Korku ve Ümit ile Yönetilen İnsanlık
Hazret-i Mevlânâ, hekimin kuyumcuyu öldürmesinin korku ve ümit üzerinden olmadığını beyân eder. İnsanlar, dîn noktasında üç çeşittir: Birinci sınıf, hayatlarını korkunun üzerine kurmuş olanlardır. Bunlar, Allah’tan korktukları için ibâdet ederler; Allah’tan korktukları için oruç tutarlar, namaz kılarlar, kelime-i şehâdet getirirler, zekât verirler ve ahlâklarını düzgün tutmaya çalışırlar. İkinci sınıf ise ümit edenlerdir: Cenneti ümit ettikleri için namaz kılarlar, cenneti ümit ettikleri için oruç tutarlar, zekât verirler, hacca giderler. Bunlar, günlük hayatlarını ve dînî ibâdetlerini ümidin üzerine kurarlar.
Ancak korku üzerine hayâtını kuran kimse, korkudan emîn olursa her şeyi bırakır. Ümit üzerine hayâtını kuran kimse de ümîdini keserse her şeyi bırakır. Hazret-i Ömer radıyallâhu anh buyurur: “Bir kişi cehenneme gidecek deseler, ‘O Ömer’dir’ derim; bir kişi cennetlik olacak deseler, yine ‘O Ömer’dir’ derim.” Bu söz, bir müslümanın korku ile ümit arasında gidip gelmesinin ne demek olduğunu gösterir.
Üçüncü sınıf ise korku ve ümitleriyle hareket etmeyenlerdir. Korkuyla hareket edenler, Firavun’un zulmünden korkup da onun her dediğini yerine getirenler gibidir. Ümit ile hareket edenler ise ay sonunda maaş bekleyen memur gibidir; ay sonunda maaşını vermezsen çeker gider. Ümit noktasında duran bir kimse, ümîdini elde edemezse ibâdeti bırakır. Sevenler ise böyle değildir: Onlar, korktukları için veya ümit ettikleri için değil, sevdikleri için ibâdet ederler.
Câhil Toplulukları Yönetmek: Korku ve Ümit Kıskacı
Hayatın her alanında korku ve ümit geçerlidir. Evliliklerde de aynıdır: Kadın, adamdan ümîdini bitirirse çeker gider; adam, kadından ümîdini bitirirse onu bırakır. Kadın, “Ayrılırsam perîşân olurum” korkusuyla adama sabreder; adam da “Kadın beni terk ederse perîşân olurum” korkusuyla kadını sürükler yürütür. Bunların hiçbirisinde gerçek hakîkat yoktur.
Câhil ve bilgisiz toplulukları iki şeyle yönetirsiniz: Bir, korku; iki, ümit. Bu bir toplum bilgisidir. Toplulukları korkuyla zapturapt altında tutarsınız; ya da onların önüne ümit koyarsınız, o ümîdi bekleyerek hiçbir anarşiyi çıkarmazlar. Ümit ettiklerini bulamazlarsa anarşi patlak verir. Toplulukları korkuyla yönetirseniz herkes hizâya girer; ama ne zaman o korkudan kurtulurlarsa sizi yıkarlar. Irak’ta korkudan kurtuldular, Saddam’ın heykelini yıktılar. O güne kadar hiç kimse o heykeli yıkmaya cesâret edememişti.
İnsanların arasında, aşırı derecede sevinecek şeyler koyarlar önlerine: Futbol, müsâbakalar, nefse hoş gelecek eğlenceler… İnsanlar oraya giderler, bağırırlar çağırırlar, on beş gün o konuyu konuşurlar. Yahut soytarılar çıkarırlar, insanları güldürürler; kafaları boşalır. Bilgili insanları bunlarla aldatamazsınız, bilgili insanları korkutamazsınız, bilgili insanları böyle hevâ ve hevesle avlayamazsınız.
İnsanlığı korku ve ümitle yönetmek, prototipler üzerinden de işler: Bir futbolcu çıkar, beş milyar dolar alır; bütün herkes Ronaldo olma yolunda koşturur. Bir müzisyen çıkar, herkes onu taklît eder. Çocuğun elinden tutarsınız: Top oynatmaya, müzik dersine, piyano dersine götürürsünüz. Hep o ümitlerle yönetilirsiniz.
Gerçek Hürriyet ve Îmân
Eğer siz korku hummasından kurtulur, ümit bahçesinden çıkarsanız özgürlüğünüzü kazanırsınız. Ama sizi asla özgür yapmak istemezler. Siz istediğiniz tıp ilmini okuyabilirsiniz, ekonomi ilminde dâhî olabilirsiniz, siyâsî ilimlerde dâhî olabilirsiniz; pozitif ilimlerin hepsinde dâhî olabilirsiniz. Hattâ Kur’ân ilminde de, hadîs ilminde de dâhî olabilirsiniz. Ama korku ve ümit kıskacından çıkmadığınız müddetçe asla hür değilsiniz.
Asıl hür olanlar, korku ve ümit kıskacından çıkanlardır. Hattâ mide ile şehvet kıskacından çıkanlardır. Midesi ile şehvet kıskacında kalanlar asla hür değillerdir. Aklınızın çalışmasına mideniz engel olur, aklınızın doğru yolda gitmesine haram şehvet engel olur. Akıl, bu ikisinden emir almaya başlayınca gerçek bilgiye sâhip olamaz.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri, korkaklığın şerrinden Allah’a sığınmıştır. Buradaki bizim korkumuz, Allah korkusu değildir; elimizdekileri yitirme korkusudur. Kimimiz için makam, kimimiz için mevki, kimimiz için para, kimimiz için dükkânı, şânı, şöhreti… Dünya üzerindeki herhangi bir dünya metâını kaybetme korkusu. Sakın bunu Allah korkusuyla bağdaştırmayın; Allah korkusu bu korkulardan farklı bir noktadadır.
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’e Mekkeli müşrikler dediler ki: “İstediğin kadınsa, istediğin kadını al; istediğin paraysa, hazîneyi sana teslîm edelim; Mekke’nin reisliğini mi istiyorsun, devletin başına geç.” Dikkat edin: Üç kıskaç var burada. Birincisi şehvet kıskacı, ikincisi para ve mal kıskacı, üçüncüsü makam ve mevki kıskacı. Peygamber Efendimiz buyurdu: “Bir elime Ay’ı verseniz, bir elime Güneş’i verseniz, vallâhi ‘Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullâh’ demekten vazgeçmem.” İşte hürriyet budur!
Eğer îmânınız bu noktaya gelmedikçe o hürriyete sâhip olamazsınız. Bu noktaya gelen bir cemâati, bu noktaya gelen bir halkı, dünya üzerindeki sistemlerin hiçbirisi kabûl etmez. Mûsâ aleyhisselâma yaptıkları gibi öldürmeye ordular toplarlar; Îsâ aleyhisselâmı ve havârîlerini öldürmeye kalkarlar; İbrâhîm aleyhisselâma mancınıkla ateş atarlar; Yûsuf aleyhisselâmı kuyuya atarlar; Zekeriyyâ aleyhisselâmı ağacın ortasında keserler; Dâvûd aleyhisselâmın karşısında ordularla savaşmaya gelirler. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’ni ve inananları o beldeden sürerler; sürgün gittiğiniz yerde de rahat edemezsiniz, ordularını toplayıp sizi katletmeye gelirler.
Bunu göze alanlar hür olurlar. Çanakkale’deki savaş budur: Atalarımız, o hürriyet uğruna orada mücâdele etmişler, şehîd olmuşlardır.
Korkarsan Yönetilirsin, Korkmazsan Yönetirsin
Bakın: Korkarsan yönetilirsin, korkmazsan yönetirsin. İşte sistem budur. Yalnız kalmaktan korkarsın, çocuksuz kalmaktan korkarsın, işsiz kalmaktan korkarsın, arabasız kalmaktan korkarsın, evsiz kalmaktan korkarsın… Herkesin elinde oyuncak olursun. “Dün araba mı vardı? Yürürüm” dersen, arabasız kalmaktan korkmazsın. “Dün param yoktu, bugün de yok” dersen, parasız kalmaktan korkmazsın.
Ümit ettiğin her şeyin esîri olursun. Dükkânda çalışanların hepsi bir gün anlaştılar: “Bugün işi bırakacağız.” Birisi geldi, “Mustafa, biz işi bırakmak istiyoruz” dedi. “Hepiniz mi?” dedim. “Bırakın” dedim. Öbürü geldi, “Ben de bırakacağım.” “Bırak” dedim. İki kişi kaldık; pazartesi oldu: “Başka bırakacak olan var mı?” Üç dört kişi kaldı, baktılar. “Hiç önemli değil” dedim, “bırakacaksanız, malları içeri toplayacağım, kepengi indireceğim.” Benim paraya ihtiyâcım yoktu. “Hiçbir şeye ihtiyâcım yok” dedim. Dönüş yaptılar: “Biz bırakmayacağız!” Sonra eleman sızlığı korkusu beni taviz vermeye gitmeyecek, düzenimi bozmaya gitmeyecek, sistemimi bozmaya gitmeyecek; kalın, kapatırım.
“Buraya gelmezler” diye korkarsam, inandığımı anlatamam. Eve gelmezler diye korkarsam, doğruyu söyleyemem. Şikâyet edilmekten korkarsam, burada doğruyu anlatamam. Ümîdinizi kesin: Hiçbirinizden bir kuruş beklemiyorum; benim nefsim için sizden bir şey istersen vermeyin. Borç para istersen vermeyin. Ümit kesmek budur. Çünkü o ümitle yönetilirsiniz, o korkuyla yönetilirsiniz.
Mesnevî’de Hekim-Kuyumcu Hikâyesi: Korku ve Ümit’ten Münezzeh Bir Fiil
Hazret-i Mevlânâ, meselenin başında öyle bir noktaya vurmuştur ki meseleyi bu yüzden geniş tutuyorum. On sekiz beyit bittikten sonra dedi ki: “Ey oğul, hür ol!” İlk önce bize hürriyeti tavsiye etti. Ama bu hürriyetin terbiyesini veriyor: Hür olabilmen için senin nefsinden geçmen lâzım. Kuyumcu, nefistir; nefsin oyunlarından, nefsin dalgasından, nefsin dâvâsından, nefsinin önüne koyduğu her türlü hayâlî cehennemden, her türlü hayâlî cennetten, her türlü mecazdan geçmen lâzım ki hürriyete kavuşasın.
Ve diyor ki: Seni hürriyete kavuşturacak olan bir mürşid-i kâmildir. Bir mürşid-i kâmile teslim olmaz, itâat etmez, elinden tutmaz, onun öğretisini ve eğitimini almazsan, ebediyyen hürriyete kavuşamayacaksın. Hakîkate ulaşamayacaksın, Körler Dansı’nda ayrılacaksın.
Hazret-i Mevlânâ diyor ki: Hekimin kuyumcuyu öldürmesi korku ve ümit’ten değildi. O hekim, insânî duygularla, hevâ ve hevesle, şehvetinden, malından mülkünden, makâmına oturmak için öldürmedi onu. Onun kuyumcuyu öldürmesi, nefisle mücâdele noktasından idi.
Kuyumcu neyi temsîl ediyordu? Kuyumcu, şehvetti; kuyumcu, paraydı; kuyumcu, makâmdı. Onu saraya getirdi: kuyumcubaşı etti, hazinedâr başı etti; güzel elbiseler verdi, câriye verdi. Peki ne ile aldattılar? “Sana bu elbiseleri getirdim, daha padişahta bunun binlercesi var. Seni kuyumcubaşı edecek, istediğin kadını da verecek.” İşte insanları idâre etme san’atı budur: Onların hevâ ve hevesine bırakırsın, herkes hevâsı devam ettiği müddetçe dünya üzerinde ne olup bittiğine bakan olmaz.
Bütün yönetimler sûfîlere savaş açar: İslâmî yönetimler dahî, sûfîlere savaş açarlar; cemâatler sûfîlere savaş açar; Hristiyanlar sûfîlerine savaş açar; Yahûdîler sûfîlerine savaş açar. Çünkü sûfîlerin bir hedefi vardır ve bu hedef hürriyettir. Gerçek îmân hürriyettir. Gerçek îmân sâhibini hiç kimse istemez.
İlhâm ile Hareket Eden Hekim
Mesnevî’de vurgu şudur: “Allah’ın buyruğu gelmeden, O’ndan bir ilham almadan, padişahın hâtırı için öldürmedi onu.” O hekim, Allah’tan ilham alandı; her şeyini Allah’a teslîm etmişti. Her şey onun üzerinde Allah’ın hükmüydü: Gören gözüydü, duyan kulağıydı, tutan eliydi, yürüyen ayağıydı. Onun için hikmet sâhibi Cenâb-ı Hak, “O atmadı, Ben attım” buyurmuştur (bkz. el-Enfâl 8/17).
Allah, sebepleri câhil insanlara gösterir. Kur’ân-ı Kerîm’den âyetlere bakarsınız: Sebepler size anlatılır, nakşedilir. Yağmurun yağması için bulutun gelmesi, rüzgârın esmesi, sıcaklık-soğukluk farkının olması gerekir; bu sebeplerle yağmur yağar. Siz bunu yeni dersiniz. Ama hakîkate eren kimse, bulutsuz yağmur yağmasına sebep olur; rüzgârsız yağmur yağmasına sebep olur. Yazın ortasında ona su lâzımsa, Cenâb-ı Hak oraya yağmur yağdırır; bir sebep yoktur.
Hızır Aleyhisselâm Kıssası ve Nefis Terbiyesi
Hazret-i Mevlânâ, Hızır aleyhisselâm kıssasını (bkz. el-Kehf 18/65-82) nefis terbiyesi bağlamında yorumlar. Bütün o güne kadar gelen tefsirler şöyle anlatır: “Hızır, çocuğun ölümüne sebep oldu; arkasına bir iğne batırdı, bir tekme vurdu, çocuk öldü.” Hazret-i Mevlânâ der ki: “Herkesin aksak dolaştığı yerde, sen düzgün yürürsen ayağını kırarlar.” Ve doğrudan söyler: Hızır, çocuğun boynunu kesti.
İrfâna ulaşmayan, bu sırrı anlayamaz. O çocuk nefistir. Hızır baktı: Bu çocuk nefse deli, şeytana asker olmuş, şeytanın emrinde. Bu çocuk böyle kalırsa fitne ve fücûr çıkaracak, sâhibini helâk edecek. Her nefis, sâhibini helâk eder; her nefsânî davranış, sâhibini helâk eder. Onu bir cesâretle bitirecek bir hekim gerek.
Hızır, ilm-i ledün sâhibiydi; o, çocuğa baktığında, onun arkasındaki hakîkati görüyordu. Mûsâ aleyhisselâm ayağa kalktı, “Sen kâtilsin, bir çocuğu öldürdün!” dedi. Çünkü Mûsâ aleyhisselâm bu sırra o anda vâkıf değildi. Hızır sonunda söyledi: “Bu ilim sende yok, yâ Mûsâ. Bu ilim, ilm-i ledündür” (bkz. el-Kehf 18/65).
İlm-i ledün nedir? Ümmü’l-Kitâb’a vâkıf olmaktır; Ümmü’l-Kitâb’tan ilham almaktır; vahiy almaktır; rüyâ görmektir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, “Velîlere müjdeler vardır” âyeti (bkz. Yûnus 10/64) hakkında sahâbeden birisi sordu: “Yâ Resûlallâh, bu dünyâ ve âhiret müjdesi nedir?” Buyurdu ki: “Gösterilen veya gördüğü sâlih rüyâlardır.”
Hızır, neyi görmek istiyorsa onu görüyordu. Çocuğa baktı: Bu çocuk nefse deli, şeytana asker olmuş. Çocuğu kesti. Kötü çocuğu öldürürsen, Cenâb-ı Hak sana binlerce iyi çocuk verecek: Sağından haber getirecek, solundan haber getirecek, üstünden, altından haber getirecek; bütün duyu organların açılacak, bütün her şey sana hizmet edecek.
İbrâhîm aleyhisselâmın İsmâîl’i kurban etmesi gibi: Sen de çocuğunu yatır, de ki: “Efendiler Efendisi, ben sana nefsimle bağlanmadım, hakîkatten bağlandım. İşte getirdim, evlâdımı sana kurban et.” Gözüm gibi baktığımız, besleyip büyüttüğümüz o nefsimiz var ya; bugüne kadar ne istediyse yaptık. Ama artık getirdim, kurban et. Nefsinden geçersen üç çocuk olursun: İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn. Üçü de harika, üçü de çok iyi; birbirinden farklı zannetme, ayırt edemezsin evlâtlarını. Ama önce o kötü çocuktan kurtulmanı bil. O kötü çocuktan kurtulmanın ilâcı ne? Bir mürşid-i kâmile gitmek, bir Hızır bulmak.
Velîlerin Sözü ve Mürşid-i Kâmilin Gerekliliği
Hazret-i Mevlânâ, bu noktada enteresan bir iddiâ söyler: “Velîlerin söylediği küfür olsa, Allah onu îmân hâline getirir.” Bu söz, insanın kafasını kırdırır. Akıllı olanların akıllarını alır, bir kenara koyar. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri, Hazret-i Ali Efendimiz için buyurmuştur: “Yâ Rabbî, Ali’nin döndüğü yere hakkı döndür.” Sen Ali olduysan, döndüğün yere hak dönecek. Çünkü Hazret-i Ali Efendimiz, velîlerin serdârı, velîlerin baştâcıdır.
Hazret-i Mevlânâ der ki: “Sorusuna cevap verilen kişinin söylediği, doğrunun ta kendisidir.” Ne demek bu? Senin soruna cevap veren değil; onun sorusuna cevap verilen kişinin söylediği doğrudur. O, sorusunu Rabbine danışır: “Yâ Rabbî, şunun içerisinde ne var?” Cevap geliyorsa, o kişi hakîkate vâsıl olmuştur. Duvarın arkasında kim var, kalbine cevap geliyorsa, o kişiye teslîm ol.
Hazret-i Mevlânâ diyor ki: İrfâna ulaşmayan, bu sırrı anlayamaz. “Allah’ın kendisine vahiy gelen, sorusuna cevap verilen kişinin buyruğu, doğrunun ta kendisidir.” Öyle insanlar vardır ki aranızda odunun sorusuna Allah cevap verir. Ama sakın nefsine uyma; bir kazâ gelirse bilgi bir işe yaramaz. Peygamber Efendimiz’e de kazâ geldi: Bir kadın zehirli et ikrâm etti. Kazâ geldi, sükût etti; o da bir imtihandı. Sen onun işlerine karışma; o, imtihanı kendisi bilir.
Kazâ geldi mi, Yûsuf’un kokusunu Yakūb aleyhisselâma kuyudan ulaştırmaz. Kazâ geldi mi, dişini kıracak olan taşı göstermez. Kazâ geldi mi, miğferi yaracak olan kılıca müsâade eder. Bu, Allah’ın takdîridir ve hiçbir güç ona yetiştirmez.
Hâtime: Teslîmiyet ve Hakîkat Yolu
Bana soruyorlar: “Hangi ilâhiyâtı bitirdiniz?” Ben ilâhiyat okumadım. “Hangi medresede okudunuz?” Ben medresede okumadım. Ben Endüstri Meslek Lisesi ikinci sınıftan terkim; hattâ siyâsetten dolayı okuldan atıldım. Ama ben Allah’a ne soruyorsam cevap veriyor; bu harika bir şey. “O öldürse de kişi, öldürse de değer yerindedir; nâiftir” — Allah öyledir. Biz öldürmeye de diriltmeye de inanıyoruz. Îsâ aleyhisselâm geldi diye peşinden koşturmayın, öldürse de koşturun; ama biz hep kerâmeti güzel şeylerle tanırız: “Gökten sofra inecek, harika!” Peki gökten acı inse de peşinden gider misiniz?
Cenâb-ı Hak buyurur: Havârîler, “Ey Îsâ, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” dediler. Hazret-i Îsâ aleyhisselâm dedi ki: “Siz haddi aşıyorsunuz!” (bkz. el-Mâide 5/112-115). Cenâb-ı Hak, “Beni haddini aşanlardan eyleme” diye îkâz etti.
Kaynak: Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri’nin 38. Mesnevî Şerhi (223-227. Beyit) sohbet kaydından yazıya aktarılmış ve düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı yukarıdaki YouTube oynatıcısından izlenebilir.
Âyet Referansları: el-Enfâl 8/17 · el-Kehf 18/65-82 · Yûnus 10/64 · el-Mâide 5/112-115