Salı, 30 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Veliler ·

Bir kimse bir kimsenin veliliğine inanmayabilir bu herkesin hakkıdır ama veliliğ

Veliler hatırlatma ve unutturmaya kadirdirler. Şu halde. Herkesin gönlüne hakimdirler. Evet velilerin kerametlerinden birisi de bir meseleyi hatırlatma ve unutturmaya cenab-ı kudretiyle kuvvetiyle muk...

Mustafa Özbağ Efendi - Tasavvuf Sohbetleri ve İslami İlimler

1. Niyâz: Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye Sımsıkı Yapışıp Yaşayan ve Yaşatılması İçin Mücâdele Edenlerden Eyle

Selâmün aleyküm. Aleyküm selâm. Allâh gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Hayrınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin.

Rabbim cümlemizi ve cümlenizi Hakk’ı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin. Hakk’ı hak bilip hak yolunda mücâdele eden, bâtılı bâtıl bilip bâtıla karşı cihâd eden kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümlenizi Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışıp yaşanması ve yaşatılması için mücâdele eden kullarından eylesin. Âmîn.


2. Mesnevî 1675. Beyit: «Velîler Hatırlatma ve Unutturmaya Kâdirdir, Herkesin Gönlüne Hâkimdir»

Kaldığımız yerden inşâallâh devâm edeceğiz. Allâh’tan bir şey anlatsa inşâallâh — 1675. beyit. Geçen hafta «en sevküm zikrî» âyetini de oku, velîlerin kalplerine nisyân koyma kudretini anla — burayı okumuştuk. Şimdi 1675. beyitten devâm ediyoruz.

«Velîler hatırlatma ve unutturmaya kâdirdir; şu hâlde herkesin gönlüne hâkimdirler.» Evet, velîlerin kerâmetlerinden birisi de bir meseleyi hatırlatma ve unutturmaya Cenâb-ı Hakk’ın kudretiyle, kuvvetiyle muktedir olmaları; ve aynı zamanda da karşısındaki bir kimsenin, bir dervişin gönlüne de hâkim olması. Bunlar velîlerin kerâmetlerinden.

Şimdi hatırına gelmeyen bir şeyi hatırına getirmek ve hatırındaki bir şeyi unutmak, unutturmak. Ama burada en önemlisi karşısındaki dervişânın gönlüne hâkim olması — gönlünden, onun gönlünden geçenleri Allâh’ın bildirmesiyle bilmesi.


3. Velîlik Olgusunu İnkâr Eden Küfre Düşer — Bir Kimsenin Veliliğine İnanmamak İse Herkesin Hakkıdır

Ama tabiî ilk önce bu böyle velîlere veyâ o kimsenin velîliğine inanmakla alâkalı. Şimdi bir velîlik olgusuna inanacak. Şimdi velîlik olgusuna inanmıyor — bu sefer âyet-i kerîmeyi inkâr etmiş oluyor. Âyet-i kerîmeyi inkâr edince küfre düşüyor.

Çünkü: «O velîlerime, o Allâh dostlarına korku yoktur. Onlar mahzûn da olmazlar, mahcûp da olmazlar, hüzünlü de olmazlar. Onlara dünyâda da âhirette de müjdeler vardır.» Âyet-i kerîmesini inkâr ediyor. Bu ayrı bir inkârcı grubu. Bunlar normalde velîliği inkâr ediyorlar çünkü; velîliği inkâr edince bu sefer o kimse küfre düşmüş oluyor.

Bir insan da var, X kimsenin velîliğine inanmıyor. Diyor ki «Bundan velî olmaz, bu velî değildir.» Eyvallâh. Bu herkesin hakkıdır — bakın — bunda böyle bir kısıtlama olmaz. Bâzıları bunu böyle farklı açıdan değerlendiriyorlar. Yok.

Meselâ bir kimse X kimsenin velîliğine inanmayabilir; onun için velî değildir o, onun için doğrudur da. Ama onun aleyhine konuşmaz. İslâm âdâbı, erkânı alan, İslâm terbiyesi alan bir kimse ortada şeyhlik yapan kimsenin aleyhine konuşmaz. Kendince şöyle der: «Yâ ben tespit edemediysem velî olduğunu.»


4. Bugünün Müslümanları Manevî Bilgi Bakımından Zayıf — Cahilliklerinin Farkında Olmayan Zır Câhiller

Bir de bugünün Müslümanları bu konuda çok zayıflar. Nasıl zayıflar? Şimdi önceden, bundan 200-250 yıl önce insanların bir manevî hayatları, bir manevî bilgileri vardı; böyle âdâblarını, erkânlarını bilirler, dest-ûrla hareket ederlerdi.

Şimdi bugünün insanları — bilhassa Müslümanlar — büyük bir çoğunluğu manevî olarak câhil. Câhilliğinin de farkında değil; tâbîr-i câizse zır câhil, kör câhil.

Şimdi bir kimse câhildir, câhilliğinin farkındadır — o iyi câhillerdendir. Bakın, câhildir. Buradaki cehâletten kasdım: bir konuyu bilmemek. Tasavvufla alâkalı, sûfîlikle alâkalı bilmiyordur; bilmediğini de biliyordur. Bilmediğini de biliyorsa o edeplidir, o susar — kimsenin şeyhliyle, mürşidliyle, velîliyle uğraşmaz; kendi işine bakar.

Ama bilmediğini de bilmiyorsa, Allâh muhâfaza eylesin — o böyle iyice zır câhillerden.


5. Bir Velînin Velîliğini Ölçmek İçin Üç Yol: Kalp İlhâmı (4. Makâm), Rüyâ Hâli, Şeriat

Şimdi bir velînin velîliğini genel olarak insanların tartıp ölçmesi çok zor bir şey. Sebep: manevî bir bilgiye ihtiyâç var. E manevî bilgi bununla neyle alâkalı? Bu kalple alâkalı, rüyâyla alâkalı.

Eğer kalbi harekete geçmişse, onun kalbine ilhâm geliyorsa — dördüncü makâma geldi, oturdu; o kimse kalbine ufak tefek ilhâm gelmeye başladı — o kimse karşıdaki kimsenin üç aşağı-beş yukarı ne olup ne olmadığını, Allâh’ın kalbine bir ilhâm gelirse, Allâh ona bildirirse, onu normalde bilir.

Şimdi ondan aşağısı ne olması lâzım? O kimsenin rüyâ hâli olması lâzım. Rüyâsında görmesi lâzım. Rüyâsında ona denmesi lâzım ki «Bu velî değildir, bu mürşid-i kâmil değildir.» Ama bu da onun kendisini bağlar. Der ki «Benim mürşidim değilmiş bu.» Bakın, benim mürşidim değilmiş — tamam, başka bir mürşid arayacak.


6. Şeriat Mihenkları: Namaz, Oruç, Zekât, Nâfileler, «Dinden mi Geçiniyor?», Rüyâ İlmi, Hâl İlmi

Şimdi insanlarda bu iki ilim de yok. O zaman ne yapacak? O zaman şeriata bakacak. Şeriata göre karşısındaki bir kimsenin mürşid-i kâmil olup olmadığını, velî olup olmadığını şeriata göre ölçecek.

Önce diyecek ki: «Namazını kılıyor mu? Orucunu tutuyor mu? Zekât verebilecek noktada mı? Zekâtını veriyor mu?» Olmazsa olmaz farzlarını inceleyecek. Olmazsa olmaz farzlarını inceledikten sonra nâfilelerine bakacak.

Örneğin bu — bütün târih boyunca bu büyük bir hastalıktır — «Dînden mi geçiniyor?» Bakın, bu târih boyunca büyük bir hastalıktır, ve bütün Kur’ân’daki ismi geçen peygamberlerin hepsinin ağzından Cenâb-ı Hak der ki: «Biz ücretimizi Allâh’tan istiyoruz.» Peygamberlerin ağzından: «Bizim ücretimizi Allâh verecek.» Bu konuda birçok âyet-i kerîme vardır — dînin, dînî çalışmalarının karşılığının Allâh’a âit olduğunu. Bunlar dîni istismar etmezler, para toplamazlar, para istemezler, kendi özel işlerini yaptırmazlar. Örneğin yaptırıyorsa ücretini verirler.

Şimdi bu târih boyunca en büyük handikap bu olmuş. Örneğin bu kimse manevî olarak rüyâ hâlinden anlıyor mu? Manevî olarak o yurdu dervişlerin arasında bir kimse rüyâ gördüğünde rüyâsını kim anlatıyor? Kim te’vîl ediyor? Birisi hâl gördü — hâli kim te’vîl ediyor? Dervişlerin arasından esmâ alan var mı? Dervişlerin arasından rüyâlara çıkan olanlar var mı? Şer’an bunları araştıracak. Aa, iyi, tamam — bunlardan da bir sıkıntılı olan bir durum yok. Hâ, o zaman onun için bakın şeriaten evet bu velî olabilir, bu mürşid olabilir. «Ben rüyâmda görürsem onun mürşidliğine kendimce bir delîl olur; hüccetli bir rüyâ görürsem ben ona intisâb ederim» diyecek. Böylece ne yapacak? O kimse bir velîye intisâb etmiş olacak.


7. Anadolu’da Tarîkata-Tasavvufa-Sûfîliğe Açılmış Cephe — Hadîs-i Kudsî: «Velî Kuluma Savaş Açana Savaş Açarım»

Şimdi bunlar da konuşulmuyor bugün toplumda. Bir de bizim Anadolu topraklarında tasavvufa karşı, tarîkata karşı, sûfîliğe karşı öyle bir cephe açtılar ki, «Ben Müslümanım» diyen kimse dahî bu cepheleşmenin içerisinde — adam meselâ velî düşmanı, tarîkat düşmanı, sûfîlik düşmanı.

Oysa hadîs-i kudsî’de: «Kim benim velî kuluma savaş açarsa, ben de ona savaş açarım» diye hadîs-i kudsî var iken — insanlar bu sûfîlik yoluna, Allâh’ı sevme yoluna, Allâh’a hakkıyla kul olma yoluna düşman oluyorlar; bir de o yolda yürüyenlere de düşman oluyorlar.

Bu öyle bir düşmanlık ki, bir de «Senin tarîkatın benim tarîkatımı döver» — bir de öyle düşmanlık var. Bunlar cehâletin kol gezdiği şeyler. Birisinin şeyhine laf söylemek, onu böyle aşağılamak, onu kötülemek, bir cemâate laf söylemek, onu kötülemek, onu aşağılamak — toplumun içerisinde büyük bir iş oldu sanki.


8. Atatürkçüler, Tarîkat-Şeyh Karşıtları: Yûnus Tâbîriyle «Karataş — Suya Düşse de Su Almaz»

«O çok iyi bir Atatürkçü; o tarîkatlara karşı, şeyhlere karşı, o çok iyi bir Müslüman.» Bütün tarîkatlara karşı, bütün şeyhlere karşı — o mükemmel bir Müslüman. Öyle bir mükemmel Müslüman ki ondan dahâ iyi bilen yok. O yüzden bütün tarîkatlar, bütün şeyhler, bütün sûfîler kötü-kaka; ancak o iyi. Bütün tarîkat ehli «şeyhlerini ilâh edinmiş, tanrı edinmiş; sizler şeyhinizi…» Bunlar hep benim duyduklarım — bana da söylenenler bunlar, benim 35-36 yıldır bunlarla uğraşıyorum yâ — bana da söylenenler.

Sen istediğin kadar böyle bunları konuş — karşındaki kimse Yûnus’un tâbîriyle bir kara taş. Diyor ya: «Sen bir kara taşsın, denizin içine düşsen de su almazsın yâ.» Çünkü ehl-i tasavvufa, ehl-i zikre, ehl-i velîye laf söyleyen kimsenin kalbi mühürlenir. Bakın, kalbi mühürlenir.

Bunu açık net söylüyorum: O kimse laf söylediği o velîden, o mürşid-i kâmilden helâllik almadan bu âlemden göçerse, îmânı tehlikede gider o. Bu kadar tehlikeli bir şeydir. Çünkü Allâh’ın velîsine savaş açmak, Allâh’a savaş açmaktır — Allâh kendisi diyor. Bakın, Allâh’ın kendisi diyor bunu.


9. Ölçüyü Konuş: Mürşid-i Kâmil Para Toplamaz, Rüyâ ve Hâl İlmine Sâhiptir, Harâma Cevâz Vermez

Öyle olunca sen velîlere karşı dilini tut, sen mürşidlere karşı dilini tut. Sen ne ama onlara karşı olur olmaz konuşuyorsun, hakâret ediyorsun, veyâ laf söylüyorsun. Ölçüyü konuş — ölçü Kur’ân, Sünnet, tasavvufun ana ilkeleri. Bunları konuş.

De ki: «Bir mürşid-i kâmil dervişlerden para istemez, para toplamaz.» De ki: «Bir mürşid-i kâmil dervişlerden geçinmez.» De ki: «Bir mürşid-i kâmil rüyâ hâliyle hâllenir, rüyâ ilmi vardır.» De ki: «Bir mürşid-i kâmil hâlden anlar, hâl ilmi vardır.» Bakın, olması gereken şeyler bunlar; bunları konuş, bunlarda bir sıkıntı yok.

De ki: «Bir mürşid-i kâmil harâma cevâz vermez.» «Bir mürşid-i kâmil Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki bir şeye cevâz vermez.» «Bir mürşid-i kâmil imamların ictihâdının dışına çıkmaz.» «Bir mürşid-i kâmil hakkında âyet varsa, hadîs varsa ona tâbî olur.» Bunları söyle, bunda bir sıkıntı yok, hiçbir problem yok. Dîn nasîhattır, dîn nasîhattır, dîn nasîhattır.

Veyâ da sendeki Allâh, mürşid-i kâmilleri kerâmetiyle güçlendirir, destekler. Bu İslâm’ın içerisinde bir kâidedir: nasıl peygamberleri mucizelerle desteklediyse, mürşid-i kâmilleri ve velîleri de kerâmetleriyle destekler. Sen görmemişsindir, sen fark etmemişsindir, sen ona denk gelmemişsindir; Allâh sana göstermemiştir — ama onları bunlarla destekler mi? Evet.


10. Allâh Velîlerin Üzerinde Kuvvet, Güç, Destek Verir — Hadîs: «Onun Gören Gözü, Duyan Kulağı Olurum»

Yoksa bir mürşid-i kâmilin onca dervişânı idâre etmesi onun kuvveti-gücü nisbetinde değildir. Allâh ona bir kuvvet verir, güç verir; Allâh ona bir destek verir; Allâh ona gösterir; Allâh ona duyurur; Allâh onun kalbine ilhâm eder. Allâh onun gören gözüdür; Allâh onun duyan kulağıdır. O da normalde kendince kendisinin böyle bir cüz’î irâdesinde yapabileceği bir şey değildir bu — onca insanın gönlüne hükmetmek, onca insanın gönlünden geçeni hissetmek.

Bu Allâh’ın vereceği bir şey, bu Allâh’ın destekleyeceği bir şey. E zaman zaman bunlarda kesinti uğrar mı? Uğrar. Mûsâ Aleyhisselâm’a kesinti uğramış, gitmiş Tûr-i Sînâ’da ağlamış. Allâh Resûlü’ne vahiy kesilmiş bir müddet — bir müddet Allâh Resûlü gece-gündüz oturmuş, ağlamış. Vahiy kesilince müşrikler alay etmişler «Muhammed’i Rabbisi unuttu» diye. Âyet-i kerîme geliyor ya sonra: «Allâh unutmadı, seni bırakmadı» diye.

Şimdi peygamberin üzerinde tecellîden bir şey, bir mürşid-i kâmilin üzerinde de tecellîden; bir velînin üzerinde de tecellîden. «Bizler velîleri, mürşid-i kâmilleri — onun kalbi çatır çatır çalışır, her şeyi görür, her şeyi duyar.» Bu doğru değil. Bir kimse kendi iç âleminde şeyhi için öyle düşünebilir, iç âleminde; bunu dışarı konuşması doğru değil, şeriaten uygun değil.

Ben kendi kendime derim ki: «Benim şeyhim benim hâlime vâkıftır, eyvallâh. Ama ben bir şey varsa gider kendisine konuşurum yine.» Çünkü Sünnet bu. Allâh Resûlü dedi ki: «Gelip söyleyeceksiniz, gelip soracaksınız, gelip konuşacaksınız» dedi. Demek ki Sünnet’e tâbî olacağız biz.


11. Şeyh Efendimi Üzerinden Şâhidim: Bu Tasarrufu Yaşadım, Tecrübe Etmek İse Küstâhlıktır

Şimdi öyle olunca o mürşid herkesin gönlüne — Cenâb-ı Hakk’ın onun gören gözü olurum, duyan kulağı olurum, tutan eli, söyleyen dili — bir hadîs-i şerîfte «aklı olurum» diyor onun; «onun aklı olurum» başka bir versiyonunda hadîs-i şerîfin.

Öyle olunca o zaman onlar normalde dervişlerin, sûfîlerin veyâ dışarıdaki herhangi bir kimsenin gönüllerine hâkim olabilirler mi? Evet. Ben velîlerin, mürşid-i kâmillerin böyle bir tasarrufu olduğunu, Cenâb-ı Hakk’ın onlara böyle bir kerâmet verdiğine şâhidim. Kimle? Üstâdımın üzerinden şâhidim. Bunu görmüş, yaşamış bir insanım. Tecrübe etmişim bunu.

Tecrübe etmişim derken böyle — tecrübe, Allâh affetsin, o küstâhlık. Böyle bir şey çok yaşadım. Çok yaşadığım için bu konuda tecrübeliyim. Bu mânâda bir şeyhi tecrübe etmek cehâlettir, küstâhlıktır. Bir velîyi tecrübe etmek, onu böyle utandırmaya çalışmak, «Hadi benim gönlümden geçeni bilsin» — bu küstâhlıktır, insanın kalbinin mühürlenmesine sebep olur.

Müşrik âdetidir bu. Müşrikler Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e ve peygamberlere yaptılar. Ne yaptılar meselâ? Mûsâ’nın kavminden olanlar İsâ’ya dediler ki: «Mûsâ’ya gökten sofra iniyordu, cennet nimetleriyle nimetleniyordu; sana söyle, Rabbine, bize sofra indirsin.» Ne dedi Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede İsâ Aleyhisselâm’ın dilinden? «Siz haddi aşanlardan oldunuz» dedi. Demek ki haddi aşıyor onlar.


12. İsâ Aleyhisselâm’ın Havarileri: Cennet Sofrası Ertesi Güne Saklandı — Müsrife Ders, Allâh’ın Lütfu Kesildi

Ne yaptı İsâ Aleyhisselâm bu sefer? Duâ etti: «Yâ Rabbi, bizi nimetlendir.» Ona da cennetten ne geldi? Sofra geldi. Ve ne dedi İsâ Aleyhisselâm oradaki havârîlere? «Sakın hâ! Ertesi güne bu yemeği saklamayın. Allâh’ın lütûfu geniştir ve devamlıdır — saklamayın» dedi.

Ne yaptı havârîler? Çok özür dilerim ama küstâhlık yaptılar. Allâh’ın emrini, peygamberlerin emrini dinlemediler. Ve ertesi güne yemeği, sofrayı ayırdılar. Dağıtmadılar, tasadduk etmediler. Sanki babalarının malıydı yemeği, sanki o yemeği kendileri cennetten indirmişlerdi. Böyle hasislik yaptılar. Ertesi güne yemeği ayırınca, Cenâb-ı Hak onlardan olan lütûfu kesti. Neden? Çünkü onlar küstâhlık yaptılar — Benî İsrâîl küstâh.

Aynı küstâhlığı Mûsâ’nın kavmi de yapmıştı. Çöle gittiler, çölde yaşıyorlardı. Cenâb-ı Hak onlara cennetten bıldırcın eti ve helva indiriyordu, her gün. Onlar her gün cennet nimetiyle nimetleniyorlardı: pişmiş bıldırcın etiyle pişmiş helva. En sonunda dediler ki: «Yâ Mûsâ, biz her gün bunu yiyoruz.»

Hâlbuki cennet nimeti — cennet nimeti olunca o kimse tuvâlete gitmez, ne büyük ne küçük. Üzerinden ter olarak çıkar o; aslâ onun üzerinde herhangi bir tuvâlet ihtiyâcı olmaz. Bunu îtikâfa girer de îtikâfta seyr-i sülûk çıkarırsanız, bunu yaşarsınız.


13. Cennet Nimeti İdrâki: İki-Üç Gün Tuvâlete İhtiyaç Yok — Ama Çok Zikretmen Lâzım

İki gün-üç gün tuvâlete gitmeye ihtiyâcınız olmaz. Hâlbuki su içersiniz, yersiniz de, ama tuvâlete çıkmazsınız. Anlarsınız o zaman cennet nimetinin insan üzerindeki tecellîyâtını. Hâ, idrâkiniz açılır.

Dersiniz ki «Yiyorum, içiyorum, tuvâlete çıkmıyorum.» Demek ki vücûd böyle bir ihtiyâç duymuyor. Demek ki yediğin-içtiğin içinde nûr oldu. Yediğin-içtiğin içinde nûr olduysa az tuvâlete çıkarırsın.

Bunun için çok zikretmen lâzım. Bunun için çok zikredersen, sen tuvâlete az çıkarsın; herhangi bir böyle abdesthâne ile fazla işin olmaz. Ama Allâh’ı çok zikredeceksin. Bu normalde seyr-i sülûk esnâsında îtikâfta yaşanır bu. Bunları böyle açık açık anlatıyorum — ömrüm ne zaman bitecek belli değil. İlim olarak kalsın diye sizde.


14. Mûsâ Kavmi: «Soğan-Sarımsak» İstedi — Mesnevî: «Soğan-Sarımsak Yiyen Manevî Halakaya Giremez»

Mûsâ’nın kavmi de ne yaptı? Onlar da nankör oldular, onlar da haddi aştılar. Soğan-sarımsak yemek istediler. Hz. Pîr’in deyimiyle, Mesnevî’de bundan bahseder. Mesnevî’de der ki onlar küstâhlaştılar, haddi aştılar, «Soğan-sarımsak» dediler — «onlar soğan-sarımsak yemek istediler» dedi.

Hz. Pîr soğan-sarımsağı benzetti. Sebebi ne? Soğan-sarımsak kokulu. O yüzden Allâh Resûlü de dedi yâ: «Soğan-sarımsak yer meclisimize gelmesin.» Bakın, meclisimize gelmesin. Hangi meclise ama? Dikkat et: zâhirî soğan-sarımsak diyorsan, evet böyle bir meclis. Manevî soğan-sarımsak: ağzın kokuyor; gıybet ettin, dedikodu ettin, iftirâ ettin, yalan söyledin, harâm yedin — ağzın kokuyor. Tövbe et. O günkü manevî halakaya sen katılamazsın o hâline.

Manevî halakaya katılacaksan ağzın kokmayacak senin; manevî halakaya katılacaksan gözün şaşı olmayacak; manevî halakaya katılacaksan kalbin şaşı olmayacak; manevî halakaya katılacaksan kulağın sağır olmayacak. Dikkat et — neden kulağın sağır olur? Mânâdan haber almaz. Sen harâm dinledin; gıybet dinledin, dedikodu dinledin, iftirâ dinledin — ona müsâade ettin. «Kardeş, iftirâ etme. Hanım, dedikodu yapma. Bey, burada iftirâ ediyorsun, dedikodu ediyorsun — yapma Allâh aşkına.»

Müdâhale edemedinse kalbinden buğzedeceksin: «Yâ Rabbi, ben bu iftirâyı duymak zorunda kaldım. Yâ Rabbi, ben bu yalanı duymak zorunda kaldım. Yâ Rabbi, ben bu gıybeti duymak zorunda kaldım. Ben tövbe ediyorum, af dileniyorum. Böyle bir meclisin içinde bulunduğumdan dolayı, yâ Rabbi senin affını diliyorum.»


15. Çarşıda Avare Dolaşmak: Bir Sürü Baldırı Çıplak Seyrettin, Manevî Halakaya Giremezsin — Eftâl Zikir Tevhîd

Bu nerede olursan ol. İşin-gücün yok, çarşıda dolaşıyorsun değil mi? Hiçbir işin yok, hiçbir işin yok. Çarşıya çıktın, bir sürü baldırı çıplakları seyrettin orada — tövbe et. İşin-gücün olmadığı hâlde sen çıktın çarşıya, âvâre âvâre dolaştın. Yanlış yaptın. Gözün arama kaydı orada — bir işin gücün yoktu senin çarşıda. Ne yapmaya çıktın sen? Hevâ-hevesine uydun. Bir sürü çıplağı seyrettin, döndün. Bir de baktın etekleri ne kadar kısa, yok şortları ne kadar kısa, yok içi görünüyor mu görünmüyor mu — inceleseydin yatırsaydın masaya, iyice inceleseydin. Olmadı, olmadı.

Sen o gece manevî halakaya katılamazsın. Sen — yanında yalan, yemin, gıybet, dedikodu kırla gidiyor; sen de onlarla berâber, «O da böyleydi yâ, o da şöyleydi yâ» devâm ediyorsun. O gece manevî halakadan bir şey bekleme. Tövbe et — gece olmazdan önce tövbe et. Oradan kalk hemen tövbe et; veyâ orada hemen halakayı çevir.

Eftal-i zikir nedir? Çok günâha girdik — gıybet ettik, dedikodu ettik, iftirâ ettik burada; yalan-yanlış konuştuk, ben de duydum, siz de duydunuz, siz de konuştunuz. «Fa’lem ennehu lâ ilâhe illâllâh» — yapmıyorlar, sen yap. «Lâ ilâhe illâllâh, Muhammeden Resûlullâh» de, kalk. Ancak senin günâhın orada bu kefâret olur; başka bir şey kefâret olmaz. Allâh’ı zikir en büyük iş, en eftal zikir tevhîd. Hemen orada tevhîd oku.

«Yâ, beni yanlış anlarlar.» Kim ne anlarsa anlasın. Allâh yanlış anlamaz. Allâh seni tart etmesin, halakadan çıkarmasın. En fazla olsa, bir dahâ sana selâm vermezler; en fazla olsa bir dahâ seni dâvet etmezler toplantılarına. Başka ne olacak? Akşam yemeğin Allâh’tan geliyor, ondan gelmiyor. Gıybetçiden, dedikoducudan, iftirâcıdan akşam yemeğin gelmiyor. Akşam yemeğin Allâh’tan geliyor.


16. «Bu Zamanda Velî mi Olur Yâ?» — Âyet Ortalıktan Kalkmadı; Hâcı Abdullâh Gürbüz Efendi’ye Şâhid

Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden, o zaman da sen kalbin mühürlenince, velîler de böyle bir hâl yâni — «Olmaz yâ bu zamanda» — ben Şeyh Efendi’ye intisâb ettiğimde diyorlardı ki: «Yâ bu zamanda velî mi olur yâ?» Allâh Allâh. Âyet-i kerîme mi diyordum ben? Ortalıktan kalktı mı?

Sen Abdullâh Gürbüz Efendi hazretlerinin velîliğine inanmayabilirsin. İnanma yâ. İnanma — ama yok, laf söyleyecek! Neden? «Mendebur, laf söyleyecek. Neden? Sütü bozuk, laf söyleyecek. Neden? Sîsi lesi bozuk» — Mustafa Özbağ böyle konuşuyor. Tabiî böyle konuşacağım: sen bir velînin velîliğine laf söylüyorsan, evet — sen Utbe-Şeybe soyundansın, başka bir yerden değil; başka bir yerden değil.

Kimin oğlu, kimin kızı olursan ol; kimin derviş olursan da ol. Sen bir mürşid-i kâmilin, bir velînin laf söylüyorsan ona — sen direkt Utbe’nin, Şeybe’nin kanındansın, başka bir yerden değil. Zâhiren anan-baban senin Ahmed, şu — zâhirine ne bakıyorsun sen? İşin manevî tarafına bak: işin manevî tarafı senin sütün bozuk, kanın bozuk senin, senin sülbün bozuk. Neden? Sen bir mürşid-i kâmilin mürşid-i kâmilliğine laf söylüyorsun. O yüzden dikkat. Allâh muhâfaza eylesin.


17. «Cesaretin Varsa Çık Sen Şeyhlik Yap» — Sabahleyin Kalk, Rüyâmda Verdiler De, Çık Meydana

O yüzden dedim, kimsenin şeyhliğiyle, velîliğiyle uğraşmayın. Bakın işinize. Bugün Mâhir geldi, dedi: «Seninle alâkalı bir şey söylediler.» Dedim ki: «Cesâretin varsa çık sen şeyhlik yap» dedim. Doğru söylemişsin, dedim. Çıksın adam şeyhlik yapsın. Yapacaksa, oluyor yâ, meydan boş. Sabahleyin kalksın, «Öyle oluyorsa bana rüyâmda verdiler» desin. Çıksın o da, çık kardeşim.

Şimdi diyorlar yâ «Abdullâh Efendi böyle şeyhlik yaptı.» İyi, öyle yaptı. Sen de yap kardeşim. Yap sen de. Sabahleyin kalk, «Bana rüyâmda şeyhlik verdiler» de, çık meydana, hadi bakalım. Çık. «Nasıl basmaya diyorum yâ Allâh Allâh.» Çık meydana. De ki «Dün akşam rüyâmda bana şeyhlik verdiler.» İyi, çık. Yap, hadi yapabiliyorsan. Hadi birisine bir laf dinlet — dinletebiliyorsan. Allâh muhâfaza eylesin. Âmîn.


18. «En Sevküm» Âyeti: Siz Yüce Kişileri Alaya Aldınız — Mü’minûn Sûresi Velilerin Sıfatları

«Siz yüce kişileri alaya aldınız. Bundan bir şey çıkmaz sandınız. Ama Kur’ân’da en sevküm âyetini bir okuyun.» Siz bu velîleri, bu mürşid-i kâmilleri alaya aldınız, hakâret ettiniz, küfür ettiniz; arkalarından dilinize gelen ne varsa söylediniz, ağzınıza geleni okudunuz, ağzınıza geleni okudunuz. Ve o kadar söylediniz, o kadar konuştunuz ki Cenâb-ı Hak dostlarına karşı, velîlerine karşı savaş açıldığından dolayı sizin kalbinizi mühürledi.

Oysa siz bir şeyhin dervişi de olabilirsiniz. Evet, bir cemâatin müntesibi de olabilirsiniz; X cemâatin — bir sürü var yâ ülkede, bir sürü dergâh, tarîkat da var. Sen kalkıp da bir velînin, bir mürşid-i kâmilin mürşid-i kâmilliğiyle, velîliğiyle dalga geçtin, alay ettin onunla, laf söyledin, dil uzattın., bundan bir şey çıkmaz zannettiniz, çıktı.

Bu Mü’minûn Sûresi’ni komple baştan aşağı okursanız müminlerle ve kâfirlerle alâkalı olduğunu görürsünüz. Siz onlara alay ettiğin için, onlarla dalga geçtiğiniz için ebedî cehennemlik olacaksınız. Tekrar söylüyorum, ebedî cehennemlik olacaksınız, tövbe etmezseniz. Hattâ tövbe etmenin ötesinde, gidip o şeyhle helâlleşmeniz lâzım. Onunla muhakkak helâlleşmeniz lâzım. Senin elinde manevî bir delîl olsa dahî, onun velî olmadığına dahî, onun arkasından konuştuğundan dolayı gıybet ettin.


19. Gıybet Zinâdan 33 Derece Dahâ Ağırdır — Uhud Dağı Altın Tasaddük Edilse Bir Dereceye Ulaşamaz

Bakın, elinde delîl yok. Sen arkasından konuştun, gıybet ettin. Gıybet etmek, zinâ etmekten 33 derece dahâ büyük bir günâh. Gıybet etmek, zinâ etmekten 33 derece dahâ büyük bir günâh. Tekrar söyleyeyim mi bunu? Söyleyeyim ki kimse etmesin gıybet. Gıybet etmek, zinâdan 33 derece dahâ fazla günâh.

«Ey ashâbım…» «Yâ Resûlallâh, bu derece ne?» — İnfâk ediyorlar yâ. «10 sevap verilir, 10 da derece verilir» diyor. «Yâ Resûlallâh, sevap verilir; derece ne?» deyince: «Uhud Dağı altın olsa, onu tasadduk etseniz bir dereceye ulaşamazsınız. Uhud Dağı altın olacak, siz onu tasadduk edeceksiniz ve bir dereceye ulaşamayacaksınız — bir dereceye!»

Aynı şey: gıybet zinâdan 33 derece dahâ ağır. Derece neydi? Uhud Dağı tasadduk edilse bir derece değildi — 33 derece dediğinizde 33 Uhud Dağı çıktı ortaya. 33 Uhud Dağı çıktı ortaya. Gıybet bu kadar ağır bir günâh. İftirâ bundan dahâ ağır. Bakın, iftirâ bundan dahâ ağır. O zaman nasıl o kimsenin kalbi mühürlenmeyecek ki?


20. Allâh İki Gruba Savaş Açar: 1) Faizciler 2) Velîlere Laf Söyleyenler

Allâh iki gruba savaş açar — iki grup. Birincisi faizcilerdir, ikincisi velîlerine laf söyleyenlerdir. Allâh’ın savaş açtığı iki grup insan vardır: birisi müminlerden faiz alan müminlerdir — mümin, müminden faiz alamaz, alırsa Allâh ona savaş açar. İkincisi ne? Velîlere laf söyleyen, onları alaya alan — Allâh onlara da savaş açar.

O zaman şeyhlerle, velîlerle alâkalı ağzımızı kapatacağız. Sen onun velîliğine inanmayabilirsin — gıybet etme hakkın olmaz, iftirâ etme hakkın olmaz. Ölçüyü konuş — tasavvufun ölçüsünü konuş, velîliğin ölçüsünü konuş. Eyvallâh. Ama arkasından gıybet etme.


21. Mü’minûn Sûresi 1-11 ve 57-62: Müminlerin ve Velîlerin Sıfatları — Hz. Âişe’nin Sorusu

«En sevküm âyetini bir okuyun.» Bu normalde Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, böyle bir mesele oluyor, duâ ediyor. Ey Allâh’ım — sizler de şimdi sonunda «Âmîn» deyin, tamam mı? Bu peygamberin ağzından bir duâ:

«Ey Allâh’ım, sen bizlere nimetlerini arttır, eksiltme; bize ikram et, bizi zelîl etme; sen bize nimet ver, bizi mahrum etme; bizi seç, başkalarını bize tercîh etme; bizi râzı et ve bizden râzı ol.» Âmîn.

Sonra Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Mü’minûn Sûresi birden ona kadar okuyor: «Müminler muhakkak kurtuluşa ermişlerdir. Öyle müminler ki onlar namazlarında huşû içindedirler; onlar ki boş sözlerden yüz çevirirler; onlar ki zekâtlarını verirler; onlar ki ırzlarını korurlar; onlar ki — ancak eşleri ve sâhip oldukları câriyeler hâriç — bundan dolayı kınanmazlar; kim bunun ötesine geçmek isterse, onlar haddi aşan mütecâvizlerdir. Öyle müminler ki onlar emânetlerine ve va’dlerine riâyet ederler; onlar ki namazlarına devâm ederler. Firdevs Cennetine vâris olacak olanlar onlardır; onlar orada ebediyen kalacaklardır.»

Devâm edeyim — 57, 58, 59, 60, 61, 62. Yine Allâh Kur’ân’da özelliklerini sıralıyor: «Rablerinin korkusundan titreyenler, Rablerinin âyetlerine îmân edenler, Rablerine ortak koşmayanlar, başkalarına verdikleri şeyi Rablerinin huzuruna çıkacaklarından kalpleri ürpererek verenler — onlar hayırlı işlerde yarış ederler.» Biz, Cenâb-ı Hak 62. âyette şöyle diyor: «Biz herkesi ancak gücünün yettiğiyle mükellef kılarız. Nezdimizde hakkı konuşan bir kitap vardır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.»

Ve Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine Hz. Âişe vâlidemiz soruyor: «Ey Allâh’ın Resûlü, ‘Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler — onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler’ âyetinde kasdedilenler şarap içenler, hırsızlık yapanlar mı?» dedim. «Öyle ya?» Cevap: «Hayır, ey Sıddîk’ın kızı! Aksine onlar oruç tutup, sadaka verip, yaptıkları bu hayırların kendilerinden kabûl edilmemesinden korkanlardır. Baksana âyet ne buyuruyor — ‘onlar iyi işlerde yarış ederler’ cevâbını verdi.»


22. Mevlevi Çelebileri ve İcâzet Soruları — Kimse «Senin Mustafa Özbağ’a Bakışın Değişecek»

Bu kendilerini yüksek mertebede gören, kendilerini her uzmân gören — sûfîlikse onlar uzmân, şeyhlikse onlar uzmân; kimin şeyh olup olmadığını onlar karâr veriyor, kimin velî olup olmadığını o karar veriyor.

Veyâ Türkiye’de böyle bir grup var yâ: normalde Mevlevîlik’te karâr verecek olan kimler? İstanbul’daki Çelebîler. «O Mevlevî o değil, o Mevlevî şeyhi o değil — sen nesin? Var mı senin elinde icâzet? Yok. Seyr-i Sülûk çıkardın mı? Yok. Senin şeyhin var mı? Yok.? Hiç zikrullah halakasına oturdun mu? Yok. Senin Mevlevî olduğuna kim karâr verecek?»

Soracağız yâ. «Bu ne?» Şeyh. «İyi kardeş, senin şeyhin kim?» Filânca. «Eh, hâlâ» — sor bakalım onun şeyhi kim? Yok. Bir ara bir icâzet fıryası koparmışlardı yâ. Biz de edeb ediyorduk, söylemiyorduk, «icâzetimiz var» falan diye. E var, al. Ne oldu? «Senin Mustafa Özbağ’a bakışın mı değişecek?» Değişmeyecek. Neden? Kör gözlüsün. «Senin Mustafa Özbağ’a bakışın mı değişecek?» Değişmeyecek. Neden? Özbağ sendromu var sende; psikolojik tedâviye ihtiyâcın var.


23. «Özbağ Sendromu»: Ebû Cehil Kafası — «Nasıl Peygamberlik Yeğenime Geldi de Bana Gelmedi?»

Saçını-başını yoluyorsun. Sebep? Ebû Cehil gibisin. «Neden peygamberlik bana gelmedi de Hazret-i Muhammed’e geldi?» diyorsun — Ebû Cehil kafası. Sende de aynı kafa var: «Nasıl Mustafa Özbağ şeyh olur? Nasıl olur?» Allâh’ın verdiğini kim karışacak? Allâh vermiş, ne yapacaksın? İcâzeti var mı? Var. Al. Ne yapacaksın? Var, ne yapacaksın? Hâ, var, ne yapacaksın? İntisâb mı edeceksin? Hayır. Sebep? Sen açık arıyorsun çünkü; sen kendince bir kendine delîl arıyorsun. Uğraşma — uğraştıkça hasta ediyorsun kendini, yazık. Aklî dengenizi yitiriyorsunuz.

Çünkü benim bir velîlik iddiâm yok. Benim herhangi bir iddiâm yok. Velev ki var ise — bakın, velev ki var ise — aklını kaybedeceksin geri zekâlı. Şu’ûrun gidecek. Dengen bozuluyor her gün günden güne; olanca hapları içiyorsunuz sonra, antidepresan yetmiyor, uyuyamıyorsunuz geceleri. Uyuyamıyor, bir de benim üzerime atıyor uyuyamadığının adını. Ulan otur oturduğun yere, katmerlendirme — perdeleniyorsun hâlâ da.

Yok, bu böyle bir sendrom — Özbağ Sendromu var. Bu yeni değil; ben on yaşımdan beri Özbağ sendromunu yaşayanlar var etrâfımda. Bu bir sendrom. Ben hak veriyorum, diyorum «Evet, hastasınız» diyorum, «bunun tedâvîsi olacaksınız.» Bunlara normal psikiyatri de yetişmez.

Bir de rahatım yâ ben. Benim umurumda değil. Allâh — Cenâb-ı Hak bir şey verdiyse, sana da rüyâsında gösterdiyse, ben ne yapayım kardeşim? Allâh — bana ne? İster derviş ol, ister olma. Veyâ gidiyorsun — git Allâh yolunu açık etsin. Ne yapayım? Zorla tutacak değilim yâ seni. Seni zorla da getirmedim.


24. Şeyh Efendi’ye Laf Söyleyenler: Bir Velînin Gönlünü Kırdın, Allâh Sana Başka Bir Velînin Kapısını Göstermiyor

Allâh yolunu açık etsin. Böyle bir kendimizi ispât etme gibi bir derdimiz yok. Allâh bizi affetsin. Ama onlar akıllı yâ. Meselenin zâhirine bakacaklar yâ. Onlar zenginler — paraları var, pulları var; etrâfında böyle üç-beş kişi var, temannâ edenleri var. Onlar biliyorlar — onlar yüksek mertebe sâhibi. Ebû Cehil de öyle diyordu yâ: «Bu diyordu, kavmin ulusu benim — nasıl sana, gelen yetimine peygamberlik gelir?» Yeğeni hâlbuki. Bakın yeğeni — onun yeğeni. «Ona peygamberlik gelmemeli; kime gelmeli? Kendisine gelmeli.»

Bunun gibi: «İlk kimse şeyh olmamalı; kim olmalı? O olmalı.» Ama yok, olmuyor işte. Oturacak, Neşe Karaböcek’ten «Ben olmalıydım» şarkısını dinleyecek, efkâr dağıtsınlar. Veyâ «Sen olmalıydın» diyecek, efkâr dağıtsınlar. Allâh bizi affetsin.

Bunlar çünkü normalde zavallı insanlardır. Gerçekten. Ben böyle Şeyh Efendi’ye laf söyleyenleri zavallı insan olarak görüyordum. Zavallısın sen — manevî gözün görmemiş. Körlerden olmuşsun. Hattâ dahâ ileri söylüyordum: «Sen muhakkak Mustafa Efendi hazretlerine karşı bir yanlışlık yaptın. O yanlışlığından dolayı Allâh sana bir mürşid-i kâmil göstermiyor. Sen bir velînin gönlünü kırdın, sen bir velînin gönlünü incittin ki, Allâh sana başka bir velînin kapısını göstermiyor.»

Evet, bu benim kendimce tespîtimdi. Ondan sonra avunuyorlar: «Biz Mustafa Efendi’nin bıraktığı yerdeyiz.» Devâm et kardeşim, Allâh yolunu açık etsin. «Biz Abdullâh Efendi’nin bıraktığı yerdeyiz.» Devâm et kardeşim, Allâh yolunu açık etsin. Ne? «10 yıl sonra Mehdî çıkacak, ona bağlanacağız.» «10 yıl sabredin kardeşler.» Geçti 10 yıl, 2003-2023. Önce 5 yıl dediler, 5 yıl dediler; Şeyh Efendi’nin ağzından duymadım ben bunu. Sonra 7 yıl dediler, sonra 10 yıl çıkardılar. Şimdi her hâlde tehir oldu — bir 10 yıl dahâ diyecekler. «Mehdî çıkıncaya kadar kalacağız biz.» Bu böyle milleti aldatma, oyalama, milleti kandırma devâm ediyor. Allâh bizi affetsin. Bunlar normalde kendilerini maskara ediyorlar böyle; kendi kendilerini zillete düşürüyorlar.


25. Mesnevî: «Şehir ve Köye Sâhip Cisimlerin Pâdişâhıdır; Gönül Sâhibi Gönüllerin Sultanıdır»

«Şehir ve köye sâhip olan cisimlerin pâdişâhıdır; gönül sâhibi ise gönüllerinizin sultanıdır.» Demek ki şehir ve köye sâhip adam zengin.

Âyet-i kerîme Âl-i İmrân 14: «Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşlere, besili atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı duyulan aşırı istek insanlara süslü gösterildi. Oysa bunlar sâdece dünyâ hayâtının geçici malıdır; varılacak güzel yer ise Allâh katındadır.»

O zaman sen böyle ev sâhibi oldun, mülk sâhibi oldun kendince; apartman sâhibi oldun, tarla-takka, köy sâhibi oldun. Kendince kendini pâdişâh gibi görüyorsun; kendini üstün görüyorsun, yüce görüyorsun. Fabrikam var, tezgâhlarım var, iş yerim var — çok akıllısın sen. Dünyâya sâhip çıkmışsın yâ, dünyâya sâhip çıkmışsın sen. Dünyevî olarak belli bir noktaya gelmişsin; onunla gururlanıyorsun, kibirleniyorsun, büyüklük taslıyorsun, akıllılık taslıyorsun kendince. Senden başka bilen yok, senden başka eden yok.

Sen artık böyle kendini firavunlaştırıyorsun günden güne; günden güne nemrudlaştırıyorsun. Günden güne sen Lât, Uzzâ, Menât — üçü de sende oturmaya başlıyor. Güç, kendince para ve makâm — bu sende yerleşiyor artık. Sen güce, dünyevî güce, makâma, paraya sâhip olunca kendince diyorsun ki: «Yâ, bu küçük dağları ben yarattım, benim sözüm geçer her yerde.»


26. İslâm Zenginliğe Karşı Değil — Allâh Yolunda Kullanılırsa Cennet, Aksi Hâlde Cehennem Topudur

Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği kadın, oğul, mal, mülk, para, pul, güç — sana bahşetmiş olduğu her şey senin için, Allâh muhâfaza eylesin, cehennem sebebi oluyor.

Bakın bunlar — bunlar hayra, Allâh yoluna kullanılırsa, o zaman o kimsede bu cennet yolu, cennet kapısı, cennet de kemâl oluyor. İslâm zenginliğe karşı değil — zenginliği Allâh yolunda kullanacaksın. İslâm erkek evlat vermiş, kız evlat vermiş; buna karşı değil. Evlâtlar İslâm yolunda olacak — öyle yetiştireceksin. Senin oğlun, senin kızın Allâh yolunda olacak. Allâh yolunda olması için mücâdele edeceksin, gayret edeceksin. Sorumlusun bundan. Eğer bu gayreti, bu mücâdeleyi vermezsen — evlat senin için cehennem ateşi oldu; evinde cehennem ateşi büyütüyorsun.

Anneler, babalar, çocuklarınızı Kur’ân ve Sünnet üzerine eğitmeye ve yetiştirmeye çalışın. Eğer göz göre göre, bile bile onları Kur’ân ve Sünnet’ten uzaklaştığını gördüğünüz hâlde onlara nasîhat etmiyorsanız, onları Kur’ân ve Sünnet dâiresinde yetiştirmeye çalışmıyorsanız, evlerinizde cehennem topu besliyorsunuz.

Erkekler, eşlerinizi Kur’ân ve Sünnet dâiresinde yaşatmaya gayret edin — nasîhat ederek yumuşak yumuşak, tatlı tatlı. Eğer onların Kur’ân ve Sünnet dâiresinde yaşamalarına vesîle olmaz, bu konuda Kur’ân ve Sünnet’i yaşamamalarına göz yumarsanız, evinizde cehennem topu büyütüyorsunuz, yaşatıyorsunuz.

Mal Allâh ve Resûlü — İslâm zenginliğe karşı değil; eğer sen o zenginlikle «Etrâfa hava atayım, etrâfı dağlayayım, zulmedeyim, insanlara büyüklük taslayayım, dahâ da zengin olayım, dahâ da güç sâhibi olayım, dahâ fazla insanları ezeyim, dahâ fazla insanları sömüreyim» diye düşünüyorsan, o mal senin için cehennem topu oldu. Cebinde cehennem topu yaşatıyorsun, cebinde cehennem topu taşıyorsun.


27. Zekât-İlim-Sağlık Hakkı: Sakladığın İlim Seni Cehennemlik Eder, Allâh O Kapıyı Kapatır

Sen o malın zekâtını bir tamam hesaplayıp vermiyorsan, ve o maldan yiyorsan — sen cehennem ateşi yiyorsun, farkında değilsin. Kor yiyorsun, cehennem koru yiyorsun. Allâh sana o malı verdi, Allâh yolunda harcayasın diye — zekâtını bir tamam veresin, fakir-fukarânın hakkını ayırasın, fakir-fukarânın hakkını dağıtasın diye.

«Bu benimle berâber mi kazandılar?» Otur, küstah, zâlim, kâfir adam. Zekâtın farzıyetine inanmıyor çünkü. Cehennem odunu topluyor kendine. Burada tabiî «besili atlar» diyor yâ — ne? Binek. Sen arabanı hava atmak için aldıysan, sen arabanla Allâh yolunda koşmuyorsan, senin araban Allâh yoluna hizmet etmiyorsa, sen cehennem atına bindin, farkında değilsin. Cehennem atına bindin.

Sende ev var — harika. Evinde zikrullah oluyor mu? Hayır. Evinde namaz kılan var mı? Hayır. Evin Allâh yolunda açılıyor mu? Hayır. Ne diyor Allâh Resûlü? «O ev mamur dolsa harap eder.» O evin hesâbını vereceksin, o arabanın hesâbını vereceksin, o paranın hesâbını vereceksin, o sağlığın hesâbını vereceksin. Allâh sana ilim vermiş — maddî-manevî. Sen o ilmi saklıyorsan, sen o ilmi gizliyorsan, sen o ilmi çarpıtıyorsan, o ilim seni cehennemlik edecek.

Ne öğrendin? Dînî ilim öğrendin. Birisi sana bir şey sordu, biliyor musun? Evet. Ona cevap vereceksin. O ilim var mı sende? Var — cevap vereceksin. O ilimle Allâh sana neden verdi? Müminlerin meseleleri hallolsun, müminlere yardımcı ol diye verdi. Sen o ilmi kendine biriktiresin diye vermedi. Zâten ilmi ledünn lâzımken geldi sana. Sana bir şey sordular, veyâ sen bir sohbet ediyorsun; o esnâda işin içinden çıkılmaz gibi bir mesele var. Allâh senin kalbine ilhâm etti, ilm-i ledünnî senin kalbine indirdi. Sen onu saklarsan, yemin ediyorum küstâhlardan oldun, arsızlardan oldun, nimete nankörlerden oldun. Allâh’ın sana bahşettiği ilmi sen sakladın, gizledin, insanlara aktarmadın. Vallâhi de billâhi de baş nankörsün. O ilim kapısı sana kapanır zâten; ilm-i ledünnün kapısı sana kapanır. Evet, doğru yapmadın.


28. Hayatın Gelip Geçtiği — Bursa’ya 1990’da Geldim, Şimdi 2023; Dervişlerin İlk Hâtıraları

Bu dünyâ gelip geçiyor; hayat gelip geçiyor. Ben derviş olduğumda 25-26 yaşındaydım, yaş oldu 63. Geriye döndüğümde bakıyorum — göz açıp kapayıncaya kadar bitmiş, geçmiş. Bursa’ya 90 yılında geldim — yıl 2023, 33 yıl olmuş. Bakıyorum, dün gibi sanki dahâ.

Bâzen yanlış anlaşılıyor. İlk yeni dervişler — Adnan olsun, Hüseyin olsun, Câfer olsun — hâlbuki aramızda çok yaş farkı yok. Hep bana böyle çocuk gibi geliyor dahâ onlar; sanki dünmüş, dahâ tâzeymiş gibi. Bakıyorum her birinin çocuğunu evlendiriyoruz hâlbuki. Ama şey değil böyle; bakıyorum böyle eskilere — nerede İsmâil’im benim yâ? İsmâil. Bakıyorum, hâlâ hoş. İsmâil hâlâ dahâ genç-yakışıklı yâ; bu afilî afilî giyinir, gelirdi lokantaya. Muhabbet diz boyu. Hâlâ dahâ afilî de İsmâil; değişmedi hiç. Mâşâallâh.

Demirtaşlar’da böyle bir özellik var — hiç değişmiyorlar. Havâsından mıdır, suyundan mıdır? Biraz Bayındırılı, korktuğundan mıdır? Mâşâallâhları var. Bakıyorsun şimdi, onlar böyle — sanki ben de çok yaşlıymışım gibi geldim böyle kendi kendime. Hâlbuki değil — ben de geldiğimde 29-30 yaşındaydım buraya. O zaman ben de gençtim be değil mi İsmâil? Ben hâlâ dahâ gencim. Bakmayın öyle yaşlıyım-ihtiyârım dediğime — böyle lâ’net olsun o yaşlılara ki gençliğe özenirler hadîs-i şerîfi var ya. Ben o yüzden böyle kendi kendime gençliğe özenen konumundan olmamak için «yaşlıyım, ihtiyârım» diyorum. Yoksa oho, Uludağ’ın zirvesine bir nefeste tırmanırım inşâallâh.


29. Cafer Taş’ın Evi-Bursa’daki İlk Sohbet: Acılı Antep Yemeği ve Recep Amca’nın Hizmeti

Bunlar bende böyle birer şeydir — ne o? Kıymettir. Demirtaş’tan Hâcı Mehmet — bizim Abdurrahîm’in babası, Atnâ’nın babası, Karateş’in. Mehmet amca — Allâh hayırlı uzun ömür versin. Mehmet Reşber, bizim ölen, Allâh rahmet eylesin. Karadağların — bizim Hasan-Hüseyin Karadağların — babası, Allâh rahmet eylesin. Bunlar böyle: Seyyid Taş, Allâh rahmet eylesin.

Onlar şimdi tuhaf gelir size. Çok sık görüşemiyoruz ama Şeyh Efendi’yi ilk yemeğe alan Bursa’da Câfer Taş’tır — Seyyid’in kardeşi. Taşlar: Seyyid Taş, İbrâhîm Taş, Câfer Taş, Yahyâ Taş. Onlar da on sana. Bunların bende hâtırası vardır; bunlar benim için önemli insanlardır, ne olursa olsun.

Ben Bursa’ya geldim de onlar meselâ hiç unutmam: Câfer Taş yemeğe götürdü Şeyh Efendi’yi; ben berâber yemeğe gittik. Şeyh Efendi şimdi çorba — ben unuttum «Acı yapmayın» demeye. İlk yemeğe gidiyoruz. Şeyh Efendi mübarek çorbadan alıyor — acığı; ondan sonra yemekten alıyor — acığı; ondan alıyor — acığı; en son da pilav yemeğe başladı. Onu döndü: «Mustafa Efendi, bunların suları da acı olun» dedi. Antepli yâ bunlar — sırf acı. Dedim: «Efendim hakkınızı helâl edin — hâtâ benim oldu, ben söylemeyi unuttum» dedim.

Bunlar bakın böyle tatlı hatıralar, tatlı değerler bunlar. O ilk zamanki dervişlerin heyecanı, koşuşturması. Câfer’in evi — Şeyh Efendi gelir, Câfer bütün açar şeye kadar, terasa kadar salonun şeyi. Büyük ev yok o ara. Tabiî yemek gelen-giden, yiyen-içen. Recep amca — Allâh rahmet eylesin — Câfer’in babası. Onlar zâten evleri onların önceden de dergâh gibiymiş; şeyhi, hâcısı, hocası hepsi de geliyormuş oraya. Üstüne biz geldik — ama biz gidici değiliz, biz oturduk; bizden sonra kimse gelmedi. Neden? Biz oturduk kaldık oradan; bizden sonra kimse gelmedi.


30. İlk Dergâh: Dik Kaldırımda Bodrum — Tuvâlete Bel Eğerek Girilen — Hâcı Mehmet Daire Verdi

Allâh rahmet eylesin Recep amca da çok hizmet etti. Câfer’in ailesi de çok hizmet etti. Şimdi baktığınız zaman hayat gelip geçiyor. Meselâ Adnan burada diye söylemiyorum: şimdi bir şey yokken çok kıymetlidir, sıkıntıdayken çok kıymetlidir.

Şimdi biz de yokuz. Bakın bunu unutmayın. Dostluğunuzu zor zamanda göstereceksiniz, sıkıntılı zamanda göstereceksiniz. Dostluk zor zamanda, sıkıntılı zamanda, dar zamanda — o zaman göstereceksiniz. Bizde yok o zaman. Yok. Şimdi rahatız, sıkıntı yok. O zaman yok.

Biz dik kaldırımda bir bodrumda ders yapıyoruz. Bodrum — bildiğiniz bodrum. Tuvâlete girerken böyle boyunuz yüksek olarak giremiyorsunuz; eğilerek giriyorsunuz, eğilerek tuvâlet yapıyorsunuz. Ve böyle kafanızı kaldıramazsınız, belinizi doğrultamazsınız tam olarak. Öyle bir yerde ders yapıyoruz biz.

O zaman Adnan, Atik, babalarını getirdiler derse ilk defa. Bir ders oldu orada. Adnan, amcalar da vardı değil mi o gece? Onlar da vardı. İki tâne de Mehmet amcanın ufakları vardı; biri vefât etti, ikisi de mi etti? İkisi de mi etti? İkisi de vefât etmiş. Allâh rahmet eylesin. Bunları getirdiler. Böyle bir sohbet-zikrullah, bitti, her şey. Mehmet amca, Allâh rahmet eylesin, orada dedi ki: «Bir tâne daire var; orayı verdim, size dergâh yapın» dedi.

Evet — dün gibi hatırlıyorum, hiç unutmuyorum. Ben böyle kaldım. «Orası boş şu anda» dedi, «paylaşılmadı» dedi. Diğerleri paylaşmışlar kardeşler arasında; orası boşmuş, «Orayı dergâh yapın» dedi. Bize böyle cennetten bahçe verdi sanki, benim iç dünyâm. Cennetten bahçe verdi sanki. Dedim ki: «Yâ hamdolsun» dedim yâ. Ben dedim yâ, bir yer var şimdi, bir yerde dahâ oluyor. Biz tabiî hemen oraya göçtük; oraya da bir ders açtık. Reyhan diye oraya da bir ders açtık.


31. Hâcı Mehmet’in «Gel Bey Av»ı, Demirtaş’taki Yeni Açılan Ders ve İsmâil Hâtıraları

Hâcı Mehmet — Demirtaş’ta — onun da boş dâiresi vardı. Ondan sonra o böyle biraz hızlı konuşuyor: «Gel bey av» dedi. «Bizim evde boş yer var, yap» dedi «zikrullah, ders ye» dedi. «Olur mu be Mehmet abi» dedim ben. «Sen ne diyorsun» dedi yâ. Dedim «Bir şey demesinler.» «Köyde kim karışacak bize yâ» dedi. Yâni — şey de Mehmet abî de öyle kenara atacak bir şey değil; canı sıkılırsa basarsa damarı, dövüşür bir adamla.

Değil mi İsmâil? Bu adamın tarafına tutmak istiyor — or tarafa girme şimdi, oraya dokunma şimdi. Ben onunla bir berâber bir kazâ yaptım. «Ben sen dedin yâ» — rüyâda anlattım «bana kazâ yapacaksınız bugün» diye. Üstüne bugün kazâ yaptık. Sıkıntı yok. Ben o kazâ gününü yaşadım, sen merak etme. Allâh rahmet eylesin ikisine de yâ. Ben ikisini de yaşadım. Orayı açmayalım şimdi. Allâh yesin inşâallâh.

O yüzden Allâh yolunda olun, Allâh yolunda koşturun. Allâh yoluna bir şeyler ayırın — kendinizden, cebinizden, duânızdan inşâallâh. Rabbim onlardan eylesin inşâallâh. İş uzadı biraz, hakkınızı helâl edin. Ben yine böyle, artık en baştan söyledim: biz böyle ciddî ciddî sohbet «burada başlayacak, şurada bitecek» diye bir kaydımız yok. Allâh ne verdiyse, bu akşam da böyle vermiş. Cenâb-ı Hakk’a hamd ediyoruz.


32. Bursa’nın En Zengini Benim — Dostluk, Mutluluk, Sevgi Yolu Kurulmuş; Elmanın İçindeki Kurt Gibiyiz

O yüzden bizim böyle artık dostlarla hem hâl oluruz, dostlarla sohbet ediyoruz. Şükür, hamdolsun. Cenâb-ı Hak olmanın yeri de versin böyle dostluk inşâallâh; hepinize nasîb etsin.

Ben bâzen diyorum yâ: «Ben Bursa’nın en zenginiyim diye hamdolsun. Böyle dostlarımız var, kardeşlerimiz var, yol arkadaşlarımız var.» Cenâb-ı Hakk’a hamd-ü senâ diyorum. Ben bundan dolayı çok mutluyum, sevindim iç dünyâmda. Hoş dışarıda söylüyorum râhât-râhât. Hamdolsun diyorum yâ. Ne güzel bir dostluk yolu, mutluluk yolu! Ne güzel bir sevgi yolu kurulmuş — Cenâb-ı Hak bize bahşetmiş.

Elmanın içerisinde kurt gibiyiz, kardeşler, arkadaşlar — herkes birbirine muhabbetli, sevgili; birbirleriyle harika bir diyalogları var. Ben öyle görüyorum. Öyledir-değildir onun tartışmasına girmeyeceğim. Ben öyle görüyorum, ben öyle yaşıyorum. Cenâb-ı Hakk’a hamd-ü senâ olsun. İnşâallâh hiçbir gölgenin olmadığı mahşerde Onun gölgesinde gölgelenenlerden oluruz.

Şimdi bu akşam belgesel çekiyorlarmış, dışarıda misafirler varmış; o yüzden arada dolaşabilirler, bunlardan dolayı rahatsızlık duymayın. Allâh insana bir şey veriyorsa kimse onu engelleyemiyor. «Yok, tekke aldılar, sattılar, öyle yaptılar, böyle yaptılar.» Bakın hizmet devâm ediyor gene. Gene yurtdışından bir sürü gelen-giden, sohbetler, her şey devâm ediyor. Bir şeyin arkasında Allâh var ise, önünde Allâh var ise, sağında-solunda-altında-üstünde Allâh var ise, o işi Allâh mecânen sahiplendi ise — kâfirler, münâfıklar, fâsıklar, sevenler, sevmeyenler, düşman olanlar onu söndüremezler. Rabbim söndürtmesin inşâallâh.


Kaynakça

Âyet-i Kerîme — Allâh Dostlarına Korku Yoktur (Yûnus 62-64): «Bilesiniz ki Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar îmân edip ittikâ etmişlerdir. Dünyâ hayâtında da, âhirette de onlara müjde vardır. Allâh’ın sözlerinde aslâ değişme yoktur; işte bu, büyük kurtuluştur.» — Yûnus Sûresi, 10/62-64

Hadîs-i Kudsî — Velîye Savaş Açana Allâh Savaş Açar: «Kim Benim velî kuluma düşmanlık ederse, Ben de ona harb îlân ederim. Kulumu Bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni ona farz kıldığım şeyleri yapmasıdır. Kulum Bana nâfileler ile yaklaşmaya devâm eder, ta ki Ben onu severim. Bir kez sevdim mi onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum…» — Buhârî, Rikâk, no. 6502; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II/189

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — Mesnevî 1675. Beyt: «Velîler hatırlatma ve unutturmaya kâdirdir; şu hâlde herkesin gönlüne hâkimdirler… Şehir ve köye sâhip olan cisimlerin pâdişâhıdır; gönül sâhibi ise gönüllerinizin sultanıdır.» — Mevlânâ, Mesnevî, c. I, beyit 1670-1690 mealen

Âyet-i Kerîme — Süslü Gösterilen Şeyler (Âl-i İmrân 14): «Kadınlardan, oğullardan, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinden gelen zevklere düşkünlük, insanlara süslü gösterildi. Bunlar dünyâ hayâtının nimetleridir; oysa gidilecek yerin güzeli Allâh katındadır.» — Âl-i İmrân Sûresi, 3/14

Âyet-i Kerîme — Mü’minûn 1-11 (Velîlerin Sıfatları): «Müminler kesinlikle kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarında huşû içindedirler, boş şeylerden yüz çevirirler, zekât veririler, iffetlerini korurlar, emânetlerine ve ahidlerine riâyet ederler ve namazlarını korurlar. İşte vâris olacak olanlar onlardır; Firdevs’e vâris olacak, orada ebedî kalacaklardır.» — Mü’minûn Sûresi, 23/1-11

Âyet-i Kerîme — Mü’minûn 57-62 (Hayırda Yarış Edenler): «Rablerinin korkusundan titreyenler, Rablerinin âyetlerine inananlar, Rablerine ortak koşmayanlar, verdiklerini, kalpleri Rablerine dönecekleri için ürpererek verenler — işte onlar hayırlı işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.» — Mü’minûn Sûresi, 23/57-62

Âyet-i Kerîme — En Sevküm (Mü’minûn 109-111): «Hâlbuki kullarımdan bir zümre vardı, der ki: ‘Ey Rabbimiz, biz îmân ettik, bizi bağışla, bize merhamet et; Sen merhametlilerin en hayırlısısın.’ Siz onları alaya aldınız; bu, sizi Beni anmaktan unutturdu, ve siz onlara gülerdiniz. Bugün ise, sabretmelerine karşılık Ben onları öyle mükâfâtlandırdım ki, kazananlar işte onlardır.» — Mü’minûn Sûresi, 23/109-111

Âyet-i Kerîme — Vahyin Geçici Kesilmesi (Duhâ 1-3): «Andolsun kuşluk vaktine, ve sükûna eren geceye ki Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.» — Duhâ Sûresi, 93/1-3

Hadîs-i Şerîf — Gıybetin Ağırlığı: «Gıybet zinâdan dahâ büyük günâhtır.» «Yâ Resûlallâh, nasıl olur?» «Bir adam zinâ ettikten sonra tövbe etse Allâh affeder. Ama gıybet edilen kişi affetmeyince Allâh affetmez.» — Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, no. 6315; el-Münzirî, et-Terğîb, III/505

Hadîs-i Şerîf — Soğan-Sarımsak Meclisi: «Kim soğan, sarımsak ve pırasa yerse mescidlerimize yaklaşmasın; çünkü melekler insanoğlunun rahatsız olduğu şeylerden rahatsız olurlar.» — Buhârî, Ezân, no. 855; Müslim, Mesâcid, no. 564

Hadîs-i Şerîf — Allâh’ın İki Düşmanı: «Allâh’ın iki düşmanı vardır: bir, mü’minden faiz alan, ve bir, Allâh’ın dostlarına düşmanlık eden.» — Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II/189; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, no. 6789

Hz. Hâtîce — Hz. Peygamber’in Tâlibi: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem 25 yaşındayken, dul ve Mekke’nin en zengin tüccarı olan 40 yaşındaki Hz. Hâtîce radıyallâhu anhâ tâlib olmuş ve evlilik gerçekleşmiştir. Bu Sünnet, ekonomik denksizliğin evlilikte engel olmadığını gösterir. — İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, I/189; İbn Sa’d, et-Tabakât, VIII/15

Tasavvuf Istılâhı — Kerâmet ve Velâyet: Kerâmet, Allâh’ın bir velîsine bahşettiği harikulâde hâl. Mucize peygamberlere mahsus olduğu gibi kerâmet velîlere mahsustur. Velînin tasarrufu (gönüllere hâkimiyeti) kerâmettendir; ancak velînin kendi gücü değil, Allâh’ın tasarrufudur. — Kuşeyrî, er-Risâle, II/623; Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif, s. 105

Silsile-i Şerîf — Bayındırlı Hâcı Mustafa Özbağ Efendi’nin Üstâdları: Çorumlu Hâcı Ebû Bekr es-Sıddîkî → Çorumlu Mustafa Anaç Efendi → Nevşehirli Hâcı Abdullâh Gürbüz Efendi → Bayındırlı Hâcı Mustafa Özbağ Efendi — Mustafa Özbağ Efendi sohbetleri, dergâh kayıtları

Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin Bir Kimse Bir Kimsenin Velîliğine İnanmayabilir, Bu Herkesin Hakkıdır — Ama Velîliğine Hakâret Edemezsin başlıklı sohbetinden tam detayla derlenmiş ve tez kalitesinde yeniden düzenlenmiştir.

Ek kaynaklar:

  • Kuşeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.
  • Hucviri, Keşfu’l-Mahcub, velayet, mürşidlik ve tasavvufi terbiye bahisleri.
  • Sühreverdi, Avarifü’l-Maarif, sohbet, zikir ve şeyh-mürid adabı bahisleri.
  • İbn Ataullah el-İskenderi, el-Hikemü’l-Ataiyye, tevhid, teslimiyet ve kalp hikmetleri.
  • İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi ve tasavvuf adabı bölümleri.