Mesnevi Şerhi

305. Mesnevi Şerhi (2162. Beyitten)

Mesnevi Şerhi (2162. Beyitten) konusunda Mustafa Özbağ Efendi sohbeti. Bu yazıda Mesnevi Şerhi (2162. Beyitten) hakkında tasavvuf perspektifinden önemli bilgiler ve değerlendirmeler bulacaksınız. Tevhit la ilahe illallah demek insanın kalp kapılarını manaya açan iksirdir. Bir kimse tevhitle kalbin kapılarını açar. Tevhitle kalp perdelerini geçer. Tevhitle manaya doğru uruç eder. Tevhit insanın hücrelerini de değiştirir. Kalbi aklını da değiştirir, dönüştürür.

Normal aklını da değiştirir ve dönüştürür. Eğer o kimse tevhitten uzak ise manada ismi dahi okunmaz. Mana tarafına doğru bir adım atamaz. Çünkü aklı ve kalbi tenvir edecek, değiştirecek manaya karşı açık hale getirecek olan şey tevhittir. Rabbim cümlemizi tevhit üzerine olanlardan eylesin. geçen eee hafta konu Hzreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin elindeki taşların Hzreti Peygamber pardon Ebu Cehil’in elindeki taşların Hzreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberliğini şehadet etmesiyile alakalıydı.

Yani konu mana olarak bizim cansız olarak gördüğümüz bütün varlık Allah’ı tesbih ediyor, tenzih ediyor ve cansız olarak gördüğümüz her şey aslında kendi lisanıyla Allah’ı zikrediyor. Eee konu ana teması buydu. Hazreti Pir o konuyu orada bırakıp diyor ki çalgıcı hikayesinin sonu ve Emirel Mümininin yani Ömer’in Allah ondan razı olsun kendisine hatif söylediğini alıp ulaştırması konu başlığı bu. Bunu bırak da yine çalgıcının hikayesine kulak ver. Çalgıcı beklemekten bunalınca Ömer’e yine ses geldi.

Çalgıcı neredeydi? Çalgıcı en sona işte kirişini aldı, çalgı aletini aldı. Kirişi de kopuk. Artık yaşlandı. Sesi soluğu çıkmaz hale geldi. Çalgısını koltuğun altına aldı. Bir mezarlığa gitti. Artık dedi bundan sonra hep insanları eğlendirdim. Artık hep onlara söyledim. Dedi ki, “Ya Rabbi, bundan sonra ben sana anlatacağım. Ben bundan sonra da eee sana derdimi söyleyeceğim. Tabiri caizse sana çalacağım, sana oynayacağım” dedi. Böyle gitti mezarlığa. Mezarlıkta kendince ağladı, efan etti, sızladı.

O mezarlıktaydı. Mezarlıkta böyle çalgıcı beklemekten bunalınca mezarlıkta bir eee işaret bekliyor kendisine. Bir manevi bir kapı bekliyor. Bir yol bekliyor. Kuruş yok, para yok. O halde mezarlıkta. O zaman Emirel Müminin de Ömer. Çalgıcı beklemekten bunalınca Ömer’e yine ses geldi. Ey Ömer, kulumuzu ihtiyaçtan kurtar. Has muhterem bir kulumuz var. Mezarlığa kadar gitmek zahmetini ihtiyar et. Ey Ömer kalk beytül Malden 700 dinar al. Hepsini de onun avucuna say.

Hazreti Ömer radıyallahu anh hazretlerine Cenâb-ı Hak hitap etti. Hatırlayın daha önceki dersleri. Vahiyile alakalı uzun bir ders yapmıştık. Allah bir insanla ancak vahiyle veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderir diye izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz o yüceler yücesidir. Hüküm ve hikmet sahibidir. Bir insan karşısında bir insan var. Ona vahiyle konuşuyor yahut bir perdenin arkasından konuşuyor yahut ona bir elçi gönderiyor. Allah meleklere vahyeder.

Allah arılara vahyeder. Allah dağa taşa vahyeder. Allah göklere vahyeder. Bu Kur’an-ı Kerim’den ayet-i kerime mealleri. Cenabı Hak her şeye vahyeden, dağa, taşa vahyeden, göklere vahyeden, arıya vahyeden, Meryem’e vahyeden, Musa’nın annesine vahyeden. Bunlar da ayetle sabit. İnsana da vahyediyor sonuçta. Meryem de insan, Musa’nın annesi de insan, İbrahim’in annesi de insan. Onlara da vahy etti. Çünkü tabii bunu böyle söyleyince kınanmaktan korkanlar vahiyi sadece peygambere nitelendiriyorlar.

Peygamberlere kitap indirileceği zaman elçi gönderiyor. Cebrail Aleyhisselam kitapları o vahyediyor. Ama peygamberlere direkt vahyediyor Cenabı Hak. Peygamberl de vahyediyor. Bütün peygamberlere kitapla beraber hikmet verdik diyor. Bütün peygamberl kitap verilen peygamberlere aynı zamanda da hikmet verdi. Ve Cenabı Hak insanlara da vahiyeder direkt kalbine. Tabii bunu bugünkü din algısı, din anlayışı kabul etmiyor. Bu şu demek değil. Ona vahiy etti. O peygamber olacak diye bir kaide yok.

Çünkü bu rüya, sahih rüyada da bir vahiydir. Peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür. Kalbe gelen bir ses de doğru bir sese hani bunun üzerinde bir şekil şüphesi yoksa sahihse o da vahiydir. Ama eee cahil insanlar bu konuda bilgisiz insanlar avam bir hataya düşmesin diye peygamberlerin haricinde insanlara olan vahyi ulema ilham olarak nitelendirmiş. veyahut da eee sezgi olarak nitelendirenler var. Ben kabul etmiyorum. Çünkü sezgi girince işin içerisine Aristo da giriyor, Sokrat da giriyor.

Ben o yüzden kabul etmiyorum. Burada ilhamı kabul edişimin sebebi de hani insanlar bu konuyu böyle öğrenmişler. O yüzden evet ilham denilebilinir ama o da bir vahiy ayet-i kerimede bir insanla ancak vahiyle konuşur. Şimdi böyle olunca Hazreti Pir Hz Ömer radıyallahu anhu üzerinden üzerinden onun kıssasından bize bir mesaj veriyor. mesajı şu: Nasıl Ömer’e vahyettiyse, Ömer’e nasıl seslendiyse sana da seslenir. Sen kalbini buna açık tut. Sen kalbini tenvir et.

Sen kalbini temizle. Kalbini Allah’a yasla. Kalbini Allah’a daya. Senin kalbine de ilham eder. Senin kalbine de seslenir. Sen halife olarak yaratıldın. Senin kalbinde bu tecelliyâta açık. Senin kalbin de açık. O yüzden kendi kendine benim kalbim buna kapalı deme. Biz buna ulaşabilir miyiz deme. Sen Allah’a yakin olursan, Allah’ı zikredersen senin kalbine de ne yapar? ilham eder. Senin kalbine de hitap eder. Ve Ömer’e dedi ki, “Kalk.” Bizim mezarlıkta yatan bir dostumuz var.

O yüzden baktığınız zaman biz şimdi hikayeyi biliyoruz ya. Hikayenin hikayede ne var? İhtiyar bir çalgıcı var. Dışı çalgıcı. Elinde çalgı aleti var. İşte artık eskisi gibi insanları eğlendiremiyor. Dışı çalgıcı ama içi Allah dostu. O zaman nice dışı çalgıcı gibi görünen, pejmürde görünen veyahut da itibar etmeyeceğiniz halde gibi görünen kimseler vardır ki onlar Allah’a dost, yakındır. O zaman burada kulun görüntüsüyle, görünüşüyle içi aynı olmadı. Nice dışı süslü olanlar vardır.

Bakarsınız dışı öyle süslü, öyle süslü ama içi bomboştur. Bu şuna benzer. Sahte altın takıları gibi baktığında dışarısı altın, görüntüsü de altın. Altın suyuna bandırılmış, çıkarılmış. Ama içi bakır veya gümüş. Gümüş olsa iyi. İçi bakır, içi teneke. Nice süslü insanlar vardır. İçleri tenekedir. Nice dışlı teneke gibi görünenler vardır. Dış içi altındır. Hazreti Pir çalgıcı üzerinden bize tabiri caizse ayrı bir ders veriyor. İnsanların dışına göre hükmetmeyin.

Görüntüsüne göre hükmetmeyin. Allah insanların içine bakar çünkü. dışına bakaraktan Cenabı Hak hükmetmez. O kimsenin kalbine bakaraktan hükmeder. Yaptıklarına da bakmaz. Kalbine hükmeder. Onun dışı hizmet ediyor olabilir. O esnada çorba dağıtıyordur. O esnada insanlara çay dağıtıyordur. Ama o kimsenin içi fi sebilillah Allah’ın işini yapmak değil de bak ne kadar hizmet ediyor görsünler beni. Bak ben ne işler yapıyorum. Bak ben bu işi yaptığım için de sen bana tabi olacaksın.

Ona emrediyorsa, ona tabiri caizse kaba bir terim hard hurt yapıyorsa o zaman onun içi başka, dışı başka. Sufilik bunu kaldırmıyor. O yüzden zahire bakıp hüküm vermemeyi öğretiyor bize. Tabii bu hikaye devam edecek daha. O yüzden Cenâb-ı Hak has kullarını, Cenabı Hak kendisine yakın olan kullarını ihtiyaç anında ama melekut aleminden ama alem-i zahirden ama alem-i batından onlara yardım eder. Onların ihtiyaçlarını görür. Hep zaman söylerim. Bir kimse Allah’ın zikrine dalsa, zikrullah’tan başka bir şey, aklına, kalbine bir şey gelmese, hatta Allah’ı zikirden dolayı ihtiyaçlarını dile getiremeyecek dahi olsa Allah onun ihtiyaçlarını görür.

Her şeyi onun ayağına getirir. Her şey lazım olan ilmi onun gönlüne verir. Lazım olan zahirde ne lazımsa onu da önüne getirir. O yeter ki Allah’a yakın olsun. Ve Cenabı Hak isterse onu manevi olarak da rızıklandırır. Onu manevi olarak ilimlendirir. Onu manevi olarak kalbine ilham eder. Kalp perdelerini açar. Kalbine Cenâb-ı Hak onun adı konulmamış ilimleri gösterir. Bilinmeyen ilim deryasına onun kapılarını açar. Allah’ın ilminin başlangıcı ve sonu yoktur. O yüzden Allah’ın bilinmekliğinin de başlangıcı ve sonu yoktur.

Böyle olunca bir kimse Allah’a yakinliği arttıkça onun Allah’a olan Allah bilgisi onun genişler, derinleşir. Ama normalde bazen Cenâb-ı Hak o kimsenin direkt kalbine ilham eder. Bazen Cenâb-ı Hak veli kullarını maşa gibi kullanır. O veli kulları lazım olan şeyi, lazım olan bilgi, maddi manevi her ne ise o veli kulun üzerinden yürütür Cenabı Hak. Kimisine direkt zat-ı uluhiyetinden verir. Kimisine direkt sıfatsal tecelliyâtından verir. Kimisini bir veliyi sebep eder.

Onun üzerinden verir. Kimisine bir hayvanın üzerinden verir. Bir ağacın üzerinden verir. Bir otun üzerinden verir. Yolda giden bir ihtiyardan verir. Yolda giden bir kimseden verir. veyahut da ne bileyim herhangi bir varlığın herhangi bir şeyinden onun ihtiyacını görür. Ona lazım olanı verir. O yüzden Hazreti Pir burada eee Hazret-i Ömer efendimizden üzerinden diyor ki ona beytül malden ver. Beytül malden ver. Yani ümmetin parasından ver. Ümmete ait bir şeyden ver.

Bu da normalde ben tabii o çalgıcıyı burada eee tarif ederken Allah’ın bir velisi olarak tarif ediyorum. Dışa dışı çalgıcı ama içi veli. O yüzden o veli olduğu için Cenabı Hak Hazreti Ömer efendimize beytül malden ver diyor. Ona kendi cebinden de vermiyor. Çünkü o veli olduğundan dolayı kendinin de belki de farkında değil. insanlara faydalı bir kimse. Şimdi veliler sınıf sınıftır. Bir sınıf vardır. Kendisinin velilini bilir. İnsanlar da onun velilini bilir.

O insanlara faydalıdır. O peygamber varisidir. O mürşid-i kamildir. Bir kısım veli vardır. Kendi veliliğini bilir. Hiç kimse onun veli olduğunu bilmez. Bu da velidir. Bir kısım veliler vardır. İnsanlar onun veli olduğunu bilir. O kimse kendinden habersizdir. Kendisinin veli olduğunu bilmez. Şimdi bazen çok özür dilerim. Hakkınızı helal edin. Mecnun veliler vardır. Kendisinin farkında değildir. Ama insanlar onun veli olduğunu bilirler. Ben onlara mecnun diyorum. Hani bu kimse kendisinin veli olduğunun farkında değil.

Bunlar 3 be en azından etrafındaki insanlara bütün veliler faydalıdır. Bunların içerisinde en yüksek derecede olan mürşid-i kamil olan velilerdir. Bunlar da 40 tanedir. Hadis-i şerifte öyle buyuruluyor. O yüzden normalde her veli topluma faydalıdır, insanlara faydalıdır. Bir kısım peygamberler gibi kimisinin birkaç tane ümmeti olmuş. Kimisinin hiç ümmeti olmamış. Hatta ben şöyle inanırım. Dünya üzerine ne kadar peygamber geldiyse o kadar veli vardır. Onların makamları boş kalmamıştır.

Hiçbir peygamberin makamı boş kalmaz dünya üzerinde. Adem Aleyhisselam’dan Muhammed Mustafa’ya kadar ne kadar peygamber geldiyse hepsinin makamında onun vazifesini yerine getiren bir veli vardır. Onlar o peygamberlerin ahlakı üzerinedir. O peygamberlerin tabiri caizse vazifesi üzerinedir. Peygamber değillerdir. Aslında Muhyiddin İbn Arabi bu bahis açılınca Muhyiddin İbn Arabi veliliği nebilikten üstün olarak görür. Bu tabii kafa karıştırır insanlarda. Çünkü peygamberlik, peygamber vefat ettiğince peygamberlik vazifesi biter.

Velilik son bulmaz. Vazife olarak Hzreet Muhammed Mustafa’nın peygamberlik vazifesi bitti. Veliliği bitmedi. Bugün dininizi tamam ettim. Din olarak size İslam’ı seçtim. Din tamamlandı. Siz dine bir ayet artık katamazsınız. Bir ayet de çıkaramazsınız. Siz yeni bir hadis üretemezsiniz. Kim üretirse cehennemliktir. Bir hadisi de yok sayamazsınız, reddedemezsiniz. Hadisse nasıl olmayan bir hadisi hadis olarak üretmek cehennemlikse olan bir hadisi de reddetmek de cehennemliktir.

Allah muhafaza eylesin. Öyle olunca ama velilerin velilikleri devam eder. O yüzden her peygamber bir velidir. Velilikleri devam eder. Velilik nurları onların kaybolmaz. Velilik nurları, bir velilik nuru bir kimsenin üzerinde tecelli ettiyse o kaybolmaz. Oradan geri dönüş yoktur. Artık nefis meratipleri olarak emmare, levvame, mühlüme, mutmenne, radiye, Mardiye buralardan geri dönüş vardır. Mardiye’den de geri dönüş zordur. Yani çünkü o halifelik makamıdır.

Oradan da geri dönüş zordur. Ama Safiye’den yani veliliği tescillenmiş olan bir kimsenin oradan geri dönüşü yoktur. Biz ona kapı aralamaya çalışırız. İşte o da geri dönebilir. O da o kapı da ona açıktır deriz. Ama gerçek manada yoktur. Sebep o veli çünkü bir peygamber varisidir. Peygamber varisi olduğu için gerçek manada veli ise o oradan geri dönüşü yoktur. geri dönüşü olduysa o gerçek manada veli değildir. O altın suyuna bandırılmış bakırdır. İnsanlar onu altın zanneder.

Kim zanneder? Sarraf olmayan, kuyumcu olmayan, bu işin ilmini bilmeyen, bu işin normalde hakikatini bilmeyen altın suyuna bandırılmış tenekeye altın kabul eder. Ama yok bu işin hakikatini bilen kimse altın suyuna bandırılmış tenekeyi altın olarak kabul etmez. O yüzden o altın suyuna bandırılmış olan o mücevher gibi görünen şeyin üzerine kazırsanız altından bakır çıkacak, tunç çıkacak, ne bileyim demir çıkacak, ne bileyim işte ne madenden olduysa o çıkacak.

Üzerini kazıyınca çıkacak veya ateşi görünce yani imtihanı görünce bir imtihana maruz kalınca onun gerçek altın olmadığı çıkacak meydana. İşte Hazreti Pir Mevlânâ Celalettin Rumu Hazretleri bize bu kıssadan şunu anlatıyor. Diyor ki siz dış görünüşüne aldanmayın. Niceleri vardır ki bir veliyi yatağından kaldırır. Bir veliyi uyandırır. Bir velinin tabiri caizse ırgalar. Nice veliler vardır. Nice Allah dostları vardır. Arşlayı ırgalar. İşte bu zat-ı kerim de çalgıcı gibi görünen zat Hazreti Emirel Müminin olan Ömer’i uyandırıyor Cenabı Hak Allah hitap ediyor.

Diyor ki kalk ey Ömer bizim filanca yerde bir dostumuz var. Git onun ihtiyacını gör. Şimdi bunu yaşamayan kimse bu hikayenin olmayacağını zanneder. böyle bir şeyin olmayacağını zanneder. Bu fakir yaşadığı için böyle bir şeyin olacağını söylüyorum. Hatta bazen derviş arkadaşlara derim. Oh Geylani Hazretlerini görmek çok güzel. Zikrullah’a oturdun. Allah Allah harika. Geylan hazretleri bütün haşmet şak geldi. Titretti ortalığı harika. Evde oturdun Allah Allah zikrediyorsun.

Geylana hazretleri geldi. Filanca yerde filancaya yardım et dedi. Bunu gören gelsin bana. Senin üzerinden Cenabı Hak seni Maşa gibi kullandı. Alet yaptı. Bir fukaraya gönderdi seni. Ya Rabbi diyene gönderdi seni. Ya Rabbi dedi o gecenin yarısında. Ya Rabbi dedi. Bundan kimin haberi oldu? Hazreti Ömer’in haberi oldu. O parayı huzuruna götürüp o parayı huzuruna götürüp ey makbulümüz olan şimdilik bu kadarcığı al ve bizi mazur gör. Bu kadarcık para sana ancak ibrişim yani kiriş parasıdır.

Bitince yine buraya gel de. Bakın Cenabı Hak orta yerde bırakmıyor. Onun ona ne söyleyeceğini de dikte ediyor. Hzreti Ömer efendimizin çalgıcıya ne söyleyeceğini dikteiyor. Diyor ki o parayı huzuruna götürüp ey makbulümüz olan şimdilik bu kadarcığı al ve bizi mazur gör. Bu kadarcık para sana ancak ibrişim yani kiriş parasıdır. Bitince yine buraya gel de. Hazreti Allah Ömer’e vahyediyor. Ne konuşacağını da vahyediyor. Ne diyeceğini de vahyediyor. Hani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Hazret-i Ömer efendimizin oğlu Abdullah’a bir şeyler gönderdi.

Mesnevi Şerhi (2162. Beyitten) Hakkında

Oğul Abdullah dedi ki, “Ya Resulallah, benim ihtiyacım yok ki.” Hani göndermişsin. Ona dedi ki, “Ey evlat, eğer sen istemeden sana bir şey geldiyse bu rabbinin lütfudur, ikramıdır. Bunu reddetme. İhtiyacın yoksa ihtiyaç olanlara dağıt.” Çünkü o Cenâb-ı Hak’ın lütfudur sana. Allah’ın keremidir. Allah’ın ihsanıdır. Sen bir şey talep etmedin. Talep etmediğin halde Cenâb-ı Hak sana gönderdi. Senin ihtiyacını gönderdi. Sana ne lazımsa gönderdi. Sen Allah’ın dostsan o Cenabı Hak seni yolda bırakmayacak.

Seni mahrum bırakmayacak. Bir şeyi vesile edecek veya vesilesiz gönderecek. Ama direkt vesilesiz gönderdi. Ama vesileli gönderdi. Bu Allah’ın lütfu ikramı. Sana eş gönderebilir. Sana çocuk gönderir. Sana iş gönderir. Sana kazanç gönderir. Sana arkadaş gönderir. Sana dost gönderir. Seni bir mürşitle tanıştırır. Seni bir kendi dostuyla tanıştırır. Bu Allah’ın lütfu ikramıdır. Bu Allah’ın ihsanıdır. Onu geri çeviren kimse vefasızdır, nankördür. Cenabı Hakk’ın lütfuna, ikramına, ihsanına nankörlük yapıyor.

Ona sırtını dönüyor. O vefasızlara yazılır. O nankörlere yazılır. O bir daha Cenabı Hakk’ın lütuf ve ikramından uzak olur. O Allah’a küstahlık yapmıştır. Çünkü Allah muhafaza eylesin. Hzreti Ömer efendimize diyor ki, “Git ona ey makbulümüz olan.” Bir de onu metettiriyor. Ey makbulümüz olan şimdilik bu kadarcığı al bizi mazur gör. Bu kadarcık para sana ancak bir ibrişim yani çalgının teli. İbrişim dedi o veya eskiler kiriş derler veya işte kemanın teli. Öyle anlayın.

Veyahut da işte ne çalıyor? Eee cümbüş çalıyor diyelim. Cümbüşün teli gibi. Bunu al, onu harç et. Bitince yine buraya gel. Bunun üzerine hani bu hitabı aldı ya Hazreti Ömer efendimiz. O hitap alınca yatak sana diken olur. O hitab alınca yastık sana taş olur. O hitabı alınca terlersin tırnaklarına kadar. O hitap alınca dünya sana dar gelir. O hitabı alınca her şey sana dar gelir. Sen ancak o hitabı yerine getirmekle tabiri caizse kamikaze gibi olursun. Hiçbir şey gözüne görünmez.

Eştir, çocuktur, gece yarısıdır, sabahtır gözüne görünmez. hitap alınca sakın tembellik yapayım deme. Sabah giderim deme. Hitabı alınca yarın yaparım deme. Kaybeder nereden olursun? Ama rüyanda hitap edildi. Ama zikrullah esnasında hitap edildi. Ama yolda giderken hitap edildi. Sakın onu tehir etme. Onu tehir edersen nankörlerden, vefasızlardan olursun. Mana kapın kapanır. Bazıları vardır mana kapıları kapanır. Bir yerde bir edepsizlik eder. Bir yerde bir küstahlık yapar.

Maneviyat olarak kapıları kapanır. Çok tövbe edecek o kimse. Çok zikredecek. Oruç tutacak. Tasadduk edecek. Allah’a çok yalvaracak yeniden açılması için. Bunun üzerine Ömer sesin heybetinden sıçrayıp kalkarak bu hizmet için belini bağladı. Koltuğu altında para kesesi olduğu halde koşarak çalgıcıyı arayıp taramak için mezarlığa yüz tuttu. Mezarlığın etrafını bir hayli döndü dolaştı. Orada o ihtiyardan başka kimseyi göremedi. Cenabı Hakk’ın öyle makbul kulları vardır.

Siz onu böyle bir şeye benzetemezsiniz. Bir şeye benzemez. Herkes bir de hani bir şeyhi öyle tasavvur eder ki eder ya hani o kimse böyle kelleli, kulaklı, sarıklı, cübbeli. Etrafında bir sürü korumalar, çakarlı arabalar, bilmem neler. Öyle tanınır ya insanlar. Ha işte ya bu şeyh dersin ya böyle kulaklıklar filan. Hayırdır dedim. Bir denk geldim öyle. Ben de İstanbul’a sohbete gidiyorum. Ben de arabalı vapurdayım. Ulan kulaklıklı, mulaklıklı böyle siyah elbiseli.

Aa zatı tanıyorum televizyonlardan, oradan buradan bir şeh, hani şeyhlik yapıyor. Tencere tava da satıyor ama şeyhlik yapıyor. Dedim o kulaklık birisine hayırdır dedim. Hani bu kadar şey dedi. Bizim üstad dedi Mossat her an için vurabilir dedi. Lan kaldım. Mossat’ın işi gücü yok. Bu adamı vuracak. He dedim tamam yani Mossat onu vurabilirmiş. Şimdi toplum bu tip insanlara böyle revaçta onlara prim verdiğinden hani işte Yahudiler de geldiler baktılar böyle en kılık kıyafeti üzgün Hzreti Ebubekir efendimiz.

Onlar dediler ki buranın emiri bu herhalde. Gittiler dediler ki ona buranın emiri sen misin? Buranın emiri kim? O da dedi ki, “Ahan” dedi, “şu ümmete hizmet eden kim?” Hazreti Resulullah. Kılığı kıyafeti Hazret-i Ebubekir’den daha aşağı. Hazret-i Ebubekir efendimizin kılığı kıyafeti daha düzgün. Yani böyle cübbesi, sarığı, takkesi böyle afilli cübbesi var. Onda İngiliz düğmesi yoktur ama afilli yani cübbe filan. Ama böyle düzgün giyinmiş. Bu mecnun ya hani bir şeyden haberi yok herhalde.

Gerçekten su dağıtan birisi var. Ona gittiler. O herkes gibi giyinmiş. O da dedi ki sordular ona. Buranın emiri kim? Ümmetine hizmet eden dedi. Dediler ki bu mecnun. Oysa frekansa bak. Hazret-i Ebubekir efendimiz onu gösteriyor. Ümmetine hizmet eden diyor. O da aynı sözü söylüyor. Kalp karşı değil. Birbirinin içinde. Bizim dilimize böyle demişler. Kalp kalbe karşı. Kalp kalbe karşı değil. İki kalp birleşmiş. Bir kalp olmuş. Vuslat olmuş. Fena olmuş. Peygamberde fena olmuş.

Sallallahu aleyhi ve sellem peygamber de o faniliği kabul etmiş. O onu sevmiş, o da onu sevmiş. Onun söylediği sözü söylüyor. İşte Hazret-i Ömer radıyallahu anh hazretleri de böyle birisini bekliyor. Hani bir biraz böyle kılığı kıyafeti düzgündür hani. Ama pecurde yaşlı, çalgıcı, ihtiyar birisi. Hatta bunu ben böyle kendi kendime tefekkür ederken bir iki tane dişi dökülmüş böyle ne bileyim işte yüzü eee kararmış, kara sarı olmuş, yaşlılık çökmüş böyle üzerinde düzgün kıyafeti de yok.

Elinde kırık bir saz dolaşıyor öyle işte. E tabii o Hazreti Ömer devlet başkanı emirel müminin. O böyle umulmadık bir kılıkta bir kimse beklemiyor. O da bakıyor orada bir ihtiyar birisi var. bu değildir herhalde diyor. Hazreti Pir muhteşem bir ders veriyor bize. Dönüyor ve insanları kıyafetlerine göre yargılamanın insanı yanıltacağını gösteriyor bize Hazreti Pir. O yüzden böyle bir o zata direkt yönelmiyor. o zata yönelmediği için bir tur daha atacak. Bu para ibin parası dendiğinde yani aslında ve bu para da ibrişin parası.

Basit bir para aslında. Gerçek değeri değil o zatın. Bunu gösteriyor Hazreti Pir bize. Yani o zatın önüne beytül mal hazinesi konsa azdır ona. O zat-ı kerim öyle bir zat-ı kerim. Onun normalde dünyalık parayla ölçülmesi mümkün değil. Ve enteresan bir şey o kimse mezarlıkta ve mezarlık insanın dünya heve heva ve hevesinin bittiği kapı. İnsanın nefsiyle mücadelesinin bittiği kapı ve insanın dünyalık olarak elini eteğini çektiğinin kapısı. Burada mezarlık bize farklı bir rumuz gösteriyor.

Ya da ben öyle anlıyorum. Çünkü bir kimseyi mezara koydun öldü. Ama hadis-i şerifte de Allah Resulü bize buyuruyor ki ölmeden önce ölünüz. O zaman ölmeden önce ölünce e sen yaşayan bir ölü gibi oldun. Hatta Allah’ın velileri, Allah’ın dostları yaşayan ölüler gibidir. O yüzden yaşayan ölüler, bakın yaşı yaşayan ölülerin peşinden gidin. Onlar çünkü dünya heva ve hevesinden, şataatından, şatafatından kurtulmuş, dünya sevgisinden kendilerini azat etmişlerdir.

O yüzden onlar takva kapısında dururlar. Onlar aşk kapısında dururlar. Onlar muhabbet kapısında dururlar. Onlar ahiret kapısında dururlar. Böyle olunca onların dünyayla eee fazla işleri, iştigalleri yoktur. Sadece varmış gibi görünürler. Dünyayı terk etmemiş gibi görünürler. Ama gerçek manada onların dünya ile işleri bitmiştir. Eğer onların hala daha mal edinme sevdaları var ise, hala daha onlarda mülk edinme sevdaları var ise o zaman onlar dünyayile bağlarını koparmamışlardır.

Onlar dünya sevgisinden kurtulamamışlardır. Hatta hadis-i şerifte insan yaşlandıkça heva hevesine uyduysa onda mal sevgisi fazlalaşır. Mal sevgisi ihtiyarladında dahi fazlalaştıysa o evliyadan değildir. O velilerden değildir. O kimse velilerden ise yaşlandıkça dünya ile bağını kesmesi gerekir. Bu dünyayile bağını kesmesi dünyayı sevmemesiyile alakalıdır. dünyaya aşık değildir. O aman şurada benim villam olsun. Yok Beykoz sırtlarında iyi bir villa almam lazım diye düşünmez.

Yok işte deniz kenarında benim de hakkım değil mi? Bir yazlığım olsun benim de diye düşünmez. Ve böyle düşünüyorsa, böyle yaşıyorsa o zaman dikkat etmek lazım. Bunlar Hazreti Muhammed Mustafa’nın ölçüsünün dışında olan şeylerdir. Bir başkası Müslüman kimse bir villa sahibi olabilir. Biz kimseyi kerih görmüyoruz. Yazlık da alabilir. Kerih görmüyoruz. Ama bir kimse mürşid-i kamil ise onun villada yatacak zamanı yoktur. Onun deniz kenarında tatil yapacak zamanı yoktur.

Her şeyden önce dervişlerinden utanır. Der ki, “Benim derviş kardeşlerim bunu yiyor mu? Benim derviş kardeşlerim bunu giyiyor mu? Benim derviş kardeşlerimin deniz kenarında villası mı var? Benim derviş kardeşlerim fukara-i Sabir’in hangi yüzle gittin tatil yaptın? Hangi yüzle gittin? Normalde Beytullah’a hac yapacağım deyip de bilmem hangi boynuzlu otelin bilmem hangi terasından namaza durdun? Bir mürşid-i kamil ise bir kimse bunları düşünür. Dervişler nerede?

Üstat nerede? İşte bilmem hangi otelin terasından namaza durmuş. Aşağıdan da dervişler üstada bakacağız diye uğraşıyor. Kim var orada dedim ben. Yıl 92 haçtayım. Kim var orada dedim. Nereye bakıyorsunuz? Üstadımız orada dediler. Orada çıkın yanına dedim. Benim yüzüme baktılar ya. Beni sevmedikleri kadar var insanların böyle baktılar. Beni deli görüyor. Beni ne deli görüyorsunuz dedim. Asıl deli sizsiniz dedim. Üstat orada siz burada. Buradan aşağıdan bakacağız diye uğraşıyorsunuz dedim.

Gidin dedim onunla beraber namaz kılın. Ömrünüzde kaç sefer dedim şeyhinizle beraber hacca geleceksiniz. gidin dedim orada siz de orada namaza durun. Gözümle şahit olduğum şeyi söylüyorum. Bir veli bir mürşid-i kamil dervişler için canını verir. Öyle bir şey yok. Sen onun dervişine dokun. 100.000 ah işit. Sen o velinin, o mürşid-i kamilin dervişine bir zarar ver. Dağda taş olamazsın. Dağ seni kabul etmez. Dağa taş olacaksın. Taşın bir özelliği olması lazım. Allah muhafaza eylesin.

Eee, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ümmetinden ayrı yiyip içmedi. Hani sahabenin biri geldi hendekte kulağına sı fısıldadı. Dedi ki, “Sütten kesilmiş bir keçim vardı. Onu kestim.” dedi. “Ya Resulallah.” dedi, “Akşam yemeğine bize buyur gel.” Allah Resulü dedi ki, “Ey ashabım, filanca kardeşiniz” dedi, “kçi kesmiş, bir koyun kesmiş. Bu akşam ona davetiz” dedi. Herkes aç çünkü. Sahabe diyor ki, “Benim içim gitti. Onca insan nasıl doyuracağım diye.” Resulullah geldi diyor sallallahu aleyhi ve sellem okudu diyor yiyeceğin üzerine.

Biz tevhit çekiyoruz ya. Her şey o tevhit onu nurlandırır, onu bereketlendirir. Ondan herkes doyar. Telaş etme. Bunu böyle söyleyince benim şey efendi ve dervişlere ilk yemeğim ve verdiğim yemek aklıma geliyor. Ben bayındırdayım o zaman. Fukara sabiriniz. Böyle hiçbir şeyimiz yok. Şey efendi böyle yalvar yakar dedim efendim böyle 5 10 kişi gelseniz bayındırda dedim bir yemek yesek orada bir ders olsa gelirik Mustafa Efendi dedi Allah’ım dünyalar benim oldu.

Anneme dedim ki şey efendi birkaç kişi daha gelecek. Aha dedim bu kuru fasulye. Bu da pirinç. Bize bir kuru fasulye, bir pirinç yap dedim. Adamlar mı gelecek? Ben dul kadınım dedi. Bir sürü adam ne işim var benim burada dedi. Aldı kız kardeşim gitti. Pirinçte fasulye elimde kaldı. Koşa koşa gittim. Bizim Halil var Bayınd’daki efelerden. Halil’in teyzesinin kocası. O da ara sıra derslere geliyor. Ona gittim dedim bundan kuru fasulye yap. Bundan da bize pilav yap tencereye.

10 kişi gelecekler ya. Bu kadar az bir şey. Bizim Nuri kulakları çınlasın. O böyle baklava getirdi. Biz da diyoruz. Böyle 2 kilo yoğurt alıyor. Bir de yoğurt getirdi. İyi biz bekliyoruz. Şimdi şey efendi gelecek. Ondan sonra yemek yinecek. Han ben bir odada kalıyorum o zaman. Önce şey efendi geldi. Ardından bir minibüs geldi dolu. Ardından bir 302 geldi. Oktay var, Nuri var yanımda. İkisine dedim telaş etmeyin. Herkese edecek. Birkaç tane sohra bezi var bizde. Bir iki sohra bezi.

Kaşık çatal yaydık. Ekmek filan öyle yani devasa 10 tane filan ekmek yok. 34 tane ekmek var. Para da yok ha. Bir tevhit okuduk biz arkada sofraları kurduk. Şeyh efendi bir zikrullah başlattı. Bildiğiniz tevhidi okutuyor. La ilahe illallah. Yıkılıyor ortalık. T Binderan 5 10 arkadaş da geldi bizim. Bizim biz zaten bir zikrullah yapıyoruz. Daha o zikrullah’a ulaşamadım ben. Duvarlar ağlıyor. O taş duvarlar çatlıyor. Biz zikrullah yaptığımızda. Şimdi bizim arkadaşlar şöyle yapıyor.

Ben Allah esmasını veriyorum ya. Allah Allah böyle yapıyor. Allah Allah beni duymuyor zannediyor. Her derste kendimi bastırıyorum. Mustafa Özbağı Zikrullah’la gelmeleri dahi bir lütuftur. Yoksa tutacağım kulağından atacağım. Bizde öyle bir şey yok bayındır daha. Biz de öyle zikrullah yapıyoruz. Mezarlıkta Zikrullah yaparken millet orada gaza basıp gidiyormuş. Ölüler kalktı buradan diye. İlk kahveye gidiyorlarmış. Duydunuz mu? Mezarlıktan ölüler kalkmış. Allah’ı zikrediyorlar diye.

Biziz halbuki musallada biz böyle yapamıyoruz. Orada burada ders basılıyoruz, masılıyoruz. Nereye gidelim? Bir gece bizim güllük mezarlığı var orada. E kaplıcalara giden kış günü kimse gidip gelmez diye oraya gittik. Musallayı da o taşının etrafında döndük verdik sıklaha. Bir ara esmaı kestim ben. Ne kadar börtü, böcek, köpek, kurt, tilki, çakal varsa hepsi de uluyorlar. Bizimkiler böyle duydular. Bir böyle karanlık ya hissettim. Herkes birbirine baktı. Esmayı kesmiyorum.

Allah esmasında bir başladım bitirdim zikrullah’ı. Hadi dedik şurada hemen yol ağzında ilerimizde bizim tariş var. Tarişin orada biraz çay içelim dedik. Orada kahve var. İçeri girdik. Kahveci dedi nereden geliyorsunuz dedi. Yoldan geliyoruz dedi. Duydunuz mu ölüler ayağa kalkmış dedi. Decem biziz o adam kütteek kalacak orada. O ölü biziz. Ayağa kalktık. Şimdi yemekte bir zikrullah yaptırdı şey efendi. Biz dolduruyoruz içeriden boyna. Yiyen kalkıyor gidiyor. Yiyen gidiyor, yiyen gidiyor.

Oktay abi ne oluyor dedi. Oktay sus dedim. Sakın konuşma. Yiyen gitti, yiyen gitti, yiyen gitti. Hep bunu böyle anlatıyorum. Hakkınızı helal edin. En son insanın hiç sevmediği burnunda bitermiş ya. Ayşe’nin bizim nişanlısı geldi. Enes burada mı? He onun babası geldi. Ben evlenmelerini istemiyorum o zaman için. Allah’ım dedim adam geldi. Şimdi şey efendi de biliyor onun trede de gördü onu. Mustafa Efendi oğlum damada da sofra kurumun. Kurduk ona da sofra şey değil.

Böyle tarikat böyle bir şey. Maneviyat böyle bir şey. Sen sev sevme. Sofrayı kurduk biz. Şimdi o da böyle enteresan bir kişilik. Şimdi en son tatlı da veriyoruz herkese. Ha o baklava da bitmiyor, yoğurt da bitmiyor. Şimdi o baklava da koydum. O şimdi çatalı batırıyor. Biz bir şeyhe yapamayız ya böyle bir şey. Şeyh efendinin ağzına şimdi baklavayı koyuyor. Şeyh efendi yemeyeceğim diyor. Olur mu mübarek ye? Diyor şimdi Allah’ım boğacağım adamı. Biz çatlayacağız. O da şey efendi de çatalı alıyor.

Mesnevi Şerhi (2162. Beyitten) ve Önemi

Onun ağzına veriyor. Pat gömüyor zaten. Bir daha batırıyor çatalı. Bir daha Şeyh efendiye veriyor. Allah’ım kaş göz ediyoruz anlamıyor. Yok diyorum içimden diyorum ki bu Mustafa Özba bu senin imtihanın diyorum ben. Yoksa tutacağım atacağım dışarı ben onu. İçimdekini saklamıyor mu? Oğlu da burada. Allah rahmet eylesin. Şimdi Allah’ım o da yedi. Mustafa Efendi sofrayı kurun oğlum bakayım bir de siz yiyin dedi. Biz sofrayı kurduk. Biz birbirimize bakmaktan bu kerametten biz kendimizi alamıyoruz.

Biz de yedik. Şeyh efendinin son sözü kapak. Mustafa Efendi buyurun efendim. Kalanları da dedi anana ver dedi. Anan yesin dedi. Bunları da anana ver oğlum dedi. Anan yesin dedi. Emredersiniz efendim dedim. Ben sonra da söyledim dedim. Bunları da şey efendi size bıraktı dedim. Üstüne dedi bir şey dedi ilah yok dedim sana verdiğim kadar lapti dedim. E dedi, mahallel söyledi. Kaç otobos gelmiş dedi. E geldi dedim ben. Hepsi onu mu yedi? Hepsi onu yedi dedim ben. İnanmıyor kadın.

Şimdi o yüzden veliler, velilerin kerameti. Onu bakarsın şeyh efendiyi de bak bir şeye benzeteme. Benim ilk yanılgım. Ben onu rüyamda gördüm ama gerçekte gördüm. Böyle baktım kendimce öyle dedim. Aa benden boyu kısaymış dedim. Hani rüyada öyle görünmüyor ya. İçimden öyle dedim. Benden boyu kısaymış dedim. Böyle herkes de sarmaşa sarmaşa geldi. Tam benim önüme geldi. Böyle baktı bana. Ondan sonra Bayındırlı hoş geldin dedi. Aha ciğerlerim dökülüyor zannettim böyle.

Dedim Mustafa Özb sen ne yap kalbini dedim düzgün tutmadın içimden. Oturduk ilk karşılaşmadım size zahiren oturduk neyse o da gitti böyle halak halinde o da karşıya oturdu Allah rahmet eylesin ilk dervişler bilir Ali Hsan’ı tanır. Ali HSAN’ı tanıyanlar elini kaldırırsın. Güzel bir adamı tanıdınız. Allah rahmet Alhisan o zaman Alhisan. Tabii tanışınca artık şey yaptık. Öyle dervişlik öyle şey değil. Ateşiyorlar iki tane hal dervişi. Birisi diyor ki öbürküne şahidim buna.

Ne o diyor? Yeni damatlar gibi diyor seten yorganların altında rahat batıyor herhalde. Rahat diyor. Batmıyor mu sana diyor. Gece diyor öyle kaldın diyor. Onu dinleyen öbürkü de diyor ne yapalım bizim çiçekli pijam yok ya diyor. Ne çiçeği lan dedim. Çiçekli pijaması var arkadaşın dedi. Bizim tabii o bölgede o zaman daha böyle çiçekli böcekli pijamalar yok. Hala daha yoktur. Zannetmiyorum. On benim de hiç olmadı çiçekli böcekli bir pijamam. On benim daha doğrusu pijamam da olmadı.

Allah bizi affetsin. O kültür yok bizde. Ondan sonra neyse böyle hal dervişleri onlar o zaman için. Neyse Alisan’ın evindeydi zaten biz tanıştığımızda şey efendi oturdu böyle bir baktı. Mustafa Efendi sen buraya gel dedi. Önce Bayındırlı. Sonra Musta Efendi ben şevikim, atletikim, gencim duvar tırmanıyorum ben. Hala da öyleyim de öyle değil miyim? İsmail Mustafa Efendi sen buraya gel dedi. Yanında Zakir var. Genelde en kıdemli şeyhin sağına durur. Onun yanında da Çorumlacı Mustafa’den kalmaz var.

Ona biraz böyle işaret etti. Sen kay diye. Beni yanına çağırdı. Ben kalkamadım yerimden. Söz şu: Mustafa Efendi’ye yardım edin, kaldırın dedi. Getirin buraya. Ben patates çuvalı gibi zayıf patates çuvalıma. Benim ayaklarım kalkmadı. İki kişi beni böyle kollarımdan tuttu. Hiç unutmuyorum. Utanıyorum. Nasıl utanıyorum? Ulan yürü diyorum lan. Sen nasıl bir adamsın? Hani keramet bunlar. Gittim yanına oturdum. Cenabı Hak hamdolsun. Ölünceye kadar yanından Cenabı Hak ayırmadı bizi.

Hala daha ayrılmadık. Hamdolsun böyle ölüm ayırmaz insanı. İşte öyle zahiren bir şeye benzetemediğiniz kimseler Allah dostudur. O yüzden insanları kıyafetlerine göre yargılamayın. Cenâb-ı Hak’ın nice veli kulları vardır. Onlar böyle senin benim gibi görünür ama Allah dostudur. Rabbim muhafaza eylesin. Bu olması gerek deyip bir kere ha bu olmasa gerek deyip bir daha koştu. Nihayet yoruldu. Fakat yine o ihtiyardan başkasını göremedi. Kendi kendisine hak bana dedi ki, “Bizim saf, makbul ve mübarek kulumuz var.

İhtiyar bir çalgıcı. Nasıl olur da Allah haslarından olur? Ey gizli sır ne hoşsun, ne hoş ve garip dedi. Ya normalde bir çalgıcıdan Allah dostu beklemiyor çünkü. Ama Cenabı Hak ona vermiş. Cenabı Hak istediğini aziz eder. İstediğini de zelil eder. Aziz ettiğini kimse zelil edemez. Zelil ettiğini de kimse aziz edemez. Kulların bunda dahli varmış gibi görünür. Kulların dahli yoktur. Hani yine Hazret Abdullah’a diyor ya, “Ey oğul, sana bir şey söyleyeceğim. Buyur ya Resulallah.

Sana bir şey belli edeceğim. Bir şey söyleyeceğim. Buyur ya Resulallah. Bak sana bir şey söyleyeceğim. Üçüncüsünde söylüyor. Buyur ya Resulallah. Bütün insanlar sana yardım etmeye çalışacak olsa Allah müsaade etmedikçe hiç kimse sana yardım edemez. Bütün insanlar toplansa sana kötülük yapmak isteseler Allah müsaade etmedikçe sana kötülük yapamazlar. Allah’ın azizetini insanlar zelil edemez. Allah’ın zelil ettiğini de insanlar aziz edemez. Hatta sen Allah’ın aziz ettiğini bilemezsin.

Onu zelil etmek için uğraşırsan sen zelil olursun. Sen perişan olursun. Allah muhafaza eylesin. O yüzden Allah dostları, veliler herkesin beklediği kılık ve kıyafette değildir. Yere ve zamana göre. Millet ne bekler? İşte kocaman bir kavuğu olsun, kocaman bir sarığı olsun, kocaman bir cübbesi olsun. Yürürken etrafında avanesi olsun, korumalar olsun, araba son model olsun, arabanın yanında lopır lopır koşanlar olsun. A işte o büyük mürşit veya görüşemezsin.

Birisi şeyh efendi öyle demişti. Efendim siz herkesle görüşüyorsunuz dedi. Sizin kıymetinizi bilmiyorlar. Ben de o meclisteyim. Böyle ben bir afalladım. Hani bu adam ne diyor? aklını mı yitirdi diye dedi ki siz geldiğiniz zaman sizi dedi arkadaşların önüne çıkarmasak böyle dedi rahat görüşemeseler sizinle dedi. O zaman dedi hani size hasret olurlar daha fazla böyle yansınlar yıkılsınlar kıymet bilinsin gibisine. Şeyh efendinin hareketi çap kafasını salladı böyle.

Hayırlısı dedi ona. Hiçbir şey demedi. O yanımızdan ayrıldı. Mustafa Efendi ne diyorsun? Estağfurullah efendim. Yok yok söyle dedi. Efendim bu sünnete aykırı dedi. Hah aferin oğlum. Bunun sünnetten de haberi yok dedi. Aklın sıra dedi. Bizi dedi dervişlerden saklayacak, gizleyecek. Kimseyi görüştürmeyecek. kendisi şeyhlik yapacak dedi. Şimdi dervişi, dervişin önünde zakir, nakip, nüabba, çavuş her neyse önünde duruyorsa, görüştürmüyorsa o şeyhlik yapıyor. Veya kimi zakirleri duyduk.

Önce beni seveceksiniz, bende fani olacaksınız. Önce benden geçeceksiniz, sonra şeyhe ulaşacaksınız. Bunlar kendilerinin sonu olur. Allah muhafaza eylesin. Tirmizi hadis-i şerif. Nice saçı başı dağınık kapılardan kovulan kimseler vardır ki Allah adına yemin etseler Allah onların yeminini boşa çıkarmaz. Tirmizi, İbn Mace ve Hakim’de geçiyor. Demek ki nice saçı başı dağınık, nice böyle kapılardan kovulan, insanların yüzmediği, herkesin sevmediği kimseler vardır ki o Allah dostudur.

O Allah’ın velesidir. O yüzden insanlar genel olarak senin dışını görür. Allah ise senin içine bakar. Ehli maneviyat senin içine bakar. Veliler senin dışına bakmaz. Mürşid-i kamiller senin dışına bakmaz. Sen makam sahibi misin, mevki sahibi misin? Sen zenginmişsin. Sen iyi geyiniyormuşsun. Sen böyle son model giyiniyormuşsun. Araban son modelmiş. İşte katın yatın katın villan varmış. Bir mürşid-i kamilin bunlarla işi yoktur. O mürşid-i kamil senin içinle ilgilenir.

Senin için onun yanında mı değil mi? Senin için onun canında mı değil mi? Hazreti Pir der ki hani niceleri bizim yanımızda görünür ama gönül olarak Yemendedir. Niceleri Yemendedir fiziki olarak ama canları canımızdadır der. O mürşid-i kamil senin kılına, kıyafetine bakmaz. Senin dışına bakmaz. Senin parana, puluna, makamına bakmaz. O senin içine bakar. Senin için ne alemde? Buna bakar. O yüzden insanlar bu manada kendilerince hep dışa odaklıdır. Maneviyat ise içe odaklıdır.

O kalp alemin için kalp alemiyle ilgilenir. O manayla ilgilenir. Bu dışı terk etmek değildir. Hazreti Muhammed Mustafa dışı terk etmemiştir. Ama asıl olan içtir. O iç alemle ilgilenir. Bu dışı hiç başı boş bırakmak değildir. Yanlış anlaşılmasın. O yüzden burada o kimse, o Allah’a dost olmuş kimse çalgıcı gibi görünse de o Allah’a yakın, o Allah’a dost. O yüzden nice böyle mecnun vari, nice böyle divane vari zatlar vardır. Allah dostudur. Bilemezsin onu. O yüzden dışına bakaraktan bir kimseye hükmetme.

Dışına bakaraktan bir kimseyi reddetme. Dışına bakaraktan o kimseye hüküm verme. Sen onun iç alemini izle. Allah bizi onlardan eylesin. O yüzden Allah dostları, veliler bir taraftan da imtihan hane gibidirler. Onlar kimse imtihan etmez. Ama velilerin üzerinden insanlar imtihan olur. Velilerin üzerinden müritler imtihan olur. Velilerin üzerinden mürit olmasa da dışarıdakınlar imtihan olur. Rabbim bizleri muhafaza eylesin. Bir kısa kısa yine şey efendiyle Allah rahmet eylesin.

Bizim bir derviş kardeşimiz oldu. Ciddede uçak mühendisi. Kulakları çınlasın. Hzreti Ebubekir efendimizin torunu. Eski arkadaşlar biriler geldiler benle misafir oldular filan böyle eşiyle filan. Çok muhterem birisi böyle işte eee uçak ciddeden kalkacak böyle şey efendiye yalvardı yakardı. Hani biraz erken gelseniz sizi misafir etsem birkaç arkadaşla tanışırsak şey efendi bana döndü. Olur efendim dedim. Biz erken gittik. Arkadaşlardan önce gittik ciddiye bizi karşıladı.

Allah razı olsun işte evine götürdü filan böyle işte bir tatlı ikram ettiler. Orası ayrı bir kıssa. Sonra dedi ki efendim dedi burada seyitlerden bir zat var. Ben o zaman çatpat anlıyorum böyle Arapça. Şeyh efendi bana soruyor çünkü ne dedi diyor. Yani Arapça birisi konuşuyor. Bana ne dedi diyor. Ben tercümanlık yapıyorum. Nereden yaptığımı da bilmiyorum zaten. Anladığımı anlatıyor mu? Tamam diyor o da. O dedi ki efendim bir şeyh varmış Seyitmiş. Onu ziyaret edelim diyor.

Gidelim Mustafa Efendi biz gittik. Bir apartman dairesi böyle karşılıklı. Yani gerçekten dışarıdan bakınca bir şeye benzetemez. Bizim Kabbaşı hazretlerinin eee böyle üzerinde böyle bir eee hani Kapaşide böyle bir şey yok. Bundan kıyafet yok. Onlar açık gömlek giyiyorlar ya. Bir de onun üzerinde böyle yine beyaz bir şal gibi bir şeysi yok. Aynı Kabşi hazretleri gibi bizim. Hani Kappaşi’ye de baksan dışarıdan bir şeye benzetemezsin zaten. Ama Sudan’ın yarısı geliyor.

Sudan’ın bütün şeyhleri elini öpmeye geliyor. Sudan’da yani tanımayan yok. E Erdoğan şahit o çevirmelerden nasıl bağırarak geçiyor? çevirme oluyor. Böyle biraz birkaç böyle birkaç hani 10 saniye 20 saniye fazla olunca arkadan kafasını uzatıyor. Bir Arapça bir konuşuyor askerlere. Askerler hemen bırakıyor bizi. Öyle bir de sert suyu. Öyle şey yok. bize yumuşak ama böyle sert olması gerektiği yerde sert. Aynı zamanda aşırı derecede kıskanç. Bizi hiçbir yere bırakmıyor.

Ben diyor karar vereceğim. Ben de alışkın değilim ya. Neyse bunun gibi bir zat. Girdik içeri. Böyle askı, şerbet askısı gibi. Askıda bize kendisi şerbet getirdi. Böyle bütün herkese hizmet ediyor orada. Seyyit kendisi ve şeyh dervişlere hizmet ediyor. Gelene gidene hizmet ediyor. Böyle karşı daire var. Kadınlar da o tarafa geliyor. Onlara da şerbet götürüyor. Hiç durmuyor. Durduğu yerde. Yani gelen gidiyor, gelen oluyor. Hemen onlara ikram getiriyor. Şimdi şey efendi bana soracak.

Nasıl diye biliyorum ya başıma gelecek olanı. Ben boyunla rabıta üstüne rabıta yapıyorum. Bir de şimdi mühritlik böyle bir şey şeyhinle kıyaslıyorsun. Ben şimdi böyle rabıta ediyorum, şey yapıyorum işte gördüğüme soruyorum. Bu nasıl bir zat? Hani cevap vereceğim çünkü biliyorum başa gelecek olanı. Neyse böyle hasta geliyor ona bir şey okuyor. Bir sırtına vuruyor. Bir öksürüyor, tinsiriyor. Orada saatlerce, dakikalarca adamın salıya, burnundan, ağzından bir şeyler akıyor.

Böyle bir tuhaf bir durum. Tabii ben şey efendinin yanında edepte duruyorum. Ben hep rabıta ağacı gibi rabıtadayım. döndü şey efendiye. Hacta buradasınız inşâallah dedi Arapça. Böyle baktım haçta buradasınız diyor. Dedim böyle bir niyetimiz yok dedi. Hayırlısı kalktık daha arabaya giderken. Musta efendi ne diyorsun dedi bana. Efendim sizin seviyenizde değil dedim. Bir şey benzetemedin ama önce dedi. Evet efendim dedi. Şimdi bu tip şeyhe hayır demek onun analizine öyle değildi demek benim kitabımda yok çünkü.

Doğru efendim dedim. Gerçekten de benzetmedim ilk etapta gördüğüm. Şey efendi o sene hacca geldi gitti. Yani Hollanda’dan dervişler demişler ki biz senin buradan vizeni alırız efendim sizi hacca götürelim. Olur mu olmaz mı? Hollanda’dan beni aradı. Selâmün aleyküm. Aleykümselam. O şeyhin dedi kerameti tecelli ediyor dedi. Direkt hacca mı gidiyorsunuz efendim dedim. Evet.” dedi. “Buradan” dedi Hollandalılar dediler ki dedi, “Biz senin vizeni buradan alırız. Hep beraber hacca gidelim” dediler.

Dedi, “buradan hacca gidiyoruz dedi. Allah mübarek etsin dedim. Gidip şeyh efendi onu tekrar ziyaret etmiş. Sonra bir daha gittiğimizde vefat etmiş. Artık birkaç zaman sonra gittiğimizde vefat ettiğini duyduk. Allah rahmet eylesin. Şimdi bazıları alışıla gelmiş kıyafetlerin dışında olabilir. Kıyafetleri pejmurde olabilir. Yalnız bir de şu olmasın böyle her pejmürde kıyafetli olan dilenmeye kalkarsa ulan bu da şeyh midir deyip de bir şey demeyin. Veyliler Allah’tan isterler.

Veliler Allah’a dayanırlar. Veliler kullardan dilencilik yapmazlar. Onlar Allah’tan dilenirler. İhtiyaçlarını Allah’a arz ederler. Onlar ihtiyaçlarını insanlara arz etmezler. Bir çıt üstü bak. Bir çıt üstü. Onlar ihtiyaçlarını dillendirmezler. Allah’a da bir çıt üstü. Onlar bir şeyi ihtiyaç görmezler. O yüzden kalplerinden de dillerinden de kendi atlarına bir şey istemezler. Onlar yaşayan ölü gibidir. Bir şey geldiğinde reddetmezler. Geleni haktan görürler. Gideni de haktan görürler.

Gelir hak gönderdi. Gider hak aldı. hak gönderdi. Ne gelene sevinirler ne de gidene üzülürler. Bu da en üstü. Çünkü gelen de haktır, giden de haktır. Gelen de hakmış, giden de hakmış. Bu ne olursa olsun ama bu ne olursa olsun dünya aleminde, zahir aleminde veya batın aleminde ne olursa olsun gelen de haktır, giden de haktır. Bu hale eriştiysen ne mutlu Bu hale erişmediysen gayret et, koştur, mücadele et. Yol herkese açık. Elfatihama salavat.


Kaynak

Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet kaydından yazıya aktarılmış ve düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı yukarıdaki YouTube oynatıcısından izlenebilir.

İlgili Sohbetler

Daha fazla bilgi için Tasavvuf sayfasını inceleyebilirsiniz.