ÇAĞDAŞ SIYASAL İSLAM • 21/32
8 Şubat 2020
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
8 Şubat 2020 | 195
gibi iddialarda bulunduklarında, vahiyden uzak olmaları dolayısıyla) ya-lan ve iftira edenlerden başka (kimseler) değildirler.” Yani sen bir yeryü-zünde bulunan çoğunluğa itaat etme, sebep? O çoğunluk, heva ve hevesine uyabilir. Yine Sâffât suresi ayet 71: “Andolsun ki; onlardan önce geçenlerin çoğu sapıtmıştı.” Yine Yûsuf suresi ayet 103: “Sen ne kadar hırs göstersen de insanların çoğu inanmazlar.” O yüzden İslam çoğunluğa bakmaz, İs-lam kendince Kur’an ve sünnete bakar, Kur’an ve sünnet neyi emrediyorsa onu yerine getirmeye gayret eder.
7.maddeden devam ediyoruz. Ehl’i sünnete göre siyasi anlayışta asıl olan geçmiş tecrübe ve onun devamı durumundaki mevcut durumdur. Mev-cut durumun zulmetse dahi korunması her türlü değişimden daha iyidir. Özellikle siyasi irade, Allah’ın iradesiyle meşrulaştırılma yoluna gidildik-ten sonra, insanların çabaları ve faaliyetleri, Allah iradesine karşı gelmek olarak görülmüştür.
Eğer ehli sünnet devlet idaresini veya ehli sünnet siyasi anlayışını biz Haz-reti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonra cihâr yâr-i güzin efendilerimizin zamanına bağlar isek yani Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve kısa bir dönem 6-7 aylık ve Hazreti Hasan Efendimizin zama-nına bağlarsak bu geçmişe yönelik tecrübe doğru tecrübedir. Yani nedir bu geçmişe yönelik tecrübe? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ne yaptığıdır, sonra Ebu Bekir ne yaptığıdır, ondan sonra Ömer ne yaptı, ondan sonra Osman radiyallahu anh hazretleri ne yaptı, sonra Ali ne yaptı? Eğer geçmişe yönelik tecrübe, geçmişe yönelik bir ders alınacaksa evet bu doğru-dur ama Hazreti Hasan Efendi’mizden sonra hilafetin babadan oğula geçi-rip saltanata çevrilmesi noktasında ben orayı ehli sünnet olarak görmüyo-rum. Çünkü Muaviye nasıl babadan oğula Yezid’den sonra devam ettirdi ise buna karşılık olarak Şia başlamıştır. Şia’da ki imamiyetin kutsallığı ise farklı bir noktadadır. Mesela Şia’da imamlar masumdur, suç işlemezler. İmamların masumiyetinin ve suç işlememenin üzerine kuruludur siyasi teşkilatlanma. Bunu ben ehli sünnet olarak da görmüyorum, yani Muaviye’ninkini de Mu-aviye’den sonrakini de ehli sünnet olarak görmüyorum. Muaviye’den sonra-kini. Çünkü Muaviye’ye Hazreti Hasan Efendi’miz devretmiş, savaş çıkmasın diye. Aslında yine seçimle olmuş olmuyor amma velakin hadi onu da biz ma-kul noktada alalım ama Muaviye’den sonrasını ehli sünnet olarak ben algıla-mıyorum ve öyle de inanmıyorum, öyle de anlamıyorum. Öyle olunca evet, zaman zaman Yezit ve Yezid’den sonraki devlet başkanları aynı zamanda da sanki onlar Allah’ın iradesiymiş gibi oluşmuş, bunu meşrulaştırmışlar. Aynı
196 | Çağdaş Siyasal İslam
şey Şia’da da var, Şia da kendince kendi halifelerini, imamlarını -onlar imam derler- onlar da Allah’ın iradesi noktasında görüp bu noktada yaptıkları her şeyi meşru görmüşler ama İslam ümmetinin içerisinde burada sıkıntı olmuş mu? Evet. Zaman zaman İslam ümmetinin içerisinde problemler olmuş, İs-lam ümmetinin içerisinde problemler olunca bir kısım ayaklanmalar olmuş, o ayaklanmaları da çok kanlı bir şekilde bastırmış, her iki tarafta bastırmış. Yani Şia da bastırmış; Emeviler, Abbasiler de bastırmış ve devlete olan is-yan yine hadis-i şeriflerden fetva çıkarılaraktan bağyilik olarak görülmüş ve fetvalar verilmiş. Yani bağyilerin öldürülmesi ile alakalı. Bunların içerisinde İmam-ı Azam’ın enteresan fetvaları vardır. Mesela İmam-ı Azam; bir toplu-luk devleti silah zoruyla, kılıçla ele geçirirse onu bağyi hükmünden çıkarır; enteresan bir şeydir bu. Bunu, İmam-ı Azam’da bulursunuz bu fetvayı. Di-ğer imamlarda, mesela Eş’ari zihniyetlilerde bunu bulamazsınız ama Matu-ridi zihniyeti, İmam-ı Azam’dan sonradır İmam-ı Maturidi. Ama İmam-ı Azam’da bunun fetvasını bulursunuz. Mesela İmam-ı Azam’da kalkışan bir kimse, devlete karşı kalkışan bir kimse bağyi hükmündedir. Görüldüğü yerde öldürülür, kanı helaldir. İmam-ı Azam’ın fetvasıdır ama kalkışan top-luluk -tabiri caizse- ihtilal yaptı, o zaman bağyi hükmünden çıkarır İmam-ı Azam onu. Ve devleti idare etmenin onun hakkı olduğunu görür, gösterir. İmam-ı Azam’ın geldiği ırkın da bunda etkisi vardır. Neden etkisi vardır? Çünkü İmam-ı Azam Türk’tür. İmam-ı Azam Türk olduğu için Türklerde bir kimsenin hakan olması için:
1) Hakanoğlu hakanoğlu hakan olacak.
2) O devletin başına kılıçla gelecek.
Bu Orta Asya’dan itibaren Türklerin kendi devlet gelenekleridir. Yani Türklerde hakan ölür, hakan öldükten sonra kaç oğlan bıraktı? Üç oğlan bıraktı, üç oğlan birbirinin arasında savaşır, ayakta kalan veyahut da galip gelen veyahut da üstün olan devletin başına oturur ve devletin başına otu-rurken kılıç ile oturur, bakın, kılıçla oturur, Türklerde hiçbir zaman seçim yoktur. Orta Asya’dan itibaren Türk devlet geleneğinde seçimle hakan olmaz hiç kimse. Hakan olabilmesi için iki yolu vardır
1- Hakanoğlu hakanoğlu hakan olacak, aynı zamanda kılıçla gelecek.
2- Bu çok muteber görülmemiş, daha doğrusu hiç muteber görülmemiş. Kılıç zoruyla o kimse gelecek. Bu hiç muteber görülmemiş ama kılıç zoruyla da gelse onun devlet başkanlığını tanımışlar mı? Evet.
Şimdi İmam-ı Azam hem kendi ırk olarak Orta Asya’dan itibaren geldiği öğreti bu, Türklerin öğretisi. Aynı zamanda İslam olarak da eğer bir kimse kılıçla devleti ele geçirdi ise onu da kabul eder. O yüzden bu sadece İmam-ı
Azam’da böyle fetva vardır, İmam-ı Azam’ın dışında olan fetvalarda bunu bulmak zor ya da ben bulamadım.
Şimdi böyle olunca ehli sünnete göre bir algı oluşuyor, algı şu: Devletin
başına gelecek olan kimse, devletin başına gelecek olan bir kimse:
1) Ehli sünnet düşüncesine göre belli bir şuranın seçimi ile gelecek. Ehli sünnete göre umumi bir seçim değildir bu. Bu içtihad edilebilir edilmez bun-lar ayrı mesele ama hem Ebu Bekir Efendi’mizin hem Ömer’in, Osman, Ali radiyallahu anh hazretlerinin hem İmam-ı Hasan hazretlerinin devletin ba-şına geliş sistemi seçiciler kurulunun içinden seçilmesi, aşere-i mübeşşere-den seçilmesi. On tane aşere-i mübeşşere var, on tane aşere-i mübeşşerenin içerisinden seçiliyor. Şimdi İslam’da bu manada bir şûra var, ayet-i kerime-lerde de şûra öngörülür zaten ve o şûra seçer devlet başkanını. Bir de şûra seçilir. Şûranın seçilmesi de ayrı bir yoldur, kimler şûraya katılabilir kimler şûra seçimlerine girebilir? Bu da ayrı bir özellikli bir şeydir. Bunları eğer va-kit kalırsa eğer sorular nasıl devam ediyor bilmiyorum, bakmadım tam ola-rak, eğer gerektirirse bunları da inşallah anlatırız. O yüzden böyle bir irade, yani şûranın seçmiş olduğu o irade yine İslam geleneğinde Allah’ın iradesi olarak tanımlanmamış; hiçbir zaman tanımlanmamış. Mesela Hazreti Ebu Bekir Efendi’mizin iradesi; Allah’ın iradesi olarak tanımlanmamış, yok hiç-bir yerde böyle bir şey veya Hazreti Ömer Efendi’mizin veya Hazreti Osman, Hazreti Ali Efendi’mizin iradesi; Allah’ın iradesi diye tanımlanmamış hiç-bir zaman. Mesela Hazreti Ömer Efendi’miz hutbeye çıkar: “Ömer yanılırsa ne yaparsınız?” deyince sahabeden bir kimse kılıcını çeker: “Bununla düzelt-mesini biliriz.” der. Eğer Allah’ın iradesi olarak görülecek olsaydı o sahabe, o kılıcı orada çekemezdi. O yüzden ehli sünnet gelenekte böyle bir şey yok ve meşrulaştırma, yani devletin veya devlet başkanının yaptığı her şeyi meşru görme ehli sünnet içerisinde yok. Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ra-diyallahu anh hazretleri içerisinde yok çünkü. Hazreti Ebu Bekir Efendi’mi-zin aldığı ilk karar var devlet başkanı olur olmaz. Müseylimetülkezzâb’ın üzerine ordu gönderiyor, seriyye gönderiyor, Hazreti Ömer Efendi’miz diyor ki: “Sen la ilahe illallah diyenleri mi katledeceksin?” Enteresan. Yaptığını Al-lah iradesi, Allah’ın bu noktada bir hükmü olarak görmüyor diyor ki: “Sen la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyenleri katledecek misin, onları mı öldüreceksin?” O da diyor ki: “Eğer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ne yaptılarsa aynısını yapacaklar, yapmayanları vallahi bu kılı-cımdan geçiririm.” Yani bu sadece Müseylimetülkezzâb değil. Çünkü Mü-seylimetülkezzâb ne yaptı? Dedi ki: “Peygamber öldü, sizden zekatı da vergiyi de kaldırdım, bundan sonra zekat da vermeyeceksiniz vergi de vermeyeceksi-niz.” dedi. Oradan harekete geçti Hazreti Ebu Bekir Efendi’miz. Veya Hazreti
198 | Çağdaş Siyasal İslam
Ömer Efendi’mizin mesela uygulamış olduğu bazı şeyleri sahabeler sorgu-ladılar veyahut da bir şeyin fetvasını kendi heva heveslerinden vermediler, sahabeleri topladılar, Hazreti Ebu Bekir Efendi’miz de Ömer Efendi’miz de bunu çok yaptı. “Bununla alakalı Peygamber’den bir şey duyan var mı?” diye sordu onlara. Onlar da Peygamber’den bir şey duydularsa bunu söylediler, dediler ki: “Biz Hazreti Peygamber’den bunu duyduk.” O yüzden İslam’da siyasi irade, bu manada Allah’ın iradesi gibi meşrulaştırılmış bir irade de-ğil. Bunu Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali radiyallahu anh hazretleri-nin zamanlarında görüyoruz. Bu sıkıntı Muaviye’den sonra Emeviler’de ve Abbasiler’de görülen şey. Yani mesela onlar kendilerini Allah’ın halifesi, yer-yüzündeki halifesi ve aynı zamanda da Allah’ın yeryüzündeki meşru iradesi olarak göstermişler, burada sıkıntı var.
8- Ehl’i sünnet, imametin Usulu’d Din’den olmadığı, siyasi bir kurum olduğunu ve dinin ameli kısmıyla ilgili olduğu konusunda hemfikirdir. An-cak Sünni siyaset anlayışında “İmamlar Kureyş’tendir.” şeklindeki bir ri-vayetin kabul edilmesi, imametin dini olmaktan ziyade dünyevi bir kurum olduğunun kelami açıdan temellendirilmesinde önemli bir engel olmuştur.
Şimdi imamete ayet-i kerimeler ışığında baktığımızda iki ölçü çıkıyor:
1) Devletin iradesi ile alakalı ve idare etmekle alakalı ulu’l-emr, imamet.
2) Dinden fıkıh çıkarmakla alakalı, hüküm çıkarmak ile alakalı imamet.
Bunu İmam-ı Maturidi çok ilginç bir şekilde ayırt etmiş, şimdi bununla alakalı. İslam, birey ve toplum hayatının bütün alanlarında olduğu gibi yö-netim alanında da ilkeler ortaya koyar. İslam’da boşluk yoktur. Mesela bir aile, aile hukuku bellidir. Ticaret; ticaret hukuku bellidir, ticaretin ahlakı bel-lidir. Veyahut da yeme içme; yeme içme adabı, erkanı hukuku bellidir. Gi-yinme; giyinme adabı, erkanı, hukuku bellidir. Barınma, bu noktada hukuku bellidir. İşte ziraat yapacak, ziraatın hukuku bellidir. İşte sanat yapacak, sa-natın hukuku bellidir. Yani İslam’da hukuk konulmamış, hukuk konulma-mış hiçbir alan yoktur, bakın, hiçbir alan. Zaten bugün gayri İslami nizam-larla İslam’ın çatışmasının sebebi budur. İslam, bizim dünyalık hayatımıza karışır. Dünyanın içerisinde ekonomidir, sosyal hayattır, ahlaktır, ev geçimi-dir, işyeridir, bütün hepsi ile alakalı İslam’da söylemler mevcuttur, hukuk mevcuttur. Bugünkü Hristiyan dünyada ise bu öyle değildir. Mesela İslam ti-carette karışır, der ki: Ölçülerde, tartılarda haksızlık yapmayın, insanları al-datmayın, ribadan uzak durun örneğin. Ticaretin hukukunu belirler, evlili-ğin hukukunu belirler, anne-baba-çocuk ilişkisinin hukukunu belirler, bir çalışanla işverenin hukukunu belirler. İslam’da belirlenmemiş veyahut da açıkta kalmış, uygulanması mümkün olmayan hiçbir şey yoktur. Sizin ev-den içeri girişinizden yatıp tekrar çıkışınıza kadar karışır, hukuku bellidir.
Evlerinize hırsız gibi girmeyiniz, evlerinize anahtarla açıp girmeyiniz. Evde birisi varsa sessizce giremezsin kendi evine. Evlerinize kapılardan giriniz, sen de kendi benim evin deyip de pencereden atlayıp gelemezsin, bahçe du-varından atlayıp gelemezsin, sessizce içeri giremezsin, eve girişin dahi hu-kuku bellidir. Bakın eve girişinizin dahi hukuku bellidir. O yüzden İslam hem dünyayı hem ahireti çepeçevre sarmıştır. Dünyanın içerisinde ne kadar dünyalık bir şey varsa, ne kadar dünyalık bir şey varsa hepsini de çepeçevre çevrelemiştir; ortada, muallakta hiçbir şey bırakmamıştır; bakın hiçbir şey. Açın Fetâvâ-i Hindiyye’yi, yaklaşık 16 cilttir, açın mesela El-İhtiyar’ı, 4 cilt-tir, açın İbn Abidin’i, 16 cilttir örneğin, açın, Mebsût’u, yaklaşık 32 cilttir. Bakın dünya ile alakalı bir kimsenin doğumundan ölümüne kadar bütün ha-yatının hukukunu ve fıkıhını bulabilirsiniz. Boşlukta hiçbir şey yok, heva hevese bir şey bırakmamış, bakın, heva hevese bir şey bırakmamış, bütün-cüllük içerisinde. Böyle olduğu için zaten sıkıntı var. Yani dünyayı idare eden o global sistem; İslam’ı bu noktada kendisine tehlike görüyor, İslam’ı kendi-sine düşman görüyor. Neden? Çünkü İslam her şeyde hükmetmiş, onların tabiriyle söylüyorum, her şeye burnunu sokmuş, her şeye maydanoz olmuş, bakın, her şeye maydanoz olmuş. O yüzden sıkıntı zaten. Böyle olunca İs-lam; başlangıç olarak, hani böyle bir yönetim olarak da siyasi yönetim ola-rak kendisine ilkeler koymuş. Yani İslam’da siyasi yönetim de başıboş değil. İslam’da devleti yönetenler, kendi heva ve heveslerine göre kafalarına göre devlet yönetemezler. Hani bu sohbetin en başında demiştim ya, o insanın din ve vicdan hürriyetini koruması, kollaması lazım İmam-ı Azam’a göre Maturidi ekole göre. Hangi dinden olursa olsun yani İslam devletinde İslam siyasi teşekkülünde yaşayan bir Hristiyan’ın da dinini korumakla mükellef-siniz. Siz bir Yahudi’nin de dinini korumakla mükellefsiniz İslam olarak. Siz kendi tebaanızın din ve vicdan hürriyetini korumakla mükellefsiniz; herkes istediği dine iman edip o istediği dinde yaşama özgürlüğüne sahip İslam hu-kukunda, İslam siyasi hukukunda. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri; Medine-i Münevvere’de Müslümanlarla savaşmayan, Müs-lümanların aleyhine bir şey yapmayan Hıristiyanların ve Yahudilerin yaşa-malarına müsaade etti. Hayber Yahudi’dir. Onlar hem Uhud’da hem Bedir’de hem sonradan Müslümanların aleyhine çokça işler yaptıkları için Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri o fitne yuvasını dağıtmaya mecbur kaldı. Hatta öyledir, mesela Yahudileri öldüttürmez. Onlara der ki: Siz kendi yaşayabileceğiniz kadar eşyalarınızı, hayvanlarınızı, neyinizi ala-caksanız alın; hicret edin buradan; boşaltın; gidin; der. Boşaltıp giderler ama onlar topyekûn Müslümanlarla savaş halindedir, savaş açmışlardır. O yüz-den Müslüman bir iradede, idarede gayrimüslim unsurlar da din ve vicdan
200 | Çağdaş Siyasal İslam
hürriyetlerini çok rahat bir şekilde yaşarlar. Adalet, eşitlik, seçilmek, seçmek, bir şeyde ehliyetli olmak, ehliyetli olanların işbaşına gelmesi, emanet, ema-netlere riayet etmek, şûra, bunlar İslam yönetiminin vazgeçilmez şeyleri. On-dan sonra biat etme. Bunlar İslam siyasetinin kendi içerisinde oluşturmuş olduğu kuramlar, kurallar. Bunların hepsi ile alakalı Kur’an ve sünnette ve imamlarını içtihadında içtihadlar var. O kimsenin sen, din ve vicdan hürri-yetini sağlayacaksın. O kimsenin sen, akıl emniyetini sağlayacaksın. Sen, te-baanın namus emniyetini sağlayacaksın. İslam devletinde, İslam siyasi yö-netiminde kendi tebaanın, kendi tebaanın kadınını sen bilmem ne evlerinde satamazsın devlet olarak. Sen onun namusunu korumakla mükellefsin. O ka-dın tenini satmak zorunda kalmayacak, sen onu bakmakla mükellefsin sos-yal olarak. Bakın, sosyal olarak sen onu bakmakla mükellefsin. Mesela bu en güzel bir şekilde Hazreti Ömer Efendi’mizin zamanında yaşanmıştır. Haz-reti Ömer Efendi’miz, dul ve yetimlere maaş bağlamıştır. Hazreti Ömer Efen-di’miz, doğan çocuklara belli bir yaşa kadar maaş bağlamıştır. Hazreti Ömer Efendi’miz yapıyor bunu. Her doğan çocuğa maaş bağlıyor devletten, her do-ğan çocuğa. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Medine döneminde ne kadar dul ve yetim varsa hepsinin de babası hükmünde. Ha-dis-i şerif de var ya. “Ben sizin babanız hükmündeyim.” diye. Kimin ne ih-tiyacı varsa gelip benden istesin, gelip bana söylesin. Hazreti Peygamber sal-lallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şahsında aynı zamanda devlet başkanlığı da var ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretle-rine baktığımızda biz devleti de görüyoruz O’nda. Bütün Medine-i Münev-vere’de ve İslam hududunun içerisindeki bütün dullara, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri beytülmalden onlara iaşe, erzak dağıtı-lıyor. Önceden dinar yok, para yok, erzak var. Mesela filanca yerde bir dul var; onun yıllık erzakı, yaşayabileceği kadar erzak temin ediliyor. Yaşayabi-leceği kadar buğday bir yıllık, yaşayabileceği kadar arpa, hurma neyse. Ne yiyecekse ne içecekse o günkü noktada. Erzak dağıtımı var, ilk etapta para dağıtımı yok çünkü. İlk önce eşya ve erzak dağıtımı. Hazreti Ömer Efen-di’mizde de var bu. O yüzden Hazreti Ömer radiyallahu an hazretleri bu işin zirvesi yaşanıyor, ilki ve zirvesi yaşanıyor. Devlet zenginleşiyor çünkü Haz-reti Ömer Efendimiz zamanında. Mısır fethediliyor, İran’ın tamamı fethedi-liyor. Bahreyn, Yemen, o bölge komple fethediliyor. Afrika içlerine kadar gi-diliyor, öbür taraftan İran’da Hindistan sınırına kadar gidiliyor. Böyle olunca devlet bütün -tabiri caizse- bugün Batılıların Ortadoğu diye nitelendirdiği yine Batılıların bize Orta Asya dedikleri normalde Türklerin sınırlarına ka-dar. Türklerin sınırlarına kadar onlara kadar gidiyor. “Türkler sizinle savaş-madıkça siz de onlarla savaşmayın.” hadis-i şerifini herkes biliyor. O yüzden
Orta Asya’ya doğru, içlere doğru, İran’dan bugünkü Tebriz’e doğru gidilen yerlerde, oralarda fazla savaş çıkmıyor. Yani sıkıntı var çünkü oralarda, sa-vaşmıyorlar Türklerle. Çünkü Türklerin bir boyu Hazreti Peygamber sallal-lahu aleyhi ve sellemin yanında. O kılıç ustaları, o bahadır, savaşkanlar Haz-reti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yanında. Bunu Hazreti Osman Efendi’mizin elindeki kılıçtan, şuanda kutsal emanetlerde bulunan kılıçların üzerindeki işaretlerden, aynı zamanda Selmân-ı Fârisi’den -Türk’tür kendisi- ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazret-lerinin etrafında Türklerden kurulu bir -tabiri caizse- koruma bölüğü var. Onlar çünkü müthiş kılıççılar, kılıçlarını kendileri yapıyorlar, müthiş savaş-çılar, bakın, müthiş savaşçılar. Öyle olunca Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin de hadisi var. “Türklerle savaşmayınız.” diye. Hazreti Ömer Efendi’mizin zamanında Türklerle savaş yok, Türk sınırına ka-dar geliyorlar, orada duruyorlar, zamanın İran kralını içlere kadar takip edi-yorlar. Böyle olunca devlet zenginleşiyor, burada söylemek istediğim şey bu. Devlet zenginleşince de bütün duluna, yetimine, çocuklarına maaş bağlıyor. Bakın; çocukların anneleri, babaları var; ihtiyaç sahibi olup olmadığına bak-mıyor. Devlet bütün çocuklara iaşe veriyor o zaman için, para yerine geçen iaşe veriyor. Öyle olunca İslam siyasetinde veya yönetim biçiminde insanla-rın din-vicdan hürriyetini, insanların akıl hürriyetlerini, insanların namus hürriyetlerini, namusunu koruyor o kimsenin; muhafaza ediyor ve insanla-rın namusu muhafaza edince nesebi koruyor. Yani doğan çocuğun annesi babası belli. Neden? Namusu korudu çünkü, nesebi korudu. Namusu koru-mazsa nesep korunmuyor, nesep korunmazsa orta yerde sıkıntılar çıkıyor. Şu anda dünya üzerinde diyorlar ki; babasız çocuklar yapıyorlar, sperm ban-kaları kuruyorlar, sperm bankalarında kimin spermi olduğu belli değil. Ge-çenlerde Amerika’da bir doktor çıktı, yaklaşık 5 bin tanemi ne çocuğun ba-bası hükmünde. Yani bütün spermle sonradan dölleme yapılacak olanlara kendi spermlerini vermiş adam, ortalık ayağa kalktı, örtbas ettiler. Bu çünkü neden? Teşvik ediliyor. Neden teşvik ediliyor? Kocaya ihtiyaç duymadan ço-cuk sahibi ol, kadına ihtiyaç duymadan çocuk sahibi ol. Kiralık anneler bul, kiralık anneden çocuk sahibi ol. Çocuk mu al çocuk sana veyahut da savaş-larda, her şeyde kan revan olmuş kimsesiz çocuklar var. Onlara sahip çık, onlara baba hükmünde ol gibi. Nesep ve aynı zamanda zürriyeti korumuyor, muhafaza etmiyor bugünkü sistemler. İslam diyor ki; namus ve nesep emni-yetini, akıl emniyetini, mal emniyetini koruyor. Hiç kimse, kimsenin malını haksız yere almayacak. Devlet, bir başkasının malını haksız yere almayacak. Güçlü olan kurum kuruluşlar, bir başkasının malını haksız olarak almaya-cak. Herkesin malını devlet koruyacak, mal edinme hürriyeti var. Şimdi mal
202 | Çağdaş Siyasal İslam
edinme hürriyeti ve devletin bir kimsenin malına el koymaması deyince as-lında burada komünizme cevap veriyor İslam. Komünizm ne yapıyor? Bü-tün herkesin malına el koyuyor, özel bir mal bırakmıyor, özel bir mülk bı-rakmıyor. İslam buna karşı çıkıyor, diyor ki; hayır bir kimsenin malı var ise o malına sen konamazsın. Ancak bir kimse tarlasını işlemiyorsa bu çünkü kamuya ait bir şey, yani 100 dönüm yeri var adamın, 100 dönüm yerini ekip biçmiyor, onun Hanefi’ye göre belli bir senesi var, 7 sene mi 3 sene mi ne ol-ması lazım. Şimdi tam aklımda değil, onun belli bir senesi var, belli bir sene eğer oraya ekip dikmiyorsa devlet tarlayı alıyor, ekip dikecek olana veriyor. Diyor ki; sen ekip dikemiyorsun, ekip dikecek olana veriyorum, diyor. Se-bep? Çünkü İslam’da üretmek var, bütün her şey üretime tabi olması lazım, bütün her şeyin üretimde kullanılması lazım. Mesela eski köylerde yaylalar vardır. Devlet, hayvanlarını insanlar otlasın diye sahipsiz araziler İslam hu-kukunda devlete aittir. Bir arazinin sahibi yok, orası fethedildi, arazinin belli bir bölümü sahibi yok .
1) Oranın birinci derecede sahibi devlettir.
2) Bunu Osmanlı sonradan farklı bir şekilde uygulamıştır. Hani sipahiler var ya, orada belli bir tarlayı veriyor orada bir kimseye, o da belli bir asker bakıyor orada. Belli bir asker bakacak olana belli bir tarla veriliyor, yer veri-liyor, o belli bir asker bakıyor, savaş zamanında da o askerleri ne yapıyor? Şa-vaşa gönderiyor. Osmanlı bunu böyle halletmiş ama öbür türlü devletin yer. Devlet kendi arazisini tarımla iştigal edecek olan, hayvancılıkla iştigal ede-cek olanlara tahsis ediyor. Mesela gidiyor örneğin İğdir muhtarı, devlete gi-diyor, diyor ki: Ben İğdir’in köy muhtarıyım, benim diyor köyümde -örnek-liyorum- 3 bin tane küçükbaş var. Bu 3 bin tane küçük başı doyurabilmem için bana yaylalık ver, diyor. Devlet ona bir sınır çiziyor 3 bin hayvanlık, sen diyor, bu sınırlar içerisinde 3 bin hayvanı otlatabilirsin, yaylatabilirsin, di-yor. Veyahut da birisi gidiyor, diyor ki: Ben tarım yapıyorum, Örneğin ben buğday ekiyorum ama benim yerim yok, diyor. Bana yer ver, ben buğday ekeceğim. Devlet: Kaç dönüm yer istiyorsun? 20 bin dönüm. Ona 20 bin dö-nüm yeri tahsis ediyor. Devlet çıkan üründen ondan kira alıyor, üründen. Gönderiyor sonra vergi memurunu, ne kadar ton yapmış? İşte 100 dönüm-den, dönümünden 300 kilo almış olsa eski zamanda işte 30 ton buğday aldı adam. Bunun bir oranı var, o oranda devlete veriyor, buğday olarak veriyor, para olarak vermiyor.
İslam, bu manada insanların malına konmuyor. 28 Şubat’ta bazı cemaat-lerin, tarikatların kendilerince yaptırmış olduğu şeylere el koymuştu devlet o zaman için. Bazı şeyhlerin evlerine el koyup sattırmıştı. Sonradan mahke-meleri devam etti, mahkemeleri kazandılar onlar ama baya perişan olmuştu
o zaman için. Burada devlet mal emniyetini de koruyor insanların diyor ki İslam hukukunda; malın da emniyeti var. O yüzden İslam bu noktada, siya-set anlamında hem dinin düzenini korur hem de dünyanın düzenini korur. Bakın, dinin de düzenini korur İslami devlet modelinde. Şimdi İslami dev-let modelinde dinin de düzenini koruma… Siz şimdi yavaş yavaş alışacaksı-nız, mesela Osmanlı’da şeyhülislamlar var, öyle değil mi? Dinin düzenini ko-ruyor. Osmanlı’dan önce Selçuklu’da var, dinin düzenini koruyan kurumlar var, Selçuklulardan önce Abbasiler’de var, onlardan önce de Emevilerde var. Mesela İmam-ı Hanbel hazretlerine dinin düzenini korunması için bugünkü manada diyanet işleri başkanı yapmak istiyorlar, kabul etmiyor. Kabul etme-yince onu katletmek için Şam’a götürürlerken o gününün kralı ihtilalle dev-riliyor örnek. Veyahut da İmam-ı Azam’ı o zaman için dinin başına getirmek istiyorlar, gitmiyor, hapsediyorlar, şehit ediyorlar. Mesela ondan sonra İmam-ı Yusuf kabul ediyor bunu, diyanet işleri reisliğini ama İmam-ı Muhammed kabul etmiyor. Ben diyor, İmam-ı Azam’ın peşinden gideceğim, kabul etmi-yor. İmam-ı Serahsi’de kabul etmiyor. Benim fıkıh ölçülerinde İmam-ı Azam, İmam-ı Muhammed, Serahsi çizgisini benim takip etmemin bir sebebi bu-dur. Benim hoşuma gider, ben onu çok önemli görürüm. Yani İmam-ı Azam devletten maaş almıyor, devletin -tabiri caizse- diyanet işleri reisliğini kabul etmiyor. İmam-ı Yusuf kabul ediyor, kabul edilebilir mi? El-cevap, edilebi-lir. Ama İmam-ı Muhammed’de kabul etmiyor. Arkasından gelen İmam-ı Serahsi de kabul etmiyor, enteresandır. Çünkü bu minval üzerine hadis-i şe-rifler var. Bir alimin, bir velinin devletin kapısına gitmemesi ile alakalı. Git-memişler, bunun gibi. O yüzden İslam yönetiminde, sisteminde dinin de dü-zeni ve dünyanın da düzeni başı boş değildir.
Şimdi tabi o yönetecek olanların vasıfları var. Bu konuda en önemli şey mesela, dârülharp fıkıhı ile alakalı ilgilenenler bunun üzerinde çok önemli durmuşlar ve mesela İbn Abidin’den tutun da El-İhtiyar’dan tutun da Dürer Gürer’den tuttun da iki cilt Emanet ve Ehliyet’ten tutun da yönetim ile ala-kalı Hanefilerin, İmam Maturidi dahil buna. Bunların hepsi de Müslümanla-rın yöneticilerinin muhakkak kendilerinden, İslam olmalarını ön görmüşler. Müslüman olmayan bir kimse, Müslümanların başında devlet başkanı olması mümkün değildir. Bu olmazsa olmaz bir şarttır. Bakın, bu olmazsa olmaz bir şarttır. Bir Müslüman’ın başındaki devlet başkanı muhakkak Müslüman olması gerekir, muhakkak. Müslüman değilse o Müslüman’ın devlet başkanı değildir. Ölçü, delil? Ayet-i kerime. “Ey iman edenler Allah’a itaat edin; Pey-gambere itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre, idarecilere itaat edin.” Bu-rada sizden olan ulu’l-emr idarecilere itaat edin sözünü İmam-ı Matüridi; sa-dece devlet başkanı olarak algılamaz, bunu askeriyenin içindeki komutanlar
204 | Çağdaş Siyasal İslam
olarak da algılar. Bunu sadece devlet başkanı olarak algılamaz; devletin en önemli idarecileri olan bugünkü tabirle bakanlar kurulu, bugünkü tabirle genelkurmay başkanı ve ordu komutanları. İmam-ı Maturidi enteresan bir biçimde der ki; bu ayette geçen ulu’l-emr hem devlet başkanını hem komu-tanları hem de yöneticileri bağlar, der. Yani siz bir yere belediye başkanı se-çerken İslami bir sistemde siz İslam olmayan bir belediye başkanı seçemez-siniz. Siz Almanya İmparatorluğu’nun komutanını Çanakkale’de komutan olarak tayin edemezsiniz. Çanakkale savaşlarını hatırlayın. Almanlarla or-tak olduk ya. Osmanlı, ortak olunca ne yaptı? Çanakkale’nin savunmasını Alman generale verdiler. Veremezsin İslam hukukunda. Siz askeri personelin başında komutanı gayri İslami yapamazsınız, siz bakanları ve önemli dev-let adamlarını gayri İslamilerden oluşturamazsınız. Sizden olan emir sahip-lerine itaat edilir. Yani burada o kimsenin Müslüman olması gerekir. Eğer ki o kimse kendisine Müslüman’ım dediğinde o kimsenin hükmedeceği şey Kur’an ve sünnet olur o zaman. Zaten o yüzden Maide’de, birçok ayet-i ke-rimede; Kur’an ve sünnetle, Kur’an’la hükmedilmesini, Allah’ın emirleriyle hükmedilmesini söyler. Çünkü yöneticiler; Allah’ın hukukunu, Allah’ın hük-münü uygulamak zorundalar. Bunu çok önemser İslam devlet siyaseti, bunu çok önemser ve der ki; muhakkak ki bu ulu’l-emrler Müslüman olacaklar. Burada tabi İmam-ı Maturidi aynı zamanda kendi zamanında masum imam literatürüne sahip Şia’ya da karşı çıkar. Onlara da cevap vermiş olur. O yüz-den İmam-ı Maturidi burada enteresan bir ince çizgi.
Ardından İmam-ı Maturidi yönetim ile alakalı Nisa suresi ayet 59’u yo-rumlar. Bakın bu, az önce sizden olan emir sahiplerine itaat edin, ayeti ayrı, bu ayet ayrı. Buradaki ulu’l-emri farklı yorumlar, ayeti kerime şu: “Ey iman edenler; Allah’a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan emir sahiblerine itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz Allah’a ve ahiret gününe inanmış-sanız onun hallini Allah’a ve Resul’üne bırakın. Bu; hem hayırlı hem de netice itibariyle daha güzeldir.” burada geçen ulu’l-emr kavramını, Nisa 59’daki bu kavramı yöneticilere atfeder ama sonradan gelen Nisa 83’teki ayeti farklı yorumlar. Der ki: “Kendilerine emniyet veya korku hususunda bir ha-ber geldiğinde onu yayarlar. Eğer onu Peygamber’e ve kendilerinden olan emir sahiplerine havale etmiş olsalardı, onlardan hüküm çıkarmaya ka-dir olanlar onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah’ın üzerinize olan lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız müstesna şeytana uyardınız.” Nisa 83 bu ayet-i kerime. Nisa 83’teki ulu’l-emr lafzını İmam-ı Maturidi burda fakih-lere yorumlar bunu. Nisa 59’u yöneticilere ve idarecilere yorumlar. O yüz-den derim ben, Kitâbu’t Tevhid’i okuyun diye İmam-ı Maturidi’den. Bura-daki 83’teki ayet-i kerimeyi de fakihlere yorumlar. Yani Kur’an ve sünnetten
hüküm çıkaracak, bir şey meydana geldiğinde, bir şey husule geldiğinde, bir problemle Müslümanlar karşı karşıya kaldıklarında o problemi aşacak fakih-lere atfeder buradaki ulu’l-emri. O zaman iki tane ayet-i kerime, Nisa ayet 59: Oradaki ulu’l-emr yöneticilerle alakalı. Nisa ayet 83: Oradaki ulu’l-em-rle, fakihlerle alakalı. Hani bize zaman zaman diyorlar ya; “Ya bu mezhepler nereden çıktı? Sonradan çıktı.” Kardeş mezheplerin çıkış ayet-i kerimesi bu, Nisa ayet 83. Fıkıh çıkaracaklar, içtihad çıkacaklar, o fıkıh ve içtihad meka-nizması çalışacak. Peki fıkıh ve içtihad mekanizması nasıl çalışacak? Burda, Nisa 83 ayet-i kerimesinde hüküm çıkarmaktan söz ediliyor çünkü. O za-man bunun da sünnette yeri var mı hüküm çıkarmanın? Var. Ne yaptılar? “Ben Kur’an’a bakarım.” dedi. “Bulamazsan.” dedi Hazreti Peygamber. “Se-nin sünnetine bakarım.” dedi. “Bulamazsan” deyince “içtihad ederim, fıkıh ederim ben ona kendim hükmederim.” deyince Hazreti Peygamber sallal-lahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hoşuna gitti, tebessüm etti, ona dua etti. O zaman bir şey çıkıyor ortaya yere, ortaya çıkan şey şu:
1) İslam, hem yönetimsel olarak hem dinsel olarak başı boş bırakmamış. Nisa ayet 59’da yöneticilere, ümeralara atfetmiş ulu’l-emri. Nisa 83’te de fı-kıh edecek olanlara hükmetmiş ulu’l-emr olarak. O zaman iki ulu’l-emr kav-ramı çıktı, bir ulu’l-emr kavramı ne? Yöneticiler. İkinci ulu’l-emr kavramı ne? Fıkıhçılar. Mezhepleri buna koyabiliriz veya bugünkü içtihad edebilecek noktada olan kimseleri veya içtihad mekanizmasını çalıştıran bir kurulu da bu noktada ulu’l-emr olarak görebilir miyiz? Evet.
Böylece herhangi bir konuda anlaşmazlık çıktığında yönetimsel olarak İslam, yöneticileri ama bunun devlet başkanı deyin, bakanlar düzeyinde de-yin, komutanlar deyin bir meselede işin içinden çıkamazlarsa dönüyorlar, kime? Fıkıhçılara ikinci ulu’l-emr olan fıkıhçılara, hukukçulara, anayasacı-lara, onlara dönüyorlar. Diyorlar ki, burada böyle bir sıkıntımız var bizim. Biz bu işin içinden çıkamadık, biz devlet başkanı olabiliriz ama biz dini bil-miyoruz tam olarak. Biz devleti idare edebiliriz ama devleti idare ederken neyin haram neyin helal, neyin yapılıp neyin yapılmadığını dönüp fıkıhçı-lara soruyorlar. Fıkıhçıları da nereye yönlendiriyor? “Bilmiyorsanız zikir eh-line sorun.” diyor. Onları da yönlendirdiği yer var. Siz de bilmezseniz siz de gidin zikir ehline sorun. Sebep? Zikir ehli de kalp ehli, onların da kalpleri açık. Zahir noktada işin içinden çıkamazlarsa batın noktada zikir ehli işin içinden çıkacak. Mekanizma İslam yönetiminde üç aşağı beş yukarı böyle çalışıyor; normal, gerçek bir İslam yönetiminde.
O zaman devlet idarecileri, ulu’l-emr olan idareciler, Müslüman sizden
olan emir sahipleri.
2) Emir sahibi: Fıkıhçılar
206 | Çağdaş Siyasal İslam
3) Bilemezlerse ehli zikre soracaklar: Sufiler.
Böyle bir devlet yıkılır mı? Böyle bir devlet sistemi hayal ettiğinizde farklı
bir şey çıkıyor. Allah muhafaza eylesin.
Çünkü İmam-ı Maturidi ayeti öyle yorumluyor. Herhangi bir hususta an-laşmazlığa düştüğünüz taktirde Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyor-sanız onu Allah ve Resul’üne arz edin. Yani bu hadisleri inkar eden zırtapoz-lar; bakmayın siz onlara, onlar böyle Avrupa’nın beslediği dönme beslemeler onlar. O hadisleri inkar eden, o Amerika’dan, oradan, buradan laf küf eden-ler, ülkede bunlara laf küf edenler bunlar Soros’un beslemeleri bunlar. Çünkü ayet-i kerimede: “Bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde Allah’a ve Resul’üne götürün.” Oradaki ibare enteresan “eğer gerçekten” diyor, “Al-lah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız.” Enteresan bir şey, eğer gerçekten sen Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsan işin içinden çıkamadığın bir problemi Allah ve Resul’üne götüreceksin. Yani Kur’an’a ve sünnete götüreceksin. Bir hüküm çıkacaksa onun Kur’an’dan ve sünnetten delili olacak, Kur’an’dan ve sünnetten delili yoksa onun yoksa o zaman o heva heves oldu, ona uyulmu-yor. Bu, devlet yönetiminin, İslam devlet yönetiminin olmazsa olmazı. Ve o yüzden dinle alakalı bir anlaşmazlığa düştüğümüzde, dinle de alakalı bir anlaşmazlığa düştük; öyle ya dinle alakalı bir anlaşmazlığa düştük. Nereye gideceğiz? Onda da Kur’an ve sünnete gideceğiz. Onda da fıkıhçılar ne ya-pacaklar? Oturacaklar, onlar da Kur’an ve sünnete müracaat edip bize fık-hedecekler, diyecekler ki; evet böyle olabilir, bu böyle edilebilir. “Delil getir bize, bize delil getir.” Şimdi mesela TOKİ’nin faizi caizdir, dediler, onun al-tına delil oluşturmak için uğraşıyorlar boyuna. Tabi bunlar Türkiye’de bir ekol, Hayrettin Karaman da var bu işin içerisinde. Bursa’daki neydi fıkıhçı? Hamdi Döndüren de var bunun içerisinde. Hayrettin Karaman’ın ve Hamdi Döndüren’in yetiştirdiği üniversitelerdeki fıkıh profesörleri, doçentleri var işin içerisinde. Bunlar çünkü önceden beri bunlar daha da geriye Muham-med Hamidullah’a kadar gidiyor bunların silsileleri. Türkiye’deki fıkıh sil-silesi, tefsir silsilesini takip etmek lazım. Yani onun hocası, onun hocacısı, onun hocası böyle takip edeceksiniz onları. Mesela işte gitmişler Mısır’da, örneğin Ezher’de okumuşlar, bizde Ezher tabudur, Ezher doğru. “Ezher me-zunu” deyince her şey durur. Değil kardeşim! Ezher’i kuran 33 dereceli ma-son. Öyle değil, Müslüman uyanık olacak. Nasıl bir kimsenin şeyhuna, şey-huna, şeyhuna bakılıyor sufilikte. Şeyhi kim? Filanca. Onun şeyhi? Filanca. Onun şeyhi? Filanca. Onun şeyhi? Filanca. Bakılıyor mu? Evet. Fıkıhta da o kimsenin hocasına bakacaksınız. Doktorasını kimde yapmış, kimde okumuş, onun hocası kimde okumuş, onun hocası kimde okumuş, onun hocası kimde okumuş, bu çok önemli. Bakın, bu çok önemli. Türkiye’de bir faiz lobisi var
profesörlerin içerisinde, ilahiyat fakültesinde faiz lobisi var. İlahiyat fakülte-lerindeki faiz lobileri, enflasyon miktarı kadar faize cevaz veriyorlar. Bu ne demek biliyor musunuz? İslam dünyasının kapitalist sisteme teslim olması demek. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri faizin azını da çoğunu da haram etti ancak dârülharp hukukundan oraya cevaz verebi-lirler, onu da söylemezler. Sebep: Türkiye dârülharptir hükmünü vermeleri lazım o zaman. Bunu ilahiyatçılar verebilir mi? Veremez. Diyanetçiler verebi-lir mi? Veremez. Bakın, bu hükmü de ne ilahiyatçılar verebilir ne diyanetçi-ler verebilir. Ben onların işlerini kolaylaştırıyorum, kızıyorlar. Mustafa Sabri Efendi vermiş, diyorum fetvayı. Mustafa Sabri Efendi vermiş, yayınlamış, hicret etmiş, gitmiş. Onun üzerine bir daha fetva veren yok, Türkiye dârül-harp değildir diye. Fetva veren yok resmi kurum olarak. Çünkü Osmanlı’dan kalma Mustafa Sabri Efendi şeyhülislam. Oradan fetva verebilirler, veremiyor-lar ama ordan da sebep? Yani bir Diyanet İşleri Fıkıh Kurulu veya bir Diya-net İşleri Başkanlığı kendi yaşadığı devleti dârülharp diyebilir mi? Dârülis-lam da diyemiyorlar. Diyemiyorlar. Şey diyorlar. Üçüncü, sonradan oluştu bu da: Dârülakd; yani akitle oturulan bir yer, akitle oturdun. Yani biz Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile vatandaşlık akdi yaptık, Türkiye Cumhuriyeti Dev-leti ile vatandaşlık akdi yapıp burada oturuyoruz, böylece de devletin bütün kanun ve kurallarına uymak zorundayız, akit yaptı çünkü. Veya bir kimse gitti Almanya’da, Almanya’ya ne için gitti? İşçi olarak gitti. Almanya’ya işçi giderken Almanya ona vize verdi, oturma izni verdi, çalışma izni verdi, dâ-rülakd oldu orası, yani orada yaşayabilirsin. Aslında bu da dârülharp, dâ-rülakd olan yer İslam hukukunun icra edildiği yer değil. Burada o yüzden İmam-ı Muhammed’e katılıyorum, diyorum ya, benim çizgi İmam-ı Mu-hammed diye. İmam-ı Muhammed tek şart koyuyor orta yere, bir yerde İs-lam hukuku yoksa orası dârülharptir, diyor. Net, kesin. İmam-ı Serahsi net, kesin. Bir yerde İslam hukuku yoksa orası dârülharptir, diyor. Net, kesin. İs-lam hukuku var mı? Yok, orası dârülharptır. Dârülakdi, yok işte dârülsiyase, yok, bir sürü şey çıkarıyorlar son dönem. Hani böyle değişik ibareler kul-lanıp Müslümanların kafalarını karıştırıyorlar, ben o yüzden diyorum. Son dönem çıkan fıkıh kitaplarına bakmıyorum, git, en eskisine bak. Canını ver-miş İmam-ı Azam doğru ve hakikat için. İmam-ı Muhammed canını vermiş doğru ve hakikat için. İmam-ı Serahsi candan geçmiş hakikati konuşmak için. İmam-ı Hanbel candan geçmiş, İmam Şâfiî candan geçmiş, candan geç-mişler. O yüzden İmam Muhammed’e göre hiçbir şey lazım değil, bir yerde İslam hukuku yoksa orası dârülharptir, diyor, net. İmam-ı Serahsi net, bir yerde İslam hukuku yoksa orası dârülharptir, diyor. Bitti, bu kadar netler. Böyle olunca o zaman faizin azı da çoğu da haram oraya buraya kaydırma,
208 | Çağdaş Siyasal İslam
oraya buraya döndürme. Şimdi mesela birkaç yazı dizisi yaptı Hayrettin Ka-raman, birkaç tanesinin bir bölümlerini okuyabildim, yani okuyacağım onu inşallah geriye dönüp. Mesela zaruretten dolayı cevazlık veriyor, bir şey za-ruretse o zaruretten dolayı bunu kullanabilirsin. İslam’da zaruretler var ya, mesela kimse hani meşhur ya, bir kimse işte susuz kalsa çölde kalsa o kimse şarap bulsa susuzluğunu giderebilmesi, içmesi caiz midir? El-cevap: Caizdir. Bir kimse çölde susuz kalsa veya depremde susuz kalsa o kimse -çok özür di-lerim- bevlini içebilir mi (sidiğini)? İçebilir el-cevap. Zaruretler var ya, zaru-retten dolayı fetva vermek. Meşhurdur ya, eski fıkıh kitaplarında da vardır, bir kimse açlıktan perişan olsa domuz eti yiyebilir mi? El-cevap: Yiyebilir. Veya leş yiyebilir mi? El-cevap Yiyebilir, örneğin. Yani bu tip bir kimse za-ruretten oruçlu olmuş olsa bir tarafına helak olsa o kimse orucunu bozabi-lir mi? El-cevap: Bozabilir hatta onun orucunu bozması farz. Veyahut da bir kimse rahatsız olsa orucu kaldıramayacak halde olursa o kimsenin oruç tut-ması caiz midir? Değildir. O kimse oruç tutmayacak, zaruretten dolayı onun üzerinden farz sâkıt oldu. Varsa parası para tasadduk edecek, eğer yok, o da yoksa Allah onu affetsin hiçbir şey yok.
Şimdi buradan, zaruretten hareket ederekten Türkiye’de faize kapı ara-lamaya çalışılıyor; bunun altı doldurulmaya çalışılıyor ve altı doldurulurken klasik fıkıhçılara cevap vermeye çalışıyorlar. Uğraşma kardeşim! Faizin azı da çoğu da haram. 1 gramı da haram, 10 gramı da haram. Faiz, faizdir. Her fazlalık da faizdir, hadislerle sabit. Yani Cemil’in bana 5 lira borcu var, Ce-mil zamanda ödeyemedi, ben onu 6 lira yaptım. Bunu şimdi günün faizci-leri diyor ki; enflasyon miktarı kadar buna fazla ödeyebilir. Bakın, enflasyon miktarı kadar buna fazla ödeyebilir. Bir borç alacak meselesi vardı, bizim eski dervişlerle alakalı. Dedim ki, bu parayı benden isteme hakkınız yok. Onlar dediler ki; var. Var diyorsanız öderim, önemli değil, dedim. Hatta bana de-diler ki; gel, müftülüğe soralım. Dedim, bu işin içerisinde bir şey var. Gittik müftülüğe. Günün -şimdi ismini söylemeyeyim- merkez vaizi Hamdi Dön-düren’e soruyor. “Hamdi Döndüren’e sorma.” dedim. Böyle durdu. “Neden?” dedi. “Hamdi Döndüren diyecek ki, enflasyon miktarı kadar faiz alabilirsin. “Hiç sorma, ben de onun kitabı var, gel.” dedim. El-Hidâye’yi götürdüm, koy-dum orta yere. “Buna göre fetva ver.” Bunu zamanın merkez vaizine söylüyo-rum Bursa’da. Yaşadığım olayı anlatıyorum, canlı. El-Hidaye’yi götürdüm, koydum önüne. “Ben buna göre hüküm istiyorum senden, Hamdi Döndü-ren’den istemiyorum.” dedim. Ama Hamdi Döndüren hocamız şöyle fıkıh-çıdır, böyle fkıhçıdır… Canım kardeşim; ben El-Hidaye’den, ben Dürer Gü-rer’den, ben İbn Abidin’den, ben El-İhtiyardan, ben Fetâvâ-i Hindiyye’den sana fetva istiyorum, dedim. Yok. tezgah hazır. Kim? Hamdi Döndüren’den.
Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları