ÇAĞDAŞ SIYASAL İSLAM • 20/32
25 Ocak 2020
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
7- Ehl’i sünnete göre siyasi anlayışta asıl olan geçmiş tecrübe ve onun devamı durumundaki mevcut durumdur. Mevcut durumun zulmetse dahi korunması her türlü değişimden daha iyidir. Özellikle siyasi irade, Allah’ın iradesiyle meşrulaştırılma yoluna gidildikten sonra, insanların çabaları ve faaliyetleri, Allah iradesine karşı gelmek olarak görülmüştür.
Bu tabi Yezit’ten sonra olan bir şey. Ne yazık ki bu kötü çığır Yezid’le be-raber, Muaviye’yle beraber açılmıştır. Muaviye’den sonra, Muaviye ölmez’den önce Yezid’in halifeliğini ilan edince bu kötü çığır açılmıştır. Ve Yezid’in ha-lifeliği ilan edilince ne yazık ki hani Yezid ve avanesi halifeye karşı çıkmanın Allah’a karşı çıkma olarak algılandığı, öyle algınacağı, bunu empoze etmişler. Bu doğru mu? Evet ama ben Yezid’in bu noktadaki devlet siyaset ölçüsünü tam olarak İslami görenlerden değilim. O yüzden Emevileri tam bir İslam devleti olarak görenlerden olmadığım için bunun çok üzerinde itibar etmiyorum.
8- Ehl’i sünnet, imametin Usulu’d Din’den olmadığı, siyasi bir kurum olduğunu ve dinin ameli kısmıyla ilgili olduğu konusunda hemfikirdir. An-cak Sünni siyaset anlayışında “İmamlar Kureyş’tendir.” şeklindeki bir ri-vayetin kabul edilmesi, imametin dini olmaktan ziyade dünyevi bir kurum olduğunun kelami açıdan temellendirilmesinde önemli bir engel olmuştur.
Tabi şimdi “İmamlar Kureyştendir.” sözü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında söylediğidir ve imamlar Kureyşten-dir. Kureyşten olduğu müddetçe de bir Kureyşli olduğu müddetçe Kureyşliler-den imam seçilir. Tabi hulefâ-yi râşidin dediğimiz Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali bu noktada Kureyş’tendi, sonradan tabi Ümeyyeoğullarına geçti. Ümeyyeoğullarına geçtikten sonra inkıtaya uğradı. Her ne kadar zaman içe-risinde birkaç tane Kureyş’ten imam olsa da sonuçta imamlar Kureyş’tendir sözü tecelli etmedi. Buradaki “Kureyş’tendir” sözü aslında biraz daha itikadi ve ameli olarak ele alınmalı çünkü Kureyşliler dinlerine çok sadık, dinlerine çok sahip bir topluluk. Ta İbrahim’den itibaren öyle olunca imamlar Kureyş’ten-dir yani imamlar dindardır; dini akidelere, kaidelere uyarlar; dini akidelere ve kaidelere uygun bir şekilde hareket ederler olarak da algılanabilir. Ama tabi burada ehli sünnet kendi içerisinde yani hem Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali zamanında önüne gelen problemleri çözmüşler metodik olarak, yani hem devletin idaresinde hem de dini yaşantıda fazlaca bir aksaklık ol-mamış, bir problem olmamış. Çünkü dört halife döneminde hem topraklar genişlemiş, topraklar genişlerken de zamanın kendi ruhuna uygun içtihad-lar da geliştirilmiş. Mesela o içtihadlar uygulanmış, hem Hazreti Ömer, hem Hazreti Osman, hem Hazreti Ali radiyallahu anh, hem Hazreti Ebu Bekir ola-rak. Bunlar o yönetim biçimlerini yeni içtihadlarla ne yapmışlar? Bunu bi-çimlendirmişler. Tabi dünya düzenine, yani dünyaya bir düzen olacaksa o, buna bir devlet lazım, bu devletin başına da bir tane de yönetici lazım. Dün-yanın düzeninin kurulması ancak böyle mümkün ve İslami bakış açısından yaklaşacak olursak itaat edilecek bir devlet ve devlet başkanı olmazsa orada anarşi vardır. İslam da anarşiyi kabul etmez hiçbir zaman ve Kur’an-ı Ke-rim de Müslümanlara kendilerini yönetecek olanların aynı inanca mensup olmaları gerektiğini söyler. Bakın aynı inanca mensup olmaları gerektiğini söyler, neden? Çünkü ayet-i kerimede “Ey iman edenler Allah’a itaat edin, Resul’üne itaat edin, sizden olan ulu’l-emre itaat edin.” emri vardır Yani Bir Müslüman itaat edecekse kendisinden olan olan ulu’l-emre itaat eder. Bü-tün geçmiş fıkıhçıların, kelamcıların ortak durduğu bir nokta vardır. Eğer Müslümanların başında kendilerinden bir imam yok ise Müslümanlar ona itaat etmezler. Şimdi burada o zaman da dârülharp-dârülislam-dârülakd ol-guları çıkıyor orta yere. Tabi işin içerisinde Şia var. Şialar’da masum imam yorumları vardır. Masum imamdır, çünkü onların imamları masumdur ve imamlar masumiyet karinesine sahiptir. Biz ehli sünnet buna karşıyızdır, bizim için devlet başkanı masum değildir. Bizim için hiçbir kimse masum değildir. İster ulu’l-emr, ister bir tarikat şeyhi, ister bir alim. Kim olursa ol-sun, hiç kimse masum değildir. O yüzden İmam-ı Maturidi, “Allah’a itaat
190 | Çağdaş Siyasal İslam
edin, Resul’üne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız onun halini Allah ve Resul’üne bırakın. Bu hem hayırlı hem de netice itibariyle daha güzeldir.” Nisa suresi ayet 59’da geçen ulu’l-emr kavramını ümera yani yö-neticiler, başkan ve yardımcıları; Nisa suresinin 83 ayetinde de geçen: “Ken-dilerine emniyet veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu yayar-lar. Eğer onu Peygamber’e ve kendilerinden olan emir sahiplerine havale etmiş olsalardı; onlardan hüküm çıkarmaya kadir olanlar, onun ne ol-duğunu bilirlerdi. Allah’ın üzerinize olan lütfü ve merhameti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyardınız.” Burdaki ulu’l-emrden de İmam Maturidi fakihleri öne koyar, yani daha önceki okuduğumuz ayet-i kerime-den ümera yani yöneticileri bu ayeti kerime kapsamında alır. Bu okuduğu-muz ayet-i kerimeden de – onlardan çünkü bir fetva çıkartacaklar- buradaki ulu’l-emrden de fakihleri öne çıkarır. Şiiler ise her iki ayette geçen ulu’l-emr tabirini masum imam olarak anlamışlardır. Onlar böyle anlarlar, bizim yo-lumuzun ayrılmalarının bir sebebi de budur. O yüzden İmam-ı Maturidi, “Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde Allah’a ve ahi-ret gününe gerçekten inanıyorsanız onu Allah ve Resulü’ne arz edin.” aye-tini yorumlarken de kanaatini bu yönde belirtir.
Bunu toparlayacak olursak o zaman Müslümanlar yönetimsel açısın-dan, yani yönetim açısından siyaset olarak bir mesele ile karşılaştıklarında Kur’an’a bakarlar; olmadı sünnete bakarlar; olmadı fakihler o meseleye içti-had eder; yorum getirirler. ve böylece o içtihadla mesele hallolur. Çünkü İs-lam’da içtihad kapısı açıktır ama içtihad Kur’an’la, sünnetle sabit olmayan şeylerin üzerinde olur. Kur’an ve sünnetle sabitse bir şey, onun üzerinde içti-had olmaz. Yani siz namazın rekatlarında içtihad edemezsiniz veya zinanın haramlığında içtihad edemezsiniz, siz zinayı helal edemezsiniz veyahut da siz faizi helal edemezsiniz, içtihad edemezsiniz bu noktada. O yüzden üze-rinde içtihad olmayan bir şeye baktık, Kur’an’da yok, sünnete baktık, orada da yok. Sonra kıyas ederekten bir şeyi içtihad edeceğiz, bu yol açık mı? Evet.
“Sonuç olarak İslam’da devlet ve siyaset anlayışı; adaletin tesisini ve zulmün kaldırılmasını önceleyen, insan haklarının korunmasını ve yetki-nin halktan alınmasını gerekli gören hukuki bir düzenleme ile ilgilidir.” der, soruyu soran.
Evet, İslam’da devlet ve siyaset anlayışı adaletin tesisi ile alakalıdır ama Hac suresi ayet 41: “Onlar o müminlerdir ki eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar, mevki verirsek namazı dosdoğru kılarlar; zekatı verirler; iyi-liği emrederler; kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar.” Şimdi Müslüman-lar bir yerde iktidar olursa bu ayet-i kerime açıktır ve sabittir. O zaman bir
Müslüman’ın iktidarında onlar namazı dosdoğru kılacaklar ve namazın kı-lınmasını ön ayak olacaklar, insanlara tebliğ edecekler ve zekatı dosdoğru verecekler. Zekatın dosdoğru verilmesi için ve dosdoğru toplanması için İs-lam devlet sistemi üzerinde çok titizlikle duracak. Ve iyiliği emredecek ve ulu’l-emrin işi, İslam devletinin işi: İnsanlara iyiliği emretmek, iyiliği öğ-retmek, insanların birer iyi birey olmalarını sağlamak ve aynı zamanda da onları kötülükten vazgeçirmeye çalışmaktır; dini nasihat etmektir. O yüz-den İslam bir yerde iktidara gelirse bunlar, olmazsa olmaz. Şimdi mümin-ler başa geçerse onlar gittikleri yere hakkı, adaleti götürürler; gittikleri yerde insanlığı götürürler; gittikleri yere huzuru ve selameti götürürler; gittikleri yere zenginliği ve refahı götürürler. Çünkü İslam hiçbir sisteme benzemez. İslam kapitalist sisteme benzemez, İslam marksist sisteme benzemez, İslam demokratik sisteme benzemez, İslam krallığa benzemez, İslam padişahlığa benzemez. İslam bu noktada kendince kendisine ait ölçüleri olan, kendince kendisine ait kuralları olan bir sistemdir. Kur’an’ı değiştirmek mümkün de-ğildir, sünnet-i seniyyeyi de değiştirmek mümkün değildir. Öyle olunca İs-lam gittiği yere Kur’an ve sünnet noktasında adaleti götürmekle mükelleftir.
Şimdi bu ayet-i kerimeler bütün insanlar için geçerlidir ama birinci de-recede devleti, İslam devletini yönetenler için geçerlidir. Yine Nur suresi ayet 55: “Allah içinizden iman edip salih amel işleyenlere vadetti ki: Onlardan öncekileri nasıl halef kıldı ise onları da yeryüzünde halef kılacak.” O za-man daha önceki insanları nasıl Cenâb-ı Hakk yeryüzünde halef kıldıysa kim Allah’a itaat eder, Peygambere itaat ederse onlar da yeryüzünde halef olacak-lar, eğer Allah’a itaat etmez, Peygambere itaat etmezlerse yeryüzünde Müs-lümanlar zelil olacaklar. Şu anda Müslümanların zelil bir şekilde yaşamala-rının sebebi bu ve yine “De ki: Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. Şayet yüz çevirirseniz bilin ki; o, kendisine yükletilenden, siz de kendi-nize yükletilenden sorumlusunuz. O zaman Peygamber’e düşen de apaçık tebliğden başkası değildir.” Bütün işlerin akıbeti Allah’a aittir. Müslüman-lar bu noktada kendileri Allah’a ve Resul’üne itaat etmekle mükelleftirler ve İslam devlet sistemi Allah ve Resulü’nün itaatinin üzerine kuruludur. İslam devlet sistemi bu manada İslam olanların üzerine kuruludur, İslam olmayan-ların üzerine kurulu değildir.
Devam ediyoruz. Halbuki Ehl’i sünnet bu konuyu hukuki çerçeveden ziyade kelami çerçevede değerlendirmiş, hukuka dayalı bir devlet ve siya-set anlayışı geliştirememiştir. Böylece dini bir kurum haline dönüştürülen kurumsal siyaset; Maturidi tarafından aynı yolla yeniden eski hüviyetine kavuşturulmak istenmiş, toplumsal ve siyaset zemininde insani bir eylem olarak temellendirilmiştir.
192 | Çağdaş Siyasal İslam
Bu devlet sistemi kelami çerçevede de algılansa hukuki çerçevede de al-gılansa değişen bir şey yoktur. Bakın, değişen bir şey yoktur. Farabi, ilim-leri tasnif ederken kelamı siyaset felsefesinin içinde saymış. Bunun temel ne-deni, kelam ekolleri arasında İslam inanç ilkeleri açısından devlet başkanlığı meselesinin tartışılmasıdır. Çünkü Şia mezhebi hariç diğer kelami düşün-celerde siyaset, içtihadi bir konudur. Tekrar söylüyorum. İslam devlet siste-minde siyaset, içtihadi bir konudur. İçtihada açık bir konudur, o yüzden ke-lamın içerisinde alınmış.
Ayrıca ehl’i sünnet siyasi hakimiyetin kaynağını teoride halka dayan-dırmasına rağmen uygulamada bunu gerçekleştirememiştir. Emevilerden itibaren Müslüman toplumların yönetimi; halkın onayıyla belirlenmemiş, babadan oğula geçen saltanata dönüşmüştür.
Evet ama İslam’ın bakış açısı, bu manada hakimiyetin kaynağı halka da-yanmaz. Bunun altını çizmek lazım. Çünkü hakimiyetin kaynağı, halka da-yanırsa yani çoğunluk bir günah-ı kebairi isteyince günah-ı kebairi serbest mi edecek? İslam çoğunluğa bakmaz bu noktada, İslam Kur’an ve sünnete bakar. İslami bakış açısında dinin düzeni; bu noktada dünyanın düzeni ile kaimdir, birbirinden ayrılmaz. İslam dini; dünyayı da düzene katar, dünyaya karışmaz diyemeyiz. Zaten çatışmanın sebebi de budur, İslam dünyaya karı-şır çünkü. İslam dünyaya karıştığı müddetçe de bu emperyalistler İslam’la, Müslümanlarla uğraşmaya devam edeceklerdir. Dünyanın düzeni ise kendi-sine itaat edilecek bir yönetici ile sağlanır. Dünya bir düzene girecekse ona itaat edilecek bir yönetici lazımdır, başkan gibi başbakan gibi. Neyse, bunun adı neyse? O yüzden Sünni anlayışla yöneticinin meşruiyeti halkın seçimine bağlıdır. İslam siyaset düşüncesinde kullanılan kavramlardan birisi de şûra-dır. Mesela bu şûra İslam dünyasında terkedilmiştir. Arapçada şûra, meşve-ret kökünden türemiştir. İnsanların bir araya gelip birbirlerinin görüşlerine başvurarak ortak bir görüşü belirlemek istemelerine istişare, bir araya gelip görüş alışverişinde bulunan topluluğa da şûra denir. Ama şûraya ve istişa-reye katılacak olanlar ehil insanlar olmalıdır. Herkesi bu şûraya ve istişareye katmanız mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim’de: “İş hakkında onlara danış.” ayeti istişareye; “Onların işleri aralarında müşavere iledir.” ayeti de şûraya delildir. Bu her iki ayet, ortak aklın ürünü olan görüşe büyük değer vermeyi ifade eder. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de Şûra isminin verilmiş olması -42.sure-dir- ayrıca anlamlıdır. Acaba Kur’an’da tavsiye edilen istişare ve şûra sadece siyasi konulara mı sınırlıdır, yoksa dini konuları da bağlar mı?
İmam-ı Mâturîdî’ye göre müşavere; muhkem nassın bulunduğu yerde de-ğil, bulunmadığı yerde geçerlidir. Yani eğer bir şey Kur’an ve sünnetle sabitse onda müşavere edecek, onun üzerinde istişare edecek bir konu yoktur. Konu,
tamamen içtihad alanıyla ilgilidir. Hazreti Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellemin savaş gibi konularda ashabıyla istişare ettiğini, sahabenin de kendi aralarında hükmü açık olmayan kimi konuları istişare neticesinde karara bağladıkları örneklerde vardır. İster dini, ister siyasi ve isterse dünyevi olsun; hayatın her alanında istişare övülmeye layık bir davranıştır. Çok uzun yaz-mışım. Burda asıl günümüze geleyim, mevzuyu bitireyim. Hakimiyet anla-yışı. Tabi dünya üzerinde bir demokrasi fırtınası estiriyorlar. Demokrasi fır-tınası estirirlerken de İslam’ın karşısında bunu estiriyorlar. Biz Müslümanlar da dinimizi bilmediğimizden dolayı, okumadığımızdan dolayı, araştırma-dığımızdan dolayı, zaman zaman yasaklandığından dolayı, zaman zaman bunları söyleyen insanların baskı altında tutulmasından dolayı, zaman za-man bunları anlatan insanların savcılıklarda, mahkemelerde sürüm sürüm süründürdüklerinden dolayı bunlar ne yazık ki İslam dünyasında çok konu-şulmaz. Ve İslam dünyasında bütün dünyaya daha doğrusu en güzel yönetim biçiminin demokrasi olduğu, hatta Türkiye’de laik demokratik bir sistemin olduğu söylenir. Hepimiz de bu kandırmacanın içindeyizdir, bu kandırma-cayı yutarız. Hepimiz de deriz ki; evet biz laik demokratik, insan haklarına dayalı, laik, demokratik, hukuk devletinde yaşadığımızı söyleriz.
Arkadaşlar, şuana kadar bütün dünya üzerinde demokrasinin net bir ta-nımı yoktur. Demokrasi eşittir, şudur, diyemeyiz. Desek ki demokratik İslam devleti nasıl bir devlettir? Çarpık çurpuk herkes bir şey söyler. Biraz bununla alakalı az bir şey -böyle rahatsızlığımdan dolayı- araştırdım biraz Allah af-fetsin, J. J. Rousseau bile demokrasiyi biz anlatamamış, enteresan bir şey. Ve demokrasi anlatılamıyor, ben o yüzden demokrasiyi helvadan put olarak gö-rüyorum. Herkesin bir demokrasi düşüncesi var, herkesin bir demokrasi ta-nımı var, her ülke için herkes için ayrı bir demokrasi tecelliyatı var ve hiç-bir demokrasi birbirleriyle uyuşmuyor. Yani Yunanistan demokrasi ile idare ediliyor, Türkiye’de demokrasi ile idare ediliyor, Yunanistan’daki demokrasi ile Türkiye’nin arasındaki demokrasi aynı değil. Almanya’daki demokrasi ile İngiltere’deki demokrasi aynı değil. Amerika’daki demokrasiyle İsviçre’deki demokrasi aynı değil ve demokrasi bu noktada o yüzden tanımlanması güç olduğu gibi belirli bir kriterleri olmayan bir sistem. Ben onu o yüzden hel-vadan put olarak görüyorum. Herkesin kendince, her ülkenin kendince bir demokrasi tanımı var ve hiç kimse demokrasiyi dosdoğru tanımlamıyor ya da ben az bir şey incelediğimde herkesin farklı bir demokrasi tanımı oldu-ğunu gördüm. Bunu daha önce de ben yıllar yıllar önce araştırmıştım az bir şey, o zaman da görmüştüm bunu. Yani demokrasi tanımı yok. “Biz de-mokratik bir ülkeyiz.” Hayır değiliz, desem ben, hiç kimse bunun bana is-pat edemez demokrasi ile idare edildiğimize dair. İşte meşhur ibare vardır
194 | Çağdaş Siyasal İslam
demokrasi ile alakalı: Halkın sesi, hakkın sesidir. Allah’ınızı severseniz ar-kadaşlar; bu ülkede ücretlerle alakalı bir referandum yapsalar, asgari ücret 2 bin 300 lira olur mu? Bu ülkede değişik referandumlar yapılsa desek ki, bu ülke Müslüman bir ülke, zina yasaklansın mı yasaklanmasın mı? Zina ser-best kalsın diye yüzde kaç çıkar? Tabi herkes diyor ki, yüzde seksen çıkıyor-muş. Ahlak bozulunca olabilir. Demokrasi ne bu manada? Bizim adımıza birileri yönetecek bizi. İyi güzel, bizim adımıza birileri yönetecek. Bizim adı-mıza birileri yönetirken o yöneticileri biz seçeceğiz, öyle değil mi? Evet. Ben yıllardır söylediğimi tekrar söyleyeyim: “Kimi seçiyoruz?” Kapalı spor salo-nuna bir tane oy sandığı koysalar, hangi partiden olursa olsun, ben birinci sırada milletvekili adayı olur muyum? Olurum. Beni seçerler mi? Seçmezler. Böyle bir şey hiç önünüze geldi mi? Ben 58 yaşındayım, 14 yaşından beri si-yasetle ilgiliyim, hiç böyle bir şey olmadı. Demokrasi denilen sistem her za-man değişken bir sistemdir. Herkesin kendisine göre bir demokrasisi, herke-sin kendine göre bir demokrasi anlayışı ve herkes de o demokrasi anlayışına göre parlamentoda bir kanun çıkarır. Ve siz de 4 yılda bir gider o kanunları çıkarsın diye sizin önünüze seçilenleri siz seçmiş olursunuz. O zaman de-mokraside çünkü sadece yöneticiler de seçilmiyor, aynı zamanda kanun ya-pıyorlar. Aynı zamanda kanun yapınca da parlamento, o parlamento Kur’an ve sünneti nazarı itibara alıyor mu? Hayır. O parlamento, Kur’an ve sünneti nazarı itibara almadan kanun ve maddeler çıkarıyor mu? Evet. O zaman o kanun ve maddeler İslami mi? Değil. Böyle bir handikapta çıkıyor mu? Evet. O yüzden günümüzde demokrasi dediğimiz şey -bu benim kendimcesi kim-seye atıfta bulunmak istemiyorum- pratik olarak biraz kayıtsız şartsız parti politikasını savunmak gibi oluyor. Eğer parti politikasına karşı çıkıyorsa-nız zaten sizi tu kaka ilan edilip atılıyorsunuz. O yüzden Hazreti Peygam-ber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ise bundan men ediyor bizi, diyor ki: “Sizden biriniz; biz insanlarla birlikte hareket edeceğiz, onlar iyilik yaparsa yaparız, kötülük yaparlarsa onu da işleriz, demesin. Fakat insan-lar iyilikte bulunurlarsa iyilik yapmaya, kötülük işlerlerse zulmetmemeye kendinizi alıştırınız.” Yani iyilik yaparlarsa iyilik yapacağız, kötülük yapar-larsa ne yapacağız? Zulme karşı duracağız. Demokraside meşhurdur ya, ço-ğunluk tezi vardır, demokrasinin bir tezi de çoğunluktur. Yani çoğunluk bir şeyi kabul ettiyse bu doğru hükmünde alır ama Kur’an çoğunluğa bakmaz, İslam çoğunluğa bakmaz. İslam’ın burada enteresan bir duruşu vardır, ço-ğunluğun ne dediği ne yaptığı önemli değildir. Sebep? Çünkü çoğunluklar bir konuda isabet etmeyebilirler. Ayet-i kerimede En’am 116: “Eğer sen yer-yüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırır-lar. (Çünkü) Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar (hak budur, gerçek budur,
Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları