Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Genel ·

Karabaş-ı Veli Tekkesi Sohbeti — 9 Şubat 2013 | Hilkat’te Üçlülük: Zât, İrade, Emir ve İbn Arabi’nin Ferdiyet Kavramı

Mustafa Özbağ Efendi'nin 9 Şubat 2013 Karabaş-ı Veli Tekkesi sohbeti. Yaratılışta üçlülük (zât-irade-emr), İbn Arabi'nin Füsus'undan ferdiyet kavramı, aktıf ve pasif üçlülük, ayân-ı sabite ve tevhid ilminin özel mahremiyeti hakkında.

Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri’nin 9 Şubat 2013 Cumartesi günü Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde yürüttüğü sohbet, bütünüyle bir önceki haftanın devamı niteliktedir. Efendi Hazretleri sohbete “herhalde geçen hafta kaldığımız yerden devam edeceğiz” diyerek girer ve “hilkat”, yani yaratılma teorisiyle ilgili olarak dikkatimizi çeken ilk şeyin üçlülük kavramının rolü olduğunu söyler. Bu üçlülüğün İbn Arabî’nin zâtî tecelli teorisinden farkını ortaya koyduğunu, hareket noktasının yüce Hakk olduğunu, varlığın antolojik temelinin vâhit olan Hak olduğunu belirten Efendi, vâhidin kevnî veçesiyle göz önünde tutulduğunda üç veche takdim ettiğini açıklar: zât, irade, emir. Bu sohbet, Mesnevi okumalarından Arabî’nin Füsus ve Fütûhât’ından hadis-i kudsîlere, ayan-ı sâbite meselesinden leh-i mahfûz ve kalem meselesine kadar uç nokta bir tasavvufî kozmoloji dersidir. Efendi Hazretleri söze “bu konu böyle dikkat ister, biz bu meseleleri kendi aramızda beş on arkadaşla konuşurken birisi kaşını kaldırsa dikkatimiz dağılırdı” diyerek tevhid ilminin mahremiyetini vurgular.

Ayân: 1. Hilkatte Üçlülük Kavramı: Zât, İrade ve Emir

Efendi Hazretleri sohbetin açılışında İbn Arabî’nin hilkat teorisini anlatmaya başlar ve “hilkat, yani yaratılma teorisiyle ilgili olarak dikkatimizi çeken ilk şey üçlülük kavramının rolüdür” der. Bu üçlülük, İbn Arabî’nin zâtî tecelli teorisinden farkını ortaya koymaktadır. Hareket noktası, müttehit olduğu veche ile yine Hakk’tır. Varlığın antolojik temeli, artık bilmekte olduğumuz gibi vâhit olan Haktır. Vâhit, her şeyi kendi zâtında toplayan, her şeyi kendinde cem eden demektir. Ama vâhit, yani tek olan, kevnî veche ile göz önünde tutulacak olursa farklı üç veche takdim eder.

Birincisi, mutlaklığı yönüyle değil fakat kendini işhar etmesi bakımından zâttır. İkincisi irade, üçüncüsü emir. Yani Hak bir âmir olarak kendini işhar eder. Bu üç veche bütün hilkat sürecini temsil eder. Efendi Hazretleri meseleyi somutlaştırır ve şöyle der: “Cenâb-ı Hak bir şeye ol derken demek ki ne olmuş oluyor? Hem irade etmiş oluyor, hem emretmiş oluyor, hem de tecelliyat olarak da zât noktasında kendini işhar etmiş oluyor.” Yani her “ol” emrinin arkasında, önce zâtı gösterme, sonra yaratılacak olan şeyi irade etme, ve nihayetinde “kün” diyerek emretme süreci bulunmaktadır.

Efendi Hazretleri Füsus’un 139 ve 140. sayfalarından direkt Arabî’nin metnine gider ve bu üç merhaleyi şöyle tasvir eder: “Önce vâhit olan Hakk’a zâtî bilinç ya da ilim kayım eder. Ve ilahî bilinçte ayân-ı sâbite zuhur eder. Bu mümkün olan kesretin doğuşunun işaretidir. Ve böylelikle de zât hazreti, ilâh alma hazretine nüzûl eder.” İkinci safhada ayân-ı sâbitenin adem hâlinde bulunuyorken bu sefer varlık hâline zuhur etmesinin ilmine dayanan irade zuhur eder. Son safhada ise bu iradeye dayanan “ol” emri verilir ve âlem yaratılmış olur.

Burada anahtar bir noktada Efendi Hazretleri durur ve şunu söyler: “Bu üç olgu, yaratılışın bütün hepsinde de tecelli etmiştir. Ve yaratılan her şey bu üçlü tecelliyattan geçer. Hala da yaratılanların üzerinde bu üçlü nokta devam eder.” Bunu, şöyle de diyebilirsiniz diyerek yine meseleye farklı bir anahtar sunar: ilmel-yakin, aynel-yakin, hakkel-yakin. Yani her varlığın hakikatinde zât, irade ve emir şeklinde bir tecelli üçlüsü sürekli işlemektedir.

2. İbn Arabî’nin Ferdiyet Kavramı: İlim, Âlim, Malûm

İbn Arabî söze, hilkatin kökünde Hakk’ın ferdiyetinin bulunduğunu söyleyerek başlar. Efendi Hazretleri bu noktayı özellikle vurgular: “Arabî Hakk’ta vâhit olarak değil de fert olarak söz etmiş olması önemlidir.” Yani ferdiyet, vahdeti kabul etmekle beraber onu ilişkisel bir yapı içinde ele alan başka bir idrâk mertebesidir. Şimdi ilmi tecelli etmiş Hak olarak fert vasfıyla Hak, zaruri olarak üç şeyi içerir: ilim, âlim, malûm.

Bu üçlü yapı hilkat sürecinin üçlü yapısı değildir. Başka bir deyişle İbn Arabî, üçlü yapı içinde bir başka üçlü yapı teşhis etmektedir. Efendi Hazretleri Arabî’nin Füsus’undan şu pasajı aktarır: “Ve âlemde bu ilahi hazretten var oldu. Nasıl ki Hakk’ta, muhakkak bizim bir şeye kavlimiz onun yaratılmasını irade ettiğimizde ona ol dememizdir, o da olur buyurur. Böylece yine zât, irade ve kavl üçlüsü gerekir. Bu üçlü olmasaydı o şey de var olamazdı.” Efendi Hazretleri bu pasajın fail, yani Hakk cihetinden üçlülüğün yapısını tasvir ettiğini söyler.

Fakat yalnızca yaratıcı cihetinden üçlülük, herhangi bir tesir icra etmemektedir. Yaratıcı fiilin gerçekleşmesi için, bu irade ve emre muhatap olanda da, yani kâbilde — yaratılacak olanda da — mütekabil bir üçlünün bulunması gerekir. Hilkat, ancak ve ancak aktif üçlünün pasif üçlükle çakışması halinde kuvveden fiile çıkabilir. O neslesinin üçlülüğü, yaratılandaki üçlülük şudur: Birincisi “şeyiyyeti”, yani o şey oluşu; ikincisi “ol emrini işitmesi”; üçüncüsü “yaratıcının onun yaratılmasıyla ilgili olan emrine boyun eğmesi, yani imtisali”.

Efendi Hazretleri bu pasajı çözümlerken meseleye tohum misalini getirir: “Tohumun içerisinde ilim var mı? Var. Tohumun içerisinde âlim sıfatı var mı? Var. Tohumun içerisinde malûm sıfatı da var mı? Var. Tohum yeşermeye başladığında, o ilme sahip olarak başladı yeşermeye, oluşmaya, ve âlimliğiyle ne yaptı? Onu irade etti. Ve âlimliğiyle irade edereken malûm oldu, görünen oldu, kocaman bir ağaç çıktı önümüze.” Yani ağacın ilmi tohumda gizlidir; tohum hem ilim vasfına, hem âlim vasfına, hem de malûm vasfına bürünüktür.

3. Yaratılandan Yaratana, Yaratandan Yaratılana: İki Yol

Efendi Hazretleri ilim’in iki istikametinden bahseder. Der ki: “Bir kimse yaratılan bir şeye baktığında, yaratılan bir şeyin üzerinde tecelli eden hem iradeyi, hem ilmi, hem de ol emrini görebilir. Allah’ın kudretini, kuvvetini, o noktadaki cebrini, kahrını görebilir.” Bunu felsefi açıdan bakanlar genelde yol olarak yaratılandan değil, yaratandan itibaren onu aşağı doğru indirirler. İslam dünyası bu iki yolun her ikisini de kullanmıştır. Zahiri manada yaratılışla alakalı ulemânın bir kısmı konuşurken yaratılandan yaratana doğru gitmiştir — Celleddin Rûmî’nin, Cüneyd-i Bağdadî’nin, Abdülkâdir Geylanî’nin metinlerinde bu yön daha göze çarpar.

Sufilerin ise, Efendi Hazretleri’nin ifadesiyle, “büyük bir çoğunluğu yaratıcıdan yaratılana gelmiştir”. Bunun arasında, dışarıdan bakıldığında çok fark yokmuş gibi görünürken aslında hareket etme noktasında, düşünceyi oturtma noktasında temel farklılıklar vardır. “İkisi de doğru noktada, doğru yerde aynı sonuca götürür. Yaratılandan yaratana bakarak yaratılanın üzerinde yaratanın tecelliyâtını görerek yürürsek gideceğimiz yer Hakk’tır. Yaratandan yaratılmış olana doğru gelirsek, zaten Hak’tan gelen bir şeyi görürüz, onun sonucu yine Hakk’a döndürülüştür.”

Fark, işin çetrefilli tarafındadır. Efendi Hazretleri bunu şöyle netleştirir: “Ama velakin işin çetrefilli ve zor kısmı, yaratılanı görmeden yaratanın kendi zâtî ulûhiyetinin içerisinde mekanizmanın nasıl çalıştığının üzerinde fikir beyan etmektir. Eğer burada o kimse önce yaratılanı görürse, bu fikrini daha basit bir şekilde oluşturabilir.” Yani yaratılandan yola çıkmak daha elverişlidir; pozitif ilim dünyası da zaten bu yolu seçer, ama biraz daha “madde perest”tir. Sufi kaynaklı ilim dünyası ise yaratandan aşağı doğru yaratılana gelir, ve bu düşünce noktasında meseleye bakanlar, sufilerin daha önce belirleyip koydukları ölçüleri maddesel noktada teyit etmiş olurlar.

Efendi Hazretleri bu yolun en ince noktasını Hazret-i Mevlânâ üzerinden açar: “Hz. Mevlânâ bütün varlığı bir hayal üzerine yürür gör dediğinde, bütün maddeyi, bütün varlığı hayalin üzerine oturttur. Varlığı o noktada görmez. Oradaki hayali görür. Eğer varlığı görmüş olsaydı önce, o hayali göremeyecekti. Ama önce hayali görerek hayalin üzerine varlığı oturttur.” Ve bu noktada Efendi Hazretleri önemli bir hat koyar: “Bu, Arabîden de içeri bir şeydir. Bakın bu, Arabîden de içeri bir şeydir.”

4. Tevhid İlminin Mahremiyeti ve Dikkatin Gerekliliği

Efendi Hazretleri sohbetin bir yerinde durur ve meseleyi dinleyenlere önemli bir uyarıyla sunar: “Şimdi bu öngüzergâhtan sonra meseleleri yavaş yavaş, tane tane, vaktinizi alacağız ama bu konu böyle dikkat ister. Biz bu meseleleri kendi aramızda beş on arkadaşla konuşurken, birisi kaşını kaldırsa dikkatimiz dağılırdı.” Bu dikkat dağıldığında, dinleyenin de anlatanın da bir anda adamın şirke veya küfre gittiğini görürsünüz. Yani bir an içinde bu meseleler kolaylıkla yanlış bir noktaya saptırılabilir.

“Bunlar tevhidî meselelerdir. Tabir-i caizse mahremdir biraz. Fakat bu mahremiyet konuşulmaya konuşulmaya bu ilim ortadan kalkıyor. Bunu böyle açıkça, ayağın dayağın konuşulmasını istiyorum ki bu ilim ortadan kalkmasın.” Yani Efendi Hazretleri iki noktaya da işaret eder: Tevhid ilminin mahrem oluşu ve konuşulmakla yüklü bir emanet oluşu. Bu sebeple tevhid ilmi her yerden öğrenilemez, ancak bu ilme vâkıf bir mürşidden alınabilir.

Efendi Hazretleri şu kökten ayrımı koyar: “İnsanlar ibadet ilmini öğrenirler. Öğrenebileceğiniz her yerde, her yerden ibadet ilmini öğrenebilirsiniz. Ama tevhid ilmini her yerden öğrenemezsiniz. Namazı, abdesti, orucu, haramları, helalları, nasıl yapılması gerektiği, bütün haller ibadetle alakalıdır. Siz o ibadet ilmini gözünüzün gördüğü bir hocadan gider, oturursunuz dizinin dibine, o hoca size ibadet ilmini veya muamele ilmini öğretir. Tevhid ilmi ise bu noktada özeldir.” Tevhid ilmi, tüm ilimlerin özüdür ve ilmin hakikatidir. İbn Arabî gibi bir tevhid üstadını okumak için hakikat süzgecinden geçmiş bir dikkat gerekir.

Efendi Hazretleri bu arada sohbete katılan genç bir müritten de söz eder. Pasajı Arabî’nin Füsus’undan doğrudan okusaydı daha derinleşeceğini söyledikten sonra şu nu notu düşer: “Bana kardeşimiz dedi ki: ‘Öyle bir mevzu buldum’ dedi. ‘Altına pembe bir sünger, kafana da bir tane madenci bareti koy’ dedi. ‘Kafam vurabilir’ dedi bana. Ben de inşallah dedim.” Bu mizahi not aslında tevhid ilminin böylesine hassas bir mesele olduğunu, kafanın duvarlara çarpabileceği bir kozmolojik yüksekliğe kadar çıkılacağını kinaye yoluyla anlatmaktadır.

5. Zât’ın Münezzehliği ve Zamanı Aşış

Efendi Hazretleri bu bakış açısıyla, yaratılıştan önce Allah zâtının durumunu anlatır. “Allah zamandan, mekândan münezzeh, zât. Hiçbir şey yok. Allah zât noktasında görünmek istedi.” Burada bir kavram problemine dikkat çeker: Arapçada işhar, eski dilde görünmek demektir ama “görünmek” bunun tam karşılığı değildir. “İshar olma, gizli bir şeyin kalmamasıdır. Görünmek, görene göredir. İşhar olmak ise, görülenin kendisini tam anlamıyla düşünmesidir. İçinde sakladığı bir şey yok.”

“Zât işhar olmak istedi, görünmek istedi. Yani Türkçe karşılığı görünmek diyoruz ama görünmek onun tam noktası değil. Ondan sonra ne oldu? İrade. Bu işharını kendince ne yaptı? İrade etti. İşhar etmeyi irade etti, yani buna karar verdi. Bunu kendince ne yaptı? İstedi.” Efendi Hazretleri burada hadis-i kudsîyi devreye sokar: “Allah bilinmezdi, bilinmekliği sevdi. Bilinmekliği istedi. Hadis-i kudsi.” Aslında Arabî burada bu hadis-i kudsi’yi şerh etmektedir. Arabî gökten beri farklı bir ilham almış değil, mevcut olan Hazreti Peygamber’in hadis-i kudsisini şerh ediyor, safhalarını anlatıyor.

Bu münezzehliğin temeli zaman kavramıyla sıkı bağlıdır. Efendi Hazretleri şunu vurgular: “Bu deyinceye kadar burada geçen zaman yok, ama bizim için zaman. Zaman yok burada. Allah’ın zâtının içerisinde zaman kavramı anlamsız. Allah zât noktasında zaman kavramından münezzeh. Niçin? Başlangıcı yok, sonu yok. Başlangıcı ve sonu olmayanın kendi zât içerisinde münezzehtir ondan.” Ama kün dediğinde, o olanın başlangıcı var artık; olanın başlangıcı olunca zaman sıfatı anlam kazanmıştır.

Aynı şekilde, ilim sıfatının, emir sıfatının, âlimliğin, kudretin, kuvvetin, cebbarlığın, basirliğin, semiliğin zâtın içinde anlam kazanması mümkün değildir. Efendi Hazretleri bu noktayı çok incelikle yorumlar: “Bu manada zât kendi içerisinde anlamlı ama dışta hiçbir şey olmadığından anlamsız. O zaman anlamsızın anlamlanması gerek. Anlaşılmayanın anlaşılması gerek. Bilinmeyenin bilinmesi gerek.” Bilinmeyenin bilinmesi için ise zâttan dışarı bir şeyin zuhur etmesi gerekmektedir.

6. Ayân-ı Sâbite Meselesi: Bütün Gizem Buradadır

Efendi Hazretleri ayân-ı sâbite kavramına gelmeden önce, bunun dile düşürülemeyecek bir mesele olduğunu içtenlikle beyan eder: “Dostlar, ayân-ı sâbiteyi anlatabilecek olan bir kimse çok zordur. Anlattığım şey benim anladığımdır, doğru değildir. Bunu doğru olarak görmeyin. Niçin? Sizin doğru olarak gördüğünüz şey, benim doğru olarak anlattığım şey, anlattığım şey bizim kendimizce doğru kabul ettiğimizdir.” Yani ayân-ı sâbite, ancak ve ancak yaşananda hakikatıdır.

Ayân-ı sâbite nedir? Efendi Hazretleri “ayân, görünen, sâbit, sâbitte görünen” açıklamasından başlar. “Ayân-ı sâbite sâbitte görünen. Sufiler bunu, zâtın kendi içerisinde kendi ayân-ı sâbitesinde varlığı temasa etmek olarak görür.” Bunu anlatmak için Efendi Hazretleri Hz. Mevlânâ’nın Mesnevi’sinden ve Yunus Emre’den iki beyit getirir: “Henüz Adem topraktan yaratılmamış iken biz gül bahçesinde gül koklar idik.” Yunus Emre der ki: “Adem henüz yaratılmamış iken biz gül bahçesinde gül derler idik.” Hz. Mevlânâ der ki: “Henüz daha âlem yaratılmamış iken biz can dostla sohbet ederdik.” Bu, işte ayân-ı sâbitenin kısmen dile gelmiş halidir.

Sufilerin serülüki’ndeki “sonsuz hayret makamı”, Efendi Hazretleri’nin ifadesiyle, ayân-ı sâbiteye bağlıdır. “Ayân-ı sâbiteden aldığı ilhamla Sufi, varlığın bütün derecelerini geçer, görür. Ve ayân-ı sâbite bu manada anlatılmaz, sadece ve sadece yaşayanın hakikatıdır. Ve ayân-ı sâbiteyi anlatacak ve anlayacak olan o yüzden sadece ehli ve makbuldur.” Burada çok temel bir müteasavvıf doğru ortaya çıkmaktadır: tasavvufi bilgi, deneyimsel bir bilgidir.

Efendi Hazretleri yine de, anlama duvarı olarak “hayal” misalini getirir: “Hayal edersiniz çok güzel bir bayan, elbise giydirirsiniz ona, erkekler. Hayal edersiniz çok yakışıklı bir erkek, elbise giydirir bayanlar ona. Hayal edersiniz geleceğe yönelik, ve geleceğe yönelik her hayalinize elbise giydirirsiniz. Aslında o sizin hayalinizdedir.” Ayân-ı sâbite, Allah noktasında “hayal” diyemeyiz, ama meselenin anlaşılması açısından bu teşbih kullanılabilir. Efendi Hazretleri burada çok önemli bir hukuku koyar: “Ayân-ı sâbitede, hak ebedi olarak ne varlığa bürünecekse buradan ayân-ı sâbitesinde mevcut. Ve ayân-ı sâbiteden emir âlemine gelir. Emir âlemi nedir? Kün deniştir.”

7. Arabî ve Arabîcilerin Yol Ayrımı: Panteist Yorumun Reddi

Efendi Hazretleri bu noktada büyük bir ayrım koyar ve “Arabîciler’in Arabî’den ayrıldığı yer” diye tanımlar: “Arabîciler, ayân-ı sâbiteden emire, kün noktasını da bu zâtın içine alırlar. Net olarak kendi Füsus’unda ve Fütûhât’ında Arabî böyle etmemiştir.” Sonradan gelen vahdet-i vücudçular, ayân-ı sâbiteden zuhur eden “kün” sözünü, varlığı zâtın içinde görürler. Hatta bazıları, varlığın bütün vücudunu zâtın vücudu olarak da görmüşlerdir. Bunlara “panteistler” denir.

Efendi Hazretleri panteist yorumun özeti olarak şunu verir: “Zâtı komple, yani varlığı ve varlığın hareketini ve sükûnunu, varlığın var oluşunda zâtın içinde alırlar. Bütün var bu manada zâtın içindedir.” Oysa Arabî, varlığı tam zâtın içine aldığını söylemez, daldan dala geçerek de olsa, ama bunu zâtın dışında da göstermez. Zâtın içinde de göstermez. Burada Arabî herkesten ayrılır: varlığı komple hayal olarak görür.

Ve bu varlık âleminde yaşayan insanların büyük bir çoğunluğunu uykuda görür. Efendi Hazretleri bunu şöyle anlatır: “Uykuda görürken de hadis-i şerifi patlatır: ‘İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar.’ Arabî ile Arabîcilerin yol ayrımıdır burası. Ve Arabî bunu anlatırken, bunu Arabî’nin ekolünde giden ilk Sufilerden tutun da Arabîden öncekilerde de işlenmiştir. Mesela Hazret-i Mevlânâ Arabîden öncedir, bu varlığı bu âlemi hayal üzerine yürü gönder dedi.”

Efendi Hazretleri Mevlânâ’nın “hayal” dediği şeyin ayân-ı sâbite olduğunu netleştirir: “Hayal dedi ayân-ı sâbitedir. Ve varlığı ayân-ı sâbitenin tecelliyâtı olarak, ve onun varlığı ayân-ı sâbitenin üzerinde yürür olarak görür.” Bu önemli bir anahtardır: Mevlânâ’nın “hayal”, Arabî’nin “ayn-ı sâbite”, aynı hakikatin iki isimidir. Böylece Arabî’nin özgün öğretisi, çağdaş sonraki yorumcular tarafından çarpıtılmaktadır; bu çarpıtma, Efendi Hazretleri’nin Füsus okumalarının en belirgin kaygılarından biridir.

8. Nûr-u Muhammedî ve Akıl-ı Evvel

Efendi Hazretleri burada, yaratılışın insani buudunu ortaya koyar. “Allah bir şey yarattı, bu yarattığı şeyin içerisinde ilim var, âlimlik var, malûmluk var. Sonu belli. Yaratılmış olan varlık, ilim noktasında bütün bilgisayar programları o varlığın içerisinde ilim olarak verildi. Ve bu aynı zamanda âlim sıfatıyla tecelli etti.” Yani Allah bilinmekliği isteyince âlemi var etmiş, âlemi var edince bunu anlayacak olan Adem’i yaratmış, Adem’i yaratınca Adem’e bütün esmalarını ve sıfatlarını öğretmiş, öğretince onu anlayacak olan da onun sıfatlarıyla sıfatlanmıştır.

Fakat “Adem henüz daha yaratılmamış iken ben peygamberdim” hadis-i şerifi nedir? Efendi Hazretleri hadis-i şerifi zikreder ve sorar: “Kim? Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Hiçbir şey yokken ben var idim. Kim? Muhammed Mustafa. Ne tarafa bakarsanız bakın, ne yöne yönelirseniz yönelin, hangi tarafa bakarsanız bakın sizin önünüzde mihmandar olacak olan bir nur vardır. Muhammed Mustafa. Ben peygamberlerin evveliyim. Kim? Muhammed Mustafa.”

O halde Adem kimdir? “Mâna olarak Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Arabî, varlığın Muhammed Mustafa olduğunu söyler. Varlık noktasında, yani zahir insan sureti noktasında Adem zahiri babamızdır. Mâna noktasında zahir babamız Muhammed Mustafa’dır. Onda bütün ilimler ne olmuştur? Tecelli etmiştir. Onda bütün ilimler tecelli ettiği için Adem aleyhisselam bütün ilimleri öğrenmiştir.” Eğer ilk varlığın başlangıcında bütün ilimleri bilmemiş olsaydı akl-ı evvel olamazdı.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir ismi akl-ı evvel’dir. Efendi Hazretleri bu hakikati şöyle izah eder: “Allah der ki: ‘Ben önce aklı yarattım.’ Al akl-ı! Akıl-ı evvel kim? Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Mâna olarak. Bunu algılamak biraz güç. Seyrüsülûk lazım. Bir mürşidin dizinin dibinde oturup her şeyle ona tam manasıyla teslim olmak lazım. Bu, akıl üstü bir şeydir. Bu akılla alakalı değildir. Akıl üstü hâli ancak seçilmişler yaşar.” Ve Cenâb-ı Hakk’ın “kiminizi kiminizden üstün yarattım” ayetini getirerek bu önemli ayrımı netleştirir.

9. Velilîk ve “Yırtıcı Aslanın Ağında İntikam” Hadisi

Efendi Hazretleri sözü velilere getirir: “O akıl üstü peygamberler ve velilerin yolundan gidenler nadirattandır. O yüzden Hz. Peygamber benim varislerim var dedi. Herkes benim varisim demedi. Ayırdı. O yüzden Cenâb-ı Hak benim velilerim var dedi.” Velilerin yükü, Allah’ın yeryüzünde sıfatlarının tecelliyatının cem olduğu insanlar olmalarıdır. Onların durumu herhangi bir zat gibi değildir — onlara karşı yapılan her tasarruf Allah’a yapılmış gibidir.

Efendi Hazretleri bu çok hassas hadis-i kudsîye gelir: “Kim ona savaş açarsa bana savaş açmış olur dedi. Ne için? Çünkü onlar Allah’ın yeryüzünde sıfatlarının tecelliyatının cem olduğu insanlar. O yüzden ona savaş açan, ona savaş açmış gibi oldu. O yüzden ona savaş açanlar dedi ki: Kim velilerime savaş açarsa, yırtıcı aslanın ağından intikamını aldığı gibi ondan intikamımı alırım.” Bu, Bu&hacek;ari’nin Sahih’inde geçen, velilere karşı cüretli ve zalim davrananların korkutucu bir hadis-i kudsîsidir.

Velilerin bu özel konumu, “Allah ilmini, âlimliğini, malûmluğunu onunla tecelli ettirmesinden” kaynaklanır. Bir şekilde Allah’ın sıfatlarının tecelli ettiği noktanın merkezidirler. Efendi Hazretleri burada tasavvufun en güçlü iddialarından birini sürdürür: Veliler ilahi sıfatların yeryüzünde tecelli merkezi oldukları için, onlara yapılan zalimliğin bedeli doğrudan doğruya ilahi intikama açılan bir kapıdır.

Bu hadis-i kudsî, Efendi Hazretleri’nin eserlerinde defaatle geçen bir temel rükndür. Tasavvufun kabul etmediği şey, velilerin herhangi bir yer için herhangi bir şekilde horlanmasıdır; tasavvufun mutlak kabul ettiği şey ise, velilerin ilahi sıfatların ayna olduğu, onlara yapılan her saldırının zatın bizzat kendisine yapılan bir saldırı olduğudur. Efendi Hazretleri bunu “yırtıcı aslanın ağı gibi” teşbihini hiç kısmadan bütün ağırlığıyla sunar.

10. Varlığa Bürünmek Yaratılmış Şeye Ait: Tohumun Hakkı

Arabî’nin Füsus’unda geçen önemli bir pasajı Efendi Hazretleri doğrudan okur: “Bu bakımdan tekvin, yani varlığa bürünmek, yaratılmış olan şeye izafe edilmelidir. Çünkü ol emrinin zuhurunda, eğer o şeyde bizatihi varlık kazanmak kuvveti olmasaydı o şey asla var olmazdı. Bu bakımdan kendisini ademden, yani yokluk hâlinden varlığa dönüştürmesi olan bizzat bizzat o şeydir.” Füsus 140, 115-116, 173.

Efendi Hazretleri bu pasajı örnekle açar: “Hani Cenâb-ı Hak tohumu yarattı. Tohumun ondan sonraki işlevleri kendisine ait. Ona o ilim verildi. Nerede ne yapacağını o biliyor. O âlimlik ona verildi. O âlimlikle, ilim sayfasından o yaratılacak olan oluşmaları alıyor ve malûma, zuhura tecelli etmiş oluyor.” Yani Allah’ın kün emri yokluktan bu şeye çıktı. Bu şeye çıkınca, var olan şey bu varlık derecesinde varlığa bürünmesinin hareket ve sükûnu kendine ait.

Ama bu şeyin böyle hareket edebilmesinin sebebi, ayân-ı sâbitenin aslında gizli ve bâtın bir varlık hâli olması dolayısıyla o şeyin zaten âlem-i gaybda potansiyel olarak mevcut olmasıdır. Efendi Hazretleri İzutsu’yu anmış olarak der ki: “Sanırım bütün gizem ayân-ı sâbite.” Yani bu var olan şey, o az önce anlattığımız ayân-ı sâbitede zaten aslında var idi. Ayân-ı sâbitede var olan şey ne yaptı? Zuhur etti, tecelli etti. Yani bâtınî olarak ayân-ı sâbitede var olan şey, zahiri olarak da tecelli etmiş oldu.

Efendi Hazretleri varlığın bütün gizemini ve haritasını öyle kısa bir beyanla özetler: “Varlığın bütün gizemi ve varlığın bu noktadaki haritası, varlığın bu noktada altı üstü ayân-ı sâbitede mevcut.” Yani her yaratılan şey, kendi varlık biçimine bürünmeden önce, kendi kaderinin bütün harita türevleriyle ayân-ı sâbitede zaten var olmuştur; yaratılış, o bâtınî potansiyeli zahire çıkarmaktan ibarettir.

11. Lev-i Mahfûz, Kalem ve Miraçtan Şiddetli Bir Mesaj

Efendi Hazretleri meseleyi somutlaştırmak için bir basamağa daha iner: “Biz bunu Lev-i Mahfûz olarak görelim. Sizin anlayacağınız dil. Ayân-ı sâbiteden lev-i mahfûza yazılmış olsun, lev-i mahfûzdan da vakti saati gelince aşağı doğru tecelli etmiş olsun.” Burada Efendi Hazretleri şöyle bir kinaye koyar: “Bunu varlığa dönüştürdüm şimdi ayân-ı sâbiteyi. Anlayacağınız hale getirdim. Araya bir tane Cebrail koydum. Ne? Koyduğum Cebrail, lev-i mahfûz.” Yani ilahi takdir, lev-i mahfûz aracılığıyla aşağıya iner ve zuhur eder.

Kalem meselesini de işin içine katar: “Lev-i mahfûza onu kim yazdı? Allah yazdı. Allah lev-i mahfûza ne yarattı? Kalem. Kalem dedi ki: ‘Beni yarattın, ben ne yapayım’ deyince ‘yaz’ dedi. ‘Ne yazayım’ deyince ‘bundan sonra ebediyen olacak olanları’ dedi. Ayân-ı sâbitedeki olacak olanlar, lev-i mahfûza yazılmaya başladı.” İşte burada Efendi Hazretleri Mirac’la alakalı bir hadise getirir.

“Miraça çıktı Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Bize Miraçla alakalı hadislerden birisinde diyor ki: ‘Ben kalemin cızırtısını işittim. Hala da kalem yazıp silmekteydi.’” İşte burası son derece önemlidir: kalem ne oluyormuş? Yazdığını siliyormuş. Efendi Hazretleri bunu “dikkat edin!” diye vurgular. “Ayân-ı sâbite edemeyiz ki sabitlik yok. Kalem lev-i mahfûzda yazdığını siliyormuş. Ayân-ı sâbit edemeyiz. Değil. Ayân-ı sâbitenin ne olduğunu bilmiyoruz. Ayân-ı sâbitenin varlığını biliyoruz. Ayân-ı sâbitenin varlığın hayal noktasında tecelli ettiğini biliyoruz. Ama daha lev-i mahfûza inmedi.”

Lev-i Mahfûza inen yazılar ise bazen silinmektedir. Efendi Hazretleri bunun sebebini Mirac hadisinde bulduğu cızırtı ile izah eder: “Demek ki yazılan lev-i mahfûzda bazen de siliniyor. Neden bunu parantez içerisinde koyduğumu ileriki derslerde göreceksiniz. Birisi diyecek ki ‘yazıldıysa o yazdı. O zaman o yazdıysa, ben nasıl beni cehenneme attı diyecek.’ Anladın mı?” Yani kader meselesinde klasik bir itirazdır bu: Eğer Allah yazmışsa, bana ne bırakılmıştır sorumlulukla ilgili? Efendi Hazretleri bu itiraza kapıyı açar ama cevabını haftaya bırakır.

12. Kader, Dua ve Rüya: Dua Tecelliyatı Değiştirir mi?

Efendi Hazretleri dua-kader ilişkisine gelir: “Eyvallah! Bilirler ya der ki, kader dua ile değişir mi? ‘Değişir’ der Hz. Peygamber. Kaderinde yılanın ısırmasıyla zehirlenecek olan sahabenin, açı duyurmasıyla, kimsesize kimse olmasıyla, dua ve zikriyle o tecelli etmez.” Yani kader bazı biçimlerde dua, sadaka ve zikrin sayesinde tecelli etmekten bir şekilde alıkoyulabilmektedir.

Fakat bunun ısmi bir tasavvufi açıklaması vardır ve Efendi Hazretleri onu da verir: “Buna sufiler şöyle derler: O yine tecelli eder ama der. Rüyada tecelli eder.” Bu çarpıcı bir bilgidir: Kaderde yazılan şey, dua ile alışkanlıktan kaldırılmıyor, sadece fiziksel dünyadan rüya dünyasına transfer ediliyordur. “Ayân-ı sâbitenin ve lev-i mahfûzdan geçen şey rüyada tecelli eder. Rüyada yangın geçirir adamın dükkânı yanar kül olur. Ahı öfkan eder. Bu rüya hakikat miydı? O zaman hakikatte yandığı, öyle değil mi? Allah onun rüyasında dükkânını yaktı. Yazdığını bozmadı o zaman.”

Bu bilgi, özellikle rüya ile uyanma hâlini birbirinden ayırmayan tasavvufi bakış açısının güzel bir örneğidir. Rüya dünyası, gerçek dünyadan daha az gerçek değildir; belki de daha gerçektir. “İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar” hadisi bu görüşün en köküne konmuş temeldir. Kalem’in yazdığını silmesi, sufiler için, kaderin fiziksel dünyadan iptal edilmesi değil, rüya dünyasına havale edilmesidir.

Efendi Hazretleri duanın ibadet olduğunu öne çıkarır: “Dua zatadır, dua zatadır. O yüzden ‘iyi yarken at müdür ve iyi yarken isteyin’ deriz. ‘Duanız olmasa ne işe yarar?’ Eyvallah. ‘Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz.’ Zatullah vardır orada. İbadet zatullahın direkt kendisinedir. Dua zatullahın direkt kendisinedir.” Sufiler zât ile meşguldurler, o yüzden cennet için ibadet etmezler, o yüzden cehennemden korkularından ibadet etmezler: onların ibadeti, menfaate dayalı değil zatadır, zat içindir.

13. Kün Emri ve Mecburiyet: Cüzi İrade Sorusu

Efendi Hazretleri sohbetin sonuna doğru çok önemli bir noktayı işler: “Ol emrine uymak ya da uymamak mümkün mü? İşte işin bom dediği yer burası. Ol emrine uymamak mümkün müydü? Değildi. Kün deyince mecbur oldu mu ol? Mecbur oldu.” Burada yaratılma emrine karşı herhangi bir dirence yer yoktur: yaratılışın bizzat kendisi, ilahi iradenin karşısında mutlak bir mecburiyettir.

Efendi Hazretleri bunun nelere yol açabileceğini önceden görerek, özellikle bir not düşer: “Bu haftaya burada kalmayacak. Ben şimdi buna mecbur dedim kün emrine. Bu sohbeti dinleyenler var. Onlar bu soruyu hazırlayan kardeşe gelecekler şimdi. Diyecekler ki: ‘Hoca da mecbur olduğunu söyledi. O zaman cüzî irade yoktur diyecekler.’ Ben de haftaya onu sohbet edeceğim size.” Bu not, Efendi Hazretleri’nin hem meseleyi açık tutması, hem de dinleyicileri gelecek haftaya hazırlaması bakımından önemlidir.

Burada bir paradoks vardır: Yaratılışta mecburiyet varsın, cüzî iradeye henüz nasıl yer kalmaktadır? Efendi Hazretleri bu soruyu hemen cevaplandırmaz, ileride böyük bir geleceğe bırakır. Fakat anahtar, ayân-ı sâbitenin kendisinde gizlidir: Yaratılacak olan şeyde zaten varolan potansiyel, ol emriyle zuhura çıkarken, o şeyin kendi içindeki özgürlük payı da muhafaza edilmektedir. Bu, nitekim Arabî’nin özgün tasavvurunun en incelikli taraflarından biridir.

Efendi Hazretleri sohbeti kapatırken sözü “el-Fatiha” ile bırakır, ama ardından bir soru alır: “Şimdi şu andaki yarattığımız her şeyimizin rüya ile bir bağlantısı var mıdır efendim?” Efendi Hazretleri cevaplar: “Kurabilirsen kur. Tabancadan çıkmış olan mermiyi tekrar tabancaya geri döndürür. Dua, zatadır. O yüzden iyi yarken at müdür ve iyi yarken isteyin deriz.” Bu, dua etmenin tasavvuftaki yerini özetleyen güzel bir metafordur.

14. Sufiliğin Sırrı: “Mustafa Osmanın Yolu Yok”

Efendi Hazretleri sohbetin son bölümünde tasavvufi hayatın en özel bir iddiasını ortaya koyar: “Sufiler derler ki: biz zât ile miyiz? Meşgulüz. Zat ile meşgulüz. O yüzden cennet için ibadet etmeyiz. O yüzden cehennemden korkumuzdan ibadet etmeyiz. Bizim ibadetimiz zatadır. Bizim sevdamız, bizim sevdamız o yüzden menfaate dayalı değildir. Zatadır, zat içindir.” İbadet, cennete giriş ruhsatı için değil, direkt olarak Allah’ın zâtını sevmek içindir.

Ve Efendi Hazretleri kendi yolunun, kendi yöntem ya da sistem denmeye değer herhangi bir şey olmadığını net olarak söyler: “O yüzden buranın kapısı açıktır, ardına kadar bizim değildir. Onundur. Sufilik o yüzden sadece ve sadece onunla alışveriş etmektir. Bizim yolumuz o yüzden onun yoludur. Ben o yüzden derim Mustafa Osmanın yolu yok diye. Yol onundur. Yolcu da onundur. Yol da onunsa, yolcu da onunsa bizler onunuzdur.” Bu tasavvufi mütevaziliğin kelam diline getirilmiş halidir: tarikatın kendi zâtında hiçbir özerklik iddiası yoktur.

Bu yüzden, “iyyâke na’büdü ve iyyâke nesta’în” noktası tasavvufi özne için belirleyici olmaktadır. Sufi, sürekli sadece Allah’a ibadet eder, sadece Allah’tan yardım ister. Yani fail olarak kendini değil, O’nu görür. Efendi Hazretleri şunu da netleştirir: “O yüzden sufi anlayışımızda mevcut sufi kardeşler gibi değildir. Tarikat anlayışımızda mevcut tarikat kardeşleri gibi değildir. Biz o yüzden bizim yolumuz olmadığından gelin bana demeyiz. Gelin ona. Onun yoluna gelin.

Efendi Hazretleri sohbete Mevlânâ’dan bir sözle katılan kurar: “Hz. Mevlânâ der ki: Ey oğul, peygamberlerin ve velilerin yolunu seç. Peygamberlerin ve velilerin yolunu seç. Bizim işimiz olur.” Ve sohbetin kapanışında geleneksel sufi ifadesiyle der: “Destur.” Böylece bu sohbet, bütün kozmolojik yüksekliğine rağmen, yine bir teslimiyet duası ve bir tarikat edebi içinde kapanır. Yaratılışın en derin soruları — zât, irade, emir, ayân-ı sâbite, lev-i mahfûz, cüzi irade — hepsi nihayetinde peygamberlerin ve velilerin yolunu seçmek gibi bâsi bir taahhüde döner.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Tevhîd, Vahdet, Hayret. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı