyler görürsün, kaldıramazsın’ dedi. Ben de korkudan bıraktım. Okumaktaki amacım sadece Allah rızası içindi. Sizin fikriniz nedir, devam edeyim mi, etmeyeyim mi?”
Bu noktada biz hiç kimseye bir ayet-i kerimeyi “oku” veya “okuma” deme noktasında değiliz. Ama bizim derviş kardeşlerimizin mevcut dersleri vardır. Mevcut derslerinden başka kendi kendilerine böyle virt edinemezler. Kendi kendine virt edinen bir kimse, kendi şeyhi olmuştur. Eğer o virdi bir başkasına da söylerse ve o da onu yapmaya başlarsa, onun da şeyhi olmuştur. Biz bir kimseye “neden bu virdi çekiyorsun, neden çekmiyorsun” deme noktasında değiliz. Ama bizden derste olan kardeşler, sadece verilen zikirleri çekecekler. İkincisi, sünnetle sabit olan zikirleri çekecekler. Ayrıyeten fazladan çekecekleri kendileri belirlerle, onlar kendilerinin şeyhi olmuşlardır; bizle maddî manevî bir bağlantıları yoktur. O yüzden bu noktadaki bir kardeşe bir şeyi “çek” veya “çekme” deme noktasında değiliz. Allah bizi affetsin.
Soru: “Kalp zikri nedir, nasıl yapılır?”
Normalde kalp zikri yapacağım diye kalp zikri olmaz. Bir kimse dil ile Allah’ı zikretmeye başlar, bütün fiiliyatını Kur’an ve sünnete tabi eder. Sadece dil ile zikretmek, bir kimseye bu noktada bir yerde durmasına yetmez. O kimsenin ibadetleri yerine getirmesi gerekir. İbadetleri yerine getirdiği gibi haramlardan uzak durması gerekir. Aynı zamanda kendisini güzel ahlakla ahlaklandırması, mükellefiyetlerini yerine getirmesi gerekir. Bazılarında şu şeyleri görüyorum, Allah bizi affetsin: “Dini yaşayacağım, dinle iştigal edeceğim, ben dindarım” derken mükellefiyetlerini kaybediyorlar. Adamın bir işi var, işini yapması lazım; eşi var, eşine bakması lazım; çocuğu var, çocuğuyla ilgilenmesi lazım. Eşini, çoluğunu çocuğunu iyi bir şekilde, gücü yetince yaşatması lazım. Erkek derviş kardeşlerin bir kısmında bu noktada gevşeklik var. Bu bizi aldatmasın. Bayan kardeşler de aynı şekilde dervişlik yapabilirsiniz, gayet iyi dininizi yaşayabilirsiniz; ama mükellefiyetleri yerine getirmeniz gerekir ki kalp zikri, Zikrullah kalbe tecelli etsin. Eğer ahlakınız düzgün değilse, eğer dilinize hâkim değilseniz, eğer gözünüze hâkim değilseniz, eğer doğru bir şekilde yaşayamıyorsanız, o Zikrullah kalbe yerleşmez. Allah bizi affetsin.
Soru: “Allah’ım beni yalandan muhafaza et diye dua ediyorum, ama yalanlar birden ağzımdan çıktığı için fark edemiyorum. Ne yapmalıyım, kendimi yalandan nasıl muhafaza ederim? Hakkınızı helal edin.”
Helal olsun inşallah. Yalan söylediğinde yüz rekât namaz kıl gecesine. Her yalanına gece yüz rekât namaz kıl. Bu konuda kendini disipline et. Bir yalan söyledin, gece yüz rekât namaz. Bir yalan daha söyledin, iki yüze çıktı. Bir yalan daha söyledin, üç yüze çıktı. “Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar” buyuruluyor; bulunmaz ilaçtır. Bir kadına baktın, yüz rekât namaz gecesine. Namazı bilerek, kasten terk ettin, yüz rekât namaz gecesine. Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar. Kendini disipline etmesini sağlar.
Soru: “Amelde Hanefî, itikatta Eşarî-Mâtürîdî olmamızın sebebi nedir? Neden amel ve itikat ayrı? Neden Hanefî Hazretlerinin itikadını kullanmıyoruz?”
Normalde Mâtürîdî itikadı, İmam-ı Azam’ın itikadıdır. Sonradan bunu şöyle izah etmek gerekir: İmam Mâtürîdî, İmam-ı Azam’ın itikadla alakalı ana meselelerini almış, o ana meseleleri açmış, tabiri caizse deşifre etmiştir. İmam Nesefî de o deşifre edilenleri dizayn etmiş, arkasından gelen talebeleri de böylece bir itikat yolu çıkarmıştır. Ama o itikat yolunun ana hükümleri İmam-ı Azam’ındır. O yüzden “İmam Mâtürîdî’nin itikadına sahibiz” derken, biz kendimizi Kaderiye’den, Cebriye’den, Rafızîlik’ten, Hâricîlik’ten muhafaza ettiğimizi gösteririz. Çünkü sapık itikat noktaları var; o sapık itikat noktalarından kendimizi koruduğumuzu gösteririz.
Bu aşk havuzunun içine düşünce bütün varlığını ona ver, kendini tamamıyla ona bırak. Yüzgeç taslağı yapma, ellerini ayaklarını çırparak oradan çıkmaya uğraşma. Kişi neden bütün varlığını ona veremez? Nefis var. Bu ancak nefis terbiyesiyle mümkündür. Bu ancak çok sevmekle mümkündür. Çok seven, kendisini sevdiğine teslim eder. Ondan uzaklaşmak için çırpınmaz, ondan kaçmak için çırpınmaz. Sever, sadece ve sadece sevdiğine teslim olur. Teslim olduğunda nedenini niçinini kalmaz.
İman edenin de gerçekten iman-ı kemale eren bir kimsenin, iman noktasında nedenini niçinini kalmaz. Bu âşıklık demektir, imanın kemale ermesi demektir. İman kemale ererse, o kimsenin nedenini niçinini kalmaz. İman kemale ererse, o kimsenin kendince kendi düşüncesi ve fikri kalmaz. O iman etmiştir, iman ettiği yeri de sevmiştir. İman edip sevdiyse, onun kendi düşüncesi kalmamıştır ve kalbine gelen de ondan olmuştur. Artık o noktaya gelen için geçerlidir bu.
Ama insanlar âşık olmaktan korkarlar. Hepimiz âşık olmaktan korkarız. Âşık olmak teslim olmayı gerektirir. Çünkü aklımız bizi teslim etmez, aklımız bizim eğimizden çeker, sırtımızdan çeker. Bizim iman etmede de aklımız engeldir. Herkes aklın imana götüreceğini söyler; oysa akıl habire bizi neden-niçine sürükler. O akıl, hangi akıldır? Neden-niçini kaldırıp tamamen teslim olmuş olan akıl, imanın kemaline erer. Ama o akıl hep “neden, niçin, nasıl” diye bocalıyorsa ve o bocalama devam ediyorsa, bir kimsenin bir süre ilmî şüphede bulunması muhal değildir. Ama ilmî şüpheleri giderildiği hâlde hâlâ şüphe dünyasında dolaşıyorsa, bu sûfî bir kimse için muhâl bir şey değildir.
Ben dervişlik hayatımda bunları farklı şekillerde gördüm, arkadaşlarda çeşitli tezahürler müşahede ettim. Adam kendi rüyasından şüphe eder bir müddet sonra. Ben, nice Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle beraber şeyhini rüyasında görenlerin sonradan sıkıntıya düştüklerini gördüm. Akıl onları sıkıntıya düşürdü. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görmelerine rağmen akıl onları sıkıntıya düşürdü. Negatif akıl, bu kadar insanı kötüye götürdü. Kafasında şek ve şüphe oluştuğu zaman onu tabi ettirmez; içerisindeki o şek ve şüpheyi çoğaltır, “neden, nasıl, niçin” demeye başlar. Oysa onunla oturup konuştuğunda, kafasına ya da kalbine takılan meselelere baktığımızda, onu ilgilendiren hiçbir şey yoktu. Şeytan böyle vesvese verir insana; onu ilgilendiren hiçbir şey yoktur.
Yıllar önce birisine soruyorum: “Kardeşim, senden para isteyen var mı?” “Yok.” “Sen hiç para verdin mi?” “Hayır.” “Şunu yaptın mı?” “Hayır.” “Bunu yaptın mı?” “Hayır.” “Ya sana ne? Senden para istediler mi? Senden pul istediler mi? Sana gel kiramı öde dediler mi? Sana gel bir yarım kilo çay al dediler mi?” “Hayır.” “Ya sana ne kardeş!” Bakmaz. Vardır ya mahallede dedikoducu kadınlar, kahvede oturan dedikoducu adamlar; işleri güçleri yoktur ya, mahalleden kim geçti onlara bakarlar, bir sürü de laf uydururlar. İşin içine girmez, ayet-i kerimeyi anlamaz, hadis-i şerifi anlamaz, bilgisi de yoktur, tasavvufî bilgisi de yoktur, neyin ne manaya geldiğini de bilmez. Hep şüphenin içerisinde dolaşır. Allah muhafaza eylesin.
İşte yol âşıklık ise, orada akıl pozitif olacak, orada akıl negatife düşmeyecek. Akıl negatife düştüğü anda baştan mücadele etmen gerekir şeytanla. O zaman şeytan der ki: “Ben ondan daha iyi yaratıldım.” O zaman der: “Ben daha bilgiliyim.” Bir müftü böyle demişti; “Ben daha bilgiliyim” dedi. “Doğru söylüyorsunuz hocam” dedim, “ama sizi kimse rüyasında görmüyor.” Kaldı hocam. Dedim: “Siz okumuşsunuz, eserden mezunsunuz.” Hatta bir yerde demiş ki: “Şeyh diyorlar ama Fatiha düzgün okuyamıyor.” Cenab-ı Hak denk getirdi; dedim: “Doğru söylüyorsunuz hocam, ama kimse sizi rüyasında görmüyor, bu kaldı.” Hiç dedim: “Cemaatinizden birisi ‘Hocam, dün gece sizi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile gördüm, sizi işaret etti’ veya ‘sizi onun yanında gördüm’ dedi mi hiç?” “Hayır” dedi. “Ama böyle olması gerekmiyor ki” dedi. “Öyle olması gerekiyor hocam” dedim. “Rüya, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüz değil mi? Sizde o zaman peygamberliğin yolundan hiç kokusu bulaşmamış” dedim. “Bizim derviş kardeşleri başkaları rüyasında görüyor. Onu da daha önce hiç kimse tanımıyordu.”
Kaldı. Nefis negatife düşünce küstahlık eder, şeytanlık eder. Akıl negatife düşünce şeytan şöyle sorgular: “Ya benim şeyh olmam lazım.” Negatife düşünce şöyle der: “Ben de onun yaptığını yaparım.” Negatife düşünce Ebu Cehil’le aynı şekilde der ki: “Ona değil, bana şeyhlik gelmesi lazımdı. O değil, ben şeyh olmam lazımdı.” Allah bizi affetsin.
Soru (bir erkek kardeşten): “Eşimle evlenirken hadis-i şerifi baz alıp takvalı bir eşle evlendim. O kadar takva ki, kendimi eksik görüp ev işleri, çocuklara bakma, yemek yapma, hizmetlere koşma gibi aklınıza gelen her şeyi yapmaya çalıştım ama yetişemiyorum. Eşime yaranamadım. Ondaki bu aşırı takva beni boğmaya başladı. Müzik dinlemez, dinlettirmez. Duygu yok. Yıllardır tatlı tatlı anlatarak ancak kısa kollu giymeye başladı yanımda. Elinden gelse yorganla dolaşacak. Misafirlikte oturttukça oturtur. Espri yapmaz. TV izlemez, izlettirmez. Habire hadis, tefsir okur, bana da dayatır. Cilve, işve, kadınlık sıfır. Cinsel hayat berbat. Kızlarım var, onları da kendi gibi yetiştiriyor; ben yandım, damatlar yansın istemiyor. Ben mutlu değilim, eve girmek istemiyorum. Kocanın hoşnut olmadığı takva Allah katında ne denli değerlidir? Ne yapacağım ben?”
Allah muhafaza eylesin. Evet, kadınların eşlerinin yanında tesettüre riayet etme zorunlulukları yok. Ama bu noktada bu bir din algısıdır. Bu algıya hakkı var mı bu kimsenin? Elbette var. Biz bir kadının “bu hakkı yok” diyebilir miyiz? Bir erkeğin de öyle. Hayır, bu bir haktır. Bir kadın isterse battaniyenin ortasından bir makas atar, oradan bir baş geçecek kadar bir şey açar, onunla evin içerisinde dolaşır mı? Dolaşır. Bu onun hakkı. Takvayı bu noktada anladıysa, bir hâl olarak ona söylenecek bir söz yok; çünkü işlediği şey kendince ibadet. Siz bir ibadet ettiğinizi düşünseniz, sizi kim oradan men edebilir? Onu anlatamazsınız da.
Türkiye’de bu tip cemaatler var mı? Elbette var. Bu şekilde takva anlayışına sahip tarikat ehli insanlar var mı? Var. O yüzden onlar kendi cemaatlerinden, kendi tarikatlarından bir kimseyle evlenmeleri uygundur. Ama o cemaatin, o tarikatın erkekleri de kendi cemaatinden evlenmiyor; gidiyorlar dışarıdan bir kadın alıyorlar. Sonra o kadını kendi cemaatlerine benzeştirmeye, değiştirmeye çalışıyorlar. Aslında gönlünün bir köşesinde değiştirmek de istemiyor; kontrpiyede kalıyorlar. Bu onların ruh hâllerini bozuyor, psikolojilerini bozuyor. Böyle bir noktada yaşayan erkeğin de psikolojisi bozuluyor.
Evliliğin ilk yıllarında bir erkek bunu takva olarak gördüğü için itiraz etmiyor, kabul ediyor. İtiraz etmeyip kabullenince, artık evin içerisinde bu takva düşüncesi hâkim oluyor. Böyle olunca oradan geri dönüş çok zor oluyor. Sonuçta insanlar evlenirken bu tip şeylere dikkat etmekle mükellefler. Şimdi erkek daha ileri adımlar atmaya kalksa, o kadın ondan kesinlikle boşanır, evde büyük bir huzursuzluk çıkar. Bu insanların meselelerine Kur’an, sünnet ve imamların içtihadı dairesinde bakmaması, sıkıntının kaynağıdır.
Bununla alakalı bana o kadar çok şikâyetler geliyor ki, neler dinliyorum ben. O erkeklere Allah yardım etsin. Kimisinin annesi evlendirmiş, kimisi tanıdık vasıtasıyla evlenmiş. Evin içerisinde gün içerisinde dahi feraceyle dolaşan kadınlar var. Evin içerisinde feraceyle dolaşıyorlar. Özel gecelik yaptırmışlar; normal kadınların giydiği eşofman altı üstü gibi değil, normal pijama ve gecelik de değil. Ne yazık ki bizim insanımızda bunlar var. O erkekleri düşünebiliyor musunuz, psikolojilerini?
Soru (ticaretle ilgili): “Hiç ticaret yapmayan birisine herhangi bir şey alıp satmasını mı, yoksa bir tüccardan ders almasını mı önerirsiniz?”
Hiç ticaret yapmayan bir kimse, iyi bir ticaret erbabının yanına gidip ticaret yapacak, onun yanında iş öğrenecek, onun yanında ticareti öğrenecek, onun yanında iyice pişecek. Ondan sonra yavaş yavaş kendine iş yapmaya başlayacak. Bu işin doğru tarafı budur. Ama kimisi böyle yapmaz, bodoslama girer bir yere. Sadece burnu kırılsa iyi; bütün vücudu kırılır. Orada debelenirken etrafa temelli zarar verir. Debelenirken kurtulmak için etrafa temelli zarar verir, yıkar etrafını. Böyle bodoslama girenler, en yakın etrafındaki insanlara zarar verir: annesine, babasına, kayınvalidesine, kayınpederine, en samimi arkadaşına. Gider babasına der ki: “Şuraya imza at, kredi alayım.” Gider kayınvalidesine der ki: “Buradan kredi çek, şunu ödeyelim.” Gider kayınpederine: “Şu daireyi sat da bunu ödeyelim.” Yahut bir arkadaşına gider: “Bana bir çek ver, bana kefil ol.” Etrafına zarar verir. Bu sıkıntılı bir noktadır.
Bu tip zorluğa düşen insanlar, ticaret yaptıkları kimselerle gidip oturacaklar, borçlarını uzatacaklar. Bir yerden borç para alıp borç ödemek normalde en kolay taraf gibi görünür ama ödeyemezler. Kumaş almış; gidecek kumaşçıyla oturacak, “Ödeyemiyorum” diyecek, bir yıl sonrasına yeni bir ödeme planı çıkaracak. İplik almış; gidecek iplikçiyle oturacak, konuşacak, bir yıl sonrasına mı, beş ay sonrasına mı tekrar ödeme planı çıkaracak. Bu noktada kendisini, başka bir yerin suyuyla başka bir yerin değirmenini döndürmeye çalışmayacak.
Hele şimdi sermayesiz iş yapmak daha da zor. İnsanlar çok çabuk zengin olmayı hedefliyorlar. Hemen bir şeyler olacak; cebine biraz para geçince malına yatırım yapmıyor, kendi işine yatırım yapmıyor. Etrafına iyi görünecek diye hemen bir ev alacak, hemen taksitle bir araba alacak, hayat tarzını değiştirecek. Çünkü o parayı kendi malı zannediyor. Ardından sıkıntı da anneye babaya, kayınvalideye kayınpedere, arkadaşlarına çıkıyor. Arkadaşları da düşünüyorlar: “Biraz yardımcı olalım” diye. Aslında kötülük yapıyorlar, iyilik yapmıyorlar. Sonunda onun borcu altı kişide kalmıyor.
Bu benim meşhur tezimdir: Ne yaptın bitti, kaç kişiye borcun var? Altı kişiye. Altı kişide kalsın. Yedi kişiye geçiyorsa gidiyorsun. Sekiz, dokuz oluyorsa sen gidiyorsun. Sen giderken de farkında değilsin; herkes senin için “dolandırıcı” diyecek. Kaç kişiye borcun var? On kişiye. On kişi kalsın. Önemli olan batırınca ne yapacağındır. On bir yapma, on kişide kal. De ki: “Ödeyemiyorum ama çalışacağım, ödeyeceğim. Sıraya kaldım, sırayla teker teker ödeyeceğim.” Dağıtma kendini. Hepsi başına üşüşecek, seni taciz edecek, sana laf söyleyecek, seni tahkir edecek, tenkit edecek, ağzına geleni diyecekler. Ama sen bunun altında sabırla işine devam edip teker teker ödeyeceksin. Bunu kendine şiar edinirsen, hepsini ödersin.
Ama işte bir yere borcun var, o borcu ödemek için başka yerden borç yapma. Mesela elli lira borcun var, o elli lirayı ödemek için gidip başka yerden vadeli seksen liraya mal alıp onu satarak ödemeye çalışıyorsun; elli lira borç otomatikman seksen lira oluyor. Elli lirayı zaten ödeyemiyorsun, seksen lirayı nereden ödeyeceksin? Mümkün değil. Elli lira, elli lirada kalsın. Adama de ki: “Ödeyeceğim sana, borcum sıraya girdi, ödeyeceğim. Bak falancayı ödedim, bitti.” Onlar zaten birbirlerini takip ederler, duyarlar: “Filanca ödenmiş, tamam bir tanesini ödedi.” Diğerleri de bir miktar üşüşür başına: “Benim de alacağım var!” “Bekle, ödeyeceğim” diyeceksin.
Önce en zayıf olanı öde. Zararın az olsun; ödemezsen adamın işi bozulacak, onu ödemeye gayret edeceksin. Önce onu sıraya koyacaksın. Öbürü kocaman patron, o bekler. Onun kasasında bekleyecek çek senet zaten bekleyecek; senin ona olan borcun onun döner çarkını engellemiyor. Ama onlarda para hırsı çoktur; alacağım diye büyük yaptırımlar uygulamaya çalışır. Kendini ezdirme, sakin ol. Önce zayıf olanları öde. Bizim insanımız önce kuvvetli olanları öder; oradan Allah yardım etmez. Önce korktuğunu öder, önce faizlisini öder, önce küfredeni öder, kimin ağzı bozuksa onu öder. Öbürü mazbut, mazlum; “Ya abi, ne zaman ödeyeceksin?” der, onu hatta çemkirir, o susar. Allah da ona yardım etmez. Önce zayıf olanı kollayacaksın; böylece işin içinden çıkacaksın.
Ticaret iyidir, güzeldir, koşturması tatlıdır. Bir insan kazandı mı bal kaymak yemiş gibi olur. Ama birden ticarete geçenler çabuk şımarıyor. Adam mesela bin, bin beş yüz, iki bin lirayla geçinmenin yolunu bulmuş, öyle geçiniyor. Birden bir ticaret yapıyor, kazanmaya başlıyor; bir bakıyorsun hemen araba değiştirmiş, ev değiştirmiş, eşya değiştirmiş. Beyaz eşyalar değişiyor, mobilyalar değişiyor. “Ne oldu? Çocuklar karyolada biraz süngerleri bozulmuş, değiştirmek lazım.” Hatalar yapılıyor. Ayaklarını yorgana göre uzatacaklar.
Soru: “Gölpınarlı Mesnevî şerhini okurken anlayamadığım bir bölüm oldu. Birinci cilt, 244. beytin şerhinin devamında Mevlana’nın şu beyitlerini anlayamadım: ‘Ölmüş at böylesine yolu nasıl alabilir? Bizim yolumuz temizlikle alınamaz. Hızır’ın gölünde geminin kırık, delik olması gerek.'”
Gemiyi kırmazsan, delmezsen, gemi batar; kalakaldın, gidemezsin, yol alamazsın. Dünya bir geçide benzer; kırık ayakla geç o geçidi, sağlam ayakla bu köprüden geçemezsin. Ama bu “ölmeden önce ölmekle” alakalıdır. Nefse uymamakla alakalıdır. Gemiyi del dediği şey, insanın kendi vücudundan, aklından geçmesi, kendi benliğinden geçerek mana denizine dalmasıdır. Kırık ayak dünyayla alakalıdır: dünyanın içerisinde kendini eksik gör, eksiklerden ol, dünyayla fazla telaşeye düşme.
Soru: “Hükümet tarikatlara bağlı olanları fişleme yasası çıkaracakmış. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?”
Biz daha önce fişlendik. Bizim sıkıntımız yok. Fişlenecek olanlar düşünsün. Bunlar hep etrafta yaygaradan başka bir şey değil. 28 Şubat’ta fişlenme yaşandı, şimdi bunun telaşına düşüyorlar, bu tip yaygaralar çıkarıyorlar. Biz fişlendik kardeşler. O yüzden bizim karakollarda adımız, resmimiz asılı. Bizim adımız, sanımız, gittiğimiz geldiğimiz her yer belli; fişlemeye gerek yok. Gelirler buraya bir kamera koyarlar, hepimiz de tıkır tıkır adımızı, soyadımızı, adresimizi söyleriz. Daha önce bunları yaşamış kardeşler bizim büyük çoğunluğumuzdur. Yeni arkadaşlar 28 Şubat’tan sonra gelenler bunları yaşamadılar, ama Allah yaşatmasın. O yüzden bizi böyle sözlerle telaş ettirmek mümkün değil. Bunlar algı operasyonudur. Hepsi de hükümete karşı siyasi olarak cephe açmak isteyenlerin kendi kendine uydurdukları şeylerdir.
Biz bu noktada ne gayri İslami ne gayri hukuki bir iş üzerindeyiz. Cebimizde bir çakı bile yok. Biz ihale peşinde değiliz. Cenab-ı Hakk’a hamdolsun, burada gelip giden kardeşlerimizin bir tanesinin alnında küçücük bir leke yok. Cemaatin parasını yediniz, cemaatin parasını kullandınız, cemaatten para topladınız, bazı insanları peşkeş çektiniz, devlet dairelerine yerleştirdiniz, ihale aldırdınız diye bir şey yok. Biz bunlardan geçtik. 28 Şubat’ta onların ifadesini verdik, alnımızın akıyla çıktık.
Papanın Türkiye ziyareti meselesine gelince: herkes bize gelir, ziyaret eder. Türkiye büyük ülke. Biz Osmanlı’dan kalmayız. O yüzden papası da gelir. Papa geldikten sonra Putin de geldi; hepsi gelecek. Bir Cumhurbaşkanımız var, bir Başbakanımız var, bir devletimiz var; iyi kötü başımızda duruyorlar. Onlar da gelip el öpüyorlar. Bu memleketimiz adına düşünün; memleketimiz adına güvenin, övünün. Demek ki Türkiye önemli bir ülke artık. Önceden beş kuruş yardım için elli gün kapılarında duruyorduk; şimdi onlar geliyorlar. Şükür, hamdolsun. Bu kimin başarısı olursa olsun, Allah razı olsun herkesten. Bu particilik meselesi değil, memleketini seven bir insanım. Bütün dünya liderleri gelsin, “Türkiye’yle nasıl iş yaparız, nasıl dost oluruz” desinler. Bu bizim için övünç kaynağıdır.
Soru: “Zamanın müceddidi ile kırkların başı, yani kutbu’l-aktab farklı kişiler olur mu, yoksa müceddid olan aynı zamanda kutbu’l-aktab mıdır?”
Bazen bunlar kırkların içerisinden olabilir, müceddid olabilir; ama her müceddid kırkların içerisinden olacak diye bir kaide yoktur. Bir de “zamanın müceddidi” diye bir kavram konusunda dikkatli olmalıyız. Herkes kendi kendine “zamanın müceddidi” oluşturuyor. Cenab-ı Hak farklı yerlerde, dünyanın farklı coğrafyalarında, küçük veya büyük, dinini yenileyen, oradaki bölgede dinin anlaşılmasını, yaşanmasını sağlayan kimseleri vazifelendirmiştir. “Zamanın müceddidi” deyip de o zamanın içerisindeki diğer âlimleri, ulemayı, tefsircileri, hadisçileri yahut orada Allah adına, Allah için bir şeyler yapanları hor hakir görmek çok uygun bir dil değildir.
Bunlar zaman içerisinde yapıldı. Aynı dönemde Bediüzzaman “zamanın müceddidi” olarak görülürken, aynı dönem insanlarından Hasan el-Bennâ mesela küçültücü bir noktada tutuldu. Aynı dönemde Mısır’da Müslüman Kardeşler’in başındaki kimselere böyle davranıldı. Dönem dönem, o bölgede, o insanlara Kur’an ve sünneti yeniden yaşatmak için mücadele eden insanlar olabilir. Bizim nazarımızda onlar “zamanın müceddidi” gibi görünebilirler, bölgesel olarak düşündüğümüzde. Bu şuna benzer: bir mürit, mürşidini zamanın kutbu’l-aktabı görür; bu onun hakkıdır. Ama mürit derse ki: “Bir tek benim şeyhim kutbu’l-aktab, başka hiçbir şeyh kutbu’l-aktab değil”, burada sıkıntı var. Her mürit kendi şeyhini kutbu’l-aktab görür. Her mürdin de kendince kendi şeyhiyle alakalı bir delili vardır. Doğru mudur? Onun için doğrudur. Nasıl benim için zamanında Abdullah Efendi hazretleri kutbu’l-aktab ise, benim için öyleydi. Bir başkası için de kendi şeyhi doğruydu.
Ama bu noktada şatahat yapıp bir başkasının şeyhini küçültmek veya laf söylemek, şatahat edip kendi şeyhini en zirveye koyup “başka şeyh yok” demek veya şatahat edip “ondan sonra mürşid-i kâmil gelmeyecek” demek hoş şeyler değildir. Allah affetsin. Ben şeyh efendinin zamanında bunu gördüm. Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’den sonra bir şeyhe bağlanmayan vardı. Ben dervişliğin ilk yıllarında onlarla konuştum. Onlar diyorlardı ki kendilerince: “Mustafa Efendi’den sonra bir velî gelmez, Abdullah Efendi’ye asla intisap etmediler.” Onların bir kısmı hâlâ duruyor. “Mustafa Efendi’den sonra asla kimse gelmedi ve Mustafa Efendi sağında bir kimseyi bırakmadı” diyorlardı. “Kime rabıta ediyordunuz?” diyordum. “Mustafa Efendi’ye” diyorlardı. “Mustafa Efendi’nin sözü değil mi: ‘Ölü şeyhe rabıta edilmez’?” Susuyorlardı. Çünkü bir başkasından da duydum: “Üstadımızın bize emri var: ‘Biz öldükten sonra istihare yapın, bir şeyhe bağlanın. Yol budur.'” Ama onlar kendilerince diyorlardı ki başka bir şeyh efendi gelmez, bir velî gelmez. Oysa Cenab-ı Hakk’ın “el-Velî” ismi şerifi var, kimin üzerinde tecelli edecek? Yunus suresinde buyurulduğu gibi: “Onlar mahzun da olmazlar, mahcup de olmazlar; onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır.” Kimin üzerinde tecelli edecek? Birilerinin üzerinde tecelli edecek; yaşayan bir velî, bir mürşid-i kâmil olacak tabii.
Herkes kendi şeyhini zamanın kutbu görür; eyvallah, hakkıdır. Ama “bir tek bizimki kutup” dersen, bu hakkın değil. Yahut “zamanın müceddidi” diye büyük laflar sarf edersen… Maşallah ne büyük söz! “Zamanın müceddidi” deyince, diğer ilimlerde önde olan kimselere haksızlık değil midir? Bir yerlerde mücadele eden, Kur’an ve sünneti yaşatacağım, yaşayacağım diye uğraşan insanlara haksızlık değil midir? Biz bu sözlerden uzak duralım. İnsanlar Allah rızası için bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Laik sistemin altında din yaşamak kolay değil; laik sistemin altında din yaşatmaya çalışmak kolay değil. Allah bizi affetsin.
Soru: “Ahzab suresi 33. ayet kadınların dışarı çıkmamasını söylüyor: ‘Ey hanımlar, zaruri bir ihtiyacınız olmadığı sürece evinizde karar kılın.’ Zaruret nedir?”
Kadınlara zaruri olursa dışarı çıksınlar. Zaruret nedir? Ekmek, süt, açlık, tokluk, ihtiyaç olduğunda dışarı çıkılacak. Evet, altı yüz yıl önce, bin yıl önce zaruret buydu. Doğru. Şimdi bu zarureti böyle anlayan bir erkeğe de sormak lazım: altı yüz yıl önceki zaruretlerle mi hayat yaşıyor? Hayat standardımızı ortaya koyalım: burada kim beş yüz yıl önceki zaruretler üzerinde yaşıyor?
Bir kimse kendince şöyle diyebilir: “Hanım zaruret miktarınca dışarı çıkacak. Ekmek alınacak, çık. Süt alınacak, çık.” O zaman sen ihtiyaçları gördüğünde kadını hiç dışarı çıkarma; zaruret yok. Hatta daha da zaruretsiz bir hayat yaşanabilir; yeni dijital hizmetler çıktı, telefonu kaldırıyorsun, her şey ayağına geliyor. Bu da zaruretsiz bir hayat oldu; algı bu.
Erkeklerin hoşuna gidiyor bu: “Kadınların hiç dışarı çıkmaması lazım, zaruret yok.” Tamam, doğru, iyi; o zaman erkekler de zaruretin dışına çıkmasınlar. Eşlerine haksızlık olmaz mı?
Normal insanlarla birlikte bizim zaruretlerimiz çok genişlemiştir. Kişinin zarureti evde oturmaktan ibaret değildir. Bizim bu noktadaki zaruret dairemizin genişliğinden dolayı ev halkımızın da zarureti genişlemiş oluyor. Ben kimsenin zaruret ihtiyacına veya onun aklına göre kendime zaruret belirleyecek değilim. Herkesin zarureti kendinedir. Herkesin kendi hayat algısı var, çizmiş olduğu zaruret dairesine göre yaşar. Biz bu noktada üstadımıza tabi oluruz, bize çizdiği noktada zaruret yaşarız.
La ilahe illallah, La ilahe illallah, La ilahe illallah. Hak, Muhammed Resulullah. Velhamdülillahi Rabbilâlemin.
Kaynaklar
Hadis: Küleyb bin Menfa rivayeti: ‘Ya Resulullah, kime iyilik yapayım?’ — ‘Annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine ve bunu takip eden yakınlarına.’ (Tirmizî, Birr 7)
Ayet: “Yakın akrabalarını uyar.” (Şuarâ 26:214)
Ayet: “Akrabaya, yoksula ve yolcuya haklarını ver. Elindeki malını saçıp savurma.” (İsrâ 17:26)
Ayet: “Elini boynuna bağlanmış gibi cimri olma. Onu büsbütün açarak israf da etme, sonra kınanır, pişmanlık içinde kalırsın.” (İsrâ 17:29)
Ayet: “Ey hanımlar, zaruri bir ihtiyacınız olmadığı sürece evinizde karar kılın.” (Ahzâb 33:33)
Ayet: “Onlar mahzun da olmazlar, mahcup de olmazlar; onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır.” (Yûnus 10:62-64)
Kaynak
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet kaydından yazıya aktarılmış ve düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=boYsVzMsLsA