Açılışın Niyâzı ve Gece Bereketi Üzerine Duâ
Allâh gecenizi hayırlı eylesin — âmîn. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin — âmîn. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’i hakkı, hak; bâtılı, bâtıl bilenlerden eylesin — âmîn. Hakkı, hak bilip hak yolunda hakça yaşayan; bâtılı, bâtıl bilip bâtıla karşı cihâd eden, mücâdele eden kullarından eylesin — âmîn.
Rabbim kâfirleri perâkende eylesin — âmîn. Onları dağıtsın — âmîn. Sıyonist İsrâîl’i batırsın — âmîn. Destekçilerini de batırsın — âmîn. İçeride dışarıda ne kadar destekçi varsa hepsini de kahr-ı perîşân eylesin — âmîn. Zulüm gören Müslümanlara Allâh yardım etsin — âmîn. Katından onlara ikrâm eylesin — âmîn. Nerede Müslümanlara zulmedenler varsa Rabbim hepsini de kahr-ı perîşân eylesin — âmîn.
(Tasrîh ve düzeltme: Bu açılış niyâzında her cümlenin nihâyetinde geçen ‘Âmîn’ kelimesi mevcut hâm transkriptte Whisper modeli tarafından bozularak ‘Ağabey’ şeklinde tahrîf edilmişti. Sohbette efendi hazretlerinin her duâ cümlesinin sonunda topluluk tarafından söylenen sahîh tahmîn kelimesi ‘Âmîn’ olup, bu metinde aslî hâline irca‘ edilmiştir.)
Sohbete Başlamadan Önce Soru-Cevap Faslına Davet
Âmîn. Başlayıncaya kadar sorusu olan varsa sorsun inşâAllâh. On beş dakika serbest sohbet edelim. Efendim bir yabancı bir kanalda şey gösteriyor: ‘Bu Ahid Sandığı’nı İsrâîl ısrarla, yâni böyle Mescid-i Aksâ’nın altına eşyaları durmadan, bu Ahid Sandığı’nı arıyorlar. Bu Ahid Sandığı bir efsâne midir?’ diye soruluyor.
Ahid Sandığı’nın Hakîkati ve Mescid-i Aksâ’nın Altındaki Kazılar
Ahid Sandığı efsâne değil; âhir zamanda Mehdî ile Resûl zamânında meydana çıkacak olan bir sandıktır. O Mûsâ aleyhi’s-selâm’a indirilen Tevrât ve Mûsâ aleyhi’s-selâm ile alâkalı önemli şahsî eşyâlar olduğu söyleniyor. Aslında normalde Mûsâ ve ondan sonra gelen Benî İsrâîl peygamberleriyle alâkalı bir mes’ele. Efsâne değil.
O zâten — İsrâîl’de Mescid-i Aksâ’nın temelini kazıyorlar boyuna. Mescid-i Aksâ’yı yıkacaklar zâten de; o Mescid-i Aksâ’nın içinden o Ahid Sandığı’nı bulmaya çalışıyorlar. Bir de Süleymân hazînesini arıyorlar. Evet.
Horasan Silsilesi — Hz. Hüseyin Efendimiz’in Yolu ve Orta Asya’ya Hicret
Normalde Horasan silsilesi, Hz. Hüseyin Efendimiz’in silsilesidir. Nasıl Hz. Hüseyin Efendimiz’in silsilesidir? Hz. Hüseyin Efendimiz Yezîd ve komutanları tarafından Kerbelâ’da şehîd olduktan sonra, diğer kalanlar normalde Orta Asya’ya doğru Türklere sığınmıştır.
Tabiî bu hadîs-i şerîfi zayıf olarak nitelendiriyorlar bâzı yerlerde: ‘Başınıza bir iş geldiğinde Türklere sığının.’ diye. Aslında Hz. Hüseyin Efendimiz ve sonrakiler — hattâ Hz. Hüseyin Efendimiz Yezîd’e haber gönderiyor: ‘Beni serbest bırak, ben Orta Asya’ya doğru gideyim.’ diye. Çünkü neden? Soyu orada.
Hz. İbrâhîm Aleyhi’s-Selâm’ın Soyu ve Türk Damarı
İşin en ilginç tarafı bu. Çünkü Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin soyu İbrâhîm’den geliyor. İbrâhîm’in babası da Âzer; o da Türk. Tabiî şimdi ırkçılık gibi algılandığından dolayı — biraz da böyle Arap milliyetçiliğinin etkisinde kalınılınca — bu tip şeyler, o yüzden bunlar böyle çok meydana çıkmış, çok konuşulmuş şeyler değil. Konuşulanı da ırkçı olarak nitelendiriyorlar.
Hz. Hüseyin Efendimiz’in torunları, o yüzden normalde Hz. Hüseyin Efendimiz de dâhil buna, Orta Asya’ya doğru gitmek için Yezîd’le anlaşma yapıyor. Diyor ki: ‘Müsâade et, biz Orta Asya’ya doğru gidelim normalde. Çünkü orada akrabaları var. Soyu oradan, sülâlesi oradan. Soyu ve sülâlesi oradan olacağından dolayı etrafına da onlar bizi korur, onların oraya gidelim.’ diye.
Ehl-i Beyt Kolları — Şerîf-i Hasenî ve Seyyid-i Hüseynî
Tabiî Horasan’dan dediği şey: Ehl-i Beyt. Ama bu Ehl-i Beyt’in tabiî bu Hüseyin’in kolu. Bir Şerîf kolu var, Hz. Hasan Efendimiz’e âit. Bu Hz. Hüseyin Efendimiz’e âit. Bu Hüseyin’in kolu. Bunlar tabiî normalde o zaman Ehl-i Beyt’i sevenler, Ehl-i Beyt olanlar, Orta Asya’ya normalde Türklere sığınıyorlar tâbiri câizse. Çünkü ataları onlar.
Normalde onlara sığınınca, onlar orada koruyor. Zâten Türklerin hızlı Müslümân olmalarına sebep de bu Hüseynîler. Onlar böyle orasının içlerine — Orta Asya’ya doğru — gidiyorlar. Oradakiler de İslâm oluyor. İslâm olduktan sonra da zâten İslâm’ın kılıcı Türkler oluyor.
Türk Boylarının Hakîkati — Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut, Boşnak ve Macar
Böylece normalde Türklerin bu noktada soyu da — bu ırkçılık gibi algılanmasın, tekrar söylüyorum, böyle ırkçılık gibi ‘En üstün ırk Türk’ün ırkıdır’ bu değil yâni — o zaman için o bölgenin insanı kendisini Türk olarak nitelendirmiş. Oradaki Kürt’ü de Türk, Laz’ı da Türk, Çerkez’i de Türk, Arnavut’u da Türk.
Sonuçta hepsi de Orta Asya’dan çıkmış onların. Hepsi de Türk onların. Türklerin bir boyları. Nasıl Kayı bir boy ise normalde, Arnavutlar da Türklerin bir boyu. Boşnaklar da bir boyu. Ne bileyim, Kürtler de bir boyu. Normalde Hazar’ın yukarısından gidenler ayrı boylar; aşağısından gelenler ayrı boylar olmuş.
Tekrar bunun altını çizerekten söylüyorum: Bunda bir ırkçılık kokusu almayın. Bu târihî bir mes’ele. Nasıl Macarlar bugün ‘Biz Türk’üz’ diyor; Türk çünkü. Bakın, Türk çünkü Bulgarlar Türk. Onlar Hazar’ın üstünden giden Türkler. Macar’da bir video çekmişler; ismini soruyorlar — ‘Atillâ’ diyor adam. Şimdi baktığın zaman Macar’da Atillâ’nın ne yeri var dersin. Türk; ama Macarlar komple Türk.
Boşnak ve Arnavutların Kavgasız İslâm’a Girişi — Nûh’tan Kalma Tevhîd Hâfızası
Oradaki meselâ Boşnakların, Arnavutların hiç silahsız, kavgasız, gürültüsüz İslâm’ı kabul edişlerinin bir sebebi de Orta Asya’dan gelen gelenek, görenek, örf. Türkler hiçbir zaman çok tanrılı bir inanca sâhip değiller çünkü. Bakın, hiçbir zaman çok tanrılı bir dîne sâhip değiller. Nûh’tan kalma çünkü.
Bu Nûh’un öğretisi; o Nûh’un öğretisi onlarda kalmış her neyse. Böyle baktığımız zaman, o söz konusu olan hadîs-i şerîfte ‘Siyâh bayrâklılar’ dedi. Mehdî’nin bayrağı kelime-i şehâdet ve siyâhın üzerine beyâz olarak — bâzı muhâzalarında yeşil olarak — çıkacak. O normalde Horasan dedi. Horasan erleriyle alâkalı.
Horasan Erleri — Anadolu ve Balkanların Mânevî Mîmârları
Zâten Horasan erleri de bütün bu noktada Anadolu’nun ve Balkanların İslâm olmasında en büyük etkenlerden birisi. Normalde bu mânâda en büyük imparatorluğu kurmuş: Osmanlı. Bunun temelinde de Horasan erleri var. Zâten Horasan erlerinin çizgisinden ayrılmış, batmış zâten. Dağılmış. Bu da bir mânevî tokat.
O — kim Horasan erlerinin çizgisinden ayrıldı — mânevî tokadı yer. Sûfîler de yer. Devletler de yer. Cemâatler de yer. Onlar dikiş tutamaz. Bakın, dikiş tutamaz. Kim olduğu önemli değil. Hangi cemâat olduğu da önemli değil. Horasan erlerinin çizgisinden ayrılan hem birey hem topluluk hem devlet batmaya mahkûmdur. Bakın, batmaya, dağılmaya mahkûmdur. O çizgi çünkü Allâh’ı, fî sebîlillâh, Allâh olduğu için seven; Allâh’ı, fî sebîlillâh, Allâh olduğu için ibâdet eden; Allâh’ı, Allâh olduğu için, fî sebîlillâh yaşayan bir anlayış o.
Fî Sebîlillâh Düstûrundan Sapanın Batışı — Otuz Beş Yıllık Müşâhede
Bakın öyle bir yaşayan bir anlayış. Bu anlayış zaman içerisinde — ama cemâatler, tarîkatler, devletler, topluluklar, bireyler, şahıslar — bu anlayıştan ayrıldıkları anda batıyorlar. Bu benim İslâm olmam otuz beş yılda. Otuz beş yıldan beri tecrübem benim budur.
Şahıs o Horasan erlerinin fî sebîlillâhlık düstûrundan çıktığında batıyor o kimse. Bakın, içki içmekten batmıyor. Dikkat edin buraya. O fî sebîlillâhlıktan ayrıldığı anda batıyor. Cemâatler, tarîkatler, partiler, devletler — ne olursan ol. Dîn mi? Dîn. Dîn ise fî sebîlillâhlıktan uzaklaştığı anda o kimse — birey de dağıtıyor kendini, topluluk da dağıtıyor, cemâat de dağıtıyor, parti de dağıtıyor, hepsi de dağıtıyor kendini.
Allâh’ın mânevî tokadı geliyor. Çünkü bu perde gerisinde bir kaderin bir planı var. O normalde — nasıl söyleyeyim — bu coğrafyadaki İslâm toplumları, o Allâh’ın kaderine ters bir şey yapmayacak. Dünyâ İslâm olacaksa, bunu ta yıllar önce söyledim: Bütün dünyâ İslâm olacaksa, Anadolu’dan yükselen İslâm’la İslâm olacaklar. Bakın, Anadolu’dan yükselen.
Bir Tek İslâm Devleti ve Dînî Liderin Yokluğunun Açığa Çıkması
Ben hep böyle — Allâh affetsin söylüyorum — diyordum ya: ‘Bana bir tâne İslâm devleti gösterin, gidelim ona tâbi olalım.’ Bakın, bir İsrâîl mes’elesi çıktı; hiç bir tâne İslâm devleti olmadı, çıktı meydana. Hiç bir tâne dînî bir liderin olmadığı çıktı meydana. Buyurun meydanda.
Cemâatlerin, tarîkatlerin, toplulukların hepsinin de bu konuda sınıfta kaldığının göstergesi buyurun meydanda. Her gün orada öldürülenler — şimdi o tarafına da dönecek olursam — herkes zannediyor ki Filistinliler Arap değil mi? Kassam Tugayları’nın herkesi Arap zannediyor değil mi? Değil. Onlar da Arap değil. Onlar da Osmanlı’dan kalan Türkler.
Filistinli Kassâm Tugayları — Arap Değil Osmanlı Türk Bakiyesi
Araplar öyle savaşamaz. Mümkün değildir. Bakın, mümkün değildir; meydandalar. Bu ırkçılık değil, yanlış anlaşılmasın. Hayatta savaşamazlar. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri vefât etti; bâzı Arap kabîlelerin hepsi de dînden döndü. Daha vefât ettiği gün dînden döndüler. Haberi aldıkları gün dînden döndüler.
Bâzıları bayram yaptılar. Hz. Ebû Bekr Sıddîk efendimiz hutbeye çıkıp ‘Peygamber öldü; serbestsiniz’ diyenlere kılıçla mukâbele etmek mecbûriyetinde kaldı. Bunu tabiî böyle ırkçılık olarak algılanıyor, konuştuğumuz şeyler. Irkçılık değil; bu târihî bir tesbit. Târihî bir tesbit.
(Whisper tasrîhi: Hâm transkriptteki ‘Tabri çağ etse da huzûruna çaldırdılar — Peygamber öldü serbestsiz diye’ ibâresi tarafımızdan Sıddîk-i Ekber radıyallâhu anh’ın irtidâd hareketine karşı verdiği kıyâmî tavrı bildiren ‘Ebû Bekir Sıddîk huzûra çıktılar’ aslına irca‘ edilerek tashîh olunmuştur.)
Arapların Cahiliyye Asabiyeti ve Osmân Efendimiz’in Türk Sîmâlı Kılıcı
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin zamânından itibâren — ondan öncesinden — Türkler var orada. Yeni değil yâni. İlk kılıçlılar, ilk silâhşörler, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin muhâfızı Türk. Gidin kutsal emânetlerde Hz. Osmân efendimizin kılıcı var. Üzerinde Türk işâreti var.
Ama o Araplarda câhiliyye döneminden kalma çok kuvvetli bir ırkçılıkları var. O ırkçılık damarı o kadar çok kuvvetli ki onu birisinin yenebilirdi ancak: O da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem. Zâten Muâviye ile berâber onlar ırkçılıklarını orta yere koydular.
İmâm-ı A‘zam’ın Emevî Yıkımına Verdiği Fetvâ ve Mâlikî-Hanefî Coğrafyası
Meselâ İmâm-ı A‘zam onlar için ikinci sınıf vatandaş. Gidin, Araplardan hiçbirisi Hanefî değildir. Arapların hepsi de Mâlikîdir. Orada dahi ırkçılıkları vardır. Bir kısmı — Afrikalılar — Hanbelîdir örneğin. Ama Araplar, gidin Hicâz bölgesindekilerin hepsi de Mâlikîdir. Aslâ İmâm-ı A‘zam’ı kabul etmezler. Aslâ — bakın — İmâm-ı A‘zam’ı kendi beyin gerilerinde kabul etmezler.
Çünkü İmâm-ı A‘zam, Emevîlerin yıkılmasına fetvâ veren kimsedir. Emevîlerin yıkılmasına fetvâ vermek de kalmaz, bir de parasal yardım eder. Bakın, Emevîlerin yıkılmasına bir de yıkılması için parasal yardım eder İmâm-ı A‘zam. Çünkü o günkü sistem, Arapların dışındaki bütün herkesi ikinci sınıf vatandaş olarak görüyordu. Bakın, daha Muâviye zamânında başladı bu. Muâviye zamânında Türklere karşı düşmanlık başladı. Bunların ırkçılıkları yeni değil.
Suûd İklîmindeki Üst Bakış ve Acem-Arap Hadîsinin İki Kavmî
Bunları da dile getirmiyor hiç kimse. Bakın, bunları da dile getirmiyor hiç kimse. Değişmez; siz gidin Suûdî Arabistan’a. Senin dînî inancın ikinci sınıftır. Sen dindar değilsindir. Sen dîni bilmiyorsundur, câhilsindir. En iyi dîni onlar bilirler. Umre’de, Hacc’da karşılaşın, konuşun: ‘Siz câhilsinizdir, dîni bilmiyorsunuzdur. Dîni en iyi onlar bilirler.’ Böyle bir kendilerinde üstünlük görürler.
İstediğiniz kadar deyin ‘Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a üstünlüğü yoktur.’ diye. Bakın, hadîs-i şerîfin metni de enteresan. ‘Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a üstünlüğü yoktur.’ İki tâne kavm söylüyor burada. İki kavim var: Birisi Arap, birisi Acem dediği — Türk. Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a üstünlüğü yoktur. İki kavim var. Üçüncü bir kavim yok. Slavları söylemiyor, Bizanslıları söylemiyor. İkisinin de eneleri yüksek. Bakın, ikisinin de enesi yüksek.
Âhir Zamana Kadar Ayakta Kalacak Olan — Horasan Erlerinin Yolu
Ve bu noktada mevzu şeyden çıktı; Horasan’dan çıktı. Yine âhir zamana kadar ayakta duran Horasan erleri olacak yine. Ve Horasan erlerinin yolları kalacak. Ne tarîkat kalacak, ne cemâat kalacak. Ne de parti kalacak. Bütün herkes zaman içerisinde peşine düştüğü partilerin, peşine düştüğü cemâatlerin, toplulukların boş olduğunu görecek.
Ve hepsi de gerçek yolun Horasan erlerinin yolu olduğunu da görecek. Bunu — ben yeteri kadar göreceğimi gördüm. Bakın, ben yeteri kadar göreceğimi gördüm. Benden sonrakiler, siz bu sözümün altını net bir şekilde çizin: Hiçbir siyâsî partinin, hiçbir cemâat oluşumunun, hepsinin zaman içerisinde boş olduğunu, hepsinin şahsî menfaatlerin üzerine kurulduğunu — şahsî menfaatler bitince onların dağıldığını ve dağılacağını göreceksiniz.
Fî Sebîlillâh Durulan Yer — Dört Kapı Kırk Makâm
Ben bu sebepten dolayı diyorum ki: İçinize parayı karıştırmayın, içinize makâmı karıştırmayın, içinize mevkiyi karıştırmayın. Fî sebîlillâh burada durun. Fî sebîlillâh. Bakın, bu Horasan erlerinin yoludur. Ben bâzen derim ya: ‘Dört kapı kırk makâm.’ diye — Horasan erlerinin yoludur. Sâdedir. Bakın, sâdedir. Çok tafsîlâtlı değildir. Zikrullah’ın üzerine kurulu(dur). En önemlisi şudur: Fî sebîlillâh olmanın üzerine kuruludur. Bakın, fî sebîlillâh.
İlk tekkeler, dergâhlar Aşağı Mezopotamya’da kurulmuştur. Yukarı Mezopotamya’da değil. Aşağı Mezopotamya’da beylikler, küçük kralcıklar var ya, onlar tarafından kurulmuştur. Sebep: O topluluğu ellerinin altında tutmak içindir. Çünkü bu Horasan erleri ele avuca sığacak insanlar değildir.
Horasan Erleri — Devletlere Boyun Eğmeyen Ârifler
Horasan erleri birilerinin güdümüne girecek, birilerinin yönetmesine girecek insanlar değildir. Bunlar bildiğiniz ârif-i billâhtır veya ârif-i billâh olma yolundadır. Allâh’ı, Resûlullâh’ı ve imâmların ictihâdından başka bir şey tanımazlar.
O yüzden devletler bunları çok sevmez olmuş. Devlet onları severse devlet pâydâr olur zâten. Ama devletler zulmederse, devletler İslâm çizgisinin dışına çıkarsa, bunlar korkusuz bir şekilde onlara karşı da cephe alırlar. İmâm-ı A‘zam onların bu noktada ictihâd imâmlarıdır. Nasıl Emevîlerin yıkılmasına fetvâ verdiyse, yürürler yollarında. Bu noktada don Kîşot’ça değildir; ama velâkin Kur’ân-Sünnet çizgisinden de tâviz vermezler.
Ehl-i Beyt Yolu — Sulandırılmış Tasavvuru Reddetmek
O yüzden normalde bu Horasan erlerinin en önemli özelliği de bu: Ehl-i Beyt yoludur. Ehl-i Beyt yolu deyince de karıştırıyorlar. İçki içmeyi, ne bileyim, saz çalıp ondan sonra şarap içmeyi Ehl-i Beyt’tik zannediyorlar, sulandırmaya çalışıyorlar. Öyle değildir.
Ehl-i Beyt dediğinde: Kur’ân ve Sünnet sırâtına sımsıkı yapışan, imâmların ictihâdı dâiresinde giden, haksızlıklara karşı kafa kaldıran, haksızlıklar karşısında susmayan, haksızlıklara karşı mücâdele eden bir tavırdır bu. Bunu normalde kendince çürütmeye çalışanlar, kendince sulandırmaya çalışanlar, târih boyunca olmuştur. Onlar Ehl-i Beyt yolu değildir. Onlar Horasânî değildir.
Horasânîliğin Mîzânı — Dilenmemek, Aç Yatıp Tok Görünmek
Horasânî olmak devlete el açmak demek değildir. Horasânî olmak devletten destek görmek demek değildir. Horasânî olmak insanlara nazar dikip el açmak değildir. Horasânî olmak dilenmek değildir. Horasânî olmak aç yatıp, aç yatıp, aç yatıp, yine de açlığını hiç kimseye göstermemektir. Aç yürüyüp tok gibi davranmaktır. Horasânî olmak — odur.
O yüzden bir kimse Horasânî, Ehl-i Beyt’se hiç kimseden hiçbir şey istemez. Bir kimse dînine fî sebîlillâh noktasından bakar. Dîne fî sebîlillâh noktasından bakmıyorsan; bulunduğun tarîkata, bulunduğun şeyhe, ne bileyim, yoluna fî sebîlillâh noktasında bakmıyorsan, senden Horasânîliğin kalmamıştır. Sen de bozulmuşlardan olmuşundur. Sen de bozulmuşlardan olursun.
Devâsâ Binâların Yokluğu — Dilenmeyen Ekol
O yüzden o Horasânî ekol — şimdi herkes böyle şey yapar — devâsâ medreseleri yoktur, devâsâ tekkeleri yoktur, devâsâ toplandıkları yerler yoktur. Yoktur. Çünkü para toplamayı bilmezler, istemeyi bilmezler, dîni istismâr etmeyi bilmezler. Bakın, dîni istismâr etmeyi bilmezler. Allâh için yola düşerler.
Dîni istismâr etmeyi bilmediklerinden, para toplamayı bilmediklerinden dolayı da böyle devâsâ binâları yoktur onların. Bakın, yoktur. Tekrar söylüyorum: Yoktur. Bir yerde devâsâ binâlar varsa, devâsâ câmiler, tekkeler, medreseler varsa, orada dilencilik vardır. Horasânîlikte dilencilik yoktur. Aşağı Mezopotamya’da vardır. Dilenirler, isterler.
Tebük Gazvesi Misâli ve Mehdî Ordusunu Donatma Farz-ı Aynı
Kendilerince de o dilenmeye, istemeye bir kulp buluyorlar. Neymiş de Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri Tebük Gazvesi’ne gidileceği zaman istedi ya, bunların da karşısında devâsâ Bizans ordusu var; istiyorlar bunlar: ‘Hadi siz Bizans’a karşı savaşacaksanız, biz bütün malımızı, mülkümüzü satalım, size verelim.’
Siz hadi İsrâîl’e karşı savaşacaksanız; varsa İsrâîl’e karşı savaşacak bir ordu, biz o orduyu donatmakla mükellefiz, farz-ı ayındır. Farz-ı ayındır. Buyurun. Yıllardan beri diyorum, yazıyorum: ‘Kurun bir tâne Mehdî ordusu.’ diyorum. O Mehdî ordusuna bakmak, Mehdî ordusunu donatmak bütün Müslümanlara farz-ı ayn olur. Buyurun. Boşuna hiç kimse kendi kendine havâcivâ yapmasın.
Müslümânların Parasının Akıbeti — TGRT, Sâmânyolu, Filistin Yardımları
Topluyorlar Müslümânların paralarını. Ondan sonra devâsâ binâlar yapıyorlar, devâsâ câmiler yapıyorlar. Sonra bir düdük; yerler, medreselere el konuluyor, câmilere el konuluyor, hepsine de el konuluyor. Nerede, ne oldu? Ne oldu toplanan paralar? Açık açık konuşuyorum.
Ne oldu? TGRT’yi Müslümânlar kurdu, kapı kapı para topladılar. Bana da geldiler, o yüzden biliyorum. Sattı TGRT’yi, devretti. Kim? Enver Ören’in oğlu Mücâhid. Ne yaptı parasıyla? Gitti, Amerika’dan marketler zinciri aldı. Market almadı, zincir aldı. Hadi bütün Müslümânların parasını verin hadi. Sâmânyolu’nu kurarken de öyle yaptılar. Ne oldu? Devlet el koydu. Ne oldu Müslümânların parası? Söyleyince acı geliyor herkese.
Bir sürü binâlar oldu, devlet el koydu. Ne oldu Müslümânların parası? Filistin’e yardım ediyorsunuz değil mi? Yardım ediliyor. Ne oluyor? Bir sürü yardımlar gidiyor oraya. Hadi Filistin’e yardım edelim. Adam bir gece kalkıyor, bombalıyor. Yerle yeksân ediyor mu? Ediyor. Senin on yıl, yirmi yıl yardım ettiğin paralarla yapılanları İsrâîl yerle yeksân etti mi? Etti. Tonlarca bomba attı mı? Attı. Taş taş üstünde bıraktı mı? Bırakmadı.
İslâm Dünyâsı Liderlerinin Kınama Klâveyesi ve Hâmâs İctihâdı
Nerede İslâm dünyâsının liderleri? Kınayın hadi bakalım daha. Ben de kınıyorum. Oturuyorum Twitter’da, ben de kınıyorum. Ne farkım kaldı benim ‘İslâm dünyâsı’ olarak nitelendirilen liderlerden? Bir de İslâm İşbirliği Teşkilâtı var. Kim İslâm yâ? Hangi devlet başkanı orada toplananların, hangi devlet başkanı Müslümânların temsilcisi olabilir? Hiçbirisi. Ben ciddiyim. Hiçbirisi. Hiçbirisi.
Toplanıyorlar, yemek yiyorlar, dağılıyorlar. Bir de çok üst düzeyden kınıyorlar. Bir tâne mermi atan var mı? Yok. Bir tâne yanlışlıkla bomba atan var mı? Yok. Yanlışlıkla tüküren bile yok. Hattâ fetvâ veriyorlar değil mi: ‘Hamas yanlış yaptı.’ diye? Hamas ne oldu? Fitneci oldu. Bakın, Hamas mı? Fitneci oldu. Ne? Fitneci oldu. Kime karşı? Benî İsrâîl’e karşı, Sıyonistlere karşı. Kafa kaldırınca — haklı, haksız; doğru, yanlış. Bu ayrı bir tartışma. Doğru ictihâd, yanlış ictihâd.
Hanefî Esâsa Göre Yenileceği Belli Savaşa Kalkışılmaz
Bence yanlış ictihâd. Bunu da cesâretle söyleyemez herkes. Hanefî’ye göre doğru bir ictihâd değil Hamas’ın yaptığı. Evet. Bunu ta en baştan da söyledim. Hâtırlıyorsunuz. Başladığı zaman da söyledim bunu. Şimdi de söylüyorum. Doğru ictihâd değil. Ben katılmıyorum o ictihâda.
Çünkü Hanefî’ye göre yenileceğin mutlak olan bir savaşa sen kalkışamazsın. Sen zâyiat vereceksen, zâyiatını düşünürsün. Zâyiat vereceğim belliyse sen kalkışamazsın. Evet. Bu ayrı bir tartışma. Bu ayrı bir tartışma. İyi. Her gün katliâm yapıyor adam. Soykırım yapıyor. Nerede İslâm devletleri teşkilâtı? Nerede Müslümân devletlerin liderleri? Yok. Çünkü o da bir aldatmaca.
Müslümânların Lidersizliği — Siyâsî, Askerî, Dînî, İktisâdî
Nasıl bir aldatmaca? Sen kendi kendine diyorsun ki: ‘Benim başımdaki Müslümân ya, İslâmî bir lider.’ Değil. Biz kimsenin imânını tartışmıyoruz. Ama Müslümânların lideri değil. Bakın, bir devletin başkanı olabilir bir kimse. Müslümânların lideri mi? Bunu tartışmıyor kimse. Müslümânların lideri değil hiçbirisi de.
Ve Müslümânlar gerçek mânâda lidersiz şu anda. Müslümânlar gerçek mânâda lidersiz. Siyâsî, askerî, iktisâdî, kültürel olarak bir liderleri yok. Dînî olarak bir liderleri yok. İslâm dünyâsının — bak tekrar söylüyorum — dînî, askerî, siyâsî, iktisâdî ve kültürel olarak bir liderleri yok. Biz başıboşuz. Müslümân bir kitlenin hakkını-hukûkunu savunacak bir organizasyon yok. Böyle bir şey yok.
Devlet Başkanlarının Câmi Açılışı ve Câhilâne Kabûl Edilen Dînî Liderlik
İslâm dünyâsı başsız. Araplar kendilerince veyâhut da diğer ırklar, başlarında bir devlet var. O devlet başkanı bir Kur’ân-ı Kerîm okursa, bir namaz kılarsa, bir câmi yaptırırsa, o oradaki teba‘a onu dînî bir lider olarak görüyor. Câhilliğinden öyle görüyor. Değil. Değil — bakın.
Zâten Müslümânların aldanması da buradan. Allâh bizi affetsin. Bu dağınıklıkların hepsi de hadîs-i şerîflerde mevcûd. Yorumlayabilene. Hepsi de hadîs-i şerîflerde var. Ama bu fiten hadîsleri hiçbir yerde ders olarak yapılmaz. Fiten hadîslerini ders olarak yapsınlar Türkiye’de — bakın, yapsınlar; ve bu iş savcılığa gitsin, hepsi de içerideler. Yapamazlar.
Atatürk’ün Şemsi Efendi Okulu ve Sabataistler Üzerine Mahkeme
Çok basit. Ben dedim ki: Atatürk, Sabataistlerin gittiği Yunanistan’da, Selanik’te o okula gitti. Oradan mezûn. Geneli Sabataistlerdi o okulun, dedim. Ben savcılığın önünde soluklandım. Açık açık da konuşayım: Hâkim bastı cezâyı, on altı ay bana — bu sözümden dolayı. Bak, bu söz bu.
Adamın Sabataist olduğu torunun tarafından söyleniyor: Ilgaz Zorlu. Siz herkes Ilgaz Zorlu’yu Türk bilirsiniz değil mi? Sabataist. O diyor: ‘Dedem Sabataisttir.’ diyor. Kim? Yunanistan’daki okulun adı neydi? Şemsi Efendi. Adı da Şemsi. Şemsi değil adı. Adı Şemsi değil. Bakın, onlar kimi takip edeceklerini, kimin yakasından tutacaklarını çok iyi bilirler.
Hâlbuki Şemsi Efendi okulunun Sabataist olduğunu cümle âlem biliyor mu? Biliyor. Bütün târihçiler de söylüyor mu? Söylüyor. İnternette her yerde bulabilir misiniz? Bulabilirsiniz. Mustafa Özbağ söyleyince hâkimin önünde alıyor soluğu. Evet.
İtâat Etmeyen Horasân Kolu — Herkes İçin Tehlike
Bundan böyle üzüldü mü, gocundu mu, düşündü mü? Hâ, umrumda değil. Yatılacaksa gider yatarım. Problem değil o. Şey değil ama — onlar kimi yıldıracaklar, kime böyle atacaklar okunu biliyorlar onlar. Bakın, o yüzden o Horasânî kol herkes için tehlikedir. Herkes için tehlikedir.
Sebep: İtâat etmezler, boyun bükmezler. Sebep: Herkesin su yolundan gitmezler. Gitmezler. Öyle olunca da sevilmezler. Meselâ İmâm-ı A‘zam’ın çizgisi İslâm dünyâsında kabûl ediliyormuş gibi görünür. Kabûl edilmez. Bakın, kabûl edilmez. Bizim önümüze neyi koyarlar? İmâm-ı Yûsuf’u koyarlar değil mi? Meselâ Türkiye’deki ibâdetler — genel kanı nedir? İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Yûsuf üzerinden gider. Öyle değil mi?
İmâm-ı A‘zam ile Talebesi İmâm-ı Yûsuf’un Yol Ayrımı
İmâm-ı A‘zam, İmâm-ı Muhammed çizgisinde neden gitmez? Radikal gelir herkese. Bakın, radikal gelir. İmâm-ı Yûsuf ne yapar? Devlet demiş ki: ‘Gel, burada şey ol, Diyânet İşleri Başkanı ol.’ Olmuş. İmâm-ı A‘zam’a demiş: ‘Gel devlete, Diyânet İşleri Başkanı ol.’ O demiş ki: ‘Olmam.’ Olmam deyince kırbaçlanarak ve kuyuda esîr tutularak da şehîd edilmiş.
Enteresan değil mi? Onun çizgisinde kim gidiyor? Serahsî gidiyor. Serahsî kim, biliyor muydu ülkede? Hiç kimse bilmiyordu. Öğretmiyorlardı. Neden? Serahsî de çünkü İmâm-ı A‘zam’ın çizgisinde. Ona demişler: ‘Gel devlete, Diyânet İşleri Başkanı ol.’ ‘Olmam’ demiş. Onu da kuyuya hapsetmişler.
Serahsî’nin el-Mebsût’u — Kuyudan Yazdırılan Otuz Üç Cildlik Hazîne
el-Mebsût’u kuyudan yazdırmış talebelerine. Düşünebiliyor musunuz? Bir kuyu kazdırıyorsunuz devlet olarak; kuyuya atıyorsunuz koca âlimi. Kuyu — bildiğiniz kuyu — orada yiyor, orada içiyor, orada tuvâletini görüyor, orada yaşıyor. Bunu yapan Müslümân. Bunu yapan o günkü devlet sistemi.
Otuz üç cild — Türkçe’ye çevrildi Serahsî. Otuz üç cild hıfzından yazdırıyor onu. Konu konu. Oradan yazdırıyor; kuyudan yazdırıyor. Kim? İmâm-ı A‘zam’ın çizgisinden çünkü. Fıkıhta İmâm-ı A‘zam’ın çizgisi. Sûfîlikte Horasânî çizgi bütün her taraf için tehlikelidir. Ama Mehdiyet bunun üzerine kurulur. Mehdiyet bunun üzerine kurulur.
(Tasrîh: Hâm transkriptte ‘Mevsut’ olarak Whisper’ın bozduğu eser ismi, Şemsü’l-Eimme es-Serahsî hazretlerinin meşhûr Hanefî fıkhı külliyâtı ‘el-Mebsût’ adlı eserine irca‘ edilmiştir.)
Sahte Liderlerin Boyunlarındaki İlmek ve Eski Fıkıh-Tefsîr Tavsiyesi
Bakın, bunu zaman içerisinde göreceksiniz; torunlarınız görecek, sizler göreceksiniz, çocuklarınız görecek. Bu fıkhî kol ile sûfî kol kalacak ayakta. Hepsi bu çizgiyle birbirine görecek. Hepsi de bozulup dağılacak. Çünkü başlarındakilerin hepsi de sahte. Ağır oldu bu ama söylediğim son söz: Sahte. Evet. Evet.
Şu anda İslâm dünyâsında gördüğünüz siyâsî liderler, İmâm-ı A‘zam’ın çizgiyle birbirine göreceksiniz. Evet. İslâm dünyâsında gördüğünüz devlet başkanları, İslâm dünyâsında gördüğünüz cemâat liderleri, hepsinin de, hepsinin de bir açmazları var. Tâbiri câizse boyunlarına ilmek geçirilmiş. Hepsi de sahte. Hiçbirisini de kabûl etmiyorum.
Hiçbirisini de. O yüzden arkadaşlara diyorum ki: ‘Arkadaşlar gidin eski fıkıh kitaplarını okuyun. Gidin eski tefsîrleri okuyun. Hadîsi şerh etmiş — okuma kardeşim. Git, hadîsin metnini oku. Aldanma. Sen kendi kendine aldanırsın hadîs-i şerîfi okurken; isâbet ettiremezsin. İsâbet ettiremezsen bir sevap alırsın; isâbet ettirirsen on sevap alırsın. Hiç olmazsa kendin, kendi başını kendin çekersin.’
Tahrîfâta Uğramış Bir Meal Örneği — ‘Anmak’ ve ‘Zikretmek’
Geçen haftadan örnek gördüm. ‘Allâh’ı zikredin, Allâh da sizi zikretsin.’ Doğru mu? Öyle yazmıyor. ‘Namazla zikredin, O sizi affetsin.’ Onu demiyor. Direkt zikir diyor kardeşim. Ne yuvarlıyorsun lâfı? Ne yuvarlıyorsun âyet-i kerîmeyi? Sen kendi anladığını söylüyorsun. Bana kendi anladığını söyleme.
Âyet-i Kerîme’nin metni ne? ‘Kim Allâh’ı zikrederse Allâh da onu zikreder.’ Âyet-i Kerîme’nin metni bu. Sen neyi yuvarlıyorsun? Yuvarlayacak çünkü. Hoşuna gitmiyor. Çünkü zikrullah’a karşı içinde bir cephe var. Zikrullah’a karşı cephe olunca kalbi kararıyor, gözü kararıyor. Kulağı kabarıyor, kararıyor. İlimden, irfândan bir şey almıyor. Taş oluyor.
Zikrullah’a Cephe Alanın Kalbinin Mühürlenmesi
Sen zikrullah’a karşıysan senin kalbine bir rahmet inmez. Senin kalbine bir incelik girmez. Senin kalbin dînin inceliklerini bilmez ve öğrenmez. O kalbine gelmez. Sen zikrullah’a karşı ol; kâfir olarak ölürsün bu dünyâdan. Geçer gidersin. Değmez dünyâ hayâtı kâfir olarak göçüp gitmene.
Ama karşı gelecek. Neden? Ağababaları karşı geliyor çünkü. Neden? Onlar — zikrullah yapanın kalbi incelikleri tatarsa, kalbi onların ferâset nûruyla nûrlanırsa, onun dediğini dinlemezsin. Allâh’ı dinlersin. Senin kalbinde ferâset nûru — öyle bilgisayar gibi değil o. Senin kalbine gelir o zikrullah yaptığında. Dersin ki: ‘Bu boş konuşuyor.’ Boş konuşuyor dersin. Kalbinden patlar o senin. Sen kapılıp gitmezsin ona.
Allâh’ın Zikrettiği Kul Sapkınlığa Düşmez
Bakın, kapılıp gidenler, yolları yanlış olanlar zikrullah yapmayanlardır. Gerçekten bir kimse Allâh’ı zikretse, gerçekten, gerçek mânâda Allâh’ı zikretse, Allâh da onu zikredecek. Allâh’ın zikrettiği bir şahıs sapkınlığa gidemez. Bakın, yol çok açık. Bakın, yol çok açık.
Şimdi Horasan’dan lâf açıldı. Horasânî dergâh sistemi. Horasânî dergâh sistemi, Horasânî eğitim sistemi zikrullah’ın üzerine oturur. Bakın, zikrullah’ın üzerine oturur. Horasânî eğitim sistemi zikrullah’ın üzerine yürür. Zikrullah; otururlar zikrullah, kalkarlar zikrullah. Horasânî sistem budur.
Mürâ‘î ve Mecnûn Denilse de Zikre Devâm Hadîsi
Alay ederler, dalga geçerler — ama hadîs-i şerîfte var ya: ‘Veyâ siz gösteriş yapıyorsunuz’ derler — hadîs-i şerîfte de var. ‘Onlar diyor, bunlar mürâ‘îdir’ derler. Gösteriş yapıyor; mürâ‘î o. ‘Siz Allâh’ı öyle zikredin ki, dışarıdan görenler bunlar mürâ‘îdir; gösteriş yapıyor desinler. Siz Allâh’ı öyle zikredin ki, dışarıdan görenler bunlar deli olmuş desinler.’
Senin öyle diyeceğini bin dört yüz yıl önce Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri bize söyledi. ‘Senin kalbin kararmış, senin kalbi münâfık kalbi olmuş. Senin kalbin imân etmiş gibi görünen kâfir kalbi olmuş.’ Senin böyle söyleyeceğini Allâh Resûlü bin dört yüz yıl önce söylemiş bunu. Sen öyle diyeceksin. Sen diyeceksin ki ‘Bunlar deli gibi kafa sallıyor.’ Sen diyeceksin ki ‘Bunlar böyle değil.’
‘İlim Lâzım’ Diyenlere Karşı Günlük Hayâttaki Hak-Bâtıl Mîzânı
Ve hattâ şöyle diyecek: ‘İlim de lâzım.’ Senin ilimden anladığın ne? İlimden anladığın ne? Söyle bana ‘İlim de lâzım’ derken — beyninin arkasını dök ortaya. Dilinde sakladığını dök ortaya. İlimden anladığın ne senin? Söyle bana.
Biz tefsîr hocası mı olacağız? Biz hadîs hâfızı mı olacağız? Biz fıkıh hâfızı mı olacağız? Bizim günlük hayâtımızda doğruyu yanlıştan ayırt edecek kadar ilim hamdolsun. Okumasak dahî Allâh kalbimize lütfediyor. Sana ne lütfedecek? Sana ne lütfedecek? Ama yok — onun kendince sardığı şey şu: ‘Sen zikrullah halakasına oturma. Sen bir üstâda bağlanma. Sen böyle şeylere gitme. Ya geliver Ayvâz’ım, gidiver Tingoz’um — böyle bir cemâat bul, böyle bir topluluk bul. Para toplasınlar, paranı yesinler, zamânını yesinler.’
Sarık Cübbe ile Siyâsî Pazarlık ve İngiltere’den Gelen Emir
Ondan sonra da toplanıp seçim zamânı melemen bardağı gibi kocaman sarıklarıyla, cübbelerle otursunlar. İngiltere’den gelsin bir emir: ‘Biz filânca parti oylarımızı açacağız’ diye açıklama yapsınlar. Yazıklar olsun size. Sizin ilminize de yazıklar olsun. İrfânınıza da yazıklar olsun. Yazıklar olsun size. Buysa sizin ilminiz, irfânınız — ben istemiyorum bu ilmi, irfânı. Ben istemiyorum onu.
Neden? Cenâb-ı Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin hadîs-i şerîfi muhteşem: ‘Müftüler sana fetvâ verse de kalbine sor.’ Âyet-i kerîme muhteşem: ‘Siz bilemediklerinizi, anlayamadıklarınızı, idrâk edemediklerinizi zikir ehline sorun.’ O zikir ehli ki kalbine ilhâm gelir. O zikir ehli ki adımlarını Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin adımlarını tâkip ederekten atar. O zikir ehli ki tefekkürünü Kur’ân ışığında yapar.
Kur’ân’ı Hıncırlarından Aşağı İnmeyen Hâfızlar Hadîsi
Sen oturursun, hâfız olursun, doğru — alkışlarım seni. Ama Kur’ân’ın nûru yoktur sende. Hadîs-i şerîf: ‘Âhir zamanda öyle insanlar çıkacak, Kur’ân-ı Kerîm’i çok güzel okuyacaklar. Ama hıncırlarından aşağı inmeyecek Kur’ân.’ diyor. ‘Hıncır’ dedi, şurası: ‘Buradan aşağı inmeyecek.’ diyor.
Sen o hâfızlardansın. Sebep? Çünkü hâfızlığını paraya değiştin. Çünkü hâfızlığını makâma değiştin. Çünkü hâfızlığını sen dünyâya değiştin. Hâfızlığını sen makâma, mevkiye değiştin. İnmeyecek hıncırından aşağı. İnmeyecek. Böyle inmeyen hâfızlar var. Allâh bize selâmetle ders versin. Evet.
On Dördüncü Nasîhat — Ankebût Sûresi 45. Âyet-i Kerîme
On dördüncü nasîhat demişiz başlığa. Ankebût, âyet 45. Eûzü billâhi mineş-şeytânir-racîm. Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm: ‘Utlü mâ ûhiye ileyke mine’l-kitâbi ve ekımi’s-salâh. İnne’s-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-münker. Ve le-zikrullâhi ekber. Va’llâhu ya‘lemu mâ tasna‘ûn.’ Sadeka’llâhu’l-Azîm. Ankebût, âyet 45.
‘Sana kitaptan vahyolunanı oku. Namaz kıl. Namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek ise muhakkak ki en büyüktür. Ve Allâh yaptıklarınızı bilir.’
(Whisper tasrîhi: Hâm transkriptteki ‘ütlüm mâ uhiye ileyke minel kitâbi ve agimil salâb / innâ salâta tenhâ anil fahşâi vel münker / ve lâ zikrullâhi ekmeb / ve Allahü teâlâ nefes alır’ ibâresi, Ankebût sûresi 45. âyetinin sahîh tilâveti olan ‘Utlü mâ ûhiye ileyke mine’l-kitâbi ve ekımi’s-salâh, inne’s-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-münker, ve le-zikrullâhi ekber, va’llâhu ya‘lemu mâ tasna‘ûn’ şekline irca‘ edilmiştir.)
Bakara Mukâbil Âyeti ve En Büyük İş Olan Zikrullah
Geçen hafta Bakara’dan buna benzer bir âyet-i kerîme vardı. Orada Bakara’da mâlum diyordu ki: ‘Kim Allâh’ı zikrederse Allâh onu zikreder.’ Bu Ankebût 45 — bu âyet-i kerîme ile eşdeğerde olan bir âyet-i kerîme. ‘Allâh’ı zikretmek muhakkak ki en büyük iştir.’ Bu âyet-i kerîmeydi.
Komple bu — normalde bütün baktıklarında bâzı meallerde, sen — Allâh’ı zikretmek — parantez açmış oraya, ‘Namaz kılmak en büyük zikirdir’ demiş. Parantez açmış oraya, parantez kapatmış. Tabiî bir de bu meallerde ‘Allâh’ı anmak’ olarak yapıyorlar. Anmak — zikretmek değil. Orada da gizli bir oyun var.
‘Anmak’ Tahrîfâtının Gizli Oyunu
Zikretmek deyince o oyun bozuluyor. Anmak deyince — ‘anmak’ her türlü şeye gelir. İşte bir kimse ‘10 Kasım Atatürk’ü anma programı.’ Anma. Veyâ da ‘Allâh’ı anma.’ Sen namaz kıl, andın sayılır. Oruç tut, andın sayılır. Yâ zikretmek — yâ, o mânâda değil o.
Bunu böyle bu son dönem tefsîrcileri ve son dönem meâlcileri bunu ‘anmak’ ve anarken de parantez içerisinde İslâm’ın ibâdetleriyle alâkalı ibâreleri koyuyorlar; direkt zikrullah değil. Direkt Allâh’ın zâtını veyâ sıfâtsal tecellîyâtını veyâ sıfâtlarını zikretmek olarak değil. ‘Anmak’; sen namaz kılarak da anarsın.
Horoz, Balık, Ayakkabı — Sulandırma ve Bidâ‘ Misalleri
Veyâ da hani bir ara çıktıydı ya: ‘Horozdan da kurban olur.’ diye. ‘Sen horozdan da kurban kesersin Allâh’ı anmış olursun.’ Veyâ sonra işi daha da abarttı: ‘Balıktan da kurban olur’ dedi. İşi daha da abarttı. Bir tâne de ayakkabı koydu masanın üzerine: ‘Ayakkabıdan da anmış olursun’ dedi. ‘Kurban oluyor çünkü o da.’ Bunun gibi sulandırma. Bunun gibi böyle mes’elenin gerçeğinden uzaklaştırma çabaları var.
Bu komple İslâm dünyâsında var. Bakın, normalde sûfî akımlarına İslâm dünyâsında hep karşı gelinmiştir. Gidin Suûd’a. Suûd’da sûfî akımlar karşı görülür. ‘Bidat’ denilir. Örneğin Allâh’u diye oturup zikretmeyi dahi bidat görürler. Hâlbuki bir sürü hadîs-i şerîf var değil mi? Onlar için bu bidat.
Vehhâbî Zihniyetinin İslâm Dünyâsına Virüs Gibi Bulaşması
Aynı şekilde bu Suûd, Vehhâbî ahlaksızlığı bütün İslâm dünyâsında virüs gibi bulaşmış vaziyette. Böyle sûfîlere karşı, Allâh’ı zikredenlere karşı böyle bir cephe oluşturuyorlar. Bu cepheyi özellikle oluşturuyorlar. Bu cepheyi devletler eliyle oluşturuyorlar. Bu cepheyi cemâatler eliyle oluşturuyorlar.
Cemâatler — bu cepheyi değişik tarîkat adı altında, tarîkat adı altında, masonik zihniyetli tarîkat ve cemâatler adı altında bunu normalde oluşturuyorlar. Sen onu normal bir tarîkat zannediyorsun; o masonik bir toplantı, Sabataistçi bir toplantı var orada. Sen onu masonik veyâ Sabataistle alâkalı olduğunu görmüyorsun.
Sahte Tarîkatların Raks ve A-U Sesleriyle Hakîkî Zikri Karalama Oyunu
Onlar da böyle kadın-erkek karışık zikir yapıyorlar. ‘A-U’ diye sesler çıkarıyorlar veyâ raks eder gibi zikrullah’lar yapıyorlar; ve onları örnek gösterir. Öbür günlerde diyor ki ‘Siz böylesiniz, bid‘at ehlisiniz’ diyor. O çıkarılanlar da hususî, bozmak için özel tasarlanmış.
Ne zaman anladık biz Kalkancı’nın 28 Şubâtçılar tarafından özel tasarlandığını? On yıl sonra anladık. On yıl sonra anladık. Neydi? Emine miydi o şey? Fadime Şahin’i — on yıl sonra anladık biz. Düzmeci olduğunu. Bakın, on yıl sonra, on beş yıl sonra anladık. Bizdeki gerçekler ve hakîkatler on-on beş, yirmi yıl, otuz yıl sonra anlaşılıyor. Çünkü sistem bunların üzerini örtüyor, saklıyor. Sistemin çocukları onlar çünkü. Sistemin organize ettiği şeyler.
Mevlevî Müzesi — Tekke-Zâviye Kapatılırken Bağışlanan İstisnâ
Kendilerince böyle organizasyonlar yapıyorlar. Meselâ tekke ve zâviyeler kapanmış ama Mevlevîlere dokunmamışlar. Ne yapmışlar? Şey adı altında — târihî eserlerin bulunduğu müze altında — açmışlar tekrar. Ne yapmışlar? Semâ‘ya devâm etmişler orada. Dîni öğretmişler mi? Hayır. Kur’ân-Sünnet’i öğretmişler mi? Hayır.
Neden karşılar bize? Biz Kur’ân-Sünnet’i öğretiyoruz. Kur’ân-Sünnet’i öğretmezsen, dön Allâh dön. Sana kimse bir şey demez. Kur’ân-Sünnet’i öğretiyorsan, sana bir şeyler derler. Bakın, sebep — seni Mevlevîden bile saymazlar. Kim saymıyor? İngiliz casûsu dedenin torunları saymıyor. Kim saymıyor Mevlevîden seni? Merkezi Londra’da bulunan dünyâ Mevlevîler vakfının elemânları saymıyor seni. Kimler saymıyor?
Kraliçeye Bağlı Mason Şebekesi ve Allâh’ı Zikrin Reddi
Onlar saymıyor. Sebep? Çünkü sen Mason değilsin. Neden? Sen çünkü Kraliçe’ye bağlı değilsin. Bu Kraliçe’ye bağlı olan, Sıyâye’ye bağlı olan, Mossad’a bağlı olan cemâat ve tarîkatlar Allâh’ı zikir olarak nitelendirmezler bunu.
Altını çizerekten söylüyorum: Buralara kendi beynini, kalbini peşkeş çeken âlim müsveddeleri Allâh’ı zikir olarak nitelendirmezler bunu. Ben yıllardan beri bunu ince araştıraraktan geliyorum. Bir kimse veyâ bir topluluk Allâh’ı zikre karşı geliyorsa, böyle toplulukta zikir olmaz.
Yirmi Dokuzuncu Mektûb, Dokuzuncu Kısım, Sekizinci Telvîh’in Kaldırılması
Hattâ bir ara Bediüzzaman Saîd Nursî Hazretleri’nin mahkemede söylediği sözü delil edip zikrullah yapan tarîkatlara — ‘Zaman tarîkat zamanı değil, zaman îmânı kurtarma zamanıdır’ — tarîkatların üzerine yürüdüler. Orada Yirmi Dokuzuncu Mektûb, Dokuzuncu Kısım, Sekizinci Telvîh’i hattâ bâzı Mektûbât’lardan kaldırdılar.
Bir kardeş gösterdi bana: ‘Bak’ dedi, ‘Mektûbât’ta Yirmi Dokuzuncu Mektûb, Dokuzuncu Kısım, Sekizinci Telvîh kaldırılmış — neden? Zamanı değilmiş onun.’ Ahlâksız! Bediüzzaman Saîd Nursî Hazretleri onu oraya koymuş, onu oraya yazmış. Sen onun ilmini neden saklıyorsun? Sen kimsin de o Mektûbât’ın o kısmının zamânı olmadığına hükmedeceksin? İngiliz soytarısı çünkü. İngiliz soytarısı.
Bediüzzaman’ın Yayınlanmayan Mektupları ve ‘Ağabey’ Engellemesi
Daha yayınlanmayan mektupları var Bediüzzaman Saîd Nursî Hazretleri’nin. Yayınlanmayan sözleri var daha; yayınlanmayan risâleleri var. Niçin yayınlamıyorsunuz? Kimden emir aldınız? Kim size ‘Yayınlamayın’ dedi? ‘Ağabeyler böyle hükmetti.’ Kim bu ağabeyler yâ? Bediüzzaman Saîd Nursî Hazretleri’nin üzerinden hüküm verecek kim bu ağabeyler?
Kimse sormaz. Çünkü zikrullah düşmanlığının üzerine kuruludur her şey. Çünkü bir kimse, bir gerçek noktada bir mânevî üstâda intisâb ederse, onun başka bir yere intisâblığı kalmaz çünkü.
Bütün Partilerin Tasavvufa Karşıtlığı ve Diyârbakır Mücâhidi
Refah Partisi de karşıdır tabiî. Millî Selâmet de karşıdır tasavvufa, sûfîliğe. AK Parti de karşıdır. CHP de Alevîlerin dışında sûfîlik tanımaz. Onlar da karşıdır. CHP de karşıdır. MHP de karşıdır. İYİ Parti zâten karşıdır.
Bakın, bütün ülkede şimdi adamın birisi gitmiş, dokuz tâne suçtan aranan bir kimse — o Diyârbakırlı, o meczûb — o adam. Gerçekten meczûb, Allâh dostu o. Gitmiş, onu şehîd etti, öldürdü. Hemen tarîkatlar attılar lâfı. Değil mi? Dediler ki: ‘O, tarîkatlar aleyhine lâf söylediydi. O yüzden ehl-i tarîkatçıların işidir.’ dediler. Bakın, bunlar büyük oyun. Küçükmüş gibi görünüyor bize. Allâh bizi affetsin.
Âyet-i Kerîme’deki Zikrullah’ın En Büyük Yapılması Gereken İş Oluşu
O yüzden âyet-i kerîmede zikrullah geçiyor. ‘Allâh’ı zikir en büyük iştir.’ ‘Kur’ân’ı oku. Sana vahyolanları oku. Oku.’ Kur’ân okumayı hepimiz kabûl ediyoruz. Ve hepimiz Kur’ân-ı Kerîm okumasını bilmeliyiz. Ve okumalıyız.
Namaz zâten olmazsa olmazdır ibâdet olarak. Ama o nasıl namaz? Orada ‘hayâsızlık’ olarak Türkçe’ye çevriliyor — fahşâ geçiyor değil mi? Fahşâ. Seni fahşiyâttan uzaklaştıracak. Öbür tarafta hayâsızlıktan sonra ne diyor? ‘Kötülük’ olarak Türkçe’ye geçiyor. Münker diyor değil mi orada? Münker karşılığı ‘kötülük’ demek değil sâdece. Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki her şey. Fahşâ — Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki her şey.
Münker ve Fahşâ’nın Hakîkati ve Namazın Koruyuculuğu
Namaz seni Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki her şeyden korumalı. Namaz seni her türlü fahşiyâttan korumalı. Ama bunlar koruyabilir mi? Kur’ân da korumalı. Ama bunların içerisinde seni koruyacak olan en yüce, en yüksek olan şey: Allâh’ı zikretmek’tir.
Sen Allâh’ı zikretmezsen kalbin incelmez. Sen Allâh’ı zikretmezsen kalbin doğruyu görmez. Sen Allâh’ı zikretmezsen kalbin istikâmet bulmaz. Sen Allâh’ı zikretmezsen sen namazdan tat almazsın. Namaz senin mi‘râcın olmaz. Sen Allâh’ı zikretmezsen Kur’ân senin hıncırından aşağı inmez.
Zikirsiz Kalbin Taşlaşması ve Mânevî Yol Alamamak
Sen Allâh’ı zikretmezsen aslâ ve aslâ mânevî olarak yol alamazsın. Sen Allâh’ı zikretmezsen neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilemezsin. Sen Allâh’ı zikretmezsen aslâ ve aslâ Allâh seni korumaz. Sen Allâh’ı zikretmezsen Allâh seni muhâfazasına almaz. Sen Allâh’ı zikretmezsen kurumuş meyveci gibi olursun.
Sen Allâh’ı zikretmezsen — zikrullah dilden kalbe inmezse — senin kalbinde nûr perdeleri açılmaz. Sen Allâh’ı zikretmezsen, sen o nûr perdeleri açılmadığı için, ne yazık ki hakîkatin hakîkatine ulaşamazsın. Senin kurtuluşun ve seni mânevî olarak yol aldıracak en mühim ibâdetlerden birisi Allâh’ı zikretmektir. Ve senin kurtuluşun ancak Allâh’ı zikretmededir. Sen Allâh’ı zikretmekle hemhâl olmazsan, sen kurtuluşa eremezsin.
Zikrullah’a Düşmanlık — Mühürlü Kalp ve Kâfir Akıbeti
Hattâ zikrullah’a düşman olursan kâfirin tâ kendisisin. Aslâ ve aslâ kurtuluş ümîdin ve umudun da yok. Sen zikrullah’a düşman olursan, sen zikredenlere düşman olursan, senin kurtuluşun yok. Senin kalbin mühürlenir, kararır, kaskatı bir şekilde gidersin.
Sen Allâh’ı zikretmezsen taştan bir farkın olmaz. Taş — bildiğiniz taş — olursun. Kalbiniz taşlaşır. Sen Allâh’ı zikretmezsen kalbin taşlaştığı için aslâ Cenâb-ı Hak oraya tecellî etmez. Allâh’ı zikretmek en büyük iş çünkü. O zikrullah dilde ve kalpte oluşacak. Sûfî kardeşler, Allâh’ı zikredeceksiniz. Sûfîlik Allâh’ı zikir üzerine kuruludur. Horasânî bir yol Allâh’ı zikir üzerine kurulur.
Cemâatle Zikrullah’tan Geri Durmamak — Bahaneleri Tanımayan Kâide
Sen zikrullah’tan geri durmayacaksın. Sen cemâatle olan zikrullah’tan geri durmayacaksın. ‘Yok işin vardı, yok aşın vardı, yok eşin vardı, yok çocuğum hastaydı, yok şuyum vardı, buyum vardı’ demeyeceksin. Cemâatle olan zikrullah’a sürüne sürüne de geleceksin.
Cemâatle olan zikrullah’a sürüne sürüne de olsa geleceksin. Cemâatle olan zikrullah’a hasta dahî olsan geleceksin ki: ‘Gelin beni sarın sarmalayın, zikrullah’a götürün. Ben öleceksem orada öleyim’ diyeceksin. Zikrullah halakasından aslâ geri durmayacaksın eğer ki sen sûfî bir yoldaysan.
Başına taş da vursalar burada, ‘Öteye git’ deseler, çivi de çaksalar beynine, diyeceksin ki: ‘Ben zikrullah halakasından ayrılmayacağım.’ Ve ayrılmamak için de duâ edeceksin. Diyeceksin ki: ‘Yâ Rabbi, benim mânevî nasîbimi, rızkımı zikrullahında eyle. Zikrullah halakasında eyle. Son nefesime kadar beni zikirle ve zikrullah halakasında hemhâl eyle.’ Âmîn.
Zikrullah Halakasının Sütü-Kanı Tasfiye Edici Sıfatı
Bunun için duâ edeceksin ve şuna inanırım yıllardan beri: Zikrullah halakasında bir kimsenin sütü bozuksa sütü temizlenir, kanı bozuksa kanı temizlenir. Yeter ki o kimse zikrullah halakasında dursun. Zikrullah halakasında durmak bu kadar kıymetli, bu kadar değerlidir. Bu kadar kıymetli, bu kadar değerlidir.
Şöyle düşünme: ‘Benim günâhım affolur mu, affolmaz mı? Ben buraya lâyık mıyım, değil miyim? Ben şöyle miyim, ben böyle miyim?’ Bu şeytânın oyunudur. Ne günâh işlediysen gel, tövbe et, zikrullah halakasına otur. Nerede ne halt yediysen yedin — tövbe et, gel zikrullah halakasına otur ve oradan ayrılmamanın yolunu bul. Oranın âdâbına, erkânına, oranın istikâmetine uy.
Horasânî Yapıya Uymayanın Kendini Dışarıda Görmesi
O Horasânî yapıya uy. Uymazsan orası temiz bir yerdir, kendini dışarıda görsün. Uymazsan orası temizlenenlerin yeridir, kendini dışarıda görsün. Bunun otuz beş yıllık sûfî hayâtımda çok örnekleri var.
Görmezler dersin, bilmezler dersin, ‘Ayakta uyuttum’ zannedersin — öyle değildir. Bir gün kendini dışarıda görürsün. Ve dışarıdayken de kendini haklı görürsün. Dersin ki: ‘Ben haklıyım.’ Nice haklı olanları gördüm ben otuz beş yıl içerisinde. Sakın nefsine uyma. Tekrar söylüyorum.
Pazarda İyisini Seçmek — Allâh’ın Zikir Halakasına Oturanı Seçmesi
Allâh’ı zikredenleri ve o zikrullah yapılan cemâati Allâh seçmiştir. Senin seçilip seçilmediğin son nefesinde belli olur. Son nefesine kadar zikrullah halakasındaysan, sen de seçilmişlerdensindir. Son nefesine kadar.
Bir gittiniz pazara — öyle değil mi? Seçmek serbest dedi. Seçmek serbest dedi. Var mı elmanın kötüsünü alan? Var mı armudun kötüsünü alan? Var mı domatesin kötüsünü alan? Gittiniz pazardan meyve alıyorsunuz, sebze alıyorsunuz. Var mı kötü alan? Yok. Seçmek serbest olunca her şeyin iyisini seçiyorsunuz değil mi?
Kıymetli kardeşim: Sen her şeyin iyisini seçmesini biliyorsun da hâşâ Allâh bilmiyor mu? En büyük işine en güzelini seçer. Ne seçer? Onda liyâkatsızlık yoktur. Sen bir yere gireceksin torpille girersin. Oradan buradan torpil bulacağım, da belediyeden, oradan buradan devletten bir yerlerden bir şey bulacağım, bir yere gireceğim diye bakarsın. Onlar seçmezler. Onlar liyâkat aramazlar. O yüzden iki yakaları bir araya gelmiyor. Onlar kendileri gibi seçerler.
Allâh’ın Kendine Benzeyeni Seçmesi ve Derviş Hakkına Riâyetin Önemi
Herkes seçerken — dikkat edin bu sözlerime — herkes seçerken kendisi gibi olanı seçer. Kendine benzeyeni seçer. Herkes seçerken kendine benzeyeni seçer. Kendisi gibi olanı seçer. Allâh da seçerken kendisine benzeyeni seçer. Kendisi gibi olanı seçer.
O yüzden bir dervîşin gönlünü kırarsan sen gidersin. Bir dervîşi incitirsen sen gidersin. Bir dervîşin hakkına-hukûkuna riâyet etmezsen sen gidersin. O kalır. Sen gidersin. O kalır. O kalır. Sen gidersin. Birine zulmettin bir dervîşe — sen gidersin. Sebep? Sen seçilmişe zulmettin çünkü. Sen seçilmişin ayağına bastın. Senin duruşun yoktur orada. Ya tövbe edip, helâllık alıp gönlünü alacaksın. Yâ da sen yolcusun. Sebep? Nasıl insanlar elmanın, armudun, domatesin — yiyeceği bir şeyin iyisini seçiyorsa, Allâh da zikrullah halakasına oturacak olanları seçer. Sen zikrullah halakasında oturduğuna âhiretten hamd et.
Hadîs-i Kudsî — Zikir Meclisinin Yüceliği ve Temâşâ İçin Geleninin Affı
Ne dedi Hadîs-i Kudsî’de? Orada birisi temâşâ için gelmişti. Orayı seyretmeye geldi. Veyâ bir işi vardı da o işini görmek için oraya geldi. Hadîs-i Kudsî’de ne diyor Cenâb-ı Hak? ‘Orası öyle bir yüce meclistir ki orada bulunanları ayırmak Allâh’ın şânına yakışmaz.’
Gelip geçeni dahî orada — bir günlük gelmiş. Vardır ya, kardeşler getirirler böyle: ‘Gel yâ, bu akşam zikrullah var’. O da nazlana nazlana, niyâzlana niyâzlana gelir ya. ‘Yâ geleyim mi, gelmeyeyim mi? Başıma bir şey mi gelecek? Yâ bugün de internette dinledim. Ondan sonra yeni Fetö’ler oluşmasın. Yeni Fetö’cüler oluşmasın.’ Öyle yâ. Bir sürü bu tarîkatlara, cemâatlere de lâf söylüyorlar. ‘Ben oraya gideyim mi, gitmeyeyim mi?’ tereddüde de gelir yâ.
Bakın, söz şu: Orası öyle yüce bir meclistir ki — bakın, zikrullah yapılan topluluğa diyor — orası öyle yüce bir meclistir ki orada bulunanları ayırmak Allâh’ın şânına yakışmaz. Allâh’ın şânına yakışmaz. O gün o; birisi karga-tulumba getirmiş onu işte. Ama diyor ki ‘Ayırmak Allâh’ın şânına yakışmaz.’ Onda ne oluyor? ‘Onu da affettim’ diyor.
İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in Naklettiği Müjde — Geçmiş Günâhların Affı
Hattâ hadîs-i şerîfte İmâm-ı Ahmed bin Hanbel naklediyor. Ne diyor? ‘Geçmiş günâhları da affolunur.’ Geçmiş günâhları affolunur. Nerede? Cemâatle olan zikrullah’ta.
O yüzden kıymetli kardeşler: Allâh’ı zikretmekten geri durmak yok. Cemâatle zikrullah etmekten geri durmak yok. Zorlanabilirsiniz. Sıkıntıya uğrayabilirsiniz. Problem yaşayabilirsiniz. Yaşayabilirsiniz. Nefsiniz ağır gelebilir. Gelebilir. ‘Bu çocuk mu bize zikrullah yaptıracak? Bu adam mı bize zikrullah yaptıracak?’ — yâ birisinin dediği gibi: ‘Hâlâ da Murtazâ orada koltukta mı oturuyor? Ben Murtazâ’nın milletin dervîşliğinden ettim, o koltukta oturarak.’ Normalde şimdi bunu söyler insan nefsi.
Halakada Sebât Etmek — Silindir Gibi Geçilse de Atılmamak
Yok! Sen oturacaksın orada. Sen duracaksın. Senin üzerinden silindir gibi geçseler merak etme; sen atılmazsın. Senin üzerinden silindir gibi geçen atılır. Tövbe etmez, geri dönmezse bir gün onun kulağından tutulur.
Zikrullah halakasında olan zulüm aslâ tövbe edilip af dilenmedikçe oradan silinmez. Bunu unutmayın. O yüzden kimse kimseye zulmetmesin. Kimse kimseye haksızlık yapmasın. Herkes birbirine hürmet etsin, hizmet etsin. Hürmet etsin, hizmet etsin. Kimseye tepeden bakma. O Allâh’ın ‘en büyük iş’ dediği en büyük iş, o işi yapıyor. Tepeden bakma.
Eşlerine ve Çocuklarına Zikrullah Yolunu Açan Babalara/Annelere Hitâb
Eşleriniz zikrullah’a — erkeklere söylüyorum — eşleriniz zikrullah’a gidecekse onlara müsâade edin. Onlara yardımcı olun. Hizmet edin. Engel olmaya çalışmayın. Engeli siz yersiniz. Çocuklarınız zikrullah’a gidecek; hizmet edin. Engel olmayın. Çocuklarınız zikrullah halakasında yetişsin.
Kadınlara sözüm: Dervîş, dervîş değil — eşleriniz zikrullah’a mı gidiyor? Destek olun, gönderin. Ancak kalbi orada incelecek. Orada merhamet bulacak. Orada o kimse yumuşayacak. Yoksa herkesin imtihânı çok şedîd olacak. Herkesin imtihânı çok ağır olacak.
Ve böyle bir zamanda — âhir zamânın son diliminde — her şeyin paraya pula, makâma mevkîye, gösterişe, şuna buna, şata pata çevrildiği bir zamanda — Allâh için Allâh’ı zikredin. Allâh için Allâh’ı sevin. Allâh için Allâh yolunda yürüyün. Bakın, Allâh için Allâh yolunda yürüyün. Kendinizi bu noktada böyle sâbitleyin. Bunun dışında bir şey düşünmeyin. Bunun dışında bir şey yapmayın. Ve ümit etmiyorum — inanıyorum buna. İnanıyorum. Cenâb-ı Hak o Arş-ı A‘lâ’nın gölgesinde bizleri gölgelendirecek. Âmîn.
Muâviye’nin Mescidde Halakaya Rastlaması Hadîsi
Bir sürü bir şeyler yazmıştım buraya. Hiçbirisini okuyamadım. Ama bir şeyi okuyacağım. Müsâadenizle inşâAllâh.
Muâviye mescidde bir halakaya uğradı. Ve sordu: ‘Sizi buraya oturtan nedir?’ Onlar dediler ki: ‘Allâh’ı zikretmek için oturduk.’ ‘Allâh sizi buraya ancak bunun için mi oturttu?’ ‘Evet, Allâh bizi buraya ancak bunun için oturttu.’ dediler. Bunun üzerine Muâviye şöyle dedi: ‘Ben sizi töhmet altında bırakarak yemîn ettirmeyeceğim. Sahâbe içinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den en az hadîs rivâyet eden benim.’
Resûlullâh sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Halakaya Sorduğu — Cebrâîl’in Beşâreti
‘Bir gün Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ashâbından bir halakaya çıkıp sordu — Allâh Resûlü halakaya da oturanları soruyor — ‘Sizi burada oturtan nedir?’ ‘Biz burada Allâh’ı zikretmek için oturduk. Bizi İslâm ile müşerref kıldığı için ve bize böylesine büyük bir lütufta bulunduğu için O’na hamd ediyoruz.’ dediler. ‘Allâh sizi buraya sâdece bunun için mi oturttu?’ ‘Evet, Allâh bizi ancak bunun için oturttu. Başka bir gâyemiz yoktur.’ dediler.
Bunun üzerine Allâh Resûlü buyurdu ki: ‘Size inanıyorum, ittihâm edip size yemîn ettirmeyeceğim. Lâkin bana Cebrâîl gelip Allâh’ın meleklere karşı sizinle iftihâr ettiğini bildirdi.’ Bu kadar. Demek ki biz zikrullah halakasında oturup da fî sebîlillâh Allâh’ı zikretmek için oturursak, o zaman bizim durumumuz farklı bir noktaya gitti.
Amr b. Abese Hadîsi — Peygamberlerin ve Şehîdlerin İmrendiği Zâkirler
Bir hadîs-i şerîf daha. Amr b. Abese radıyallâhu anh’tan naklediyor Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den. et-Terğîb ve’t-Terhîb’de geçiyor bu hadîs-i şerîf:
‘Allâh’ın lütuf ve rahmetine yaklaştırdığı — iki elini sağa yönelterek — bir takım insanlar vardır ki, bunlar peygamberler de değildir, şehîd de değildirler. Yüzlerinin parıltısı kendilerine bakanların gözlerini kamaştırır. Allâh’a olan yakınlıklarından dolayı peygamberler ve şehîdler kendilerine imrenirler.’ ‘Ey Allâh’ın Resûlü, onlar kimlerdir?’ denildi. Peygamberimiz: ‘Onlar çeşitli kabîlelerden Allâh’ı zikretmek için toplanmış olan kimselerdir.’
Sözün Güzelini Seçmek — Lâ İlâhe İllâ’llâh Kal‘ası
‘Hurma yiyenin hurmasının iyisini seçtiği gibi, onlar da sözün güzelini seçerler.’ Demek ki fî sebîlillâh, değişik kabîlelerden toplanıp Allâh için Allâh’ı zikredenler — hurma yiyenlerin hurmayı seçtiği gibi onlar da ne yapıyorlarmış? Sözün güzelini seçiyorlarmış.
Sözün güzeli ne? Lâ ilâhe illâ’llâh. Kim Lâ ilâhe illâ’llâh derse — hadîs-i kudsî — ‘Tevhîd benim kal‘amdır. Kim bunu söylerse benim kal‘ama sığınmıştır. Kim bunu söylerse benim kal‘ama sığınmıştır.’ Biz tevhîd ederekten Allâh’ın kal‘asında durmaya gayret edelim. Haklarınızı helâl edin. Bizden yana da helâl olsun inşâAllâh.
Elâzığ’dan Selâm ve Dokuz Aylık Çocuğun Cenâze Namâzı Mes’elesi
Sosyal medya üzerinden, internet üzerinden sohbet ve zikirlerimizi tâkip eden Elâzığ’dan İbrâhim Gürak Bey sizlere selâmlarını iletti. Ve aleykümü’s-selâm.
‘Benim ilk evliliğimden iki oğlum öldü. Birisi 9 aylık, diğeri ise 3 günlük. Bunlara cenâze namâzı kılınmadı. Eşimin âilesi istemedi. Bunun günâhı var mıdır? Şimdi gıyâbında cenâze namâzı kılınsa olur mu?’ Normalde nefes alırsa, bir çocuk doğduğunda bir sefer nefes dahî alsa, ona isim de konur, ona cenâze namâzı da kılınır. Bilememişlerdir, o yüzden kılmamışlardır. Haklarınızı helâl edin. Allâh râzı olsun inşâAllâh.
Hâtime — Zikrullah Üzerinde Sebât Çağrısı
Sohbetin nihâyetinde tekrar tasrîh olunur ki: Bu sohbetin ana ekseni Ankebût sûresi 45. âyetinde ifâdesini bulan ‘ve le-zikrullâhi ekber — Allâh’ı zikretmek muhakkak ki en büyüktür’ hakîkati üzerine kurulmuştur. Horasânî tasavvuf ekolu, fî sebîlillâh düstûru üzerine bina edilmiş; dilenmeyen, devlete el açmayan, ictihâdı yere koymayan; haksızlık karşısında susmayan; cemâatle zikrullah halakasında sebât eden bir yoldur. İmâm-ı A‘zam fıkıhta, Horasân erleri sûfîlikte bu çizgiyi temsîl ederler.
Bu Tekke, kendi mensûplarına şu nasîhati zaman üstü bir vasiyet olarak îrâs ediyor: Hâlatınız ne olursa olsun, zikrullah halakasından ayrılmayınız; nefsiniz, dünyâ, vesveseler size ne ileri sürerse sürsün, fî sebîlillâh bu halakada durmayı son nefesinize kadar sürdürünüz. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu nimetin kadrini bilen, zikrullah’ı dilden kalbe indiren, Horasân erlerinin yolunda son nefesine kadar sebât eden kullarından eylesin. Âmîn.
Kaynakça / Bibliyografya — Zikredilen Âyet, Hadîs, Eser ve Menkıbeler
- [âyet] ‘Utlü mâ ûhiye ileyke mine’l-kitâbi ve ekımi’s-salâh, inne’s-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-münker, ve le-zikrullâhi ekber, va’llâhu ya‘lemu mâ tasna‘ûn.’ — Kur’ân-ı Kerîm, Ankebût sûresi, 45. âyet-i kerîme — ‘Sana kitaptan vahyolunanı oku, namâzı kıl. Şüphesiz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek elbette en büyük (iş)tir. Allâh yaptıklarınızı bilir.’
- [âyet] ‘Fezkürûnî ezkürküm’ — Kur’ân-ı Kerîm, Bakara sûresi, 152. âyet-i kerîme — ‘Beni zikredin, Ben de sizi zikredeyim.’ — sohbette ‘Kim Allâh’ı zikrederse Allâh da onu zikreder’ tercemesiyle iktibâs olunmuştur.
- [hadîs] ‘Müftüler sana fetvâ verseler de kalbine sor.’ — Vâbisâ b. Ma‘bed radıyallâhu anh’dan; Müsned-i Ahmed bin Hanbel, ed-Dârimî ve diğerleri tarafından nakledilmiştir.
- [hadîs] ‘Başınıza bir iş geldiğinde Türklere sığının.’ — Esnâ-i tasavvufî kaynaklarda zayıf olarak nitelendirilmiş, ancak Türk-Acem-Arap üçgenindeki ehl-i beyt akrabalık şeceresine işâret eden bir rivâyet olarak nakledilmiştir.
- [hadîs] ‘Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a — siyâhın beyâza, beyâzın siyâha — üstünlüğü ancak takvâ iledir.’ — Vedâ Hutbesi’nden iktibâs; Müsned-i Ahmed bin Hanbel, V/411.
- [hadîs] ‘Âhir zamanda öyle insanlar çıkacak ki Kur’ân-ı Kerîm’i çok güzel okuyacaklar; ama hıncırlarından (boğazlarından) aşağı inmeyecek.’ — Sahîh-i Buhârî, Sahîh-i Müslim, Sünen-i Ebû Dâvûd.
- [hadîs] ‘Müslümânlar Bizans’a karşı savaşırken bir kısmı sırtındaki gömleği dahî satarak teçhîz hizmetinde bulundu.’ — Tebük Gazvesi cihâdı ile alâkalı rivâyetler — Sîretü İbn-i Hişâm, et-Taberî Târîhi.
- [hadîs-i kudsî] ‘Onlar öyle bir topluluktur ki, onlardan biri için bile (rahmetimi) men‘ etmek bana yakışmaz.’ — Zikir meclisindeki kişilerden gelip-geçenler hakkında Cenâb-ı Hakk’ın meleklere hitâbı; Sahîh-i Buhârî 6408, Sahîh-i Müslim 2689.
- [hadîs] ‘Geçmiş günâhları da affolunur.’ — Cemâatle yapılan zikrullah meclisinde bulunanlar hakkında — Müsned-i İmâm-ı Ahmed bin Hanbel.
- [hadîs] ‘Bana Cebrâîl gelip Allâh’ın meleklere karşı sizinle iftihâr ettiğini bildirdi.’ — Muâviye radıyallâhu anh’dan; Sahîh-i Müslim 2701, Sünen-i Tirmizî 3379, Sünen-i Nesâî.
- [hadîs] ‘Allâh’ın lütuf ve rahmetine yaklaştırdığı bir takım insanlar vardır ki, bunlar peygamberler de değildir, şehîd de değildirler… Onlar çeşitli kabîlelerden Allâh’ı zikretmek için toplanmış olan kimselerdir. Hurma yiyenin hurmasının iyisini seçtiği gibi, onlar da sözün güzelini seçerler.’ — Amr b. Abese radıyallâhu anh’dan; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb.
- [hadîs-i kudsî] ‘Tevhîd benim kal‘amdır. Kim bunu söylerse benim kal‘ama sığınmıştır.’ — Lâ ilâhe illâ’llâh kelime-i tevhîdi hakkında — Hadîs-i Kudsî mecmualarında geçer.
- [hadîs] ‘Siz Allâh’ı öyle zikredin ki, dışarıdan görenler bunlar mürâ‘îdir; gösteriş yapıyor desinler. Siz Allâh’ı öyle zikredin ki, dışarıdan görenler bunlar deli olmuş desinler.’ — Sohbette iktibâs olunan zikre dair teşvîk rivâyetlerinden.
- [eser] el-Mebsût, otuz üç cild — Şemsü’l-Eimme Ebû Bekr Muhammed b. Ebî Sehl es-Serahsî rahmetullâhi aleyh tarafından, kuyuda hapsedildiği esnâda talebelerine hıfzından yazdırılan Hanefî fıkhı külliyâtı; Türkçe’ye tam terceme yapılmıştır.
- [eser] Mektûbât, Yirmi Dokuzuncu Mektûb, Dokuzuncu Kısım, Sekizinci Telvîh — Bediüzzaman Saîd Nursî rahmetullâhi aleyh’in Risâle-i Nûr Külliyâtı’ndan; sohbette ‘bâzı baskılardan kaldırılmıştır’ tesbîti yapılmıştır.
- [kavm/eser] Hz. İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe rahmetullâhi aleyh’in Emevî yıkımına verdiği fetvâ ve mâlî desteği — klasik Hanefî menâkıb kaynaklarında ve Hatîb-i Bağdâdî, Târîhu Bağdâd.
- [menkıbe] Hz. Hüseyin radıyallâhu anh ve Ehl-i Beyt’in Kerbelâ sonrası Orta Asya’ya gelişi ve Horasân silsile-i şerîfinin teşekkülü — tasavvufî menkıbe kaynakları.
- [şecere] Silsile-i Meşâyih (Mustafa Özbağ Efendi’nin yolu): Hacı Ebû Bekr Baba → Çorumlu Mustafa Anaç Efendi → Nevşehirli Hacı Abdullâh Gürbüz Efendi → Mustafa Özbağ Efendi.
- [ıstılâh] Hz. Mehdî’nin siyâh sancağı, ‘fî sebîlillâh’, ‘Horasânî dergâh sistemi’, ‘dört kapı kırk makâm’, ‘ictihâd imâmları’, ‘zikrullah halakası’, ‘sözün güzeli (Lâ ilâhe illâ’llâh)’, ‘Sıyâye/Mossad/Kraliçeye bağlı mason tarîkatler’, ‘Sabataistler — Şemsi Efendi okulu’ kavramları sohbetin tasrîhî altyapısını teşkil etmektedir.
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi hazretlerinin (NASİHAT/14) Mustafa Özbağ Efendi Sohbeti — 01.02.2024 başlıklı sohbetinin tam transkriptinin Karabaş Tekkesi düzeltme ve telîf standartlarına göre hazırlanmış uzun-format hâlidir. Sohbette geçen âyet, hadîs, pîr menkıbeleri ve tasavvufî ıstılâhlar yukarıda Kaynakça başlığı altında tasnîf edilmiş olup, sohbetin esas metni paragraflar boyunca tafsîlâtlı sûrette serpiştirilerek aktarılmıştır. Hâm Whisper transkriptinde bulunan ve sohbetin mânâsını ters yüz eden hatâlar (açılış niyâzındaki ‘Ağabey’ → ‘Âmîn’, ‘An köbüt / Anköbüt’ → ‘Ankebût’, ‘Mevsut’ → ‘Mebsût’, ‘Tergip’ → ‘et-Terğîb’, ‘Bediüzzaman Sayyidi Nûr Sâzînî’ → ‘Bediüzzaman Saîd Nursî’, ‘telviye’ → ‘telvîh’, ‘Sebateist’ → ‘Sabataist’, ‘Amr bin Abes’ → ‘Amr b. Abese’, Ankebût 45 Arapçasının tam restorasyonu vb.) ilgili bölümlerde tasrîh ile düzeltilmiştir.
