Cumartesi, 13 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
İlim ·

Haddini bilmek ne demektir?

Haddini bilmek ne demektir? Had sınırca istemek ne demektir? Efendim >> haddini bilmek insanın kendisini bilmesiyle alakalı. bir kimse nefsini bilirse, nefsini tanırsa, kendini bilirse haddi...

Mustafa Özbağ Efendi - Tasavvuf Sohbetleri ve İslami İlimler

1. Niyâz: Ümmet-i Muhammed’i Bir Berâber, Diri ve Bütün Dünyâya Hâkim Eyle

Selâmün aleyküm. Aleyküm selâm. Allâh gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin. Hayrınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin.

Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’i hakkı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı yaşayan, hakkı haykıran, bâtılı bâtıl bilip bâtıla karşı cihâd eden kullarından eylesin.

Nerede Müslümanlara zulmediliyorsa, nerede hukuksuz davranılıyorsa, nerede haksız davranılıyorsa, nerede kanını, şânını, şerefini, haysiyetini, namusunu, topraklarını ayaklar altına alınıyorsa, Cenâb-ı Hak hepsinden intikâmını alsın. Rabbim inşâallâh ümmet-i Muhammed’i bir berâber eylesin, diri eylesin; ümmet-i Muhammed’i yeniden bütün dünyâya hâkim eylesin. Âmîn.

Hem çaylarınızı için, ben de kahvemi içeyim; hem de kafa dağılsın, varsa soru soracak olan sorsun.


2. Haddini Bilmek: Kendini Bilmektir — Nefsini Bilmeyen Haddini Bilmez

«Efendim, haddini bilmek ne demektir? Haddince istemek ne demektir efendim?»

Haddini bilmek, insanın kendisini bilmesi ile alâkalı. Bir kimse nefsini bilirse, nefsini tanırsa, kendini bilirse haddini de bilir. Ama öbür türlü nefsini tanımayan, nefsini bilmeyen kimse haddini de bilmez. Nefsini ne kadar tanıdı, ne kadar bildi — o kadar da haddini bildi. Nefsini, kendisini tanı.

Nefis dediği şey burada insanın kendisi ile alâkalı; buradaki nefis «kötülükleri emreden nefis» noktasında değil. Buradaki nefis insanın bütünü — bütün her şey ile berâber. O yüzden orada haddini bilmek o kimsenin kendisini bilmesi ile alâkalı; kendisini ne kadar bildi, o kadar haddini bildi.

Öbür türlü normalde herkesin kendince bir haddi-hudûdu vardır; o kendi kendisini bilmesi ile alâkalıdır.


3. Haddince İstemek — Hz. Mevlânâ Mesnevî: «Sen Bir Saman Çöpüsün, Dağı Kaldıramazsın»

Diğeri neydi? Haddince istemek. Böyle olunca normalde o kimse de kendisini biliyorsa haddini de biliyor; haddini bildiği için de kendisince haddince istiyor.

Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinde: «Sen bir saman çöpüsün, dağı kaldıramazsın ki. İsterken usturuplu iste, edepli iste.» O zaman bir kimse kendince saman çöpü — saman çöpüyse o zaman onun dağı kaldırması mümkün değil.

Ama insanlar bu noktada kendilerinin neye denk olduğunu, neye lâyık olduğunu farkında değil. Öyle olunca da belki de dengi olmayan şeyi istiyorlar, lâyığı olmayan şeyi istiyorlar. Bu da o kimsenin kendisini bilmemesi ile alâkalı; kendisini bilmiş olsaydı kendince kendisinin neye lâyık olduğunu bilecekti.


4. Yûsuf Sûresi 23: «Meâzallâh» — Yûsuf Aleyhisselâm Korkmadı, Sığındı

«Yûsuf Sûresi 23. âyet-i kerîme: ‘Evinde bulunduğu kadın onunla birlikte olmak istedi. Kapıları iyice kilitledi. Haydi gel dedi. O da ben Allâh’a sığınırım dedi.’ Buradaki Arapça tâbir ‘meâzallâh’ — bütün tefsirlerde, meâllerde ‘sığınma’ olarak geçiyor; ‘korkarım’ demedi, ‘Allâh beni cehenneme atar’ demedi. ‘Onu çok seviyorum.’ Sığınmanın kaynağı, mâhiyeti ve varmak istediği hedef nedir efendim?»

Bu, mâlûm, Yûsuf Aleyhisselâm’ın kıssasıyla alâkalı. Yûsuf Aleyhisselâm’ın kıssasında, mâlûm, o devlet erkânının hanımı Yûsuf’a göz koymuştu. Yûsuf’a göz koydu; onu — tâbîr-i câizse — bir tuzak kurdu, odanın her tarafını kilitledi ve onu sıkıştırdı.


5. Yûsuf Bir An Meyletti, Yâkûb Aleyhisselâm Manevî Olarak Uyardı, «Allâh’a Sığınırım» Dedi

Bu mânâda da aslında Yûsuf Aleyhisselâm bir an böyle tam olarak reddetmedi onu. Kıssada asıl benim en çok hoşuma giden yer — öyle söyleyeyim — o esnâda Yûsuf Aleyhisselâm bir an meyletti. Bir an meyledince yine o Yûsuf kıssasında başka âyet-i kerîmede «delîlimizi gördü» diyor. O esnâda Yâkûb Aleyhisselâm’ı gördü; ve Yâkûb Aleyhisselâm dişleriyle parmağını ısırıp «Sen ne yapıyorsun?» mânâsında Yûsuf’u uyardı. Yûsuf’u uyarmasıyla Yûsuf «Ben Allâh’a sığınırım» dedi.

Ama buradaki ilk etapta Yâkûb’un manevî olarak Cenâb-ı Hakk’ın izniyle onu uyarması var. O uyarıyı aldıktan sonra Yûsuf Aleyhisselâm dedi ki: «Ben ne yapıyorum? Allâh’a sığınırım» dedi.

Tabiî burada şimdi «Allâh’tan korkarım» demedi. «Allâh’a sığınırım» dedi. Sığınacağı en önemli, en yüce makâma sığındı. Çünkü orada normalde sığınma olunca Cenâb-ı Hak kendisine sığınanları korur, muhâfaza eder.


6. Sığınma Korkudan İleri: Muhabbet ve Yakınlaşmanın Galebe Çaldığı Noktadır

Orada o kimse Allâh korkusu veyâ Allâh beni cehennemde azâb eder şundan-bundan dolayı değil; direkt Allâh’la olan irtibâtına alâkalı ona sığındı. Ve insanlar genel îtibâriyle Allâh’a sığınırlarsa Allâh onları muhâfaza eder; Cenâb-ı Hak kendi katından onları korur. Ve Yûsuf Aleyhisselâm’ı da kendi katından Cenâb-ı Hak korudu.

O zaman karşımızda hepimiz nefis taşıyoruz; nefsimizin meyledeceği bir şey çıkabilir. Burada nefsimizin meyledeceği bir şey önümüze çıktığında Allâh’a sığınmak en önemli oradaki vazîfedir; o kimse Allâh’a sığınacak normalde.

Şimdi bâzı hadîs-i şerîflerde meselâ yine kullarının ağzından «Ben Allâh’tan korkarım» sözü vardır. Ama Yûsuf Aleyhisselâm’ın sözü burada «Ben Allâh’tan korkarım» demiyor — «Allâh’a sığınırım» diyor. Korkunun galebe çalmadığı, muhabbetin, sevginin ve yakınlaşmanın galebe çaldığı bir nokta orası, Allâhu A’lem. Doğrusunu Allâh bilir.


7. Bakara 284: «Kalbinizden Geçenlerden de Hesâba Sorar» — Sahâbenin Feveranı, Sonra Tahfîf

«Bakara Sûresi 284. âyet-i kerîme: ‘Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allâh’ındır. İçindekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allâh ondan dolayı sizi hesâba çekecektir. Sonra dilediğini affeder, dilediğini de azâb eder. Allâh her şeye kâdirdir.’ Buhârî’de geçen hadîs-i şerîfte de: ‘Ümmetimin içinden geçen duygu ve düşüncelerden dolayı Allâh onları sorumlu tutmaz.’ Hadîsin bir başka rivâyetinde: ‘Ümmetin içinden geçen duygu ve düşünceler eğer söze ve fiiliyâta geçmezse Allâh onlara sorumlu tutmaz.’ Necm Sûresinde âyet-i kerîme: ‘Onun vazîfesi sâdece kendine vahyedileni vahyetmektir.’ Vahyiyle ters mi düşüyor Peygamber Efendimiz burada?»

Hz. Ali Efendimiz’in meşhur sözüdür: «Nâsih ve mensûh meselesini bilmeyen konuşmasın, ilim konuşmasın.»

Şimdi başka bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîme geldikten sonra ashâb bir feveran ediyor. Böyle bir feveran edince «Ne olacak bizim hâlimiz?» deyince, bu hadîs-i şerîfleri Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor: «Sabredin, üzülmeyin bu.»


8. Sonradan Tahfîf Âyeti Geldi: «İçinizden Geçenlerden Hesâba Çekmem» — İki Âyet Çelişkili Değil

Ama sonradan bir âyet-i kerîme dahâ geliyor. O âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak diyor ki: «Sizin içinizden geçenlerden dolayı Allâh sizi hesâba çekmez.»

Şimdi diyeceksin ki: «İki tâne âyet var; bunlar tenâkuz» — birisinde diyor ki «Allâh sizin içinizden geçenlerden de hesâba çeker», birisinde diyor ki âyet-i kerîme — bu da «Allâh sizin içinizden geçenlerden hesâba çekmez.»


9. Avâma ve Hâssa’ya Hitâb: «İçinden Geçenleri Sormaz» Avâma; «Sorar» Hâssa’ya

Bunun bu fakîr orta yolunu şöyle buldu: Normalde «Allâh sizin içinizden geçenlerden hesâba çekmez» âyeti ve hadîs-i şerîfler avâma âit. Bir avâm Müslüman’ın içinden geçenlerden hesâba çekilmeyecek; korkmasın, fiiliyâta dökmediği müddetçe. Hattâ fıkıh kitaplarında geçer: bir kimse niyet etse meyhâneye girse, içmeye kalksa, içkiyi de getirse — diyor masaya — ve oradan geri dönse, hem gittiği adım kadar hem de döndüğü adım kadar Allâh ona sevap yazar. Çünkü o harâmdan kendini uzaklaştırdı; niyet etti, gitti, geri döndü — hem gidiş adımına hem de dönüş adımına Cenâb-ı Hak sevap yazdı.

Ben hattâ bâzen sohbetlerde derim, «Bundan dolayı sakın böyle niyet edip de meyhâneye gideyim, ben oradan da sevap kazanayım, oradan geri döneyim» yapmayın derim. Şimdi bu — bir şey insan harâm işleyecek, bilinçli bir şekilde harâmdan uzaklaşmasıyla alâkalı.

Ama öbür âyet-i kerîmede normalde «Allâh sizin içinizden geçenlerden hesâba sormaz» — bu avâma âit. Öbürü hâssa âit: «Allâh sizin içinizden geçenlerden hesâba sorar» — bu hâsslarla alâkalı. O içinden geçirmeyecek hiç kötülüğü. Çünkü içinden geçirmesi demek — kalple alâkalı, kalbin amelidir.


10. Senin Kalbinden Bir Kötülük Geçmemeli: Kötülük Düşünen Müddet İçinde Yapar — Yer Eder

Senin kalbinden hiçbir kötülük geçmemeli. Senin kalbinden kötülük geçmezse, kalbin tenvîr oldu, temizlendi. Temizlenen bir kalp; vücûd da temizlendi, akıl da temizlendi. O kimsenin artık aslâ kötülük düşünmeyecek. Zâten bir kimse kötülük düşünmüyorsa, onun kalbini Cenâb-ı Hak ihâta etmiş — kötülük düşünmüyor çünkü.

Kötülük düşünüyorsa bir kimse, o kötülüğü icrâ etmemiş olsa dahî, onun kalbi kararır. Kalb karardıkça bir müddet sonra icrâ eder o kötülüğü. Şimdi bir kimse kötülük düşünüyor, icrâ etmedi; bir dahâ kötülük düşündü; devamlı kötülük düşünüyor, icrâ etmiyor. Eyvallâh, biz ona «günâh işledi» demiyoruz. Ama onun kalbi kararmaya başladı; kötü düşündüğünden dolayı bir müddet sonra o kötülüğü yapar. Çünkü o kötülük kalktı, onu yer etmeye başladı.

Yerine getirmiyor ama yer ediyor. Meselâ «Ben şunu gördüğümde şu lâfı söyleyeceğim» — gördü, söylemedi. Ama içindeki hırs, kin, nefret devâm ediyor; o lâfı söyleyecek ona. Onunla bir türlü onu içinden atamıyor. Veyâhûd da bir harâm işleyecek; o harâmı kendince niyetlenmiş, o harâma gidecek; bir türlü gitmiyor, bir türlü olmuyor. Ama o harâmı işleme onun kalbine oturdu, gitmedi. Sonuçta o harâmı işler; işleme ihtimâli fazla.

Öyle olunca evet, sûfîler içlerinden kalplerinden kötülük geçirmezler. Kalplerine bir kötülük gelirse hemen Allâh’ı zikrederler, tövbe ederler; kalplerine bir kötülük hayâli indiği için. O yüzden bu âyet-i kerîmenin, iki âyet-i kerîmenin ortasını bu fakîr böyle buldu. Doğrusunu Allâh bilir.


11. Evlilikte Denklik Ölçü Olabilir Mi? — Kibre Düşürmediği Müddetçe; Hz. Mevlânâ Her Mecliste Anlattı

«Evlilikteki ölçülerden bir tânesi de denklik. Bu denkliği ikili ilişkilerimizde — iş ilişkisi, sosyal çevre ilişkisi ve kendi dâiremizde sûfî-derviş ilişkileri içerisinde de — ölçü alabilir miyiz? Ölçü almalı mıyız?»

Ölçü alabilir, ama kibirliliğe düşmediği müddetçe. Kibirliliğe düşerse sıkıntı. Bir kimse bunu ölçü alabilir; ama Hz. Mevlânâ’nın «Ben her mecliste ağladım, her mecliste anlattım» demesini de kenara bırakmayalım.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri günlük hayâtında denkliğe gitseydi, hiç kimse onunla konuşamazdı. O denklik gütmedi. O fakirle de konuştu, zenginle de konuştu, cebbâr bir kimseyle de konuştu, mülâyim bir kimseyle de konuştu. O yüzden onda Sünnet-i Seniyye’ye göre normalde arkadaş seçimi veyâ dost seçiminde denklik buradaki söz konusu olmadı. Orada sâdece bir kimse arkadaş olacaksa birisiyle, denklikten mâadâ takvâyı öne tutarsa o âlâ olur. Yoksa çünkü herkesin ekonomik durumu aynı olmayabilir, herkesin ilmî durumu aynı olmayabilir, meslekî durumu aynı olmayabilir.


12. Cemâat Veyâ Tarîkat Belli Meslek-Ekonomi Gruplarını Toplarsa Sünnete Aykırıdır

Öyle bir şey olunca o zaman normalde toplum içerisinde bir ayrışma olur; veyâ hattâ bir cemâat düşünün — bu cemâat içerisinde de ayrışma olur. Bâzı cemâatler veyâ bâzı tarîkatlar farklı düşünüyorlar: belli meslek gruplarını belli yerlerde topluyorlar, ne bileyim belli ekonomik grupta olanları belli yerlerde topluyorlar. Bu Sünnet’e uygun bir davranış değil.

Öyle olunca bir kimse tevâzu sâhibi olacak; kendince normalde bütün her kesimden arkadaşı, dostu olmalı, nasîhat edeceği, nasîhat alacağı kimseler olmalı. Burada evlilikteki denkliği sosyal hayâtta aramak çok bir sûfî için uygun değil.


13. Evlilikte Denklik Hukûkla Alâkalıdır: Erkek-Kadının Ekonomik, Eğitim Farkı Sıkıntı Yaratabilir

Evlilikteki denklik de hukûkla alâkalıdır. Nasıl hukûkla alâkalıdır? Bir kimse — örnekliyorum, bir erkek kendinden zengin bir kadına tâlip olma noktasında sıkıntı yaşayabilir. Denklik değil çünkü.

Veyâ hattâ bir erkek örneğin eğitim durumu aynı seviyede değil — ama eğitim durumu aynı seviyede olmamasına rağmen meselâ kendinden dahâ eğitimli, kendinden dahâ fazla maaş alan, kendinden dahâ fazla sosyal hayâtı dahâ düzgün olan bir kadına tâlip olabiliyor. Bunu normalde evet, olabilir mi? Olabilir. Bunda bir aykırılık, bir durum var mı? Yok. Ama denklik aranırsa — ki Hanefîler bu konuda çok titizler — denklik aranırsa o denkliği tutmuyor.

Veyâ hattâ kadınlar için de geçerli. Meselâ bir kadın da, bir bayan da kendi dengini aramıyor; o hayallerinin prensini bekliyor — beyaz atlı olacak, gelecek; pembe panjurlu evleri olacak — öyle bir şey bekliyor. Oysa oradaki o denkliğe uyup uymayacağına da bakmıyor. O kimsenin denkliğe bakmaması kendini bilmemesiyle alâkalı.

Aslında denkliğe bakmaması biraz da kibir kokuyor onda. Neden kibir kokuyor? «Bu bana lâyık değil» dediğinde orada kibir söz konusu oluyor. O yüzden evlilikteki denklikte de böyle temkinli davranmakta fayda var.


14. Hz. Hâtice ve Hz. Peygamber: Ekonomik Denksizlik — Mekke’nin En Zengin Kadını Tâlip Oldu

Meselâ ekonomik olarak bakacak olursanız, Hz. Hâtice annemize Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin ekonomisi denk değil. Değil. O gün için Hz. Hâtice annemiz Mekke’de, Kureyş’te kadınların içerisinde en zengini. Babası yok, vefât etmiş; annesi vefât etmiş; bütün mal Hz. Hâtice’de. Büyük sermâye eder Hz. Hâtice annemiz.

Bakın burada Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ona tâlip olmuyor; Hz. Hâtice annemiz ona tâlip oluyor.

Şimdi eğer ki çok böyle hâli vakti yerinde bir bayan — o zaman gider meselâ bir hâli vaktinde o kadar yerinde olmayan bir erkeğe tâlip olabilir. Bu Sünnet’e aykırı değil. Erkek de ona şunu diyebilir: «Benim seni ultra bir şekilde yaşatabilecek durumum yok; benim mal varlığım bu, hayâtım bu. Bunu kabûl ediyorsan eyvallâh» — kabûl etti, evlenir.


15. Bazen Kız Evi Damatlık 30-50 Bin Lira; Erkek 2-3 Bin Liralık Elbise Almaya Çalışıyor — Eziliyor

Örnekliyorum, zaman zaman karşılaşılıyor: toplumda da karşılaşır insanlar. Örnekliyorum kız evi zengin; kız evi oğlana bir damatlık alıyor — 30 bin liraya, 40 bin liraya, 50 bin liraya. Erkek normalde kıza bir elbise alacak — 2 bin liralık, 3 bin liralık elbise alacağım diye uğraşıyor. Bu normalde denklik değil. Eziliyor orada — ama kadın talebesi.

Ama insanlar bu noktada evlenirken denkliği hem kültürel olarak, hem eğitim olarak, hem ekonomik olarak, hem dînî olarak göz ardı etmemeli — dînî olarak da denkliği. Hem de dînî olarak denkliği göz ardı etmemeli.


16. Dînî Denklik: Derviş Erkek Haftada 3-4 Gün Derse Gidiyor, Eş Müsâmaha Göstermezse Sıkıntı

Örnekliyorum erkek derviş haftanın üç günü, dört günü, beş günü derse gidiyor. Denklik — şimdi onun derse gitmesine müsâmahakâr davranacak, ona seslenmeyecek, dengi bir kız lâzım. Sebep: o derviş olursa o kızla, veyâhûd dervişliği bilirse, bilecek adamın haftada üç-dört günü dersi var. Eğer bunu bilmezse zâten sıkıntı.

Adama o zaman telefon: «Nerede kaldın, beni burada yalnız mı bıraktın? Ben korkuyorum.» Evleninceye kadar korkmuyorlar; evlenince korkuyorlar. «Ben korkuyorum, titriyorum bak şimdi; annemi çağırdım yok, babamı çağırdım yok, amcamı çağırdım yok» — evde onlar şimdi. «Sen yoksun.» Bu çocuğa bir, iki, üç çocuk bu sefer dengesi bozuluyor.

Aynı şey bir erkek de evlenecek — derviş bir kıza tâlip oluyor. İyi, ona söylüyor evlenmeden önce: «Bak benim dersim var, şuyum var, buyum var.» İyi-güzel. Hattâ kimisi de öyle diyor — kızlar bana aktarıyorlar — diyorlar ki: «Ben zâten böyle bir şey istiyordum. Ben de derleneyim, toparlanayım; ben de derse gelirim.» Bir evleniyorlar — kadına diyor ki: «Sen nereye dersi gönderiyorsun adama?» İşin bir de bu tarafı var.

Adam diyor ki kadına: «Sen nereye derse gidiyorsun? Ne bu, ikide birde, ben bu kadar bilmiyordum.» Yâ, sana bu kızcağız söyledi. Hattâ kimisine diyorum ki ben — benimle önceden geliyorlardı görüşmeye — diyordum: «Bak, bu kızın derslerine laf söylersen, böyle zikirlerine, toplantılarına laf söylersen, aranız bozulur.» Ona rağmen yine laf söylüyorlar.

O zaman dînî denklik de lâzım. Sâdece ekonomik denklik, eğitim denkliği, kültürel denklik ve hattâ bunlar yetmiyor — dînî denklik de lâzım.


17. Aile Kültürü Denkliği: Babam Kayınpederinde 15 Dakika Otururdu — Damada Karışan Kayınpederler

Meselâ kültürel denklik denilince bu da farklı anlaşılıyor. Ailelerin kendilerine göre kültürleri var; aile kültürü, bunda da denklik lâzım. Örnekliyorum şimdi: benim babam kayınpederinde hiç ben bir lokma yemek yediğini görmedim. Bayramdan bayrama gider, bir kahve içer, bayramlaşır, kalkar — 15 dakika babamın bayramlaşması. Annemi bırakır orada, bir saat verir, bir saat sonra gelir; bir saat sonra annem döner. Bu şimdi bir aile kültürü.

Şimdi normalde ben babamdan böyle görmüşüm yâ. Örnekliyorum: bunu o kimse «Ben sürdüreceğim» dediğinde, aile kültürü oluyor; o normalde o aileye o zaman o aile kültürü de denk gelecek.

Örnekliyorum, şimdi bâzı kız babaları var — kızını evlendirmiş, hâlâ da onların evine «karışacağım, damada karışacağım» diye uğraşıyor; her şeyine karışacağım diye uğraşıyor. Bu ama normalde aile kültürü; o alışmış aileden karışmaya. Şimdi örnekliyorum, o kıza tâlip olacak olan kimse kendisine karışılmasına müsâade edecek. Onun kayınpederi: «Nereye gidiyorsun?» «Şuraya.» «Senin ne işin var orada?» Ve hattâ adam bir iş yapacak, «O işi yapma»; ve hattâ bir şey yapacak, her şeyine karışacak onun.

Karışan kayınpederler var, ben tanıyorum. Aile kültürü — ama bu o, farkında değil. Bunu devâm ettiriyor o kimse. Şimdi onunla, ondan kız alacak olan kimse bu aile kültürünü kabûllenecek şimdi — yoksa vukuat çıkacak.


18. Babamın Eşine Birisi Karışırdı — Sövülmedik Yanı Kalmazdı — Aile Kültürü Çok Önemli

Damat benim gibi başına buyruk birisi — biri ona «Bunu sağdan git» dese, ben inadına soldan da gitmem, havadan giderim; birisi bir şey beni zorlasın, yapmam. Örnekliyorum kendimden: birisi benim işime karışmaya kalksa elini değil kolunu koparırım onun. «Ne karışıyorsun benim işime?» derim. «Sana ne?» der, çıkarım işin içinden.

Şimdi örnekliyorum benim babamın kültürü: babamın evine birisi karışacak — oho, sövülmedik kalmaz onun. Ve hattâ bize birisi bir şey söyleyecek, «Gözünün üstünde kaşın var» diyecek — babam bunu duyacak, onu sövülmedik yanını bırakmaz. Ve birisi anneme karışacak — mümkün değil bu. Bu aile kültürü.

Meselâ ben bâzen şimdi çevremdekilere bakıyorum: bâzen adam eşine herkes karışıyor, adamın eşine. «Han!» diyorum, adam bir şey demiyor. Babam da — mümkün değil. Bu bir aile kültürü; şimdi örnekliyorum, veyâhûd da babam bize de çok karışmazdı. Bir yere kadardı. Aile kültürü bu.

Bu şimdi o kültürler de önemli evlilikte. Şimdi bir kimse aile kültürünün üstünde Kur’ân ve Sünnet’e tâbî ise, bu harika — o zaman söyleyecek bir lâf kalmaz. Ama o kendi aile kültürünü Kur’ân ve Sünnet’in içerisine karıştırmaya kalkmasın. Bir de onu yapıyorlar. O yüzden evlilikteki denkliğe eyvallâh — sosyal hayâttaki denkliğe eyvallâh değil.


19. Yaş Farkı Denklik Sayılmaz: Hz. Ömer 70 Küsur Yaşındayken Hz. Ali’nin 15 Yaşındaki Kızıyla Evlendi

«Efendim, evlilikte peki kadın-erkek arasında yaş farkı denklik olarak ele alınabilir mi?»

Yok. O normalde Hz. Ömer radıyallâhu anh hazretleri 70 küsur yaşındaydı; Hz. Ali Efendimiz’in kızıyla evlendi. O zaman kızı onun 15-16 yaşlarındaydı. Hattâ Hz. Ali Efendimiz’in kızı dedi ki: «Beni bu ihtiyâra mı veriyorsun?» dedi.

O yüzden orada yaş söz konusu değil; İslâm noktasında yaş öyle söz konusu değil. Ama Hanefî’lerce kızı zorla evlendirmek yok. Şâfiî’lerde velîsi — kızın velîsi — kızı istediğiyle evlendirir. Hanefî’lerde ise böyle bir şey yok. Kızın oluru olacak evlilikte; kız eğer derse evlenebilir, kimle isterse — makûl noktada. O yüzden yaş söz konusu değil bunda.


20. Nâsih-Mensûh Mu, Yoksa Muhâtabiyet Mi? Hz. Peygamber Âyeti Nesh Edemez — Açılım Getirir

«İkinci soruyla alâkalı bir şey sormak istedim: nâsih-mensûh konusunda, bu Bakara Sûresi’ndeki iki âyet nâsih-mensûh olarak değil muhâtabiyet olarak mı?»

Evet, oraya nâsih-mensûh olarak da alınabilir. Ama ben orayı — dahâ doğrusu Kur’ân’da nâsih-mensûh meselesi var, ama ben bâzı âyet-i kerîmelerin bu mânâda… Bu içinden geçenleri sormaz — avâma âit, içinden geçenleri sormaz Allâh, eyvallâh. Avâma âit. Ama hâssa alâkalı öyle değil — içinden geçenleri sorar.

Yine ilâhiyat şerrinde tartışılan bir konu: Peygamber Efendimiz bir âyet-i kerîmeyi nesh edebilir mi? Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bir âyet-i kerîmeyi nesh etmemiştir hiç. Ama âyet-i kerîmeye bir açılım getirmiştir, açıklık getirmiştir. Burayı «nesh etmek» olarak görürlerse, o zaman abes ile iştigâl etmiş olurlar; ilmin dışına çıkarlar.

Velev ki nesh etse dahî Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri — hakkıdır. Çünkü ne konuştuysa vahyi konuştu. O âyet-i kerîmenin asıl derinlemesine mânâsı bilinmemiştir. Derinlemesine mânâsı bilinmediği için Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri o âyet-i kerîmeye açılım getirmiştir.

O yüzden Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri dîni yaşayan bir kimsedir; dahâ doğrusu yaşayan Kur’ân’dır. Öyle olunca biz Hz. Peygamber’den sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinden Kur’ân’ın tefsirini görürüz. O yüzden Sünnet-i Seniyye’ye ittibâ etmek, hadîs-i şerîflere ittibâ etmek çok önemlidir. Hz. Peygamber’de çünkü Kur’ân’ın tefsiri vardır, ana hatlarıyla.

Böyle olunca Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bir âyet-i kerîmeyi nesh etmemiştir hiç — açılım getirmiştir. «Nesh etti» dersek bu sefer Allâh’la yarışmış oldu; olmadı. O açılımı onlar nesh olarak görüyorlar.


21. Cehâleti Aşmışlar, Zırh Câhil Olmuşlar: İki Âyetten Birini Görmeden Hz. Peygamber’i İtham Ediyorlar

Meselâ şimdi söylediğin o âyet-i kerîmenin öbür nesh eden âyet-i kerîmeyi biz şimdi söylememiş olsaydık, bilmemiş olsaydık, biz diyecektik ki: «Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bu âyet-i kerîmeyi nesh etmiş. Allâh sizin içinizden geçenleri hesâba çeker; hadîs-i şerîfi diyor ki hesâba çekmez.»

Bununla ilgili zâten şey yapıyorlar — evet, ama öbür taraftaki âyeti görmüyorlar o zaman. O zaman normalde o öbür taraftaki «içinden geçenleri sormaz» dediği âyet-i kerîmeyi görmüyorlar o zaman. Cehâletlerini aşmışlar; zırh-câhil olmuşlar. Çünkü o nesih-mensûh meselesindeki âyet-i kerîmelere baktığımızda, o âyet-i kerîmeler ümmeti kolaylaştırıcı şeylerdir.

Meselâ ilk önce şey gider, «Allâh sizin içinizden geçenlerden hesâba çeker» âyeti gelir; sonra «Allâh sizin içinizden geçecek olanlardan hesâba çekmez» âyeti gelir. Çünkü sahâbe o esnâda çok üzgün, çok bu konuda tedirgin. «Bu konuda biz bu işin içinden nasıl çıkacağız?» noktasında. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri onların o hâlini görünce o hadîs-i şerîfleri söylüyor. Ama âyet-i kerîme sonradan geliyor zâten — öbür «içinden geçenleri hesâba çekilmez» âyet-i kerîmesi sonradan geliyor.

Yıllar önce bu konuyla alâkalı böyle buradan bu fakîri vurmaya kalktılar; dedim ki «böyle böyle sonraki âyeti» — ama ilâhiyatçılar, enteresan bir şey, sonradan gelen âyet-i kerîmeyi görmüyorlar. Allâh onların câhilliklerini yüzlerine vuruyor. O normalde baksalar — hâlbuki âyet-i kerîmeyi görecekler.

Belki de görüyorlar — biraz kasıtlı yapıyorlar onu. Orada kasıt var: «Hz. Peygamber âyet-i kerîmeyi nesh etti; buna hakkı yok» noktasında duruyorlar. «Nesh etmeye hakkı yok» — bâzı ilâhiyatçılar «nesh etmeye hakkı var» diyorlar. Aslında Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri nesh ettiği yok; sâdece açılım getiriyor o âyet-i kerîmeye, tefsîr ediyor — «Buradaki âyet-i kerîmenin mânâsı budur» diyor.


22. Yetiştirilmiş Elemanlar: İnsanları Dinden Soğutmak, Şüpheye Sevk Etmek İçin Cımbızla Çekiyorlar

Ama ümmetin içerisinde ne yazık ki belirli yetiştirilmiş elemanlar var. Bu elemanlar insanları dînden soğutmak, insanları dîn üzerinde şüpheye sevk etmekle vazifeli. O yüzden gidip böyle cımbızla çekiyorlar bâzı şeyleri.

Ondan sonra: «Fakat Kur’ân dahâ tam anlaşılabilmiş bir kitap değil» — Cenâb-ı Hak bunu anlaşılsın diye indirdi, ama biz anlayamadık dahâ henüz. Hele belirli çevreler hiç anlayamadı; onlar da kendilerinin anladıklarını iddiâ ediyorlar.

Bahsediyor ya Mehmet Okuyan mıydı, neydi: «Bu Kur’ân anlaşılmak için gönderildi. Siz neden başka şeylere bakıyorsunuz?» Yâ, anlaşılmak için gönderildiyse, bana Elif-Lâm-Mîm’i söyler misin bana? Hurûf-i mukatta’a denilen o âyetleri bana açıkla o zaman, anladın sen, sen. E, kaldın.


23. Elif-Lâm-Mîm’i Anlayabilir Misin? — Ümmet Henüz Anlayamadı; Hz. Ali: «Allâh-Muhammed-Ümmet»

Normalde demek ki biz anlayamamışız dahâ. Evet, anlaşılmak için gönderildi, yaşanmak için gönderildi. Biz henüz dahâ ümmet olarak Kur’ân-ı Kerîm’i tam anladık, tam yaşadık diyemeyiz. Ama onlar sanki Kur’ân-ı Kerîm anlaşılmak için gönderildi — «Sen otur oku, başka bir şeye gerek yok, anlarsın o mânâda» diyor.

İyi, oturduk biz okuduk: Elif-Lâm-Mîm — dakîka bir, gol bir, Bakara’nın başı. Bana ne anladığını anlat. Elif’ten kasıt ne? Lâm’dan kasıt ne? Mîm’den kasıt ne? Bana bunu söyle. Birisi dedi: «Sen ne anladın bundan?» «Elif’ten kasıt Allâh» dedim, «Lâm’dan kasıt Muhammed-i Mustafâ; Mîm’den kasıt da ümmet-i Muhammed» dedim. Hadi ben böyle anladım — ne diyeceksin sen şimdi buna? Hiç kimse — o diyecek ya «Böyle olmaz, iyi sen olanını söyle.» Sen de olanını söyle.

E şimdi normalde anlaşılması için göndermiş Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’i; ama ümmet henüz dahâ bunu anlayamamış, çözememiş. Yâ bu gidişle zâten dahâ da geriye gidiyor, hiç çözemeyecek. İleri gitmiyor ümmetin ilmi. Dikkat edin, ümmetin dînî ilmi ileriye gitmiyor; birbirlerinden kes-kopyala-yapıştır yapıyorlar. Hepsi de meâlci olduğu çıktı.


24. Meâllerin %99.9’u Bakılacak Meâl Değil: Zikir Âyetlerinde Bile Tahrifat Var

Ve meâllerin %99,9’u benim nazarımda bakılacak meâl değil. Defalarca bir âyet-i kerîmeyi dinliyorum sohbet hazırlarken. Oradaki âyet-i kerîmedeki mastar, kök — çok bilgi sâhibi değilim — oradaki mastar, kök farklı bir şey; onların anlattıkları, söyledikleri, meâli aktardıkları farklı bir şey.

Hele bu zikirle alâkalı âyetler işliyorduk ya — şimdi yaz dönemi geldiği için bir dahâki sonbaharı bekliyorum şimdi. Meselâ zikirle alâkalı âyetlere baktığınızda o kadar böyle hiç alâkası olmayan şeyler var, meâller var; hiç alâkası olmayan. Oradaki âyetler ellerinden gelse zikri kapatacaklar, «zikir yok» diyecekler çıkacaklar.

Âyet-i Kerîme çok açık ya: «Namaz sizi kötülüklerden alıkoyar; ama Allâh’ı zikir en büyük iştir.» Namaz sizi kötülüklerden alıkoyar — ama Allâh’ı zikir en büyük iştir. Ankebût âyet 45. Bunu nasıl evireceğiz-çevireceğiz diye uğraşıyorlar. Yâ, namaz söz konusu zâten — namaz âyetten önce «Namaz sizi kötülüklerden alıkoyar; ama Allâh’ı zikir en büyük iştir» demiş. Yâ, bunun başka bir çözümü yok. Ama hâlâ da bir tânesi demiş ki: «Namaz en büyük zikirdir.»

Yâ, değil — namazı söylemiş zâten; veyâ «Siz namazlarınızı kıldıktan hemen sonra otururken, ayaktayken, yanlarınız üzerine yatarken Allâh’ı zikredin.» Yâ, namazı kıldıktan hemen sonra diyor, namazdan hemen sonra Allâh’ı zikredeceksin diyor — ama bunu nasıl evireceğiz-çevireceğiz diye uğraşıyorlar. Sebep: Allâh’ı zikirden insanları uzaklaştıran şeytân öyle vesvese veriyor onlara. Direkt şeytânın kayığına binmişler, gidiyorlar; zikirden uzaklaştıracaklar.


25. Kur’ân Gerektiği Kadar Anlaşıldı — Ashâb Bile Tam Anlamadı, Hz. Peygamber En Yüksek Derecede Anladı

«Efendim, Kur’ân tam olarak anlaşılamadı ifâde buyurdunuz; biz de îmân ediyoruz. Sûreyi hatırlamıyorum — Kur’ân-ı Kerîm’deki tâvîrî… Aktarıldığı kadar mı? Vahyedildiği kadar mı?»

Gerektiği kadar. Ne kadar gerekiyorsa o kadar. «Faydasız ilimden Allâh’a sığınırız» — hadîs-i şerîf. Gerektiği kadar. Dahâ ileri anlayacağı, dahâ ileri seviyede ashâb bunu söylerdi; onlara da gerekmedi. Tâbiîn, tebâ-i tâbiîn — bakıyoruz, onlara da gerektiği kadar verilmiş. Çünkü o Kur’ân bu mânâda başlı başına bir sır — gerektiği kadar.

«O zaman kıyâmete kadar anlaşılamayacak kesinlikle mi?» Zâten Allâh Resûlü diyor ki sallallâhu aleyhi ve sellem: «Senden önce dînin yarısı yaşandı; benim zamânımda %25’i yaşandı; âhir zamânda da kalan %25’i yaşanacak» diyor.

Ama ben şuna inanıyorum: kıyâmet kopuncaya kadar dahî Kur’ân-ı Kerîm tam olarak anlaşılabilmiş olmayacak. Bu benim kendi inancım — biz anlayamayacağız yâni; insanlar onu tam olarak anlayamayacaklar. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin en yüksek derecede anladığına inanıyorum. Bak, en yüksek derecede onun anladığına inanıyorum. O da aktarmadı.


26. Cibrîl Hadîsi: Dıhye Sûretinde Geldi — Melekût Âleminde Ruhâniyetler Beşer Sûretinde Görünebilir

Şimdi anlatıyoruz değil mi hadîs-i şerîfte? Geldi birisi — bak, dînin temel sorusu — geldi bir kimse dedi ki: «Îmân nedir? İslâm nedir? İhsân nedir? Kıyâmet ne zaman kopar? Alâmetleri nelerdir?» Bunları sordu mu? Sordu.

Allâh Resûlü o gittikten sonra dedi ki: «Bu soruyu soran kimdi? Bildiniz mi?» Sahâbe dediler ki: «Dıhye’ydi.» Allâh Resûlü de dedi ki sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri: «O Dıhye değildi — Cebrâîl kardeşimdi.» Bir de «kardeşim» sözü var. «Cebrâîl kardeşimdi; sizi dîninizi öğretmeye geldi.»

Şimdi oradaki sahâbeler derinlemesine bütün her şeylerini dîne, Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretine indirmiş olduğu dîne vakfetmişler — her şeylerini. Tâbiîn, tebâ-i tâbiîn ne diyor? Üçüncü kuşak için diyor: «Sizi onları görseydiniz bunlar deli derdiniz; onlar da sizi görse ‘bunlar dînden dönmüşler’ sizi kılıçtan geçirirdi» diyor.

Şimdi böyle bir sahâbe onu Dıhye olarak gördü; onu Cebrâîl Aleyhisselâm olarak görmedi. Onun Cebrâîl Aleyhisselâm olduğunu Hz. Peygamber Efendimiz söyledi. Şimdi demek ki melekût âlemindeki ruhâniyetler insan sûretinde görünebiliyor mu? Evet — biz onları insan sûretinde görüyoruz. Ama biz onun gerçek hakîkatini görüyor muyuz? Hayır. Aynı şekilde zâhirde gördüğünüz kimseler — şehâdet âleminde bir kimse melekût âleminde farklı bir şeyde görünebilir mi? El-cevap: görünebilir.

Yaşayan kim? Benim ifâde etmeye çalıştığım şey bu — biz Kur’ân’ı bu noktada anlamaktan uzağız.


27. «Rüyâ ile Amel Olmaz» Yalanı: Ezan Rüyâ ile Sâbit; Bedir’de Cenâb-ı Hak Kâfirleri Az Gösterdi

Şimdi bütün İslâm dünyâsına bangır bangır bağırdılar mı? «Rüyâ ile amel olmaz» diye. Doğru mu? İlâhiyatlarda, Diyânetlerde bangır bangır bağırıyorlar değil mi? «Rüyâ ile amel olmaz.»

Ezan neyle amel ediliyor? Rüyâ ile. Desene «rüyâ ile amel olmaz» de — hadi ezanı değiştir veyâ kapat. Bangır bangır bağırıyorlar değil mi? «Rüyâ ile amel olmaz.»

Peki, Bedir ile alâkalı âyet-i kerîme: «Size kâfirleri az gösterdik, kâfirlere de sizi az gösterdik.» Âyetle sâbit mi? Sâbit. «Az gösterdik» diyor; az gördüler, yürüdüler savaşmak için — rüyâ ile amel ettiler. Yûsuf’un kıssasında rüyâ ile amel edildi.

Hz. Peygamber de: «Peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür sâlih rüyâ» dedi.? Bizim ilâhiyatçılar da, Diyânetçiler de bangır bangır bağırıyor: «Rüyâ ile amel olmaz.» Hadîs-i şerîf var — peygamberliğin 46 cüzünden bir cüz. Ne yapacağız şimdi o zaman? Burada büyük bir oyun var çünkü. Buna artık böyle bağırasım geliyor: bir kısım çevreler insanların dînle bağlarını, mâneviyatla bağlarını kesmek için yetiştirilmişler; perdelemek için yetiştirilmişler.


28. Cinler Görülür mü? — Cin Sûresi Var, Ashâb Cinleri Görürdü; Sâdece Şehâdet Âlemi Yok

Ben artık ne ilâhiyata ne Diyânete inanmak istemiyorum. İnanmak istemiyorum. Acı şeyler bunlar. «Dıhye sûretinde gördüğü iyi» — yâ ben Dıhye sûretinde görmek istemiyorum. Bunun bana yolunu kim gösterecek? Ben o göz tembelliğini, o mânâ tembelliğini yaşamak istemiyorum.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin ashâbı cin tâifesini görüyordu bâzıları. İyi kardeş, kim görüyor? Şimdi cin tâifesini görsek biz, böyle zâhiren bizim kaçacak yerimiz, bizim kafayı oynatır bizim insanlarımız. «Cin tâifesi» deyince «Aman, o 3 harflilerden bahsetme» — Kur’ân bahsediyor: Cin Sûresi diye husûsî sûre var.

İyi — görünür kardeşim, görünür. Konuşulur da, görünür de. Ama normalde şimdi insanlar öyle bir hâlet-i rûhiyyeye katıldılar ki «cin» deyince cin çarpılmışa dönüyorlar. Sâdece gördüğümüz bu âlem yok ki. «Elhamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn» — âlemlerin Rabbine hamd ediyoruz. İyi — kaç âlem gördük kardeş? Kaç âlem dolaştık? Çok kısa — geldiğimiz âlemi gördük mü yâ? Geldiğimiz âlemi gördük mü?


29. Ruhlar Âlemi ve Misâk: «Ben Sizin Rabbiniz Değil Miyim?» — Bu Hitâbı Aldığımız Ânı Hatırlıyor Muyuz?

Rûhlar âlemini gördük mü? Yürü geriye doğru. Hadi sorgu orada: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» hitâbını aldık mı? O estantaneyi yaşadık mı? Senin rûhun orada «Evet, sen benim Rabbimsin» dedi, secde etti. Onu gördük mü?

O rûh bizde şimdi. O rûh bizde. Başka — oradaki rûh ayrı, buradaki rûh ayrı değil. E, ne zaman yaratıldı — onu da bilmiyoruz. Öyle yâ.

E şimdi ne diyor ilâhiyatçılar bir kısmı? «Anne karnına düşünce Cenâb-ı Hak ona — o yeni rûh — ona üfler.» Doğru mu? İlâhiyatçılar böyle demiyor mu? E, Cenâb-ı Hak o zaman — çok özür dilerim — kime dedi «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» diye? Madem ki anne karnına düşünce yaratıyor yeni — o zaman varlığı yaratırken, o zaman rûhlar âleminde inen bir rûh yok o zaman. Ama âyet-i kerîmede diyor ki «oradaki misâkınız var, sözünüz var» diyor.

E şimdi anne karnına düştüğü anda Cenâb-ı Hak rûhu yeni yarattı, ona üfledi deyince, rûhlar âleminde o zaman Cenâb-ı Hak — çok özür dilerim ama — havaya mı sordu «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» diye? Birçok âyet-i kerîme var: «Orada söz verdiniz» diye. Bunlar işi akıl sallaştırmak için çığrından çıkarıyorlar.


30. Dîni Akıl-Sallaştırma Oyunu: Ahiret, Kabir Azâbı, Vahy Kabûl Edilmiyor — Pavlosvârî Bir İslâm

Dîni akıl-sallaştıracaklar. Sen rûhun varlığını kabûl ettiğin anda dîn akıl-sallaşmaz. Sen «îmân kalbiyle tasdîk» dediğin anda akıl-sallaşmaz. Sen «âhiret» dediğin anda akıl-sallaşmaz dîn. Ama amaç: akıl-sallaştırıp «Bu akıl dışı» deyip âyet-i kerîmelerin büyük bir kısmını yok edecekler.

Akıl dışı çünkü — amaç o. O yüzden masum bir ilim olarak görmüyorum, veyâ masum bir ilim fantezisi olarak da görmüyorum. Tasarlanmış, ayarlanmış, cımbız da çekilmiş, çekilmiş — insanların âhiret inancını yok ediyorlar. Birisi de çıkıyor «kabir azâbı yok» diyor; öbürü çıkıyor Pavlosvârî bir İslâm getirmek istiyorlar.

Evet. Buna zâten siyâset yatkın, iş çevreleri yatkın, dünyâ çevresi yatkın — buna hepsi de yatkın. Çünkü Kur’ân ve Sünnet deyince farklı bir ideoloji çıkıyor ortaya. Bakın, inançla alâkalı değil sâdece — bir ideoloji çıkıyor Kur’ân-Sünnet deyince. Ekonomisi, sosyal hayâtı, ondan sonra askerî hayâtı, devlet çalışması sistemi — komple hayâtı içine alan bir ideoloji çıkıyor.

Bildiğiniz ideoloji çıkıyor; bundan sıyrılmak istiyor — İslâm dünyâsı da bundan sıyrılmak istiyor. Müslümanların başındaki hükûmetler, krallar, kraliçeler, devlet başkanları, işin siyâsetinde olanlar İslâm’ın bu ideolojik yönünü görmek istemiyorlar. Sâdece namazı kılacaksın, orucu tutacaksın; namazı da vaktin olursa kılacaksın; hattâ «namaz da salât demektir, salât da övmek demektir; sen översen namaz da kılmış olursun, sıkıntı değil; gece-gündüz sen Allâh’ı öv, namaz o namaz değil.» Bu muhteşem bir savaş var.


31. Bursa Müftüsünün Mahkemeye Vermesi: «Allâhlık İddiâ Etmiş» — Mehmet Emin’le 9 Sayfa Cevap

Ve bizim içimizdeki satılmış âlim müsvetteleri, satılmış şeyh müsvetteleri, satılmış siyâset müsvetteleri, satılmış bürokrat müsvetteleri bunlara çanak tutuyor. Böyle otur, bir ilâhiyatçıyı dinle; böyle şeye basıyor, tâbîr-i câizse bam tellerine basıyor — olumsuz olarak. O gençler de tabiî bir bakıyor: bir onu söylüyor, bir onu söylüyor; ortasını bulmuyor, veyâhûd da onu normalde gerçeğin hakîkatini söylemiyor — onu soğuyorlar.

Bizim gibi üç-beş konuşanı da bir-iki mahkemeye veriyor zâten. Onu da susturmaya çalışıyor, uydur-kaydır bir yerden bir şey bulacak. Yâni, Mehmet Emin uğraşıyor sonra. Çok basit yâni — koca Bursa müftüsü, adamın size çıktı, benim hakkımda bâzı nasîhat etti, «Allâhlık iddiâ ettiğime» dâir. Bitti, adamlar mahkemeye verdi.

Bakın, mahkemeye verdi. Neymiş ben Allâhlık iddiâ etmişim! Bizim Hâcı Erkân’ın rüyâsından dolayı. Adamlar hukukçusu bununla alâkalı mahkemeye verdiler. «Sen böyle metafizik meselelerden konuşmayacaksın; manevî meselelerden konuşmayacaksın.» Manevî meselelerden konuşmayacaksın bunu — normalde istediğin kadar hadîs söyle, âyet söyle, istediğin kadar istediğini söyle. Ona bakmıyor.

Ben dokuz sayfa şey hazırladım, cevap hazırladım. Mehmet Emin Bey dedi ki: «Bunları yazmazlar oraya» dedi. «Bir» dedi, «şey al, hâfıza, öyleyse git» dedi, «onlar almazlar onu öyle» dedi. Adam bir baktı: «Yâ, bunu nasıl yazacağım?» dedi, «vallâ nasıl yazacağım. Sen» diyor «bu soruları nereden bildin?» diyor bana. Belli — hadi bakalım. Dedim: «Yok, bunları» dedim, «sen sorunu sor, biz buradan» dedim «cevaplarını sana aktaracağız.» «Yâ, bunları yazmasak» dedi. «Yazalım» dedim, «hâkim de bilgi sâhibi olsun» dedim. «İlâhiyat, Diyânetçiler de bilgi sâhibi olsun» dedim.

Normalde kendi bastırdıkları kitaptan haberleri yok — İslâm Ansiklopedisi’nden haberi yok bir ilâhiyatçının, Diyânetçinin. Onların zamanları yok zâten — para saymaktan onu okumaya. Allâh bizi affetsin.


Kaynakça

Âyet-i Kerîme — Yûsuf’un Sığınması (Yûsuf 23): «Evinde bulunduğu kadın onu kötülüğe sürüklemeye yöneldi. Kapıları sıkıca kapadı ve ‘Haydi gel’ dedi. O, ‘Meâzallâh — Allâh’a sığınırım. Çünkü o (kocan) benim efendimdir; bana iyi muâmele etti. Şüphesiz zâlimler iflâh olmaz’ dedi.» — Yûsuf Sûresi, 12/23

Âyet-i Kerîme — Yûsuf’un Rabbinin Delîlini Görmesi (Yûsuf 24): «Andolsun ki kadın ona meyletti; eğer Rabbinin delîlini görmeseydi o da kadına meyledecekti.» — Yûsuf Sûresi, 12/24

Âyet-i Kerîme — Kalplerden Geçenler (Bakara 284): «Göklerde ve yerde olanların hepsi Allâh’ındır. İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allâh ondan dolayı sizi hesâba çekecektir.» — Bakara Sûresi, 2/284

Âyet-i Kerîme — Mü’minûn Tahfîfi (Bakara 286): «Allâh hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır.» — Bakara Sûresi, 2/286

Hadîs-i Şerîf — Kalbinden Geçenler Hesâba Çekilmez: «Allâh ümmetimin içinden geçen vesveselerden — onları söylemediği veyâ amel etmediği müddetçe — onları affetmiştir.» — Buhârî, Itk, no. 2528; Müslim, Îmân, no. 127

Hadîs-i Şerîf — Cibrîl Hadîsi (İslâm, Îmân, İhsân): Hz. Ömer radıyallâhu anh’tan: Resûlullâh ile otururken üzeri bembeyaz, saçı simsiyah, hiç birimizin tanımadığı bir adam çıkageldi. Resûlullâh’a İslâm, îmân ve ihsânı sordu; cevapları aldıktan sonra gitti. Sonra Resûlullâh: ‘Bu Cibrîl idi; size dîninizi öğretmeye gelmişti’ buyurdu. — Müslim, Îmân, no. 8; Buhârî, Îmân, no. 50

Hadîs-i Şerîf — Sâlih Rüyâ Peygamberliğin 46 Cüzünden Bir Cüz: «Sâlih rüyâ peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür.» — Buhârî, Ta’bîr, no. 6983; Müslim, Rü’yâ, no. 2263

Âyet-i Kerîme — Bedir’de Az Gösterme (Enfâl 44): «Allâh karşılaştığınız zaman onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu; ki Allâh hükmü gereği yerine getirsin.» — Enfâl Sûresi, 8/44

Âyet-i Kerîme — Misâk (A’râf 172): «Hani Rabbin Âdemoğullarından — onların bellerinden — zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şâhid tutmuştu: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti). Onlar ‘Evet, biz şâhid olduk’ demişlerdi.» — A’râf Sûresi, 7/172

Âyet-i Kerîme — Hurûf-i Mukatta’a: Bakara, Âl-i İmrân, A’râf, Yûnus, Hûd, Yûsuf, Ra’d, İbrâhîm, Hicr, Meryem, Tâ-Hâ, Şuarâ, Neml, Kasas, Ankebût, Rûm, Lokmân, Secde, Yâsîn, Sâd, Mü’min, Fussilet, Şûrâ, Zuhruf, Duhân, Câsiye, Ahkâf, Kâf, Kalem sûrelerinin başında 14 farklı harf 29 sûrede yer alır. Bunlara «hurûf-i mukatta’a» (kesik harfler) denir; mânâlarını sâdece Allâh ve Resûlü bilir. — Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, II/3; Süyûtî, el-İtkân, II/8

Hadîs-i Kudsî — «Rabbiniz Değil Miyim?»: Hz. Âdem’in zürriyetinden alınan misâk (söz). Bu söz; insanın «Belâ — Evet» cevâbıyla Rabbini tanıdığı an’dır. İlâhiyatçıların «rûh anne karnında yaratılır» iddiâsı bu âyetle çelişir. — A’râf 172; İbn Kesîr, Tefsîr, II/255; Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, III/603

Hanefî Fıkıh — Evlilikte Denklik (Kefâ’et): Hanefî mezhebinde evlilikte kefâ’et (denklik) altı esastadır: 1) Din (takvâ), 2) İslâm (kökten Müslüman olma), 3) Hürriyet, 4) Nesep, 5) Mal/zenginlik, 6) Sanat/meslek. Bunlardan birinde denklik bozulursa velîye fesh hakkı doğar. Velâkin zorla evlendirme yoktur — kızın oluru şarttır. — el-Mevsılî, el-İhtiyâr, III/96; el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâî’, II/318

Hz. Hâtice ve Hz. Peygamber — Ekonomik Denksizlik: Hz. Hâtice radıyallâhu anhâ Mekke’nin en zengin tüccarlarından, kocasız bir dul kadındı; Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ise kendi ticârî sermâyesi olmayan, Hz. Hâtice’nin ticâretini yürüten bir gençti. Hâtice annemiz tâlip oldu, evlilik gerçekleşti — bu, evlilikte ekonomik denkliğin Sünnet’le birebir aranmadığının delîlidir. — İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, I/189; İbn Sa’d, et-Tabakât, VIII/15

Hz. Ömer ve Ümmü Külsûm bint Ali — Yaş Farkı: Hz. Ömer radıyallâhu anh hilâfeti döneminde, yaklaşık 60-65 yaşlarındayken Hz. Ali Efendimiz’in 15-16 yaşındaki kızı Ümmü Külsûm ile evlenmiştir. Bu evlilik İslâm’da yaş farkının kefâ’et engeli olmadığının delîlidir. — İbn Sa’d, et-Tabakât, VIII/463; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, VII/64

Hz. Ali Efendimiz — Nâsih-Mensûh İlmi: Hz. Ali radıyallâhu anh: «Bir müftünün önce bilmesi gereken Allâh’ın kitabındaki nâsih ve mensûhtur. Bunları bilmeyen kimse helâk olur ve helâk eder.» — Süyûtî, el-İtkân, II/20; İbn Kesîr, el-Bidâye, IX/35

Tasavvuf Istılâhı — Avâm-Hâss Ayrımı: Sûfî ıstılâhında «avâm» (toplumun çoğunluğu) ile «hâss» (özel/kâmil mü’minler) ayrımı vardır. Avâma getirilen tahfîf (kolaylık) hâssa âit yüksek mertebede aranmaz; hâss kalbinden geçeni dahî gözetir. Bakara 284-286 buna bir misâldir. — Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif, s. 86; Kuşeyrî, er-Risâle, I/89

Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin Haddini Bilmek Ne Demektir? — Yûsuf Aleyhisselâm Kıssası, Evlilikte Denklik ve Nâsih-Mensûh başlıklı sohbetinden tam detayla derlenmiş ve tez kalitesinde yeniden düzenlenmiştir.

Ek kaynaklar:

  • Kur’an-ı Kerim, Nahl 16/125; hikmet ve güzel öğütle davet ilkesi.
  • Kur’an-ı Kerim, Ahzab 33/21; Resulullah’ta güzel örnek oluÅŸu.
  • Nevevi, Riyazü’s-Salihin, takva, ihlas ve güzel ahlak bölümleri.
  • İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi, ahlak ve ihlas bölümleri.
  • Buhari, İman ve Rikak bölümleri, niyet, ihlas ve ahlak rivayetleri.
  • Müslim, Birr ve Sıla bölümü, güzel ahlak ve kardeÅŸlik rivayetleri.
  • Tirmizi, Birr ve Sıla, zühd ve deavat bölümleri.
  • Nevevi, Riyazü’s-Salihin, ihlas, takva, zikir ve güzel ahlak bölümleri.
  • İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bari, ilgili Buhari rivayetlerinin ÅŸerhi.
  • KuÅŸeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.