Nefes

Nefes — 1 Mayıs 2014 Sohbeti

NEFES • 13/26

1 Mayıs 2014


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

1 Mayıs 2014 Tarihli Sohbet

BAKARA 186; Kullarım beni senden sorarlarsa gerçekten ben onlara çok

yakınım. Bana dua edince dua edenin duasına cevap veririm.

EN’ÂM 41; O’na dua ederseniz O’da dilerse dua ettiğiniz sıkıntıyı kaldırır.

İbn Arabî’nin düşüncesine göre bütün her şeyin eninde sonunda, Hakk’ın bizzat derununda ezelden beri faal olan bir tiyatro piyesi olduğu hatırlanmalıdır. Bunun altına not çiziyorum: Bunun Arabî’de nerden olduğuna dair bu notu isterim. İzutsu’nun bu noktadaki kendi tespitini değil, Arabî’nin kendi sözünü isterim.

“Allah yarattıklarına tabidir.” “Âlem Allah’ı zorunlu hizmete yöneltir” şeklinde küfür gibi görünen ifadeler istidadın belirleyici gücü o kadar büyüktür ki Hakk dahi (kendi yaratmış olduğu) bu şeyin gereğine uymaktadır. Çerçevesinde idrak edilmelidir.

İnsanların çoğu a’yân-ı sabitenin ve dolayısıyla da kaderin sadece cahilidirler. Bu insanlar a’yân-ı sabitenin belirleyici gücü hakkında yani KAZA ve KADER’in anlamı hakkında hiçbir şey bilmezler.

Cehaletleri dolayısıyla Allah’tan şunu ya da bunu yapmasını taleb ederler. Duanın gücü sayesinde olayların ezelden tespit edilmiş olan rotasını değiştirebileceklerine saf saf inanırlar. (Arabî Füsus) Füsus’un hangi bölümü belirtilmemiş.

Resulullah s.a.v buyurdular “Kadere iman etmek, her türlü keder ve

üzüntüyü giderir.” (Suyuti Camius-Sagir 1/107)

SORU -Eğer her şey bu minval üzere peşinen takdir edilmiş ise ve eğer peşinen takdir edilmişlerin dışında hiçbir şey vukuu bulmuyorsa o zaman insanlar neden Allah’tan herhangi bir şey taleb ederler?

-ARABÎ felsefesinde cûz-i irade yok mudur?

Sorumuzu bir tweet ile bitirelim “Sen ancak kendinden sorumlusun” buyruldu. “Sen sevmeye bak, koşmaya devam et, dur diyene, kınayana aldırma, hepsi şeytan vesvesesi” Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Arabî’nin üzerine ve insanoğlu yaratıldığından beri insanlar bu tip şeylerin üzerinde değişik görüşler bildirmişler. Materyalist düşünce iradeyi tamamiyetle yok kabul eder. Özünde. Öyle söyleyemezler de. Dünya üzerinde, varoluşun üzerinde düşünen fikir sahibi olanlar genel manada ikiye ayrılmışlar. Bir kısmı kendisini otomatikman dininin dışına koyup materyalist bir düşünceye yerleştirmişler. O materyalist düşünce aslında farkında değiller kendilerini otomatikman iradesiz hükme koyarlar. Çünkü materyalizm iradeyi reddeder. Materyalizme göre her şeyin bir sinüsü kosinüsü vardır, her şeyin matematiksel bir duruşu vardır ve her şey o matematiksel duruş neticesinde tecelli eder. Biz Arabî’ye bu açıdan bakarsak her şeyi matematiksel bir oluşumun tecelliyatı olarak tecelli edecek. Buradan şunu algılamamız mümkün: a’yân-ı sabitede bütün her şey oldu, oluştu ve a’yân-ı sabite kaderin kendisi ve insanlar oradan yeryüzüne indirildiler ve yeryüzünde insanlar a’yân-ı sabitede yaşamış olduklarını yaşıyorlar, kendi iradeleri yok. Bu bizim önümüze kaderiyye de gelir, bu bizim önümüze cebriyede gelir. Kaderiyyeyle cebriye bu noktada materyalistlerle aynı noktada örtüşürler fakat materyalistler bunu kabul etmeyeceklerdir. Fakat iyi düşünen materyalistler -benimle tartışanlar, öyle söyleyeyim- bunu münazara edenlere materyalizmden cevaplar verirlerken çok basit şeyler argümanlar kullanıyorum. Diyorum ki: Senin nazarında bitkiyle insanın arasındaki fark kalmadı. Nasıl bitkinin kendince iradesi yok ise ve o iradesi belirli sınırların içerisinde kaldıysa ve bitki kendince kendi iradesince, kendi dairesince -aslında ona da farklı bir noktadan baktığımız zaman farklı bir şey çıkıyor erik ağacı havalar bir az ısınık giderse normal mevsiminde çiçek açmıyor, mevsiminden önce çiçek açıyor, havalar çok sert, soğuk giderse mevsiminden sonraya bırakıyor çiçeğini. Mevsiminden sonraya bırakıyorsa erik ağacının kendince bir iradesi var. Buna bitkisel irade diyebilirim kendimce bunu tanımlarken. Bu irade, hava şartlarına, havanın konumuna durumuna göre hareket ediyor. Ben bu işin sinüsünü, kosinüsünü bilmem. Bu bir hal, olarak bunu görebilirsiniz. Erik ağacı otomatiğe bağlanmış olsaydı mevsimin aynı gününde açacaktı ama erik ağacı otomatiğe bağlanmamış, sen 5.ayın 20’sinde çiçek açacaksın diye otomatiğe bağlanmamış. Havalar soğuk giderse örneğin 4.ayın 30’unda, havalar sıcak giderse 4.ayın başında çiçek açması muhtemel -ki öyle. O zaman erik ağacı bir iradeye tabi ve erik ağacının kendince bir aklı var. Kendince bir aklı olduğundan dolayı rüzgârın önünde kuru yaprak misali değil. Hava soğuk giderse erik ağacı kendince çiçek açmasını geciktiriyor, hava sıcak giderse erik ağacı çiçek açmasını öne çekiyor. Erik ağacının kendi dairesinde bir iradesi var. Materyalist düşünceye göre bu iradenin bir hükmü yok, iradesi yok. Herşey sinüs, kosinüs, tanjanta bağlı. Aynı şeyi materyalist düşünce insan üzerinde de bunu kurguluyor ve materyalist düşünce ile Arabî’ye bakılınca Arabî’nin kaderle alakalı düşüncelerini, kaderle alakalı varsayımlarını algılamaktan uzak olan arabiciler Arabî’yi sanki kaderiyyeci bir noktadaymış gibi götürüp koyuyorlar. Çünkü o kadar çok Arabî var ki. Ben size Arabî’yi kendi Füsus’undan kendi Fütuhat’ından oturur size bir Arabî anlatırım. Siz

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

dersiniz ki Arabî’nin hiç kaderiyyecilerle ilgisi ve alakası yokmuş dersiniz, oturursunuz şunlarla hiç alakası yokmuş dersiniz ama Arabî’yi mesela bir materyalist kimse gözlüğüyle bakarsak Arabî’nin bakış açısı farklı bir şeydir. Şimdi bu soruyu soran kardeş bana bu sorudan önce bir soru yazdı bana, attığım tweeti, dedi: Bu söz senin mi? Bende altına yazdım: Tırnak içindeki hariç geri kalan benim, dedim. Tırnak içindeki: Sen ancak kendinden sorumlusun. Cenâb-ı Hakk Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine söylüyor. (Nisa suresi 84. Ayet: Artık Allah yolunda savaş. Sen kendinden başkası sebebiyle sorumlu tutulamazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kafirlerin güçlerini kırar, güçleriyle size zarar vermelerini önler. Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.) Hazreti peygambere diyor ki Cenâb-ı Hakk “Sen ancak kendinden sorumlusun” Sen tebliğ et, sen dinini yaşa ve insanlara anlat. Birinci derecede kendinden sorumlusun. Bunu peygamberine söylüyor. Bende bu ayet-i kerimenin ışığında altına şerh attım. Haddim değil ama bende altına dedim ki: Sen sevmeye bak. Çünkü sen kendinden sorumlusun. Kendinden sorumluysan, birinci derecede sen kendi hayatını düzenli tutmaya bak. Bunun için gayret göstermekle mükellefim. Ben kendi dairemde bunu söylüyorum. Benim inancım bu çünkü. “Sen kendinden sorumlusun sen sevmeye bak, koşmaya devam et. Dur diyene -yani bu kadar koşma dur. Etraftan söylerler ya. Bu kadar derine dalma, yapma. Veyahut ta sen ne bu kadar çok Allah’ı zikrediyorsun, neden bu kadar dersten derse koşuyorsun? ne işin var senin? Başka işin mi yok? Etraftan ben bunları çok duyduğumdan sizde çok duyacaksınızdır. O güne kadar namaz kılmayan, oruç tutmayan, zikretmeyen, sevme noktasında bir hareket etmeyen, dinini yaşama veya insanları sevme, insanlara hizmet etme noktasında durmayan kimseler bu tip şeylerle iştigal etmeye başlayınca etraf onları hemen durdurmaya yönlendirir. Etraf: dur, yapma, etme, gitme, sevme, hep bunları söyleyecektir veya kınayacaktır: sendemi Hu’cu oldun? sendemi örtündün? Sendemi namaz kılıyorsun? Sendemi tekkeye gidiyorsun? Sendemi tarikata gidiyorsun? Sendemi o adamın peşinden gidiyorsun, gibi. Bunlar hep söylenir. Ben de dedim ki: kınayana aldırtma. Hepsi de şeytan vesvesesi. İmtihanın sırrı şeytanın vesvesesinde. İmtihanın sırrı.

Şimdi meseleyi baştan toparlıyoruz: Arabî çok ince çizgide yürüyen bir kimsedir. Arabî’yi anlamaktan ve algılamaktan uzak olanlar Arabî’yi okurlarken her an ayakları kayabilir. Kaldı ki bir birey a’yân-ı sabitede hayatını yaşamış olsa -Arabî’nin ölçüsünden gidiyoruz- şimdi Arabî’den başka bir pencere açmak istiyorum. Şimdi geçmiş sohbetlere katılanlar vardır katılmayanlar vardır o yüzden ben bir şema çizmek istedim yine. Biz şimdi bu en üst noktaya kendimizce Cenâb-ı Hakk’ın kendi isimlerinin komple tecelliyatı olarak a’yân-ı sabite demiştik. Bu a’yân-ı sabite terimini üreten Arabî’dir. Arabî terim ürettiği için zaten bir medeniyetin temelini teşkil eder. Siz bir terim üretiyorsanız ve o ürettiğiniz terimin üzerine bir felsefe oturtturuyorsanız medeniyetler böyle kuruluyor. Evet o İslam medeniyeti var mı? Var. İslam dini var. O İslam dinin içerisinde bir İslam medeniyeti kuruluyor. O İslam medeniyeti kurulurken o medeniyetin içerisindeki şahıslar, bireyler, terimler üretiyorlar ve o terimlerin üzerine kendi felsefelerini, fikirlerini koyuyorlar. O

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

yüzden bir medeniyet oluyor. Onlarda o medeniyeti oluştururlarken biz medeniyet oluşturacağız diye uğraşmıyorlar, Kur’an’ın içerisindeki ayet-i kerimelerden ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadis-i şeriflerinden bu tip terimler üretiliyor. A’yân-ı sabiteyi Arabî’den önce bulmak mümkün değil ve a’yân-ı sabite kaderin, a’yân-ı sabiteyi aynı zamanda kader olarak görüyor, a’yân-ı sabite dediğimiz olgu aynı zamanda kader. A’yân-ı sabiteyi kaderle zaten özleştirmemiş olsa biz ona iman etmek zorunda kalmayacağız ama biz kadere iman ediyoruz. Burada kadere iman ederken kaderin ne olduğunu biz bilmiyoruz. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bize kaderin ne olduğunu anlatmıyor. Kaderle alakalı konuşanların hepsi de battı, diyor. Ve bunu İmam-ı Azam, İmam-ı Şafi, İmam-ı Malik, İmam-ı Hambeli gibi, İmam-ı Maturidi, İmam-ı Nesefi gibi, Gazali gibi veya Kindi gibi kimseler dahi kaderin üzerinde konuşmuyorlar. Çünkü kader, üzerinde konuşulması gereken bir olgu değil, otomatikman iman edilmesi gereken bir olgu. Kader=İman ediliyor. Kadere ancak iman edilir ve kadere biz iman ederken kaderin ne olduğunu bilmiyoruz. Biz Allah’ın varlığını biliyoruz, Allah’ın zatına da iman ediyoruz. Allah’ın zatının ne olduğunu bilmiyoruz ve Allah’ın zatını düşünmekten de men edildik. Haram. Biz otomatikman kesinlikle ve kesinlikle Allah’ın zatının üzerinde tefekkür etme, düşüne noktasında değiliz. Haram. O zaman a’yân-ı sabite Allah’ın kendi zatı değil, bunu bir yerleştirelim. A’yân-ı sabite Cenâb-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarıyla tecelli ettiği alan. Sıfatlarıyla, bütün sıfatlarıyla tecelli ettiği alan. Arabî’ye göre a’yân-ı sabite aynı zamanda da kader ama biz a’yân-ı sabiteye de aynı zamanda da levh-i mahfuz diyebiliriz. Çünkü levh-i mahfuzda varoluştan ebediyete kadar olacak olan bütün her şey yazılı. Varoluştan, Kün deyişten ta ebediyete kadar ne olacak olduğu yazılı olan şey levh-i mahfuz ama a’yân-ı sabitede de zaten o var tecelliyat olarak. Arabî’nin anlattığı a’yân-ı sabitede bütün kâinat varlığı yaşadı. Ben şimdi sizi başka yere götürmek istiyorum: Biz şimdi a’yân-ı sabiteden tarif ederken, aşağı indik emir alemi, aşağı indik halk alemi, aşağı indik dünya dedik. Ben bunu Arabî’ye göre anlatırken böyle anlattım size ve Arabî’ye göre bunların her alem arasında hayal alemi var. Her iki alemin arasında hayal alemi var. Bunu da Arabî’de hayali anlatırken Çanakkale’de üniversitede anlatmıştık. Çanakkale’deki sohbeti dinleyenler resmi daha iyi tamamlayacaklar. Şimdi a’yân-ı sabiteyle normalde bu emir aleminin arasında da hayal alemi var. Aslında Allah’ın zatı her şeyden münezzehtir, Zat’ı en üste (a’yân-ı sabitenin de üstüne) koyarsak, zatla a’yân-ı sabitenin arasında da bir hayal alemi var. Çünkü Arabî’ye göre her alemin arasında ara alem olarak bir hayal alemi var. O zaman hayal, bütün alemin içerisindeki ara alem gibi bir noktada. Şimdi meseleye bu bütüncüllük açısından baktığımızda aslında bütün hepsinin altında ve üstüne hayal olmakta, her şey hayalin içerisinde. Bir çıt daha yukarı gideceğim: a’yân-ı sabiteyi biz böyle koyduğumuzda ve böyle algıladığımızda, böyle baktığımıza bütüncüllükten çıkmış oluyoruz. Gelin kardeşler biz Arabî’den bir çıt ileri gitmek veyahut ta bir çıt geri kalmak veyahut ta Arabî’ye küstahlık yapmak değil, biz aslında a’yân-ı sabitenin içerisinde yaşıyoruz. Biz bütün varlığı a’yân-ı sabitenin içerisine aldık. Bütün varlığı a’yân-ı sabitenin içerisine aldık,

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

bütün varlık aslında Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri “Sen bu cihanı hayal üzerine yürür gör” dediği şey bu. Arabî’yi anlamak bu noktada Arabî’nin sözlerini doğru minvalde tespit edip doğru minvalde götürmek ancak bununla mümkün. Çünkü alemler arasında da hayaller var ise ve bu noktada Arabî’ye göre bütün varlık aslında bir hayalden ibaretse ve varlığın ara katmanları da kendince ayrı hayal alemlerle örüldüyse o zaman bu varlık komple a’yân-ı sabitenin içerisinde yüzüp gitmekte. Her şeyiyle. Her şeyiyle a’yân-ı sabitenin içerisinde yüzüp giderse biz bunu anlayacağız çünkü Arabî başka bir yer de der ki, aynı şeyi burada almış zaten.

Diyor ki “Allah yarattıklarına tabiidir”. Allah yaratıklarına tabiidir derken, yaratılan bir şeyin üzerinde Cenâb-ı Hakk sıfatlarının tecelliyatını seyretmekten hoşlanır. Aslında İzutsu’nun buradaki Arabî’ye yakıştırmasından çıkmış oluyoruz. Çünkü yarattıklarına tabi ise o zaman yarattıklarının iradesi çıkıyor. Yarattıklarının iradesine tabi bir algı çıkmış oluyor. Madem ki yarattıklarına tabi o zaman o yarattıkları makine değil. Bakın, burada şimdi “Allah yarattıklarına tabidir.” “Âlem Allah’ı zorunlu hizmete yöneltir” bunların hepsine katılıyorum ben. Bunları küfür olarak nitelendirmişler ama bunlar küfür değil. Az önce benim söylediğim bir şey vardı ya: Eriğin soğuk havaya göre geç açması çiçeğini. Eriğe bir otomatiklik koymamış “Erik sen bu mevsimde, 4.ayda çiçek açacaksın” dememiş. Erik, kendi hava şartları içerisinde kendi iradesini kullanıyor ve onda bir irade var. Bir şeyin iradesi var. Buradaki sohbetin ana kaidesi iradeyle alakalı. Ana minvali iradeyle alakalı. Bir şeyin iradesi var. Bir şeyin iradesi olduğundan o irade kendince kendi kendisini harekete geçiriyor. Kendi kendisini harekete geçirirken yaratıcısı Allah. İradeyi burada tespit ediyor. Burada bir tenakuz var, burada bir paradoks yaşanıyor. Mademki bir varlığın kendi iradesi var ve Allah yarattığına tabii oluyor o zaman yaratılanın iradesi var burada. Bu sözü derinlemesine algılayamayanlar Allah nasıl yarattığına tabii olur diye küfür söylemişler. Hanefiler böyle düşünmezler. Burayı iyi dinleyin: Fiiliyatın üzerinde iki tecelliyat vardır. Bir fiilin üzerinde iki tecelliyat, iki kuvve vardır. Birinci kuvve Allah’a aittir bu fiiliyatı yaratmadadır. 2. kuvve kula aittir veya yaratılmış olana aittir: istemektir. Bir şeyi ister, bir şeyi murad eder, bir şeyin peşine koşar, bir şeyin olması için mücadele eder. Bu, yaratılmış olanın üzerinde, fiiliyatın üzerindeki kuvvedir. O zaman benim bir kuvvem var, benim bir iradem var, ben bir şeyi istiyorum. Ben bir şeyi isteyince o istediğim şeye doğru yöneliyorum, iradem var. İnsanlar iradeyi kabul etmek zorundalar çünkü Cenâb-ı Hakk insanı iradesiyle yarattı. Biz bu iradeden sorumluyuz. Bu irademizi reddedemeyiz, bu iradeyi reddedenler imtihanı da reddediyorlar ve böyle diyerekten imtihan bitti, aslında herkesin cennetlik cehennemlik olduğu belli, burada tiyatro oynuyor herkes. Örnek: İkisi de su. İkisi de aynı özelliklerde, ikisi de aynı bardaklarda, ikisi de aynı dolulukta ve ben sağ elime alıyorum ikisine de aynı uzaklıktayım. Bunu felsefeciler otururlar materyalistlere böyle cevap veririler. Derler ki: İki tane şey var, ikisi de aynı özellikte. Siz birini seçeceksiniz. Ben birini seçtim, ikisi de aynı. Bu seçmemin sebebini ve nedenini açıklar mısınız bana? “İrade.” İrade. Kaderiyyeciler şöyle der: Hayır. Sen onu seçmekle zorunlu kılındın. Kaderiyyeciler şunu der: Sen

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

zorunluydun onu seçmekle. Materyalistlere de ben aynı şekilde söyledim, peki dedim, bunu ben neyle seçtim? İradenle, dediler. Sen iradeyi kabul edersen Allah’ı kabul ediyorsun o zaman, dedim. Çünkü iradeyi kabul etmek Allah’ı kabul etmek, iradeyi reddetmek Allah’ı reddetmek. Niçin? İradenin sahibi Allah. Materyalistler bütün varlığın hiçbir tarafında irade kabul etmeyecekler o zaman. Materyalizm kendi dairesinde varlığın bir tarafında irade var bir tarafında irade yok diyorsa batıyor zaten. Oradan batıyor zaten. Şimdi Arabî’ye materyalist gözüyle bakarsak biz, insanların elinde irade yok. A’yân-ı sabitede yaşanılanı burada yaşadı. Bunu böyle algılarsak çıkacak olan sonuç bu ama böyle algılamazsak, burada Hazreti Mevlana’ya şimdi atıfta bulunuyorum: Hazreti Mevlâna ise bütün hepsine diyor ki “Bu cihanı” bu cihanı deyince bütün alemlerin topluluğu, varlık söz konusu “Bu cihanı hayal üzerine yürür gör.” O zaman hepimizde a’yân-ı sabitenin içindeyiz. Bir çıt daha değiştireyim meseleyi: kullar kendi ihtiyarlarının neticesini bulurlar önünde. “Sizin önünüzde sizin yaptıklarınız vardır” yapmadıklarınız değil. Meseleye kafanızı iyice karıştırmadan devam edeyim.

Evet Arabî’ye göre herşey Allah’ın bilgisi dahilde mevcuttur ama bu Arabî’ye göre de değildir. Cenâb-ı Hakk’da bütün varlık aleminin her şeyi kendi bilgisi dahilinde mevcuttur. Cenâb-ı Hakk bilgisiyle varlığın hangi derecede, hangi noktada ne tarafa doğru gideceğini bilir. Varlığın üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın bilmediği, bilgisinin dışında olan hiçbir şey yoktur. Eğer her şey bu manada, olaylar, hadiseler bu noktada pozisyona hazırlanmış, her şeyi kitabına uydurulmuş, yazılmış bir tiyatro gibi algılanırsa imtihanın sırrı ortadan kalktı. Kimimizin eline Arabî tutuşturuldu, kimimizin eline o zaman Mesnevi tutuşturuldu. Kimimizin eline kötü bir rol tutuşturuldu, kimimizin eline iyi bir rol tutuşturuldu. İyi rol tutuşturulanlar cennete gitti, kötü rol tutuşturulanlar cehenneme gitti. O zaman hiç kimsenin de cennete gittiğinde veya cehenneme gittiğinde buna itiraz hakkı olmadı. Bu düpedüz ve düpedüz direkt cebriyenin ve kaderiyyenin felsefesidir ki Arabî’nin bununla alakası ve bağlantısı yoktur. Arabî’nin olmuş olsa dahi dinin bu noktada bununla bir bağlantısı yoktur. İşin birde şu noktası var, buna bende dahilim, bir kimsenin hata yapma kapısı açık. Mustafa Özbağ, hata yapma kapısı açık. Arabî, hata yapma kapısı açık. Hazreti Mevlâna, hata yapma kapısı açık. İnsanın üzerinde bir elbise giydiriyorlar. Bu elbise şu: biz tarih boyunca bazı insanların hata yapabileceğine dair kendimizi inandırmak istemiyoruz. Bu bir çocuğun babasını hatasız kusursuz görmesi gibi bir şey. Çocuk. Hani çocuk babasını hatalı görür? Görmez. Hangi çocuk çocukken annesini hatalı görür? Görmez. Ama çocuk büyüdükçe, akil oldukça ve çocuk doğruları öğrendikçe annesinin ve babasının hata yapabilirliğini görünce anne ve baba olgusu çocukta çöker birden. Çocuk o gençlik çağında, o baliğ çağında annesine ve babasına isyan etmeye başlar. İsyan etmesinin sebebi şudur: çocuk artık anne ve babasının hatalarını tespit ediyordur. Kafasında oluşturmuş olduğu kutsal anne ve baba yıkılmaktadır. Biz bir tarikata gittiğimizde de aynı şekilde yaparız. Bir tarikatın şeyhini kutsallaştırırız, o şeyh efendi kutsaldır, hiç hata yapmaz. Ondan sonra o şeyh efendiyi bir kimse rüyasında uyur gördüğünde “Şeyh efendiyi uyurken rüyamda gördüm ya nasıl uyuyabilir” deyip dersi terk eder. Bakın onun

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

kafasında şeyh efendi kutsal bir noktaya kondu. O şeyh uyumaz, o şeyh yemez, o şeyh içmez, o şeyh gülmez, o şeyhe rahat bir hayat veyahut ta o esnada dinlenmeye ihtiyacı yoktur. O şeyh otomatiktir. Ne zaman o şeyhinde insan olduğunu görünce o kimse “Ya buda insanmış” der çeker gider ama bu bizim içimizde kendi giydirdiğimiz elbiseler gibidir. Bir cemaat hata yapmaz, bir tarikat hata yapmaz, bir şeyh efendi hata yapmaz, bir hoca efendi hata yapmaz, bir siyasi lider hata yapmaz, bir devlet başkanı hata yapmaz, bir baba hata yapmaz, bir müdür hata yapmaz, bir vali hata yapmaz, bir belediye başkanı hata yapmaz. Kutsarız biz bunları. Sıkıntı burada. Onun insan olduğunu unuturuz. Oysa dinimiz öyle değildir. Hani birisi yememeye, birisi uyumamaya, biriside cima etmemeye yemin etmişti. Hazreti Peygamber “Size ne oluyor Allah’tan en fazla korkanınız benim. Yerim -yani iftar ederim-, uyurum, cima ederim” dedi. Bu hadis-i şerifte cima olarak geçiyor. Hususi cima olarak kullanıyorum bende. Normalde “evlenmek” olarak geçiyor. Evlenmek yetmiyor çünkü. Neden? O kimse evleniyor kendi kendini ruhbanlığa atıyor. Eşine dokunmuyor. Eşine dokunmayan sufiler çıkmış tarihte. Eşine dokunmayı zul kabul eden sufiler çıkmış tarihte. Müslümanların içerisinde çıkmış. Hanımını yatırmış gitmiş öbür tarafta ben Allah’ı zikredeceğim demiş. Kadın öbür tarafta yan tarafta yatıyor. Bunu din olarak algılamış. Ben özellikle nikahlanmak değil o yüzden hadis-i şerifteki doğruyu anlatmaya çalışıyorum: cima etmek. Bizde böyle bir kutsama yok ama biz kutsarız. Arabî’yi de kutsarız, Hazreti Mevlana’yı da kutsarız, biz x kimseyi de kutsarız. Bende ise kutsallara karşı sonradan oluşma içimde bir anarşistlik var. Buna kendimde dahilim. Ben kendime de anarşistim. Bu manada anarşistlikse. Benim üç yıl önceki fikrimi önüme koyduklarında diyorum, üç yıl önceymiş, geçti. Hadi üç yıl önce söylemişim. Ya nasıl? Üç yıl önceki ben, ben değilim ki. Aynı a’yân-ı sabiteyi bundan 4 ay önce başka türlü burada seyrettiniz ve dinlediniz. Değil. A’yân-ı sabite şimdi benim nazarımda bu. Bütün cihanı bütün varlık alemini içine alan bir şey. Bütün cihan bütün varlık alemi onun içerisinde. Varlığa komple tecelli eden bir şey. O zaman bu açıdan baktığımıza o zaman varlığın içindeyse çünkü a’yân-ı sabiteyi yukarı koyduğumuzda emir ve halk alemlerini aşağı doğru indirdiğimizde o zaman o kimse yukarıdan aşağı gelen bir şeyin neticesinde tecelli ediyor. A’yân-ı sabitede bir şey yaşandı, algı öyle oluyor, aşağıda da o yaşanacak. Hayır. Benim durduğum nokta şu: Benim iradem var, ben bu irademden sorguya çekileceğim. Eğer peygamberin iradesi olmamış olsaydı ve bir matematikte gitmiş olsaydı istişare etmezdi. İstişare Kur’an’da emredilmezdi. İstişare Kur’an’da emredildi. Sizler, dedi peygamberine, istişare yap yapacağın işlerde ve bir karar aldığında da ondan vazgeçme. Yürü. Kararında sabit dur. Bizim irademiz var arkadaşlar. Biz irademizin neticesinde koştururuz. İradesiz değilim ben. Ben dağın başındaki bir taş değilim. O zaman götürüp dağın başındaki taşa yükleseydi yükü. Beni, anlamak için yarattı. Ben Onun kendisini anlamak için yaratılmışım. Ben Onun kendisini anlamak için yaratıldıysam ben bu konuda mücadele etmek, bu konuda fikrimi, gönlümü, kalbimi derinleşmekle mükellefim. Ben bu konuda sevmekle, koşturmakla mükellefim. Ben bu noktada Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tecelliyatlarını izlemekle, onları anlamakla, onları yormakla, onları kendimce şuurlandırmakla mükellefim. Ben kendimi öyle

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

görüyorum. Madem ki Allah’ın tanınmaklığı hoşuna gitti, madem ki Cenâb-ı Hakk’ın zikredilmekliği hoşuna gitti. Arabî bunu kullanır. Arabî varlığın sebebini bu hadis-i kudsiye dayandırır. Füsusunda da Fütuhatında da bu hadis-i kudsiyi çok kullanır ama Arabî’yi algılamakta güçlük çekenler, Arabî’yi Kur’an ve sünnet minvali üzerinde anlamayanlar, bu manada Kur’an ve sünnet bilgisi az olup Arabî’yi anlamaya çalışanlar hep Arabî’nin üzerinde çuvallıyorlar. Mesela ben aynı şeyi Mesnevi için de söylüyorum. Mesnevi’yi okuyacak olan bir kimsenin Kur’an ve sünnet bilgisi olması gerekir. Mesnevi’nin içerisinde dört bin ayet-i kerime, altı binin üzerinde hadis-i şerif var. Siz bir meselenin neresinde ayet-i kerimenin hangi kelimesini kullanmış, neresinde hangi hadis-i şerifin hangi cümlesinin hangi kelimesini kullanmış bilemez iseniz onu algılamakta güçlük çekersiniz. Aynı şey Arabî için daha fazladır. Arabî’de bir de mevzu hadisleri de bilmek zorundasınızdır. Çünkü Arabî’nin içerisinde mevzu hadisler vardır. Arabî’nin hem Füsusunda hem Fütuhatında vahid hadisler vardır. Yani onu bir tek kişi nakletmiş, bir tek kişi. Ona vahid hadis denir. Tek nakledeni var. Ehli sufi onları kullanmış zaten hep bu noktada bir sıkıntı yok, inanmışlar onlara. O yüzden Arabî okuyan kimse bu hadisleri dahi bilmek zorundadır. Mesela birkaç tane hadis-i kudsiyi birleştirir Arabî. Onu bütüncüllük haline getirir. Filanca hadis-i kudside bunu dedi, filancada bunu dedi, filanca bunu dedi. Onu okuyan kimse bilecek. Onu bilmezse yine yanlışa düşer. Allah muhafaza eylesin. O yüzden Arabî’yi okumak ve incelemek, onu araştırmak herkesin harcı ve işi değildir. Ama Arabî girift bir adam, sözleri, davranışları, yazısı da girift. İnsanlar dinin özüyle, dinin kendisiyle uğraşmaktan uzak duranlar böyle girift meselelerin içersinde yoğrulup, girift meselelerin içerisinde kendince kendisini özellikli etme yolunda duruyorlar ve evet İzutsu bu noktada kendi dalında mükemmel bir adam, hiçbir kitabını okumadım ama böyle değişik sorularla, değişik yerlerde analizlerini alıyorum. Hatta birkaç kişi dediler ki, hocam bir okusan, dedim ki ihtiyacım yok okumuyorum, neden dediler, ya okumadan da cevap veriyorum ben ona zaten, dedim. Bu noktada bir sıkıntı yok, dedim. İzutsu’yu okumak zorunda değilim, İzutsu’yu okumadan da Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun meselenin içinden çıkıyorum ama meseleye burada son noktayı koyuyorum: Cenâb-ı Hakk’ın takdirinin ne olduğunu bilemeyiz biz. Takdirinin ne olduğunu bilemediğimiz için biz rüzgârın önünde yaprak gibi savrulan bir varlık değiliz. Cenâb-ı Hakk’ın bizim üzerimizde takdirinin ne olduğunu bilemediğimizden biz makine de değiliz. Biz insanız, Allah’ı tanımak, bilmek, Onu zikretmekle mükellefiz. Allah bizi yaratma sebebi olarak tanımak, bilmek ve zikretmek olarak yarattı. Biz o zaman Onu birince tesbih etmek: zikretmek, tenzih etmek: Onu hiçbir şeye benzetmemek ve teşbih etmek: Onu anlatmak, Onu bu noktada benzetmekle mükellefiz. Tesbih, tenzih, teşbih. 3 tane T. 3 tane T. Tesbih: Allah’ı zikretmek, Onu tanımak, tesbih etmek. Ardından teşbih etmek, Onun sanatını anlatmak. Ardından tenzih etmek: Onun sanatını anlatırken Onu her şeyden üstün tutmak ve Onu hiçbir şeye benzetmemek. Üç şey. İlme’l yakin, ayne’l yakin: teşbih, hakke’l yakin: tenzih. Bundan mükellefiz. Cenâb-ı Hakk’ın bizi yaratma sebebi bu: tesbih, teşbih, tenzih. Hakke’l yakin neymiş? Tenzih etmek her şeyden. O zaman biz orta yerde bir şey tesbih edecekse: aklıyla, teşbih edecekse: gönlüyle, tenzih edecekse: ruhuyla,

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

sırrıyla. Biz buna mükellefiz. Buna mükellef olduğumuz içindir ki vazifeliyiz. Vazifeliyiz. Biz çalışmakla, mücadele etmekle, anlamakla, gayret etmekle mükellefiz.

Evet, şeytan Kur’ani deyimiyle: o, meleklerle beraber yaşardı. Cinni taifesindendi ve ateşten yaratılmıştı. Ama melekler bunu algılamak ve anlamak için yaratılmadıklarından dolayı şeytanın şeytan olduğunu bilemediler hiç. Ne zamana kadar? Âdem’i yaratıncaya kadar. Âdem’i yaratınca ve Âdem’e secde emri verilince, şeytan Âdem’e secde etmedi. Ben bunu kısa bir şekilde Kur’an ve sünnetin zahir noktasında ben size bunları anlattım, bu kadar şeytanla alakalı. Üzerinde çok durmayacağım. Şeytan Allah’ın yaratmış olduğu varlıklarından bir varlık. Ceset arasanız cesedi yok. Bir kuvve, bir kuvvet. Şöyle de algılayabilirsiniz: bir enerji. Öyle diyorlar şimdi kuantumcular falan. Bunu öyle enerji gibi algılamayın, bir kuvvet, bir kuvve olarak algılayın ve bu kuvve ve bu olgu sınır tanımaz bir şekilde insan üzerinde etki yaratabilen bir oluşum. İnsanın üzerinde. Bu şeytan öylesine bir olgu ki, şeytan öylesine bir kuvve ki eğer senin üzerinde hakimiyet kuramazsa seninle alakalı şahısların ve kimselerin üzerinde hakimiyet kurabilecek kuvvete sahip. Bunu da yaratan, buna da müsaade eden Allah. Senin üzerinde bir tecelliyatta bulunamadı. Sen ona kuvvetli gelirsen senin en yakının üzerinde kuvvetli bulunup en yakınının üzerinden sana saldırıda bulunabilir. O zaman şeytan ayet-i kerime mucibince sizin damarlarınızda da dolaşabilir, benim damarlarımda dolaşıyorsa benim yanımdakinin damalarında haydi haydi dolaşır. Benim etrafımdakilerin üzerinde haydi haydi dolaşır ve mücadele etmemizin en önemli argümanlarından birisi. O olmazsa Allah’a yakınlığınız olmaz. O olmazsa Allah’ı tanımışlığınız olmaz. O olmazsa zikrinizin kıymeti olmaz. O olmazsa sevdanızın anlamı olmaz. O olmazsa imanınızın anlamı olmaz. Bütün iyilikler onunla anlam bulur, bütün sevdalar onunla kuvvet bulur, bütün imanın hakikati, imanın hakikati, onunla sınavdan geçer. O zaman şeytanın bu dünyadaki vazifesi seni iyilikten, doğruluktan, güzellikten alıkoymak, menetmek içindir. O zaman meseleye bütüncüllük açıdan bakarsanız sesin kimden geldiği, görüntünün kimden geldiği önemli değildir. Sesin kökü, tabanı önemlidir. Sesin mahiyeti önemlidir. İyiliktenmiş, Cenâb-ı Hakk diyor ki “İyilikler Rabbinizdendir.” Bakın, bütün iyilikler Rabbinizdendir. O zaman bir iyilik yaptın, o iyiliğin kökü Rabbindendir, o iyiliği isteyen Allah’tır, o iyiliği yaratan bu manada Allah’tır ve bu iyiliği sana öğreten de Allah’tır ve iyilikler bu manada Rabbinin bir lütfu ikramıdır öğretme açısından ama, sen onu işlerken şeytan seni rahat bırakmaz. Şeytan senin kolundan bacağından asılır. O yüzden dedim ki, Allah affetsin ben dedim diye değil, kardeş Allah razı olsun tweetterdaki yazıyı almış getirmiş: Sen koşmaya bak. Niçin? Neydi ayet-i kerime? Sohbetin anahtarı o ayet-i kerime. “Allah yolunda savaş” Allah yolunda savaş. Bir emir. Bu bir emir. Eğer biz burada bir tiyatro oynamış olsaydık o zaman bize şunu diyecekti: Allah yolunda savaşması emrolunanlar savaşacak, emrolunmayanlar haydi hepinizde cehenneme. Hazreti Allah Peygamberine söylüyor. Peygamberine. Peygamberine diyor ki: Allah yolunca

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

cihad et, mücadele et. Allah yolunda. Buradaki cihaddan kasıt, insanları öldürmek -buda var içinde- ama Allah yolunda bir şeyi anlamak, bir şeyi anlamaya çalışmak, bir şeyi idrak etmeye çalışmak. Neydi yaratışın sebebi? Tesbih etmek. Neydi ikincisi? Teşbih etmek. Neydi üçüncüsü: tenzih etmek. Allah yolunda sen çalış, mücadele et. İlk önce tesbih etmek. Onu an, Onu zikret, her tarafta Onun tecelliyatını ardından seyret. Teşbih bu. Her yerde Onun kuvvetini, kudretini, sıfatlarının tecelliyatını ne yap? Rabıta et. Ne yap? Onu düşün. Ne yap? Onu tefekkür et. Bak zikir, tefekkür, ardından ne? Tenzih etmek. Allah yolunda çalış, Allah yolunda koş. Allah nasıl emrettiyse, Habibi nasıl yaptıysa bununla mükellefsin. “Sen ancak kendinden sorumlusun” Sen ancak kendinden sorumlusun. Birisi yaptıydı yapmadıydı, az koştuydu çok koştuydu, birisi yattıydı uyuduydu, birisi koşmadıydı, buna takılma.

Sen birinci derecede kendinden sorumlusun sen önce kendini rabıta et. Sen önce kendini dizayn et, önce kendini sen burada seyret, önce kendine bir bak, neredesin? ne yapıyorsun? ne haldesin? sen kendi kendini tefekkür et önce, kendini imtihan et. Hazreti Ömer efendimiz gibi kendini hesaba çek. Kendini hesaba çekerekten kendini seyret. Bir başkasına bakarsan aldanırsın. Bir başkasına bakarsan kanarsın. Bir başkasına bakarsan yolda kalırsın. Yolda kalmış olanları görür yolda kalırsın. Yolda yemek yiyenleri görür, sende oturur yolda yemek yer vagonu kaçırırsın, treni kaçırırsın. Yolda kaza yapmış olanları görürsen sende kaza yapacağım dersin yola çıkmazsın. Yolda çadırlarının içerisinde çadırlarını kurmuşlar eğleniyorlar görürsün, sen onlara takılırsan yolda kalırsın sende eğlencede gidersin. Sen hiç kimseye bakma. Hiç kimseye bakma. Hiçbir şey seni aldatmasın. Gördüğün hiçbir şey seni kandırmasın. Ama iyilikler, ama güzellikler, ama çirkinlikler, ama yanlışlıklar ama eksiklikler ama fazlalıklar, etrafında gördüğün hiçbir şey seni kandırmasın. Sen vazifelisin, sen Allah’a koşmakla mükellefsin, sen Ona doğru var gücünle koşmakla mükellefsin. Mükellefliğin bu. Ayağına basmışlar, koluna basmışlar, ayağını kırmışlar, parmağını kırmışlar, gözünü çıkartmışlar, kulağını koparmışlar. Etrafına bakarsan aldananlardan olursun. “İnanları teşvik et” İnanları teşvik et. Teşvik etmek, emretmek değil. Teşvik etmek, sen anlatırsın, sen söylersin. Peygamberin vazifesidir bu. Bütün peygamberlerin vazifesidir. Dinde zorlama yoktur, o yüzdendir. Zorlayamazsın. Sen Allah’ı anlatısın, sen Resulünü anlatırsın, sen yolunu anlatırsın. Doğru gördüğünü, hak bildiğini anlatmakla mükellefsin ve anlatırken teşvik etmekle mükellefsin. Teşvik etmek. Dikkat edin kıymetli dostlar: teşvik etmek. Biz insanları zorlamak için burada değiliz. Sufilik gönüllülük esasıdır. Gönüllülük. İsterse koşar adam, isterse çırpınır, Allah’ı isterse sever cüzi iradesinde, istemezse sevmez. Namazı isterse kılar o kimse ona zorla namazı kıldırsanız ne olacak? o kimse namazı zorla kıldıktan sonra ibadetin sevabı yok. Zorla oruç tuttursanız ne olacak ona? Zorla oruç tutturmanın ona bir faydası yok, zorla namaz kıldırmanın ona bir faydası yok, zorla örtmenin bir faydası yok, zorla sakal bıraktırmanın bir faydası yok “Sevdiriniz nefret ettirmeyiniz, kolaylaştırınız zorlaştırmayınız.” Bu, dinin özü. Biz teşvik etmekle mükellefiz. “Haydi kardeş namaza gidelim, bir seferde olsa Onun huzurunda duralım, ibadeti yapalım.” Zorlamak yok. Asla etrafınızdaki hiç kimseyi zorlamayın. Çocuklarınızı zorlamayın,

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

zorlamayın, gelinlerinizi

zorlamayın, damatlarınızı

eşlerinizi zorlamayın, arkadaşlarınızı zorlamayın, dini sevdirin, Allah’ı sevdirin, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevdirin. Bunun için önce kendiniz sevin. Namazı sevdirin diyeceğim, önce namazı siz sevin. Namaza akın, namaza koşun. Orucu sevdirin. Önce orucu sen sev. Oruç tutmak için can at, “Aa ramazan geldi mi? Göz açıp kapayınca geldi ya… gene oruç mu tutacağız..” Hayır. “Ay ne kadar güzel ramazan geldi, üç aylar geldi. Harika. Bak bugün Regaip Kandili, herkes oruçlar tuttu, bu gece Cenâb-ı Hakk dualarımızı kabul edecek” Regaip gecesi yapılan duaları Cenâb-ı Hakk geri çevirmez, Şaban’ın 15.gecesi yapılan duaları geri çevirmez. Bakın hadis-i şerif. Eğer öyle bir şey olmuş olsaydı, madem bizim irademiz yoktu, o zaman bizim dua etmemizin bir anlamı yok “Dua edin duanıza icabet ederim” diyor. Anlamı var. Dua edenlerin dualarına icabet edecek. Hususi bir icabet bu. Cenâb-ı Hakk bütün varlığına icabet eder. Bütün varlığa icabet eder, bütün varlığa ilme’l yakindir her şeye yakindir ama bu özel, hususi yakinlik. Ne? Bu geceye has. Diyor ki: bu gece dua edenin duasını kabul ederim. Bu gece. Bu gece özel yakinlik var. Ne? Bunu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri söylemiş. “Kur’an’da geçmiyor” iyi geçmiyor kardeş sen bugün yakin olmaya çalışma. Biz yakin olmaya çalışacağız. Biz o yüzden bugün toplandık buraya bak harika iftarlar ettik, yağmur yağdı, yağmurun altına bereketlendi, herkes ıslandı yağmurla beraber pilav yedi. Harika. Yağmur damlaları ayranların içerisinde. Harika. Bu mevsim yağmurları bereket, lütuf, ikram. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri üzerindeki kalınları çıkarır bu yağmurun altında ıslanırmış. Yağmurda ıslanmanın tadını yaşayalım. Biz yaşayamadık. Ben hatta iftar ederken dedim ki her sene bu yağmurlar yağarken ben ya bir sohbetten geliyor olurum ya bir yerde olurum, ben çıkarım yolun kenarında soyunurum ıslanırım bir güzel, üşürüm bir güzel harika olur. Dedim bu sene daha nasib olmadı inşaallah şu yağmurları kaçırmadan tez zamanda bir yerlerde ıslanmak lazım, biraz yosun kokusunun içerisine dalıp derelerin içerisine biraz yosun kokmak lazım, kurbağalarla beraber gözünü suda açmak lazım. Lazım, her sene yaşamak lazım bunları. Hayat böyle bir şey. Bakın tatlılık, hoşluk. Sevdiriniz. Yağmurda kimi burada tutabilirsin? Kimseyi tutamazsın. Sevmek, sevdirmek önemli.

“Allah kafirlerin umulur ki gücünü kırar. Hiç şüphesiz ki Allah kuvvet ve kudretçe çok daha güçlü ve cezası daha çetindir” Buradaki küfürden kasıt, kafirlerden kasıt: 1- Hiç inanmayanlar. 2- Bizim kendi içimizdeki nefsi ve şeytanın kol gezmesi. Sufiler asıl böyle algılamışlar. Bizim kafirimiz kendi içimizde birinci derecede. Bu ne? Bizim nefsimiz? Bu ne? Bizim şeytanımız. Umulur ki Cenâb-ı Hakk onun kuvvetini kırar. Umulur ki Cenâb-ı Hakk onu ne yapar? Bizim karşımızda kuvvet olarak durmasından serfi naz ettirir. O yüzden şeytan bizi Allah’ın emirlerinin dışına çağıran, emirlerini yapmamızı bize tavsiye eden bir kuvve. Öyle diyelim. İnşaallah.

Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES

Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları