Mesnevi Şerhi

310. Mesnevi Şerhi (2204. Beyitten)

Mesnevi Şerhi (2204. Beyitten) konusunda Mustafa Özbağ Efendi sohbeti. Bu yazıda Mesnevi Şerhi (2204. Beyitten) hakkında tasavvuf perspektifinden önemli bilgiler ve değerlendirmeler bulacaksınız.


Amin. Müslümanları birbirlerine düşürmesin. Amin. Müslümanlara karşı cepheleri dağıtsın. Amin. Ecmin. Ya Allah. bağlan Büroda çalışıyor, bağlanıyor. Başka yerde de bağlanıyor. Ayarlarda mı bir şey var acaba? Ağlanmış. Bağlanamıyor diyor. Ala bağlan. Ah! Tamam. Tam rahatladım ya. bağlandı da şimdi şeye bunun sesini açmıyor vallahi. Yapacağım şimdi kenara her şeyi. Siz öyle yapıyorsunuz ya. Aç kapa yapıyorsunuz ya. Değil mi? Eğil Biz bildiğimiz yoldan devam. devam edeceğiz. Yapacak bir şey yok.

Evet. Geçen haftadan işlediğimiz beyit her ikisini de ateşe vur. Yani gelecekle, geçmişle alakalı kaygıların hepsini ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın? Geçen hafta buraya okuduyduk. Yani neydi burada? Normalde hem geçmiş kaygısından hem de gelecek kaygısından kurtulmamızı öğütlüyordu. Hazret bir buradan devam ediyoruz.

Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir. Dudağın, sesin mahremi olamaz. Sen kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta olursun? Kendinde oldukça nasıl olur da Kabe’ye gelmiş sayılırsın? Hazreti Pir yine zirvelerde dolaşıyor. Neyde boğum boğum olduk bulundukça sırdaş değildir. Dudağın, sesin mahremi olamaz. Boğum burada o insanın kendi kaygıları, kendi takıntıları yani kaygısı olan, gelecek kaygısı olan, geçmiş kaygısı olan veyahut da kendi hayatıyla alakalı kaygılı olanlar veyahut da kendisini önemseyip kendisini öne koyanlar normalde eee kendisini bulması veyahut da seyr sülukta yürümesi veya kendisini kemale erdirmesi mümkün değil.

O yüzden eee bir kimsenin eee boğum boğum olması kalbinde Allah sevgisinin daha kuvvetli olmaması. Eğer o kalpte Allah sevgisi çok kuvvetliyse o diğer sevgilere baskındır. Diğer sevgilere baskın olunca diğerlerini hani eştir, çocuktur, ne bileyim işte başka şeylerdir.

Onları sevmeyecek manası gelmesin burada. Oradaki baskın sevgi Allah sevgisi olacak. O yüzden nefsin boğumları o kimsede o hani ney gibi boğum boğum olursan dedi neyin içerisini komple yakarlar delerler yani o boğumlarının içini normalde yakarlar güzelce çünkü orada böyle bir pürüz olursa neyden istediğin sesi alamazsın neyden istediğin sesi alabilmesin alabilmen için dışarıdan boğum görünenlerin içerisinde de böyle boğum vardır. Onları normalde kızgın demirle yakarlar ki orada bir pürüz kalmasın.

Eğer orada pürüz kalırsa neyden güzel ses çıkmaz? Orada pürüzsüz olması lazım. Bir insanın da iç alemi pürüzsüz olması lazım. Eğer iç alemini pürüzsüz hale getiremezse o zaman neyden güzel ses çıkmaz? Ney o zaman bu manada nedir? İnsan-ı kamildir. Yani o kimse insan-ı kamil olma yolunda giderken nefsin boğumlarını geçecek.

Yani emmare, levvame, mülhüme, mutmaine, rardiye, mardiye, safiye. Bunların hepsi de boğumdur. Bunların hepsi de ne olacak? Hepsi de pürüzsüz hale gelmesi lazım. Ve Hazreti Pir diyor ki sen kendinde oldukça nasıl olurdu? Kabe’ye tavaf etmiş sayılırsın, Kabe’ye gelmiş sayılırsın. O zaman Kabe’ye gitmek demek kendinden geçmek demek. Yani hiçliği yakalamak demek. Hiçliği yakalamadıktan sonra senin Kabe’ye olan tavafın kendi nefsine oldu. Tavafın Allah’a olmadı. Kendinde olduğun müddetçe. Bu bütün ibadetlerde böyle.

O yüzden normalde eee boğum nefse ait olan eee tabiri caizse işte nefsin kendi içerisindeki terbiye edilmesi gereken huy ve ahlaklar boğumlar onlar ve normalde o zaman eğer öyleyse bir kimse ve nefisle alakalı problemlerini bitiremediyse dostun dudağı Yani Allah’ın nefesi olamazsın sen. Allah’ın nefesi olabilmen için o nefis meratiplerini geçmen lazım.

Allah’ın nefesi olabilmen için sende geçmiş ve gelecek kaygısı olmaması lazım. Allah’ın nefesi olabilmen için sende hem dünya kaygısı olmayacak hem de ahiret kaygısı olmayacak. Bu umursamamazlık değil. Bu bütün insanı çepe çevre çevreleyen kaygılardan kurtulması. Çünkü her kaygı şeytanın vesvesesedir. Her kaygı insanın önünde perdedir. Hayatın bütün alanında bu böyledir. Mesela bekar iş kuramama kaygısı, evlenememe kaygısı, evlendi. Eşiyle alakalı kaygıları, çocuğum olur mu olmaz mı? şöyle mi olur, böyle mi olur?

Gelecekle alakalı kaygılar veya geçmişiyle alakalı kaygılar. Allah muhafaza eylesin. Öyle olunca sen kendi nefsinle eee baş edememişsin, arzularınla baş edememişsin. O zaman senin çok özür dilerim burada hacca gidenler, ömreye gidenler, ondan sonra bu sözümü yanlış algılayıp gitmekten vazgeçmesinler. Ama nefisle alakalı mücadelende belli bir noktaya gelmediysen o zaman senin tavafın kendi benliğine, kendi egona oldu.

Kendine oldu. Allah’a olmadı. Yani Allah’a tavafın o zaman senin kendi benliğinden geçmen lazım. Yani tabiri caizse sen olmaktan çıkman lazım. Sen sen olmaktan çıkmadıysan o zaman tavafın kendi nefsine senin Allah’a değil. O yüzden Allah muhafaza eylesin. Gerçek tavaf bu manada insanın benliğinden kurtulup, insanın kendisinden kurtulup tabiri caizse her şeyi Allah için yapmasıdır ve her şeyiyle Allah’a yönelmesidir. Hani müzemmilde Cenâb-ı Hak diyor ya, “Bütün her şeyle Allah’a yönel ve Allah’ı zikret.

Her şeyinle Allah’a yönel.” Yani senin Allah’a yönelme noktasında herhangi bir takıntın olmasın. Her şeyinle ona yöneldiğin zaman namazın namaz, orucun oruç, zikrin zikir, haccın hac olacak. Yoksa sen hacca ismini değiştirmeye gittin. Hacı desinler diye gittin. Sen Zikrullah’a derviş desinler diye geldin. Sen namazı aman namaz kılıyorlar diye kıldın.

İşte bu o zaman senin nefisle alakalı mücadelen bitmemiş. Sen hala da başkaları için yapıyorsun bunu. Onu Allah için yapacaksın. Sufilik, dervişlik, müminlik bütün hayatının her alanında Allah için yaşamaktır. Çalışırken de Allah için çalışacaksın. Bir işini yapıyorsun, o işini yaparken de Allah için yapacaksın. O yüzden normalde boğumlardan öyle kurtulursun. Hani Bakara ayet 144’te hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey müminler siz de nerede olursanız olun yüzünüzü onun tarafına çevirin.

Hani Mescid-i Küba’da eee Hazreti Peygamber sallallahu. Aleyhi ve sellem hazretleri bizim şu anda eee ilk kıblemiz olan ama işgal altında olan Mescid-i Aksadan eee Mescid-i Harama’a döndürdü. Ama biz şimdi hani Mescid-i Aksa aklıma gelince oradaki zulüm gözümün önüne geldi. Şu anda bütün 2 milyar İslam aliminin ilk kıblegahı işgal altında ve 2 milyar Müslüman uykuda.

2 milyar Müslüman o Mescid-i Aksay’yı şu anda özgürlüğüne kavuşturamıyor. Ve Mescid-i Aksa’da pis Yahudiler, pis siyonistler, katiller, çocuk tecavüzcüleri kol geziyor. Çocuk tecavüzcüsü bunlar. Ve İslam dünyası derin bir uykuda, bu derin uykudan uyanmamakta ısrar ediyor. Ve nasıl bir üzerine ölü toprağa döküldüyse, atıldıysa, kalplerine nasıl bir korku yerleştirildiyse, kalplerinden imanın hakikati nasıl alındıysa zerrece bu konuda bilhassa İslam dünyasının başındaki siyasetçiler, bürokratlar İslam dünyasının önünde en büyük engeller ve pis İsrail, Pis Yahudiler pisliklerini Mescid-i Aksayya akıtıyorlar.

Diledikleri anda Mescid-i Aksayya operasyon yapıp oradaki Müslümanlara zulmediyorlar. İbadetleri engelliyorlar. Her türlü katilli zalimliğ, ahlaksızlığı, her türlü namussuzluğu, şerefsizliği, haysiyetsizliği, her türlü hayvandan daha aşağı mahlukluğu icra ediyorlar. İşte Cenabı Allah Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine Mescid-i Aksadan Mescid-i Mescid-i Haram’a için ayet-i kerime namazın ortasında geldi.

Tabii burada yüzünüzü Mescid-i Harama’a çevirin demek yüz insanın fiziki olarak en güzel yeridir. Cemaldir çünkü cemal sıfatıdır bir insanın yüzü. Bir insan yüzünü bir tarafa döndürdüğünde yüzünü o tarafa dön ne tarafa döndürdüğünde o taraftan sayılır. Ve başka bir ayet-i kerimede de yüzünüzü ne tarafa çevirirseniz çevirin Allah’ın veçi oradadır der. O yüzden insanın yüzü önemlidir. Ama burada ayet-i kerimenin zahiri insanı kıbleye yönlendirir. Ama normalde batinen, kalben kıbleye yönelmek gerekir.

Batın kıble, kıbleye yönelmek demek Allah de ötesini bırak. Kısacası bu da ayet-i kerime. Allah de gerisini bırak. Allah de gerisini bırak. Kıbleye yönelmek odur. Namazda kıbleye yöneldin. Vücudun yöneldi. Kalbin de yönelsin. Kalbin de namaza yönelsin. Kıbleye yönelsin. Aslında kıbleye de değil. Kalbin de ona yönelsin. Kıble sadece bir yöndür, işarettir.

Biz ona yöneliriz. Ona yöneliriz. Namazın dışındaki farzıdır kıbleye, Beytullah’a doğru yönelmek. Namazın dışındaki farzıdır. Namazın içindeki farzı ise kalbi olarak Allah’a yönelmektir. Her şeyinle. Eğer her şeyinle Allah’a yönelmiyorsan tabirimi mazur görün. Kıldığın namaz namaz değil. Her şeyini Allah’a yönelteceksin. Her şeyiyle Allah’a yönelenin bir kimsenin ibadetini Cenabı Hak kabul eder. Eksiği, noksanı olsa da kabul eder. O kimse her şeyle Allah’a yönelse, Kur’an-ı Kerim okusa, hani harfleri eksik çıkarırsa, Cenâb-ı Hak her harfe bir melek görevlendirilip o melek vasıtasıyla harfleri düzeltip de katına alıyor. Ya işte sen öylesine yönelirsen Allah’a senin namazındaki eksikliğini ama okuma eksikliği ama başka eksiklik kendinde değilsin. Çünkü kendinde değilsin. Öylesine yönelmişsin ki kendinde değilsin. 3 mü kıldın, 4 mü kıldın, 5 mi kıldın?

kendinde değilsin. 3 kıldıysan Cenabı Hak eksiğini tamamlayacak. 4 edecek. 5 kıldıysan yine bir ilave daha yaptıracak. 6 olarak kabul edecek. Kimlerden sorumluluk kalkmıştı? Uykuda. Uyuyanlardan. Ne güzel bir şey. Uyuyun paso. Kimden? Aklını gidenlerden. Kendinde değil. Aslında normalde bir de neden unutanlardan? O kimse kendinde değil. Kendinde değilse eksikliğini Allah tamamlayacak. Neden kendinde değil? Dünya sarhoşu değil. O Allah sarhoşu oldu. O öylesini kendisini Allah’a teslim etti ki saymayı da bıraktı, hesaplamayı da bıraktı.

Kendinde değil çünkü. kaç rekat kıldığını da bilmiyor. İşte o kimse o zaman kendinden geçti. Kendinden geçince o zaman tavafı tavaf oldu. O zaman namazı namaz oldu. O zaman zikri zikir oldu. O zaman duası dua oldu. O zaman zekatı zekat oldu. O zaman sadakası sadaka oldu.

O zaman yaşamasının bir anlamı oldu o zaman. Normalde yönünü gerçekten Allah’a hakikat noktasında çevir. Nefis noktasında değil. Hakikat noktasında yönünü Allah’a çevirirsen o zaman hakikatin sende tecelli ettiğini göreceksin. Kalbinde hakikat pınarlarının coştuğunu göreceksin. Kalbine hakikat damlalarının aktığını hissedeceksin. Hissedeceksin. Hakikat dediğimiz şey bu duvarın arkasını görmeye çalışmak değil. ilmi ledün hakikat dediğim şey varlığın hakikati, ibadetin hakikati, imanın hakikati, İslam’ın hakikati. Hakikat dediğim şey o. Çünkü başka bir hadis-i şerifte nice oruç tutan vardır ki sadece aç kalır.

Nice namaz kılan vardır ki sadece yorgun olur. İbn Mac’de bu o zaman hakikat noktasında ona yönelirsen o zaman namazın namaz olur, orucun oruç olur. Yani zahirde yapılan ibadetler, zahirde yapılan ibadetler eğer hakikate, hakikatte bir yöneliş değil ise, hakikate doğru yol yürümüyorsa, hakikate kanat çırpmıyorsa o kimse kendi nefsine doğru yürüyor.

Allah muhafaza eylesin. Amin. Bu doğru değil. O yüzden normalde sen eğer o hakikati bulma noktasında her şeyinle yöneldin. Her şeyinle Allah’a yöneldiysen o zaman tavafın tavaf oldu. O zaman namazın namaz oldu. O zaman orucun oruç oldu. Ki sufilin maksadı amacı budur. Sufilin amacı maksadı güzel ilahi söylemek değildir. Sufilin amacım maksadı. Aman sarın çok güzel olsun. Kılın kıyafetin çok güzel olsun. Vay ne derviş desinler ya. Şöyle bir yürü de ortalık derviş görsün.

Bu değil sufilin hakikati. Sufilin hakikati senin senliğinden geçmesidir. Sen senlikten geç. Yani kendi nefsine söyleyeceksen bunu ben kendi nefsime söyleyeyim. Ben benliğimden geçmediğim müddetçe o hakikate ulaşmayacağım. Ben ancak benliğimden geçersem hakikate ulaşacağım. Ben ben olduğum müddetçe hakikat bana uğramayacak. Sen sen olduğun müddetçe hakikat sana uğramayacak.

O boğumlarda kalacaksın. O boğumlarda kalmayalım. Allah muhafaza eylesin. Amin. O yüzden Hazreti Pir bu beyitinde bize diyor ki işin gösterişinden uzak durun. İşin zahirinden bakmayın. Ya zahir lazım mı? Lazım. Taklit lazım mı? Lazım. Ama sen hakikate yönel. İşin içine doğru yürü. hala daha bu nefis terbiye yolculuğunda ben diyorsan hala daha nefsinin oyunlarıyla uğraşıyorsan hala daha şeytanın vesvesesine kanıp onun deryasına dalıp şeytanla beraber yüzüyorsan olmadı o sufi filik değil.

Allah muhafaza eylesin. Amin. Haberlerin haber vericiden bir haberdir. Tövbenahından beterdir. Beni anlatmış. Ey geçen hallerden tövbe etmek isteyen. Bu tövbe etmekten ne vakit tövbe edeceksin? Söyle. Gah zirnamesini kıble edinirsin. Gah ağlayıp inlemeyi öper durursun. Çarpıyor. Sağlı sollu. sağlı sollu çarpıyor. Yani senin dinlediklerin, senin okudukların, senin vaazların, dinlediğin vaazlar hepsi de bir haber haberdir.

Hepsi de haberdir. Şimdi de dinliyorsunuz haberden ibaret. Ama sen bu haberleri getiren hakkın kendisinden bir haber isen vaaz eden o vaazın bilgisini veren Allah’tan bir haber ise şeyh sohbet ederken, nasihat ederken Allah’tan bir haber ise namaz kılan Allah’tan bir haber ise, sakal bırakan Allah’tan bir haber ise ve sen normalde bütün bu eee bildiklerini kendince ilah edindiysen, kendi bilgi potansiyelini ilahlaştırdıysan, aklını ilahlaştırdıysan, namazını ilahlaştırdıysan Orucunu ilahlaştırdıysan, haccını ilahlaştırdıysan, dervişini ilahlaştırdıysan, zikrini ilahlaştırdıysan ve 3 be hadis ezberlediğinde o hadis ezberini ilahlaştırdıysan veyahut da işte eee insanlara vaaz etmek, güzel şeyler söylemek için ilim öğrendiysen, o ilmini ilahlaştırdıysan Sen haber vericiden bir habersin.

Çünkü bütün bu haberlerin sahibi Allah. Dinin sahibi Allah. Çünkü Adem’den Muhammed Mustafa’ya kadar gelen bütün dinler İslam ve bütün dinlerin sahibi Allah ve bütün peygamberlerin sahibi Allah.

Bütün velilerin, bütün dostların sahibi Allah. Varlığın sahibi Allah. Ama sen normalde eğer ki o haber vericiden bir haber okuyorsan, yazıyorsan, söylüyorsan ve kendince kendi bildiklerini ilahlaştırıp kendince kendini bir şey zannediyorsan o zaman sen bir habersin her şeyden. Allah muhafaza eylesin. Amin. Ve sen Allah’ı hakkıyla takdir edenlerden olmayacaksın. Sen Allah’ı hakkıyla bilenlerden olmayacaksın. Sen Allah’a hakkıyla yönelenlerden olmayacaksın. Sen Allah de ötesini bırak haliyle hallenmeyeceksin. Allah muhafaza eylesin. Amin. Oysa bütün her şeyin sahibi o. Ama sen her şeyin sahibi oken sen onu bırakmışsın. Senin eline verdiği oyuncakları ilahlaştırmışsın. Senin sen birer oyuncak almışsın eline. O oyuncağı ilahlaştırmışsın ve o oyuncaklarla aldatıyorsun insanları. İnsanları kandırıyorsun. Kale ya Resulallah diyorsun ama onu dinlemiyorsun. Estuzu billah diyorsun. Çok güzel belagatlı.

Ama Kur’an’ı dinlemiyorsun. Kur’an’ı okuyorsun. Kur’an’a itaat etmiyorsun. Kur’an’ı dinliyorsun, Kur’an’a itaat etmiyorsun. Hadis-i şerifler okuyorsun, hadis-i şeriflere itaat etmiyorsun. Ya yaşanmış mıdır ya?” diyorsun. Allah muhafaza eylesin. O yüzden sufilik bilmek değildir. Sufilik yaşamaktır. Bilen mutasavvuf olur. Çok güzel bilir. Oturursunuz kale ya Resulallah der anlatır. Mutasavvuftır. Beyaz-ı Bestami’den örnekler verir. Mutasavvuftur. Fişri Hafid’den örnekler verir. Mutasavvuftır. Onların kerametlerini anlatır. Açar arifler menkıbelerini onlardan okur. Mutasavvuftur. Ama ondan bir şey yaşamaz.

Bir şey yaşamıyorsa o zaman sadece ve sadece hikaye anlatıyor. Onların yaşadıklarına hikaye demek istemiyorum. O anlattıklarından bir haber çünkü. Anlattıklarından bir haber. O hak ve hakikatten uzak çünkü. Allah muhafaza eylesin. Amin. Neden o? Çünkü söze boğulmuş kalmış. Ahir zaman alameti, ahir zaman alimleri, ahir zaman şeyhleri söze ve kelimelere boğulup kalacaklar.

Hazreti Pir diyor ki, “Senin normalde o bildiklerin, o okudukların, haber vericilerin bütün haberlerini biliyorsun ama haber vericiden haberin yok. O zaman ne olmuş oldun? Sen sadece nakilci oldun. Sen işin hakikatine ermedin. İşin hakikatine ermiş olsan sen böyle papağanlık yapmazsın. Papağanlık yapıyorsun. Ezberini almışsın. 3 be tane menkıe. 3 be menkıbe ile cemaati yöneteceğim diye uğraşıyorsun. Almışsın 3 be fiiliyat yapıp bir titriyorsun. Sen cemaati onunla yönlendireceğim diye uğraşıyorsun.

Onlar da garibim seni şeyh zannediyorlar. Onlar da gariplerim seni alim zannediyorlar. Çünkü çölde kalmış. çölde kaldığı için susuzluktan dudakları patlamış. İlk gördüğü sudan içiyor ve ilk gördüğü suyu da temiz su zannediyor. Temiz olmasa dahi suya ihtiyacı var. Bu bulanık ama içelim susuzluğumuzu giderelim diyor. Temiz suyu arama ihtiyacı da duymuyor.

Allah muhafaza eylesin. Amin. beter. Ben kendi nefsime söylüyorum bunları. Tövben günahından beter. Bu öyle bir çarpıcı bir söz ki Hazreti Pir çarpıyor tabiri caizse. Silindir gibi eziyor. Benim ben böyle bu beyitleri Allah beni affetsin kendimce daha öncesinden bu beyitleri biliyorum. Hani tövbe günahından beter diyor ya. bitiriyor beni. Allah beni affetsin. Çünkü neden bu tövbe riya, bu tövbe duygusal çöküntünün gösterisi. Bu tövbe içten değil. Çünkü bu tövbe samimi değil.

Çünkü bu tövbeyi işten olmuş olsa, samimi olmuş olsa, o bir daha o günahı işlemeyecek. O günahı tekrar işliyor. O günahı tekrar işliyor. Bir daha ağlıyor tövbe ederken. Ayrı bir duygusal gösteri. Ben onu çok özür dilerim. Duygusal gösteri olarak nitelendiriyorum. O göster de kendisine yapıyor. Ha gecenin yarısında ağladın, kendine yaptın o gösteriyi.

Mesnevi Şerhi (2204. Beyitten) Hakkında

E dışarıda ağladın. Vah benim şöyle günahım var, böyle günahım var. Gösteriyi dışarıda yaptın. Bu daha da kötü. Allah muhafaza eylesin. Çünkü Cenâb-ı Hak ayet-i kerimede, “Ey iman edenler, iman edenlere söylüyor. Allah’a samimi bir tövbe ile dönün.” Tahrim ayet 8. Burada Cenabı Hak samimi lafzını kullanıyor. İhlaslı, samimi, içten gelen bir tövbeyle. Hazreti Şeyh Efendi derdi ki, “Tavuk tövbesi gibi olmasın oğlum tövbeler” derdi sohbet esnasında tavuk derdi işte necaseti yer.

Ondan sonra gagasını sağa sola vurur. “Tövbe ya Rabbi bir daha yemeyeceğim.” der. karnı acıkınca gene necaset yarım derdi. Allah muhafaza eylesin. O yüzden tövbe ihlasla samimi nefsin oyunundan uzak şeytanın aldatmasından uzak bir tövbe olacak. Tövbe ederken şeytan aldatır mı? Evet. Aynı günahı yine işliyorsan şeytan seni o tövbeyle aldatıyor.

Aynı günahı aynı çok affedersiniz necasetin içine düşüyorsan nefsin tuzağındasın. Ha diyeceksin ki e yani tövbe etmeyelim mi? Tövbe edelim. Dilimizle de olsa tövbe edelim. Bu ayrı bir mesele. Ben meselenin hakikatini söylüyorum size. İşin zahir kısmı ne? Bir kimse tövbe etti. Allah onun tövbesini kabul etti. Eyvallah. Okul bina günah işledi. Yine tövbe etti. Allah dedi ki kulum kendisini affedecek olan rabbisini hatırladı. Affettim. Dedi. Yine günah işledi. Yine tövbe etti.

Allah dedi ki kulum kendisini affedecek olan rabbisini hatırladı. Affettim onu. Dedi. Hatta üçüncüsünü de bir daha söyledi. Yine affettim dedi. Ardında bir ibare daha var. Hadi bundan sonra ne yaparsan yap.” dedi. Allah’ın rahmeti geniş. Ve ama hadis-i şerifte de diyor ki Allah sadece kalpten yapılan tövbeleri kabul Rabbim bizi onlardan eylesin.

Amin. O yüzden Hazreti Pir devam ediyor. Bu tövbe etmekten ne vakit tövbe edeceksin? Yani tövbe ediyorsun yine beni anlatıyor. Tövbe ediyorsun yine aynı çukura giriyorsun. Kendi ellerinle giriyorsun. Kendi ayaklarınla gidiyorsun. Kendin giriyorsun oraya. Yine tövbe ediyorsun. Ya Rabbi beni affeyle diyorsun. Affettim seni. Diyor. Bu konuda hiç şüphem yok benim. Ama yine aynı çukura düşüyorsun. Çukura düşmüyorsun. Çukura atıyorsun kendini. Yani çukura düşmek bilmeden düşmek çünkü hani böyle aldatıcı bir şey var.

Tam böyle kestiremedin. Bastın düştün. Bu öyle değil. Yok ben kendi nefsimi anlatıyorum bile bile. Yani öyle bir ben böyle hay ben ya bunu bilmeden yaptım. Yok öyle aldatma kimseye. Kendi nefsime söylüyorum bunu. Bile bile yaptın. O yüzden kendi kendine Mustafa Özba otur. Yani ya Rabbi hani ben bunu bilmiyordum.

Otur oturduğun yere öyle bir şey yapma. Bile bile yaptın her Ben hayatı bile bile yaşayanlardanım. Aklıma malik olduğumdan beri İslam’la alakam olmadığında da bile bile yaşadım her şeyi. Her şeyi bile bile yaşadım. Ha ben bunu bilmiyordum ya bunu yaptım. Böyle bir şey yok bende. Allah beni affetsin. Amin. Bile bile burnumu kıstırırım ben. Bile bile atarım vücudumu, cesedimi ateşin içine. Bile biledir. Allah bizi affetsin. O yüzden tövbe ettiğini düşünüyor.

Kendime söylüyorum bunların hepsini. Mustafa Özbağ tövbe ettiğini düşünüyorsun. Tövben tövbe değil. O tövbeye de tövbe lazım. Nasıl? Basmaya. Bazen tövbeye de tövbe gerekli. Allah bizi onlardan eylemesin. O yüzden normalde insan nefsi insanı aldatır. Der ki ya tövbe ediyorsun yani şunu da kaydır götür arada. Oh Perşembe zikri var.

affolmuş olarak kalkacaksın. E nasıl olsa Perşembe derse gideceğim inşâallah. Ya şunu da kaydırayım gideyim. Ya bizim dervişlerde bu iç alemlerinde var bu yani böyle içlerinde nasıl olsa o müjdeyi alıyorlar ya. Kendince öyle diyor ya. Perşembe gideceğim zikre oturacağım. Ee içinden ölü konuşuyor ya da ben konuşuyorum. Boş ver. Kimseyi suçlamayayım ya. Değil mi Gürkan? Psikolojik olarak çökmesin hiç kimse. Ben kendimi çökerteyim. Nasıl olsa perşembe gün halake zikrullah kuruldu cemaatle. Oh mükemmel. Hiç kimse hiçbir şey ummadan geldi. Para yok, pul yok. Makam yok, mevki yok. Hadis-i kutsiyede uyuyor. Hani onlar işte birbirleriyle akraba değillerdir. Birbirlerinden menfaatleri de yoktur. Sırf birbirlerini Allah için sevdiklerinden toplanırlar. Allah’ı zikrederler. Cuk diye oturdu. Mustafa Özbağa. Harika. Var mı bir menfaat? Yok.

Var mı bir beklenti? Yok. Herkes Allah için birbirini sevdi. Buradakilerin var mı başka bir eee amacı? Yok. Burada tahtanın üzerine, dizinin üzerine ne otursun millet? Eee bir de Allah’ı zikrettin. Tamam. Hadis-i şerif de var, hadis-i kutsi de var, ayet-i kerime de var. Affolmuş olarak kalkın. Hatta günahınız hayra çevrildi. Ulan biraz daha mı günah işleseydik? Bayındırlıyım ya ben. Biz işin kurunazıyız yani. Çift taraflı hem namaz kıl hem günah işte.

Nasıl olsa perşembe günü hepsi de sevaba çevrildi. Şimdi Yusuf hoca taşıyacak beni. Diyecek ki ya ilahiyatta bize böyle öğretmediler. Camilerde de böyle öğretmediler. Evet. Yani biz bayındır kurnazıyım ben ya. Ne oldu? Hepsi de hayra çevrildi. Halakei zikrullah’a oturduk. Şimdi az önce üç tevhit okuduk mu? Okuduk elhamdülillah.

Ne varsa silindi mi? Silindi. Şekimiz şüphemiz var mı? Bende yok. Sizde var mı? Yok. Tamam. Siz zaten benden önce razısınız ona. Hiç şüpheniz yok. Evet. Bende de hiç şüphe yok. Allah için ben zikrullah alakasıyla tanışıp o hadis-i şerifi okuduktan sonra büyük bir ümit kapısı açıldı bana. Ha Mustafa Özbağa dedim habire halaka-i zikrullahı kur. Tabii dedim herkes affolsun. Ne var bunda? Ben üç kişi de olsa hemen kurun halakei zikrullah’a.

Neden diyorum ben? Evlerinizi zikrullah’a açın. Halakei zikrullah’tan ayrılmayın. Affolacız. Hadis de sabit, ayet de sabit. Bir de kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikreder. Bundan daha muhteşem bir şey yok. Öyle olunca hiç insanın içinde şek şüphe kalmıyor. Bende kalmıyor. Ben dervişlerde de kalmadığına inanıyorum. E dervişlerde kimisi Peygamber efendimizi görüyor, kimisi onan konuşuyor, kimisi Allah’ı görüyor rüyasında.

Kimisi oturduğu yerde onunla Allah’la konuştuğuna inanıyor. Hepimiz de paranayak değiliz ya. Herkes akıllı. Birkaç üniversite bitirmiş insanlar var içimizde. Ha zeka olarak benden daha ileri olan arkadaşlar, kardeşler var. E bu da bir paranoya değil. Herhalde topluca bir paranoya halinde değiliz. Çünkü işlerinde görmeyenler de var. Onlar da kendilerini yiyip bitiriyorlar. Ben neden göremiyorum? Benim neyim eksik? Öbürkü rüya makinesi, çatır çatır rüya anlatıyor. Hatta öyleleri var. Yolda gidiyordum, Hazreti Peygamberi gördüm.

Ne? Yolda giderken onu görmedin mi diyeceğiz? Yok demeyiz. Allah bizi affetsin. Öyle olunca da tabii o kimseye bir eminlik geliyor. Allah muhafaza eylesin. Neyse bu sohbet Mustafa Özbağı sizlere değil ama koca peygamber diyor ki ben nefsimi temize çıkaranlardan olmam. Allah bizi affetsin. Kimin takvalı olduğunu da Allah bilir diyor.

Yani eyvallah koca peygamber söylemiş ama o ayrı bir mesele. Ve biz yine meseleyi ben kendime toparlamış olayım. Evet. Tövbemiz tövbeye muhtaç olmasın. Allah bizi onlardan eylesin. Amin. Gah zir namesini kıble edinirsin. Gah ağlayıp inlemeyi öper durursun. Yani bu zirnamesi böyle bir eee musikide coşkulu bir hal işte. E bir ritim coşkulu bir ritim. Ağır roman değil hareketli yani zirnamesi. Sen hemen bakıyorum. Hoşuna gitti senin. Hareketli ya. Değil mi?

Zirnamesi. En hareketlileri geçen gün anlattım ya size bayramda. Gülali oynuyorlar hareketli ama nasıl çalıyorlar? Nasıl çalıyorlar? Çok hareketli. Zirnamesi oynak hava. O Hazreti Pir diyor ki, “Gahzir namesini kıble edinirsin.” Yani kah neşeyi, sevinci kıble edinirsin. Yani kendinde o neşeyi görürsün. Ben neşeliyim ya şimdi. O neşeyi sen kendine kıble edinirsin.

Neşeli o kimse kah da diyor bazen ağlayışına hüzünlü haline tapar gidersin. Onu da ilah edinebilir insan. Hani hep böyle hüzünlü durur. Ağır abi. Ona bir şey desen şey o Filistin bu haldeyken gülecek halimiz mi var? Ah çok ağır takva. Veyahut da o kimse böyle zikrullah’tan geçmiş hallerde böyle duruyor. Tabii o böyle hüzün deryasına kapılmış. Onu ilahlaştırmış. Oysa zikrullah o esnada Cenabı Hak neşe pompalamış. Vur ha vur.

Neredeyse davnayla zikrullah yapacaksın. Öyle neşe var. O neşeyi almıyor. O birisi ve bazıları kendini hüzün deryasına atmış. O hüzü ilahlaştırmış kendi nefsinde. Eğer zikrullah’ın halet-i ruhiyesinden haberi olmuş olsa kendini hüne bırakmayacak. Her zikrullah’ın kendine ait bir halet-i ruhiyeti vardır. Her zikrullahın topluluk değil mi? O zikrullah’ın bir haleti ruhiyeti vardır.

O esnada o esmada neşe hakim olur. Örnek öyle bir neşe hakim olur. Sen o neşeye kendini bırakırsan Cenabı Hak senin kalbine tecelli eder. Sen kendindeysen o zaman sen o zikrullah’ın halet-i ruhiyesini yakalayamazsın. O kendince ben neden 3üncü halakadayım. Allah Allah. Bak gördün mü? Hüseyin beni 5. halakaya attı. Allah Allah. Bak ben ne çavuştum da nereye geldim? Bak şimdi bak öndeki bak o çavuş da değil ama onu öne almışlar.

Allah Allah. Zikrullah yapıyor tabii. Ha orası da boş ya. Kimsenin haberi yok. Sen düşün kardeş. O neredeyim? Onun onu ilah edinmiş kendine. Öbürkü de diyor ben en arkaya gideyim de diyor hemen buradan çıkması kolay olsun. Tabii bir de kafamı çıkarayım böyle. Ben buradayım baka gör Mustafa Özba diyeyim.

Ondan sonra yavaşça gideyim oradan. Herkes ama o zikrullah halakasının sevabını aldı mı? Aldı. Affoldu mu? Affoldu. Bu konuda sıkıntı yok. Ama hakikate ermedi. Allah bizi muhafaza eylesin. Amin. O yüzden normalde bazen hüzün insanın putu olur. Bazen neşe insanın putu olur. Put olur. Bazen insanın hastalığı putu olur. Bazen insanın parası putu olur. Bazen insanın sağlıklı olması putu olur. Bazen insanın sinirli olması sinirliliği putu olur. Ben sinirliyim. Dokunmayın bana. Bu ben kafa gidince ne yaptığımı bilmiyorum. Aa ben de bilmiyorum. Nasıl? Bas bayan. Benim de kafa gidince kafası gidenlerin kafasını koparıyor. Bakıyor benim gözümün içine. Ha yok senin putun olmuş. O vardır ya kadınlarda da erkeklerde de. Bırakalım onu. Çok o çok sinirli. Hayır siniri putu olmuş onun.

Aa bırakalım bu kızcağızi ya. Bu gelince neden? Onun güzelliği put olmuş. O süslenecek, püslenecek, kokulanacak, oturacak. Bulaşığa dokunmayacak. Ondan sonra bir işe dokunmayacak. O misafir. Bu dünyada misafir o. Veyahut da erkek. Onun putu var bir sürü. O putlarını dokundurmayacak o. O bir tabağı bile ellemez. Putudur onun. Erkek adamı o. O çocuğa dokunmaz. Olur mu? putudur onun. O çocuğunu kucağına almaz. Put onun çok erkek ya. Allah muhafaza eylesin.

Amin. Oysa onların hepsi de hevadır. Hevasını putlaştırır insan. Nefis insanın hevasını putlaştırır. O yüzden ayet-i kerimede de Cenâb-ı Hak der ki, “Gördün mü o hevasını ilahlaştıranı? Allah muhafaza eylesin. Hevayı ilahlaştırır insan. Ve bunların hepsi de nedir? Hevadır. Allah muhafaza eylesin. O yüzden insan bazen ben böyle duyguyu önemserim ama duygusunu ilah edinmeyi önemsemem.

Duygu güzel bir şeydir. Duyguyu ilahlaştırmak çirkin bir şeydir. Duygu insanı evet doğruya, hakikate de götürür, yanlışa da götürür. Ama o duyguyu doğru yolda kullanırsan seni hakikate götürür. Ama duygunu ilahlaştırırsan seni batırır. Allah Faruk sırlara ayna olunca ihtiyar çalgıcının canı da cisminde uyandı. Artık can gibi ağlamadan gülmeden kurtuldu. Canı gitti. Bambaşka bir canla dirildi. Faruk sırlara aynı olunca her mürşid-i kamil bir aynadır. Her mürşid-i kamil, her veli bir aynadır.

Asıl ayna olan da Allah’tır. Mümin müminin aynasıdır. Hadis-i kutsisi mucibince asıl ayna Allah’tır. Ama tabii burada eee söz konusu olan Hazret-i Ömer radıyallahu anh hazretleri. O da bu manada parlak bir aynadır. Puslu değildir. Öyle olunca ona bakan kimsenin hakikat perdeleri açılır. Ve ona bakan kimse kendi nefsinin hangi noktada olduğunu görür.

O yüzden akıllı kimse, kalbi kıpırdan kimse bir mürşid-i kamile bakınca o mürşid-i kamili ayna noktasında görür ve kendi eksikliklerini bilir. Eksikliklerini görünür. O yüzden Ömer Faruk Faruk Hazreti Pir burada eee Faruk ismini kullanmış. Ömer ismini kullanmamış. Faruk ismi mana itibariyle batılı ve hakikati ayırt eden demektir. O yüzden hakkı batıldan ayırdı. Faruk ismi. Şimdi bazen bu eee üstatlara manada Faruk ismi verilir. Bu ama böyle eee tırvırı ıvır zıvır böyle birilerinin koymasıyla olmayacak bu.

Veyahut da gidip nüfus müdürlüğüne ismini değiştirip mahkemeye verip önüne Faruk kaydırmakla olmaz mı? Bir Allah rahmet eylesin şeyh efendi vardı. 28 Şubat’tan önce şeyhler toplantısına katılıyordu. Her ay bir lakap konuluyordu ona. En son eeean birkaç önce a Faruki dendi dervişleri. Allah rahmet eylesin.

Baran Efendiyle konuşuyoruz. Ankara’daki o da Kadiri Nakşi şeyhi. Baran Efendi de o şeyhler toplantısının sekreteryalını yapıyor. Dedim birisi bu adama bir şey söylesin dedim. Allah beni affetsin. Gençlik de var ya. Dedim bu ay Faruki geldi. Bir dakikaya müceddidli elfisane olarak gelir bu dedim. Yok artık Mustafacığım ya dedi. E dedim Faruk’yi durdurmazsanız bir dakikayı müceddid-i elfisane olarak gelecek bu dedim. Allah söyletecek ya. Bir dakika mücedd-i elfisane faruki.

Bilmem kimin ismini söylemeyeyim şimdi. Baron efendi beni tuttu. Nereden bildin bunu?” dedi. “Bilmedim vallahi” dedim. “Bu ama dedim bu böyle gidiyordu. Trend oraya doğru gidiyordu dedim. O yüzden söyledim ben dedim. Ha Rabbim söyletti o ayrı mesele.” Ama dedim bunun trendi o tarafa doğru gidiyor. Sonradan ismi artık böyle bir satıra yazılmayacak kadar lakapları oldu.

Yani müceddidi, elfisane, faruki bilmem kimi bilmem kimi öyle devam etti. Şimdi Faruk ismi veyahut da makamı bu işin bir de makam noktası var. Her veli faruki değildir. Her mürşit de faruki değildir. Bu özeldir. Çünkü Hazreti Pir Hazret-i Ömer efendimiz Ömer dedim daha öncesinde burada Faruk kelimesini kullandı. Fariki hakkı batıldan ayıran kimse demek. O zaman ayna oldu kime? O müzisyene, çalgıcıya yani nefse, nefse zeb olmuş kimseye aynı olunca o zaman o kimse kendi eksiğini, kusurunu gördü.

Hakkı batıldan ayırdı. Hakkı batıldan ayırınca Hazreti Ömer efendimizin nasihatiyle o farukinin perdesi açıldı. Kalbi perdeler açıldı. Kalbi perdeler açılınca hakkı batıldan ayırdı. Yani o normalde hani bir kimse iman ederse ve bildikleriyle amel ederse Cenabı Hak onun kalbine bir nur veriyor ya.

O nurla ne yapıyor? Hakkı batıldan ayırıyor. Bir kimse zikrullah nuru kalbine oturunca o kimse hakkı batıldan ayırır. Sözün de batılını ayırır. Fiiliyat da batılını ayırır. İnsanın da batılını ayırır. Onun kalbi fark ehli olur. O farkı fark eder. O yüzden öyle olunca hani perde aralanınca Cenâb-ı Hak onun kalbine bir sekine indirir. Hani ayet-i kerime var ya Allah onların kalplerine sekine indirir. Yani o iman eden Allah’ın yoluna koşan Allah’ı zikreden kimsenin Cenâb-ı Hak kalbine bir sekine indirir.

O sekine perdenin kalkması, o sekine hakla batılı ayırt etme, o sekine kalbin mutmain olmasıdır. O kimse artık kalp ayağıyla yürüyecek. O kimsenin kalbindeki zulüm perdeleri kalkmaya başlayacak. Ayan beyan görmeye başlayacak. Her şeyi, her şeyi ay beyan görecek. Öyle olunca bu neyle mümkün?

Zikrullah ile mümkün. Ayet-i kerimede ne diyor? O iman edenlerin kalpleri ancak zikrullah ile mutmain olur. Başka bir şeyle değil. Başka bir şey arama orada. Kalbin mutmain olmasını istiyorsan tevhit zikrine sımsıkı yapış. Ben böyle söyledikten sonra da ben Allah’ı zikrediyorum zaten deme. Küstah olma. Sen Allah’ı dostu zikretmiş olsan kalbindeki perde kalkacak. Senin kalbindeki perde kalkmıyorsa zikrullah senin dilinde. Bir de üstada kalkıp da ben zaten Allah’ı zikrediyorum deme.

Küstahlığında bulunma. Emredersiniz de de ki nefsine vur. Ben zikrullah’ı hakikat noktasında almamışım. Hakikat noktasında zikretmemişim ki benim kalbim her şeyden habersiz. Kalbin mutmain olması zikrullah ile. Ve sen öyle hani Süleyman Çelebi’nin dediği gibi bir kez Allah dese o lisan dökülür cümle günahlar misli azan. Onu yakala. Öyle bir Allahte kalbindeki perdeler açılsın, gözündeki perdeler kalksın, kulağındaki perdeler kalksın, için tertemiz olsun.

Öyle Allah’ı zikret. O zaman ne olacak? O zaman kalp huzura ulaşacak. O zaman sen o aynadan kendini göreceksin. O zaman işin hakikatine ulaşacaksın. Ve sen bakırlıktan gümüşlüğe çıkacaksın. Gümüşlükten altına doğru yürüyeceksin. Çünkü insanlar madenler gibidir. Kimisi teneke kalplidir. Kimisi bakır kalplidir. Kimisi gümüş kalplidir. Kimisi altın kalplidir. Sen altın kalpli olma yoluna git. Sen altın arama toprağın altında. Maden arama sen. Kalbini altına çevir. Çünkü hadis-i şerif var.

Allah Resulü sallallahu. Aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki insanların kimisi gümüş kalplidir. Kimisi de altın kalplidir. Altın kalpli olan yani Müslümanlarla alakalı altın kalpli olanlar imanları kemale ermiş olanlar. Rüyanda sen koluna bilezik taktılar. Rüyanda sana altın madeni verdiler. Rüyanda altın yüsük taktın. Rüyanda altın kolye taktın. Sen iman ehlisin.

Mesnevi Şerhi (2204. Beyitten) Sohbeti

Rüyanda kalbini altın renginde gördün. Kalbin altın oldu. Baktın ki kalbinde altın hazinesi var. Yürüdün kocaman bir altın hazinesi. Baktın içeri girdin sen de altın oldun. Baktın yer altın oldu. Dağ taş altın oldu. İmanın kemale erdi. Müjdeler olsun sana. E baktın etenekesin. Allah bizi affeylesin. Amin. Yan ağla dön. Allah otur ağla kalk ağla. E gümüş oldun biraz daha iyisin. Allah muhafaza eylesin. Amin. O zaman o hakikat bilgisi dışarıdan geliyormuş gibi gelir sana ama içinde o senin. Kalbini mutmain etme yoluna gir. Allah bizi onlardan eylesin. Artık can gibi ağlamadan, gülmeden Artık o çalgıcı, o uyanışla, o hakikate ermeyle, o aynadan aynaya bakıp kalplerin, kalbindeki o karanlığın aydınlığa çevrilmesiyle ve zulüm perdeleri kalbinden kalkmasıyla artık nefsin tepkilerinden kurtuldu.

Nefsin ayak oyunlarından kurtuldu. Nefsin düzenbazlıklarından kurtuldu. Artık o safiyeti yakaladı. Artık o kalbindeki mutmainliği yakaladı. Artık kalbinde hakikat damlaları kabarmaya başladı. Artık kalpte hakikat perdeleri teker teker açılmaya başladı. Bir anda baktı, bilmediği ilimler gelmeye başladı. Bir anda baktığı yerde çıplak gözle bile bakarken duvarı görmedi. Duvarda başka şeyler görmeye başladı. Artık onun kalbi Hazreti Bediüzzaman’ın dediği gibi kalbi harekete geçti. Ve o kalbe harekete kalbi harekete geçince artık sükuneti buldu. Artık sükuneti can sükuneti bulmuş canına geldi ve canı gülmekten de ağlamaktan da kesildi. Artık işin hakikatinde o onun gülmesi Allah için, ağlaması Allah için oldu. Kendi nefsi için gülen, kendi nefsi için ağlayan olmaktan çıktı. O çünkü perdeler açıldı. İşin hakikati görüldü. Hakikat nurları gönlünde neşva buldu.

Açılmaya başladı. Artık o varlığa başka bir gözle bakıyor. İnsanlara başka bir gözle bakıyor. Meleklere başka bir gözle bakıyor. O şeytanın başka bir gözle bakıyor. Diğer varlıkları başka bir gözle bakıyor. Artık onun için eşya dünya, ahiret, cennet, cehennem hepsinin de bakış açısı değişti. O çünkü heyva ve hevesinden ağlamanın ve gülmenin getirdiklerinden kurtuldu. Artık o heva ve hevesinden ağlamıyor. Artık o heva ve hevesinden de gülmüyor. Onun gülmesi hikmet oldu.

Onun ağlaması hikmet oldu. Onun yürümesi hikmet oldu. Çünkü kalbinden perdeler kalktı. Onun dokunması da hikmet oldu. O artık onunla yürüme, onunla konuşma, onunla duyma yoluna doğru gitti. Çünkü Hazreti Pir devam ediyor. Canı gitti. Bambaşka bir canla dirildi. Canı gitti. bambaşka bir canla dirildi. Hazret-i Pir başka bir beytinde diyor ki, “Sen ona bir can bağışlarsan o sana binlerce can bağışlar.” diyor.

Sen ona bir can bağışlarsan. Yani sen ölmeden önce ölünü sırrına erişirsen, ona bir can bağışlarsan, her şeyinle ona yönelirsen, Hazreti Pirin deyimiyle o sana binlerce can bağışlar. Burada döküyor. Başka bir canla dirildi diyor. Başka bir canla. O eski değil. O dünkü can değil. O cedit, yeni bir can. O can ki hikmete müştak. O can ki Allah’a aşık. O can ki Muhammed Mustafa’ya aşık. O can ki velilere aşık.

O can ki artık dünya sevgisinden arınmış. Dünyanın kaygısından arınmış. Ahiretin kaygısından arınmış. O görüyormuşçasına ibadet etme, görüyormuşçasına yaşama zevkine ulaşmış. O çünkü bambaşka bir canla dirildi. Çünkü Cenabı Hak ölüden diri çıkarır. Onu ölüden diri çıkardı. Bakın ölüden diri çıkarır. Sen ölmeden önce ölürsen senin ölümünden bir diri çıkarır.

Kimisi de ne olur? Diriden ölü çıkarır. O zaman önce ölüden diri çıkarır senden. Sen bir can verirsin. Ölmeden önce ölünün sırrına erişirsin. Senden bir diri çıkarır. Ondan sonra da o diriden bir ölü çıkarır. Bekaya koyar seni. Fenadan bekaya geçirir. Fenadan bekaya geçince de diriden ölü çıkarır Cenabı Hak. Şimdi ilahiyatçılar diyecek ki Rum suresi ayet 19’u nereden nereye getirdi? Bak bakalım ayet 19’a. Çünkü o ölüden diri çıkaran, diriden ölü çıkarandır.

Bu fenaya ulaşan kimse ölüden diri çıkmıştır. Ne diyordu? Hepiniz ölüsünüz. Uykudasınız. Çünkü uyku yarı ölümdür. Hepiniz uykudasınız. Öldüğünüzde uyanırsınız. Hepiniz ölüsünüz. Uykudasınız. Çünkü uyku yarı ölümdür. O zaman sen uykudasın. Yarı ölüm yaşıyorsun. Ne zaman hakikat perdesi açıldı sende? Sen o zaman uyandın. Yani deri oldun, bekaya ulaştın.

Cenabı Hak yeniden seni öyle etti. Sen onun elinde alet gibi oldun. Artık el, kol, dil, dudak senin değil. Onun sıfatlarında ölüsün. Onun sıfatlarında ölüsün. Dil de senin değil, dudak da senin değil. Göz de senin değil, el de senin değil. Kendi kendine benim deme. Bekaya ulaştıysan ama yok. Ölmeden önce ölünün sırrına ulaşmadıysa Hazreti Perin dediği gibi habercinin hani haberlerin sahibinden haberi yok. O halde Allah bizi affetsin. Amin.

O zaman gönlüne öyle bir hayret geldi ki yerden de dışarıda kaldı, gökten de. Bu öyle olunca yani o kimse can gidip bambaşka bir canla yeniden dirilince o zaman gönlünde öyle bir hayret geldi ki yerden de dışarıda kaldı gökten de. O kimse artık aşk ayağıyla yürüyor. O kimse aşk ayağıyla yürüyünce o kimsede hayret hayreti getirdi.

Artık o hayret perdesinde her hayret perdesi yeni bir hayret perdesini kolunda getiriyor. ardı ardına hayret perdesinde yaşayınca yerden de kurtuldu, gökten de kurtuldu. O altı cihet onda tek cihet oldu. Çıktı artık o cihetsizliği buldu. Tek cihet dedim. Cihetsizlik yönsüzlüğü buldu. Ne tarafa dönersen dön onun veçi o tarafadır oldu. Ve fenadan bekaya geçti. Fenada bütün perdeler yandı. Fenada her şey yandı. Kül oldu. Hiçliği yakaladı. Artık hiçliği yakalayınca, fena halini yaşayınca o hayrete düştü.

Hayrete düşünce, geçince bekada hayretten hayrete geçmeye başladı. dirildi. Çünkü o yeni bir diriliş, o yeni bir dirilişte her perdede ayrı bir diriliş yaşadı. Her perdede ayrı bir aşkın perdesi, ayrı bir şevkin perdesini yaşıyor. Artık onun için perdelerin haddi hududu yok. Artık onun için yerin ve göğün bir anlamı yok.

Artık onun için dünyanın da ahiretin de bir anlamı yok. Artık onun için kün, varoluşun bir anlamı yok. O çünkü o perdeden perdeye geçerekten o her an hayretten hayrete geçer hale geldi. Ve tabiri caizse sonsuz bir hayret yolculuğuna çıktı. Çünkü Allah’ın ilmi sonsuz. Onun sıfatlarının tecelliyatları sonsuz. Onun zati tecellileri de sonsuz. Öyle olunca o hayretten hayrete geçti. Uyan ey ümmeti Muhammed, siz Musa’nın ümmeti değilsiniz. Cenabı Hak Musa’ya dedi ki, “Dağa tecelli edeceğim.

Dayanabilirsen dedi. Dağa tecelli etti. Musa bayıldı kaldı. Sen Muhammed ümmetisin. Senin peygamberin miraç etti ve senin peygamberin Allah’ı kifayetsiz. Bu konuda aklın, kalbin almayacağı, algılayamayacağı bir hal yaşadı. Cenâb-ı Hak’ı hem kalp gözüyle hem de vücut gözüyle gördü. Bayılmadı. O kendinden bu manada geçmedi, delirmedi.

O Hazreti Muhammedi Mustafa’ydı. seçilmişlerin en yücesiydi. Peygamberlerin evveliydi ve peygamberlerin ahiriydi. O yüzden bütün peygamberlerin üzerinde bulunan bütün hususiyetler, bütün peygamberlerin üzerinde bulunan bütün ilimler, hakikatlerin cebi Hazreti Muhammed Mustafa’daydı. O yüzden sen onu eee 1000 yıldan beri eksik tefsircilerin tefsirine bakaraktan Allah’ı kimse göremez, Musa görmedi denilenlere inanma. Çünkü onun gözü şaşmadı. Kalbi de şaşmadı. Miraç hadisesini anlatan Necim suresinde onun gözünün gördüğünü kalbi tasdik etti. O gördü.

O gördüğü zaman Musa gibi 40 gün bayılmadı. Çünkü o Muhammedi Mustafaydı. Sen onun ümmetiysin. O yüzden senin hayret makamında, hayrette bekaya geçersen bayılmazsın. Aklını kaybetmezsin. Zır cahillerin siz sufisiniz delirirsiniz. Bizim deliliğimiz öyle değil. Biz Allah delisiyiz. Bizim aklımız yok değil. O yüzden hayretten hayrete geçeriz. Hayret hayretimizden hayrette kalır.

Biz Muhammed ümmetiyiz. Hayret bize hayret etsin. Hayret bize hayret etsin. Şahatsa şatahat. Biz o Muhammed Mustafa’nın ümmetiyiz. Aşk insanı Hazreti Pir öyle diyor ya kanatsız uçurur. Elsiz ayaksız yürütür. Aşk dilsiz dudaksız konuşturur. Aşk dilsiz dudaksız anlaştırır. Aşk dilsiz dudaksız anlaşmadır. Dilsiz dudaksız konuşmadır. Dilsiz dudaksız sevmedir. Aşk kendinden geçip sadece aşkın tecelliyatında aşk olmaktır. Yürü kardeş. Yol yolsa yolcu görsün. Yürü. Öyle yürü ki yol kendinden utansın. Öyle yürü. O yüzden o öyle bir hayrete geçti ki. Öyle bir hayrete geçti ki hayret ona hayret etti. Ve sonunda Muhammed Mustafa’nın izine bastı ve sonunda şataata düşmedi. Muhammed Mustafa’nın izinde gitti. Muhammedi Mustafa’nın perdesinde gitti ve dedi ki, “Seni hakkıyla tanıyıp bilemedik ya Rabbi. Allah bizi onlardan eylesin.” Amin.

Onu arayıp tarama hududu ardında öyle bir arayıcılık düştü ki ben bilmiyorum. Sen biliyorsan söyle. O kimse öyle bir hayret perdelerinden hayret perdelerine geçti ki o artık aşkın sınırsızlığına takıldı. Yürüdü gitti. O aşkın sınırsızlığını yakaladı. Aşkın sınırsızlığını yakalayınca hep dahaı hep dahaı ister oldu. Hep dahaı istemeyi kim biliyorsa o söylesin dedi Hazreti Pir. Çünkü hep daha dasını istemekte dillal oldu. aşık aşıklığından da bir haber maraton koşucusu gibi 4 x 4 gibi sonsuzluğa doğru kanat çırpmaya başladı.

Halden de öte, kalden de ileri söyle bir hale, öyle bir kale erişti. ululuk sahibi Allah’ın cemaline dalıp gitti. Artık o ayet-i kerimenin tecelliyatını yaşadı. Artık anladı. Her şey gözünde yok oldu ve her şey onun kalbinde yok oldu. O sadece var olan Allah’ın zatının olduğunu idrak etti.

O kıyametini yaşadı. O kıyametini yaşadığı için hiçbir şey kalbinde ve gözünde kalmadığı, sadece vaki olan Allah kaldı ve onun cemaline gark olunca o cemal perdelerinden cemal perdesine geçmeye başladı. O tenzihi de bıraktı, teşbihi de bıraktı. Artık onun için yorucu hiçbir şey kalmadı. cemale dalınca oradan çıkış yok. Artık o cemal perdesinden cemal perdesine hal bitti. Kalp bitti, söz bitti, fiiliyat gitti. Hiçbir şey kalmadı. Sadece o. Artık onda normal akıl arama, ondan normal duygu arama, ondan normal şeyler arama. fenadan da bekadan da geçti. Cemal’ın, Cemalullah’ın deryasını daldı. Mustafa Özbağ tabirince Cemalullah’a gark oldu gitti. Onun çünkü artık bir başkasının ona yardım edecek bir hali yok. Bir başkasının onu anlayacak durumu da Bir başkasını anlama telaşı da bitti.

Bir başkasının yardımı da o da bitti. Onun için kurtuluş çırpınışı yok. Onun için şunu yapayım, bunu yapayım çırpınışı yok. cemale dalış başka bir şeye dalışa benzemez. Orada kalin de halin de bir anlamı da yok. Bu sözler her an zuhura gelmeseydi, durmadan zuhur ediş bu sözlerin söylenmesine sebep olmasaydı aklı cüzi külle ait sözler söylemezdi. Aklını cüz sınırlıdır. İnsanlar sınırlı o aklı ilahlaştırdılar. İlahi hakikat ise sınırsızdır. Onun bir sınırı yoktur.

kalbe gelen vahiy ilahiyatçılar hoplasın biraz. Şimdi ben yine parantez içerisinde ilham diyeyim. Kalbe gelen cemale gark olmuş olan kimselerde kalbe gelen ilham cüzzi aklın üstünde derim ya cüzzi aklın üstündedir artık cüzzi akıl onu idrak etmesi mümkün mümkün değildir. O hali anlatmaya girse kendi anlattığını da tenzih etmek zorunda girer.

Zoruna düşer. O yüzden kendi anlattığını tenzih etmektense anlatmamayı tercih eder. Çünkü o hayret ancak melamilerin zevk dediği, bu fakirin idrak dediği, anlayış dediği bir haldir bu insanın zahir gücünün, aklının üstünde bir şeydir. Bunu zahir aklıyla, gücüyle, fikriyle bu işin içinden çıkabilecek olan varsa gelsin çıksın. Ve Hzreti Pirdi diyor ya, “Ben bu sözleri söylüyorsam bu benim zekamla alakalı değil.” diyor. O manada diyor bu sözlerin söylenmesine sebep olmasaydı aklı cüzi külle ait sözler söyleyemezdi.

Yani aklı cüz külle ait bu sözleri söyleyemezdi. Arkadan gelen bu ilhamla, bununla bu akıl benim değil. Bu akıl benim değil. Bu söylenen sözler de benim değil diyor. Burada bir ilhamdan bahsediyor. Ve bunu normalde söylerken tabii bizim geleneksel gelen bir tefsircilerimiz var ya hani vahyi sadece peygamberlere atfeden gelenekselci tefsircilerimiz hani.

Oysa Cenabı Hak havarilere de vahyetmiş ya. Meryem’e de vahyetmiş ya. Arıya da vahyetmiş ya. Yerlere, göklere de vahyetmiş ya. Hani Musa’nın annesine de vahyetmiş ya. Hani İbrahim’in annesine de vahyetmiş ya. Bunları nasıl açıklayacaklarsa açıklasınlar tabii. E böylece tabii Hazreti Pir de buna atfediyor. Diyor ki o kalbe gelen bu ilahi ilim aklın işi değildir. Yani o ben yine o geleneksel tefsircilerin sözü sözüyle söyleyeyim ilham diyor. Yani ilham diyeyim ama ilham değil.

O vahyin bir derecesi. O da vahiy. Allah çünkü ayet-i kerimede üç şekilde vahyediyordu. Bir melekleriyle. İki direkt kendisi. 3. Bir şeyin arkasında, bir şeyin arkasından vahyediyordu. Cenabı Hak direkte vahyediyor mu? Vahyediyor. Hadis-i kutsiler bunlar. Allah kulunun kalbine vahyeder. Bu vahyin dereceleri var. Peygamberlere verilen direkt vahiy de olsa hani hadis-i kutsiler gibi onun derecesi ayrıdır.

Bir veliye, bir mürşid-i kamilin kalbine gelenin derecesi ayrıdır. Tabii illaki bunları anlamayacağım diyorsa bir kimse ona da eee davuzuna as. Merak etmeyin Allah’ın izniyle nasıl Allah’ın görülebileceğine dair bir mücadele verdiysek bunun da mücadelesini vermekten çekinmiyorum, sakınmıyorum. O yüzden diyorum ki Allah kullarına da vahyeder. Meryem’e vahyetmiş size de vahyeder. Musa’nın annesine vahyetmiş size de vahyeder. İbrahim’in annesine vahyetmiş. Size de vahyeder. Havarilere vahyetmiş. Siz havarilerden aşağı mısınız? Size de Ne demiş havarilere? Dediğini söyleyeyim size. Ne demiş bak havarilere? Maide ayet 111. Hatırla hani havarilere. Bakın dikkat edin. Hatırla hani havarilere. Bana ve peygamberime iman edin diye vahyetmiştim. Havarilere melekle vahyetmedi. Cebrail’le vahyetmedi. Aracıyla vahyetmedi. Havarilere Maide 111. ilahiyatçılar, diyanetçiler, vahide Maide 111’i tefsir edin bize. Maide 111.

Hatırla hani havarilere bana ve peygambere iman edin diye vahyetmiştim. Onlar da Allah’tan geldi vahiy. Çünkü bana diyor direkt Cenabı Hak vahyediyor. Bana ve peygamberime iman edin diye vahyetmiştim. Onlar da cevap verdiler. İman ettik şahit ol ki biz müslümanız demişlerdi. Ey ümmeti Muhammed havarilerden aşağı mısınız? Siz Muhammed ümmetisiniz. Siz seçilmiş ümmetsiniz. Siz müjdeci ümmetsiniz. Siz son ümmetsiniz. Son peygamberin seçilmiş son ümmetisiniz. Diğer ümmetlerden faziletlisiniz. Diğer ümmetlerden derece olarak fazlasınız.

Neden size vahyetmesin ki? Allah kuluna vahyeder. Hadi saklayın. Hadi gizleyin. Hadi saklanmış gizlenmiş bir Allah anlatın bize. Öyle değil. Sana da vahyeder, bana da vahyeder. Havariye vahyeden sana da vahyeder, bana da vahyeder. Arıya vahyeden sana da vahyeder, bana da vahyeder. Yere, göğe vahyeden sana da vahyeder, bana da vahyeder.

Kim engelleyecek? Aha Maide 111. Taha 38. Hani bir zaman biz annene bazı hususlar vahyetmiştik. Musa’nın annesi için söylüyor. Taha 38. Melek koymadı aracıya. Araya melek koymadı araya. Cebrail koymadı araya vasıta koymadı. Ey ümmeti Muhammed araya vasıta koymadı. Diyor ki Taha 38’de hani bir zaman biz annene bazı hususlar vahyetmiştik. 39. Ona şöyle demiştik. Ona şöyle demiştik. Cebrail yok arada. Melek yok arada. Araya bir şey koyma. Hani çıkıyorlar yavaza.

Allah’la aramıza bir şey koyma. Koyamıyoruz. Görüş Allah’la görüşüyorsan konuşla. Araya kim girmiş ki Allah’la arana senin? Buyur. Ne diyor 39’da? Ona şöyle demiştik. Musa’yı sandığa koy. Nil nehrine bırak da nehir onu kıyıya vursun. Onu benim de onun da düşmanı olan biri alsın. Seni sevimli kıldım ki muhafaza altında yetişesin.

İyi. Ey ümmeti Muhammed’in kadınları, Musa’nın annesinden aşağı mısınız? Ey ümmeti Muhammed’in kadınları, Meryem’den aşağı mısınız? Siz ümmeti Muhammed’in kadınlarısınız. Kendinize gelin. Ayet açık. Bize Kur’an yeter diyenler alın ayet-i kerime. Hadi. Burada ayet-i kerimeler cebimden çıkarmadım Kur’an’dan. Rabbim bizi iyilerden eylesin. Amin. 2215. beyhitten devam edeceğiz. Haklarınızı helal edin. Helal olsun. Bizden yana da helal olsun. Elfatiha salavat. Amin.

İlgili Sohbetler

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için Tasavvuf – Vikipedi sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Mesnevi Şerhi (2204. Beyitten) konulu bu sohbet Mustafa Özbağ Efendi tarafından gerçekleştirilmiştir. Daha fazla Mesnevi Şerhi (2204. Beyitten) sohbeti için sitemizi takip edebilirsiniz.