Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde 16 Şubat 2013 gecesi yapılan bu sohbette Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri, İbn-i Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye’sinden bir pasajla başlar ve ardından yedi ağır sufi sorusuna tek tek cevap verir: inkisâr-ı hayalin hem gelenin hem tekke cemaatinin sorumluluğundaki iki yüzü, yorgunluğa ve küskünlüğe düşen dervişlere bakışın edebi, mü’mine üç günden fazla küsmenin ve kardeşine darılmanın haramlığı, ihtilafın bir rahmet olarak görülmesi, istişareden mezheplerin doğuşu, rüya-hâl-varidat-ilham meselesinde ifrât ile tefrîtin tehlikeleri, umuma ait rüyaların saklanmaması gerektiği ve en nihayetinde zâhir-bâtın dengesinin Kur’ân ve sünnete sımsıkı bağlılığı nasıl zorunlu kıldığı. Efendi Hazretleri bu gecede tek tek Halid bin Velid’i, Eyyüb el-Ensari’yi, İmam Âzam ve İmam Mâlik’i, Babâî isyanını ve hatta Diyarbakır karpuzunu örnek vererek dervişe bir istikâmet haritası çizer.
1. İbn-i Arabî’ye Göre Kâfirlerin Cehennemdeki Hâli ve Rahmetin Gazabı Geçmesi
Sohbet, gecenin asıl sorusuna geçilmeden önce bir önceki haftadan kalan bir yazılı soruyla başlar; ama soru sahibi gelemediği için ana soruya yalnızca kısa bir cevap verilir. Sorunun kaynağı İbn-i Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye’sidir: “Kâfirler cehennemde sonsuz kalacaklardır, ancak uzunca bir müddet sonra azabı hissetmeyeceklerdir.” İbn-i Arabî bu görüşü için dayanak olarak Allah’ın “Rahmetim gazabımı geçti” sözünü göstermektedir. Efendi Hazretleri bu dayanağın basit olmadığını söyler ama aynı soruya daha ağır başka hadîs-i şerîflerin de tanıklık ettiğini hatırlatır.
Hz. Ömer efendimiz bu hadîs-i şerîfi şöyle nakleder: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün çölden kuru kumları alır, bir avuç böyle aşağı doğru savurur ve “Bir gün cehennem böyle olur” der. Başka bir hadîs-i şerîfte ise elindeki hurma dalıyla küçük bir balçık çamuru karıştırır ve yine “Bir gün cehennem böyle olur” der. Efendi Hazretleri bu iki rivayetin İbn-i Arabî’nin görüşüne fıkhî bir zemin oluşturduğunu söyler: “O yüzden cehennemdeki azâbın sonsuz değildir hükmüne varırlar. Cehennem ebedîdir, cehennemlikler de ebedîdir; ama cehennemin azâbı bu noktada ebedî değildir görüşünü savunurlar.” Mesele bu kadar teknik değildir aslında; gece uzun soruların gölgesinde sadece kısa bir açılış olarak kalacaktır. “Allah hayırlı şifa versin inşallah” duâsıyla Efendi Hazretleri asıl yüklü sorulara geçer.
2. İnkisâr-ı Hayal: Tekkede Umulan ile Bulunan Arasındaki Uçurum
Gecenin ilk ağır sorusu uzun ve ayrıntılı bir giriş ile gelir. Soruyu soran kardeş, bazı müminlerin tekke-dergâh dâiresine İslâm’ı tanıyarak girdiğini, yapılan hizmeti gördükten sonra etkilendiğini, “buraya gelmeye, yapılan hizmete dâhil olmaya ve size bize yakın olmaya” heyecanla hevesli olduğunu söyler. Ama tanışma safhasında gördükleri hassas Müslümanlığı, nezâketi, letâfeti ve nâivliği işin içine girdikten sonra herkeste aynıyla göremeyen bu kardeşler bir “heyecan yorgunluğuna” girer ve baharı yaşamadan hazan mevsimini yaşarcasına inkisâr-ı hayale kapılırlar. Soruda çok keskin bir tespit vardır: “Mübtediler de bir kısım menfi örnekleri genelleştirme hatasında bulunuyorlar; gerek turnikeye önceden girenlerden tutunuz, kadem kadem sırasına göre aşırı saplantı ve çelişkili davranışlar bulabiliyorlar.” “Kraldan çok kralcı taassupları”, “ben ben ben kokuşmuşluğu”, “yarım hoca dinden yarım doktor candan eder” tavırları, “tasavvuf otobanındaymış gibi” davranışları ile yıllarca hizmet etmiş mansıp ve paye sahibi dervişlerde bile elim bir sona yol açılabilmektedir.
Sorunun arka planında çok daha acı bir tespit vardır: Bidâyetlerinde umduklarıyla yıllar geçtikçe işin nihâyetlerinde buldukları farklılıklar hâzım sisteminde gaz oluşturmakta, bu doğrultuda üstadları, selefleri ve yol arkadaşları hakkında besledikleri hüsnüzannını yitiren insanlar derin bir ümitsizlik girdabına kapılarak “solmuş yapraklar gibi eğitim zâyiâtı olarak tarihin toz sayfalarında itizale, yani ayrılmak ve uzaklaşmaya” uğramaktadır. Daha da acısı, bu kimselere hizmeti çok olmuş olmalarına rağmen şu an aktif hizmette olanlar hayırla yâd etmek yerine “cüzdânlı” gibi davranarak ayrılığı ötekileştirmeyi tetiklemektedir. Sorunun içine gizlenmiş bir menkıbe de vardır: “Eski menkıbelerde şeyhler birbirlerini ziyaret ettiklerinde ‘Sen kaç kişinin katilisin?’ diye sorarlarmış. Tâac(c)ub-ı hayret bir şekilde birbirlerini muhâsebe-i sevk ettiklerinde okumuştum.”
Bu girizgâhtan sonra asıl soru gelir: “İnsanları inkisâr-ı hayale uğratmanın da bir vebali var mıdır?” Efendi Hazretleri öncelikle inkisâr-ı hayalin tanımını verir: “İnkisâr-ı hayal, bir kimsenin bir şeyde çok güzel hayaller kurup, tatlı hayaller kurup, olumlu hayaller kurup, gayet mâkul ve ma’lûm hayaller kurup, o hayallerinin yerine getirememesidir.” Sonra kritik bir ayrım yapar: Bunun iki veçhesi vardır. Birinci veçhe insanın kendisine aittir. Çünkü sûfîlik yolu sûfîlerce hep çetin bir yol olarak gösterilmiştir; herkesin yürümeye açık olduğu, herkesin yürüyebileceği ama herkesin sonunu tamamlamaya açık olmayan bir yoldur. Bu sonunu tamamlamaya açık olmayan yol, yolun kendi özelliğindendir. İşin başlangıç noktası çok doğrudur: Bir kimse bir tekkeye, bir dergâha gideceği vakit hep olumlu şeyler söylenmiş olabilir. “Oraya gidersen kendini düzeltirsin; harika insanlar, çok yumuşak insanlar, çok tatlı insanlar.” Efendi Hazretleri bir sosyal fotoğraf çeker: Aynı tekkeyi Bursa sokaklarında havada uçuranlar olacaktır, yerde batıranlar olacaktır, bir de ne olumlu görüp ne olumsuz gören, etliye sütlüye karışmayan orta yolcular olacaktır.
3. Ortodoks Sûfî Görüş, “Heterodoks” İtham ve Tekkedeki Eksiğin Sorumluluğu
Meselenin eski sûfî geleneği açısından bir cevabı vardır: Eski sûfî geleneğinde bütün kusur görene aittir. “Ortodoks sûfî düşünceye göre bütün kusur görene aittir. İnkisâr-ı hayal de inkisâr-ı hayale uğrayana aittir sonucu. Bu eski sûfî öğretisidir. Eski sûfî öğretisinde şeyh, dergâh, tekke ve dervişler kusursuzdur. Mübtedi değil. Yani oraya tâbî olacak olan kimse, yeni tâbî olan kimse, şeyh, dergâh ve dervişler hiyerarşisini ve oligarşisini asla ve asla kusurlu görme, asla ve asla hatalı görme noktasında değildir.” Efendi Hazretleri bu disiplinin önemini vurgular: “Bu, disiplin ve terbiye açısından çok iyidir; bunda %90 katılırım disiplin ve terbiye açısından.” Ama bu görüşünü daha ince bir eleğe vurur.
Efendi Hazretleri burada kendi aldığı bir mektubu da hatırlatır: “Birisi öyle yazmış bana: ‘Sizde heterodoks düşünce var’ demiş. Heterodoks düşünce. ‘Siz sûfîlîye heterodoks noktasından bakıyorsunuz’ diye bana bir de uzun yazı yazmış, ‘O yüzden sizi seviyorum’ demiş. Ben de tebessüm ettim.” Kendi tutumunu net koyar: “Ben böyle bir kavramı kabul etmiyorum, ne ortodoks ne heterodoks olarak. Ben kendimce anladığım sûfîlîği yaşamaya çalışıyorum ve anlatmaya çalışıyorum. Benim anladığım sûfîlik noktasında inkisâr-ı hayale uğrarken birisinin şeyh, dergâh ve dervişlerin de bunda payı vardır.” Bir kimse böyle bir topluluğa, böyle bir yere gelirken çok ulvî duygularla gelir. “Dakika bir gol bir” kapıdan içeri giren yeni bir bayan veya erkek, burada herhangi bir eksiklik, haksızlık, edep ve erkâna uygun olmayan bir şeyle karşılaşsa otomatikmen çökecektir. Ama ne dervişan, ne hizmet eden, ne de tekke görevlileri bu hatayı kendi üzerine almayacaktır; kendince yaptığının doğru olduğunu söyleyecektir.
Efendi Hazretleri burada unutulmaması gereken hakikati koyar: “Tekkelerin, dergâhların, sûfî toplulukların, ehl-i tasavvufun temel amaçlarından birisi insanları en doğru yola götürme, insanları en doğru ve en iyiye doğru götürme, insanları en temel noktada arındırma yerleridir. Fakat gelen kimse buradaki insanların da arınma yolunda olduğunu hissetmez ve fark etmez. İlim beşikten mezara kadar, demiş Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem. İlim beşikten mezara kadarsa, bütün mübtediler, müridanlar mezara kadar eğitimle, eğitilmekle mükelleftirler.” Demek ki bu kardeşler hata ve kusur yapmama, en azından bunu en aşağıda tutma vazifesiyle kendilerini vazifeli etmelidirler; ve birisi inkisâr-ı hayale uğrayacaksa, ondan da kendilerini sorumlu tutmalıdırlar. “Yani bu kapıdan birisi burada başka bir arkadaşın eksik ve noksanından geri dönerse onun vebâlini de üzerinde bulunduracağını bilmesi gerekir. Bir gönül kırdığın ise kıldığın namaz namaz değil felsefesi tekkelerin içerisinde oturup yerleşmesi gerekir.” Çünkü kul farzları yerine getirmekle Allah’a en sevimli işi yapar, nâfilelerle Allah’a yaklaşır ve Allah’ı sever. Farzları yerine getirmenin içerisinde hiç kimsenin gönlünü ve kalbini kırmamak da vardır; farzdır.
4. Yorulan, Durağanlaşan, Küskünleşen Derviş: İsmail Abi ve Hizmet Takvimi
İkinci soru şöyle gelir: “Bazı arkadaşlarımız değişik sebeplerle bir yorgunluğa, durgunluğa, küskünlüğe düşebiliyorlar ve yapabileceği işlerin pek çoğunu askıya alıp vaziyeti idare etme ruh hâletine girebiliyorlar. Bu durumdaki insanların yeniden asli hüviyet ve heyecanlarına kavuşabilmeleri için hem kendilerine hem de hizmet arkadaşlarına düşen vazifeler nelerdir?” Efendi Hazretleri bu soruya cevap verirken sûfî hayatın nasıl bir koşuşturma olduğunu somutlaştırmak için adeta kendi haftasının takvimini okur. Dışarıdan sûfî hayatı gayet sakinmiş gibi görünür, gayet selâmetli, “hani fazla bir işi yokmuş gibi görünür”. Oysa gerçeklik çok farklıdır.
“Cumartesi bugün gündüz sohbet vardı bayanlara; akşam burada yine sohbet var. Bu sohbet, sema bittikten sonra bayanlara burada yine sohbet var. Yarın pazar bayanların Çanakkale’de programları var. Pazartesi, Hüseyin nerede? Kaç mahallede ders var Bursa için de? Pazartesi 4 mahallede ders var. Salı günü değişik illerde ders var. Salı günü benim programım var Çanakkale’de; saat 11’de televizyonda var, saat 2’de Hacı Bektaş Velî Konferansı var, akşam saat 7’de de Doktorlara Mevlevîlik’te Sağlıklı Yaşam Konferansı var. Çarşamba günü yine bir şeyler var mı? Mahalle dersleri var. Perşembe günü Gâzîler’de sohbet, zikir var. Cuma günü mahalle dersleri var; Cuma günü bir de İzmit’te sema sohbet var. Cumartesi gündüz gece ders var. Pazar günü İzmir’de var, Pazar günü İzmir-Gaziemir’de var sohbet sema. Pazartesi boş, Salı günü herhalde gündüz burada üniversitelilere sohbet var — pardon, liseliler var. Çarşamba yine mahallelerde ders var. Benim Perşembe, Cuma, Cumartesi, Pazar yine dolu; önümüzdeki Salı yine dolu; bir dahaki Salı yine dolu.” Dışarıdan bakıldığında bu gayet sakin görünebilir; “böyle bir şeyler yokmuş gibi görürsünüz”. Oysa Bursa, İzmit, İstanbul, İzmir, Çanakkale, Yunak, Akşehir, Ankara — her tarafta bir hareketlilik vardır.
Bu hareketlilikte bir müddet koşan insanlar değişik sebeplerle yorgunluğa, kırgınlığa, aksamaya ve geride kalmaya sebep olur. “Bunların hepsinin de kendi içlerinde haklı gerekçeleri vardır. Erkeklerin işi, eşi, aşı, annesi, babası, akrabaları, kardeşleri, komşuları, arkadaşları; kadınların eşi, evlilikleri, çocukları, hamilelikleri, akrabalıkları — hayat devam ediyor sonuçta. Siz anneleriniz, babalarınız, eşleriniz, çocuklarınız, mallarınız ve canlarınızla imtihan olursunuz.” Bu imtihanlar insanın önüne çıkar ve o kimse bu etkenlerden dolayı kendi kendisini yorar. “Aslında aşıklığını kaybeder; yorulan kendisidir, bıkan kendisidir, koşma noktasında gevşeyen kendisidir.” Peki ne yapılması lâzım? “Yorulan atı vuramayız biz. Biz ayağı topallayan atı vuramayız; biz yük taşımayacak olan bir kimseyi vuramayız. Bu bir bayrak yarışı gibidir; yorulan kimsenin bir şekilde bayrağı bir başkası elinden alır, o koşmaya başlar. Ben o bayrağı Kur’ân ve Sünnet bayrağı olarak görüyorum.”
5. Halid bin Velid ve Eyyüb el-Ensârî: Sûfîlerde “Görevden İstifa” Yoktur
Bu bayrak yarışı tasavvurunu iki tarihî ibâdete bağlar Efendi Hazretleri. “Gönül arzu eder ki Eyyüb el-Ensarî gibi 83 yaşındayken atın üzerine kendisini bağlayıp İstanbul surlarının önünde bulunsun o kimse. Bu işin ütopyası.” Birinci tasarım, yaşına rağmen Kur’ân ve sünnet mücadelesinden geri çekilmemiş bir sahâbenin hatırasıdır. İkincisi ise tam bir zâbit portresidir: “Gönül arzu eder ki Hâlid bin Velîd gibi hastalığının son döneminde ‘Ben yatakta ölecek insan mıyım?’ deyip yorganı kafasından aşağı çekip insanların yüzüne bakmaktan kendisi utanırcasına kendi kendine âhı evhân etsin; ‘Yiğit adam yatakta ölür mü?’ deyip Kur’ân ve Sünnet mücâdelesinde son nefesine kadar ayakta geçsin.”
Bu iki örneğin ardından bir ilke gelir: “Sûfîlerde papa gibi görevden istifâ etmek yoktur. Muhammediler ‘Ben görevi bırakıyorum, ben bu işte koşmayacağım’ diyemezler sûfîlik açısından.” Ama bir kimse kendi kendine yorulup “Ben burada gerekli olan hizmeti yapamıyorum, bu hizmette daha fazla koşamıyorum” diyebilir. “Gençler koştursun, daha hızlı gitsinler” deyip kendi üstündeki kimseye — ki bu üstâddır — şunu diyebilir: “Beni istediğin an alabilirsin; gençler burada daha fazla faydalı olacaklarsa onlar koştursun.” Efendi Hazretleri bunu kendi anlayışı olarak koyar: “Bu benim kendi anlayışım da bunu diyebilir diyorum ben. Normal sûfîlik âdâbında bunu da diyemez; neden diyemez? Bu şu demek: ‘Ya sen benim hâlimin farkında değilsin ama ben bu hâl içerisindeyim; o yüzden sen bu sebepten diyemez.’ Bu üstâda biraz böyle şeyliktir, eksik ve noksan görmek gibidir. Ben kendim yaptığım için bunu diyebilir diyorum ben.”
Efendi Hazretleri burada bir otobiyografik pencere açar. “Ben üstâdıma derdim ‘Efendim, istediğiniz zaman ben zâkirliği bırakabilirim’. Birkaç sefer dedim ben ona.” Değişiminin sebebini de açıkça anlatır: “Bir arkadaş geldi: ‘Aslında Şeyh Efendi seni zâkirlikten alacak ama gençler seni seviyor, o yüzden almak istemiyor, almıyor’ dedi. Bunu birisi daha söyledi Bursa’da. O söyleyene ‘Sen bunun kulağından duydun mu?’ dedim; ‘Ben duydum’ dedi. ‘Kime söylemiş?’ dedim; ‘Filancaya filancaya söylemiş’ dedi — filanca filanca da vardı yanında. Ben o zaman Şeyh Efendi’ye telefon açtım: ‘Selâmün aleyküm’, ‘Aleyküm selâm’, ‘Böyle böyle demişsiniz Efendim; benim zâkirliğimi istediğiniz zaman alabilirsiniz Efendim.’ Allah rahmet eylesin, o da ‘Oğlum, sana kim bunu söylediyse çok büyük yalan söylemiş’ dedi. Hemen o bana söyleyen kimse telefon açtı, bana geldi: ‘Bunu Şeyh Efendi’ye mi söyledin?’ dedi, ‘Evet’ dedim, ‘Ben sana söyleyeceğimi söyledim ya’ dedim.” Bu otobiyografik parantez bir ilkenin canlı delilidir: Sûfî, zâkirlik görevini dahi kendi hoşluğunun korunması için kullanmaz; üstâdın vereceği her karara rıza ile açıktır.
Efendi Hazretleri burada kendi yolunun tutumunu da belirtir. “Biz hiç kimseyi kaybetmemek için o topal ayak gideni dahi korumaya çalışırız, tâ ki o kimse hiç hizmet görev yapmamaya dek. Mesela o hastalanabilir, yaşlanabilir, yorulabilir; değişik etkenler ve sebepler olabilir. Örneğin İsmail var bizim dergâhta — yemektir, içmektir, bu tip organizasyonlara İsmail koşuyor. İsmail aksamaya başladı, yaş geçiyor, hayat geçiyor. Biz ‘İsmail abi sen yaşlandın, kenara çekil’ demeyiz. Yanına bir tane genç veririz: ‘Arkadaş İsmail abini dinle, ona kulak ver; İsmail kardeş burada senin yanında koşsun, hizmet etsin, öğrensin.’ Adamın yaşı büyüdü; İsmail’in torunu var, damadı var; yarın bir gün evlenecek oğlan, bir de gelin olacak.” Gelenler gidenler, torun hastalık, kızdı, damattı — “Hayat devam ediyor. Ola ki bir yerde bir işi çıktı, o genç onun eksiğini dolduracak. Oradan bizim arkadaşların etrafında muhakkak yardımcı kardeşler vardır.”
Ama esas vurgu şudur: “O kimse bu noktada heyecanını kaybetmemeli; bir etkenden dolayı, bir problemden dolayı belki de aksar bir şeyler, ama heyecanını kaybetmemeli, yorgunluk yaşamamalı. Sûfî dünya yorgunluğu kabul etmez, bıkkınlığı kabul etmez. Bu sûfî dünyanın içerisinde oluşmuş bir şey vardır: İbâdetler az ama devamlı olan makbuldür. O kimseye kendince kendi yaşına uygun, kendi konumuna ve durumuna uygun bir menfez, bir yol açılır; o heyecanını kaybetmediği müddetçe. Ama bunları kenara atmak, itmek, yok etmek benim kendi edep ve erkânımdaki düşüncede yok; onlar kendilerini dışarı atmadıkları müddetçe bu kardeşlerin, bu abilerin tecrübelerinden faydalanmak, onların hayır başlılığından faydalanmak, onların kendi konumlarına ve durumlarına göre yapabilecekleri hizmetlerden faydalanmak gerekir. Ama bu o kimsenin heyecanıyla alakalı.”
6. Mü’mine Üç Günden Fazla Küsmek Haram, Sûfîye İse Hiç Caiz Değil
Üçüncü soru çok ağır bir yaraya dokunur: “Günümüzde darılma ve uzun süre küstürme çok yaygınlaştı. Küsme ve sırt dönme hastalığının sebepleri nelerdir? Şahsî, âilevî ve ictimâî problemlere yol açan bu marazın tedavisi nasıl mümkün olabilir?” Efendi Hazretleri cevaba şöyle başlar: “Mü’mine üç gün küstürmek caiz değildir; bir Müslüman üç günden fazla küstüremez. Bu, hiçbir terbiye almamış bir Müslüman için geçerlidir.” Ardından ölçüyü bir kademe yukarı çeker: “Sûfî hiç küskün duramaz. Gerçek sûfî hiç küskün duramaz. Sûfî kendince kendi kalbine nazar edecek: Eğer birisine bir küslüğü varsa, sûfîliği eksiktir; birine karşı kalbinde bir buğz varsa sûfîliği eksiktir; bir sûfî kardeşine karşı kalbinin kapısı kapalıysa sûfîliği eksiktir.”
Efendi Hazretleri bu ölçüyü olabildiğince derinleştirir: “Yayıyorum: Eğer bir kimse normal düz Müslüman olarak birisine üç günden fazla küsüyorsa, imanını tazelesin. Eğer bir sûfî, dergâhta aynı çatının altında bir kardeşine küstüyse, o kimse kardeşinden helâllik alacak, üstâdından helâllik alacak, dervişlerden helâllik alacak, pîrlerden helâllik alacak, Hz. Peygamber Efendimiz’den helâllik alacak. Böyle bir şey düşünülemez bile. Sûfî mantalitesi içerisinde bir sûfînin bir sûfîye küs olması düşünülemez. O yüzden sûfîler bunu yazılı kayıtlarına bile almamışlar — böyle bir şey olmaz.” Sûfînin bir sûfîye küs olabilmesi, eğer haklı ise, çok daha zordur: “Hani küs olmak da haklı ya — o kibre düşmüş; o benliğe düşmüş; o şeytanın aldatmasına düşmüş; o şeytanın kandırmasına düşmüş; o kandırmış onu şeytan.”
Tedavi ise nefse ağır gelen ama tesirli bir reçetedir. “Kalbinize gönlünüze bakın. Eğer birisine küsseniz, bunu ben ara sıra dergâhta anlatırım — barışın, onunla konuşun, selâmlaşın, telefonlaşın, derim ben aklıma geldikçe. Birisi size zarar vermiş; birisi göz göre göre zarar vermiş. Ona tebessüm edip sevip ona duâ etmektir; bu nefse zor gelir, ama tedavisi budur. Bir daha küsmemeyi öğrenir insan, bir daha darılmamayı öğrenir.” Tedavinin en sıra dışı reçetesi ise somuttur: “En küstüğünüz, kızdığınız kimseyi yemeğe götürün; ona yedirin, içirin. Hatta bir de kendinize ceza kesin. İşte İsmail’den laf açıldı ya, İsmail’e kızdı değil mi? Kendine ceza ver: ‘İsmail abiyi ben üç gün üst üste yemeğe götüreceğim. Eşiyle, çoluğuyla, çocuğuyla evimde ona yemek yedireceğim üç gün. “İsmail abi, benim kalbimde sana karşı bir buğz oldu; hakkını helâl et. Ben üç gün kendime ceza verdim. Bir rahmet olsun, bana bir bereket olsun, bir lütuf olsun. Hanımını, çoluğunu çocuğunu alacaksın; üç akşam yemeğini ben desin abi, ihlâs ve samimiyetle yapacağım bunu.”’” Kime küstüysen, kime kızdıysan, kime kırıldıysan, kime buğz ediyorsan, “Allah bizi onlardan eylesin inşallah.”
Efendi Hazretleri küsüklüğün ağırlaştığı bir çevreyi de tarif eder: Köy dergâhları. “Bunu ben Anadolu’da küçük küçük yerlerde gördüm mü? Onlar böyle küçük mahalle, küçük kasaba, küçük Anadolu’nun kırsal kesimlerinde, onlara tabiri caizse köy dergâhı denir. Orada insanlar kaşıktan dolayı küser, kaşığını kaldırdın küser, alın kalınlaşır. Zaten on kişidir onlar; birbirlerine daha fazla bağlı olacaklarken birbirleriyle daha fazla çatışırlar. Nefis onları tutmaz bir yerde.” Ama şehir dergâhlarında bu hâller görülmez, görülmemesi lâzım. “Şehir dergâhı entelektüeldir; derinliği vardır, genişliği vardır, sünnete bağlılığı vardır. Ufku geniştir, ufku büyüktür, ufku daha ileridir, daha derindir. Öyle küçük meseleler, benlik meseleleri, şahsî meseleler orada problem değildir.” Darılma, küsme, alınganlık, konuşmama, birbirine selâm vermeme, birbirini kucaklamama “cahillerin işidir; sûfîlerin işi değildir”. Bir yıl önce söylenen bir lafın bir yıl sonra hâlâ kalbe taşınması, nefsin ve şeytanın oyunudur.
7. İhtilâf Rahmettir: Mezheplerin Doğuşu ve Cevdet Usta ile İstişâre
Dördüncü soru şu ağırlıktadır: “Her türlü ihtilaf ve iftiraklardan nasıl kurtulabiliriz? Tevfîk-i ilâhîyi üzerimize çekecek dostça, samimîce bir ittifakı nasıl elde edebiliriz?” Efendi Hazretleri çok şaşırtıcı bir girişle başlar: “Ben ihtilâftan tat alırım, ihtilâfı zenginlik olarak görürüm. Yalnız ihtilâflar ayrılıklara yol açmadığı müddetçe.” Ve ihtilâftan ne anladığını somut bir örnekle verir: “Hüseyin dedi ki ‘Bu dergâhın kapısını buradan yapalım’; İsmail de dedi ki ‘Hayır, buradan da yapabiliriz’; Cevdet Usta da dedi ki ‘Bu kapıyı buradan yapalım’ — ihtilâf. Bu dışarıdan bakıldığında ihtilâftır. Tartışma, kavga, atışma — ayrılığa yol açmadığı müddetçe zenginliktir. Ben şöyle görürüm: İsmail de, Hüseyin de, Cevdet de bu kapıya kafa yormuşlar. İsmail’i de dinlerim, Hüseyin’i de dinlerim, Cevdet’i de dinlerim ve üçüne de derim ki ‘Sizi alkışlıyorum, teşekkür ederim; üçünüz de bu meseleye kafa yormuşsunuz — bu bir zenginlik.’” İsmail “Benimki kabul edilmedi, gidiyorum; İsmail hata yaptı” dediyse, Hüseyin “Benim dediğim geçerli olacak, olmadı” dediyse, bu sözler ne İslâm kardeşliğidir ne de sûfî kardeşliği. “İhtilafları zenginlik olarak görmek” olgunluktur.
Bu noktayı fıkıh tarihinden örneklerle besler. “İmam Âzam, İmam Muhammed, İmam Yusuf — talebeleri ihtilâf etmişler. Birisi bir hüküm söylemiş, İmam Âzam’ın hükmüne İmam Muhammed ile İmam Yusuf ikisi beraber karşı çıkmışlar, ihtilâf koymuşlar: ‘Biz katılmıyoruz’ demişler. Hocasına katılmıyor; katılmayan kim? Hocası. İmam Âzam küsmüyor ‘Benim dediğime katılmadılar’ diye, alkışlıyor onları — kendi yetiştirdiği talebe. İmâm-ı Mâlik de katılmamış İmam Âzam’a; İmâm-ı Mâlik’in fıkıhtaki hocası İmam Âzam’dır.” Efendi Hazretleri bu noktada bir fıkıh hiyerarşisi tarifi de ekler: “Mesela bizim memleketimizde yanlış bir şey yaparlar: Eksik bir şey yaparlar. Hanefî’de bulamazlar, Şâfîîye bakarlar; eksiktir. Hanefî’de bulamazsanız Mâlik’e bakarsınız. İmam Mâlik Hanefîlere en yakındır. İmâm-ı Hanbel İmam Mâlik’ten de okumuştur. O zaman bu ihtilâflardan mezhepler doğmuş. İhtilâfı zenginlik noktasında görmek olgunluktur. O fikir zenginliktir.”
İstişârenin sünnet olduğunu hatırlatmak için de ayet-i kerîmeye dayanır: “Bir meselede Hz. Allah, Peygamberine diyor ki ‘İşlerinde istişâre et, istişâreden karar çıktığında da ona riâyet et.’ İstişâre sünnettir; e, farklı fikirler olacak ki istişâre edesin. Bu konuda da sûfîler eski geleneği üzere dururlar: ‘Sorarım ben bazen: Ne yapalım bu meselede? “Siz iyisini bilirsiniz Efendim.” Ya benim bildiğimi biliyorum ben, ben senin fikrini soruyorum. Senin hiç mi fikrin yok? Sen fikirsiz misin? Hz. Peygamber Efendimiz bilmiyor muydu? İstişâre etti. Birisi sana fikrini soruyorsa fikrini söyle.’” Ama bir edep sınırı da koyar: “Bu kim olursa olsun, sana sormadan fikir söylersen edepsizliktir. Üstâd sana sormadan sen bir fikir söylersen edebi aşıyorsun.”
İlkenin somut örneği “Cevdet Usta ile İstanbul yolu”dur. “Dersi, sana İstanbul’a gidiyoruz. ‘Cevdet Usta, nereden gidelim?’ ‘Efendim, karadan da gideriz, şeyden de gideriz.’ ‘Ne o?’ ‘Fenerbahçe’den de gideriz.’ ‘Ah iyi. Cevdet Usta, çevir, Bandırma’dan gidiyoruz.’ E, Bandırma’yı bilmiyordu; bilmiyordu neden söylemedi — bildiğin bütün yolları söyle. Bandırma’dan da İstanbul’a gidilir mi? Gidilir. Var mı gemi? Var. Ya ters? Orada fikir yürütme. Sana dediler ki ‘Yürü Bandırma’dan gidiyoruz’ — yürü Bandırma’dan git. Sordum: ‘Cevdet Usta, nereden gidilir?’ ‘Feribot’tan da gider, karayolundan da gider.’ ‘Aa, tamam; nereye istiyorsan oradan git’ — nereye istiyorsa oradan gidecek.” Efendi Hazretleri bu örnekle istişârenin edebinin iki yönlü olduğunu anlatır: Fikir sorulana fikrini söylemek, sorulmayana da susmak. “İstişâre eden aldanmaz, hadîs-i şerîf — hadîs-i şerîfe uy.” İhtilâflar ayrılığa ve küskünlüğe sebep oluyorsa, bu o kimsenin cahilliğindendir.
8. İttifak Aramak: Oylamaya Açık Olanlarda ve Olmayanlarda
İstişâreyi ayrıntılı bir ilkeye bağlar Efendi Hazretleri. “İttifak aramak, ittifak aramak — bir şeye karar verileceğinde on kişi var. On kişinin ayrı ayrı düşünceleri varsa, oradan bir istişâreden bir karar çıkarılacaksa, oylama yapılabilir iki görüş için. Ama on tane görüş çıktıysa, oranın bir imamı varsa, o imam o an görüşlerden birisini tercih edip ona karar verebilir. O ihtilâf — yani farklı görüş serdedenler — geri çekilme hakkına sahip değildir.” O yüzden istişâreye açık olan meselelerde ittifak aranmaz; oylamaya açık olan meselelerde ittifak aranır. Ama illâ ki kardeşler kendi düşüncelerinin kabul olması için uzun uğraşlar vermeyeceklerdir. Şahsî noktada kardeşlerin fikirleri alınıyorsa, kardeşler fikirlerini söylerler; kesin kat’î bir şey söylenecekse, o konuda söyleyecek olan bir kimse varsa onu söyler. Söylendiği zaman da bütün ortalıktan ihtilâflar kalkıp ittifak hâlinde istişâreden çıkmış olan veya karar verilmiş olan şeyin arkasında durulur.
Ardından gelen beşinci soru bu ilkeyi hizmet hayatına iner: “İnsanlığa ve dine hizmet adına müşterek yapılan işlerde koştururken, kardeşler arasında bazen ciddi fikir ayrılıkları ve kalp kırıklığına sebebiyet verecek ölçüde münâkaşalar olabiliyor. Farklı düşüncelerin kavgayı netice vermesinin sebepleri ve bunun çözüm yolları nelerdir?” Efendi Hazretleri teşhisi kısa kesse de net koyar: “Bu noktada insanlar sadece ve sadece kendi görüşlerinin doğru olduğunu tespit edip kendince bununla alakalı kavgaya varıncaya kadar işleri götürürlerse, onların cahil olduğunu gösterir bu. Cahil insanlar kendi görüşlerinin kabul olması için kavga ederler, tartışırlar, küskünlüğe doğru yol açarlar.” Bunun yolu “şefkatle, merhametle, anlayışla birlikteliğine devam ettirmek”tir. Efendi Hazretleri cevabı fazla uzatmadan, “gibi geliyor bana inşallah” diyerek altıncı meseleye geçer.
9. Rüya, Hâl, Varidat ve İlham: Bir Hakikat, Ama Amaç Değil
Gecenin en uzun sorusu şudur: “Bazı müminler rüyâlarında ve mânevî müşâhedelerinde kendilerinin mürşid, sultan, kutup, şeyh ve post sahibi olduklarını, hizmetlerin veya dervişlerinin olduklarını veya diğer mâiyetle mânevî emânetler verildiğini ve tüm âlemlerin kendilerine teveccüh ettiklerini görüyorlar. Kendisini misâl âleminde padişah gören kimse aslında bir fabrikada işçi, memur veya ticâret erbâbıdır. Ama şehâdet âleminde, sağ hâlindeyken bu devletten veya bu yetkinliklerden kimisinde hiçbir eser kendilerine görülmemektedir… Cehrî zikir erbâbı rüyâlara ve müşâhedelere çok değer atfetmekte olup istenen matlûb ve mu’teber bir durummuş gibi hedef çıtasında sürekli gündem teşkil etmesi ne derecede doğrudur?”
Efendi Hazretleri cevaba aracıları tek tek ismiyle yerine koyarak başlar: “Rüya, hâl, tecellîyat, vâridat, ismini bunların ne derseniz deyin — bu bir hakikattir. Rüya bir hakikattir; hâl görmek bir hakikattir; vâridata mazhar olmak hakikattir; ilhâmâta mazhar olmak hakikattir.” Kaynakları da sayar: “İbn-i Arabî bunların hepsini bir ilim kapısı olarak görür; Hz. Mevlânâ, pîrân hazretleri ilim kapısı olarak görür.” Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hadîs-i şerîfinde “Peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür” der rüyalar için; sâlih rüyaları mübeşşirâttan yani müjdeci saymıştır. Ve Hz. Âdem aleyhisselâmdan itibaren bütün insanlar mânevî olarak rüyalarla eğitilmiş, rüyalarla müjdelenmiş, rüya-ilham-hâl yoluyla sevk ve idâre olunmuştur. “Bunu hakikatten bir yol olarak görmemek, eksik ve noksan nâkıs görmek, bir kimse için en büyük zarar verici şeylerden bir şeydir.”
Ama aynı cümlede zıt ifrât da uyarılır: “Bunu hedefe koymak, hedef sadece rüya görmek, hâl görmek gibi algılamak yine çok büyük yanlışlıklardan birisidir. Rüyasız, hâlsiz, vâridatsız, ilhamsız bir mânevî hayat düşünülemez; ama bunlar hedefe konup asıl maksadın, amacın bu imiş gibi görünmesi de mümkün değildir.” Mesele çok nettir: “Din herkes için dindir. Dînî yaşayan insanlar, eğer bir mânevî hâlleri yoksa, bir rüyaları yoksa, kurumuş yaprak misâli gibi olur — tatları ve lezzetleri yoktur. Meselenin iç noktasıdır.” Bu noktada çok mühim bir ayrım gelir: “Şahsın gördüğü hâl, ilham, vâridat, rüya şahsın kendisine aittir; şahsın kendisini bağlar sadece, ikinci bir kimseyi bağlamaz. Vahiy ise umuma aittir — herkesi bağlar.” Bir kimsenin kalbine gelen ilham da, bir kimsenin kalbine tecellî eden varidat da, sadece onun kendisine aittir. “Bunlar amaç değil, yoldaki araçlardır; aracı amaç edersek, o zaman biz varta düşmüş oluruz, Allah muhafaza eylesin.”
10. Sûfînin Tek Hedefi: Allah’ı Sevmek ve Sevdirmek
Altıncı sorunun devamı şudur: “Hedef zevk-i rûhânî midir, yoksa uyanık iken elde edilen ganimet bu mudur? Eğer ganimet zâhirde elde edilenler ise, niçin illâ rüya ve müşâhede şart görülmekte ve hatta aranmaktadır?” Efendi Hazretleri sûfînin yolunu yeniden çerçeveler: “Hedef ne ganimettir, ne de zevk-i rûhâniyettir. Sûfînin bir tek hedefi vardır: Allah’ı sevmektir. Sûfînin bir tek hedefi vardır: hayatını Allah için yaşamaktır. Sûfînin bir tek hedefi vardır: İlâ-i Kelimetullah’ı yeryüzüne ve gökyüzüne yaymaktır.” “Sûfî ne zevk-i rûhânîyi, ne zevk-i hayâlîyi, ne dünya ne âhiret ganimetini kendisine hedef olarak koymaz. Sûfî kendisine hedef koyacaksa, o hedef Allah’ı sevmek, Allah’ı sevdirmektir.”
Sorunun devamı ifrât-tefrît meselesine iner: “Mevzunun ifrât ve tefrît dereceleri ve oluşturdukları menfi etkileri göz önüne alındığında, mu’teber derecesi yani olması gereken pozisyonu ve itibâr edilmesi gereken hâli ile alakalı mülâhazalarınızı lütfeder misiniz?” Efendi Hazretleri açık bir dille çerçeveyi kurar: “Muhakkak ki bu meselede ifrât derecesine varıp veya tefrît derecesinde durup, ya bu rüya mânâ hâl âlemini reddeden ya da sadece amaç-maksat bu imiş gibi görenler olacaktır. Eğer bu hastalık ifrât ve tefrît noktasında içimizde bulaştı, yer ettiyse, oturduysa, buna üzülürüm çok. Eğer kardeşler, arkadaşlar maksatlarını, amaçlarını sadece bu tip vâridatlara mazhar olmak, bu tip ganimetler elde etmek için kendilerini hedefledilerse çok eksik ve yanlış bir noktada tutmuşlardır. Ve bu tip vâridatlara mazhar olanlara olduğundan fazla itibar ediyorlarsa, yine yanlış yapıyorlardır.”
Üç maddelik bir ölçü koyar Efendi Hazretleri: “Bir: bu rüya görenlerin, hâl görenlerin, görmeyenlerden bir üstünlükleri yoktur. İki: amaç maksat bu değildir. Üç: bunları reddetme noktasına düşüp de kendi ayağımızı da boşa atacak noktada değiliz. O zaman müridin bu noktadaki hassâsiyeti Kur’ân ve sünnet dairesinde kalmalı, tasavvufun edep ve erkânı dairesinde meseleyi ifrât ve tefrît noktasına götürmemelidir.”
11. Umuma Ait Rüyalar, Ferde Ait Rüyalar ve Telsiz Misali
Yedinci soru daha hassas bir eşiği yoklar: “Hizmetin daha da artması ve genelleşmesi açısından, aşk ve şevkin ziyâdeleşmesi açısından, zıllî olarak fert planında ve aslî olarak hizmet planında ilgili rüyâların ve müşâhedelerin umûma anlatılmasının fayda ve getirileri var mıdır?” Efendi Hazretleri net bir ilke koyar: “Muhakkak ki umûma ait dergâhla, hizmetle alakalı rüyâların, umuma ait olanların sûfîler adabınca üstâda anlatıldıktan sonra anlatılmasında muhakkak fayda vardır.” Örneklerle açar: “Rüyânızda Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini görseniz, içinde bulunduğunuz cemaat için duâ ettiğini size söylese, bu rüyayı saklarsanız ihânet etmiş olursunuz.” Çünkü Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretinin şekline suretine şeytan giremez ve o rüya o cemaatin koşuşturmasına karşı bir delildir — bu umûma aittir. Bunu üstâda anlatıp, ondan sonra cemaat kardeşleriyle paylaşmak, cemaatteki kardeşlerin şevklerini, aşklarını, hizmetlerini arttıracaktır. Aynı şekilde bir kimse rüyasında üstâdını Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in medhettiğini görse, bunu kardeşleriyle paylaşmak zorundadır.
Ama ferde ait olan — “Bana tâc giydirdiler, beni bir makama oturttular, ‘Sen şöylesin’ dediler” tarzı rüyalar — başka bir kategoridedir. “Bir kimseye tâç giydirmişler; onun kendisine tâç giydirmişler. O bunu intikab etmeli, bunu anlatmamalı; bunu saklı gizli üstâdına anlatmalı. Herkesin içerisinde ‘Bana hırka giydirdiler, bana tâç giydirdiler, beni bir makama oturttular, “Sen şöylesin” dediler’ demesi, kendisine nazar toplamasıdır; bu sûfî âdâbınca çok hoş değildir.” Ama aynı kişi “Kardeşlerin hepsine de melekler ellerinde rengarenk hırkalar tutmuşlar, zikir halakasında hepsine de hırka giydirdiler” diye bir rüya görse, bunu mutlaka anlatması gerekir. “Öylesine semâ vardı ki, o semâ edenlerin haricinde yeryüzünde geçmiş ne kadar semâzen varsa hepsi de ‘destûr’ deyip geldiler semâ halakasına; fırıl fırıl semâ ettiler. Allah o kadar hoşuna gitmiş ki, meleklerine semâzen elbisesi, tennûre giydirip semâya göndermiş — Allah Allah!” Bu müjde anlatılmalıdır.
Efendi Hazretleri bu noktada ayet-i kerîmeye dayanır: “Veliler mahsûn olmazlar, mahcûb da olmazlar; onlara dünyada da âhirette de müjdeler vardır.” Ayet-i kerîme inince sahâbe sorarlar: “Âhiretteki müjdeyi az bir şey tahmin ettik; dünyadaki müjde nedir?” Cevap: “Velilerin gördüğü ve velilerin görüldüğü rüyâlardır.” O zaman velilerin gördüğü ve velilerin görüldüğü rüyalar müjdeci rüyalardır; dünyadaki müjdedir; bunların umuma ait olanlarının anlatılması, bu vâridatların, bu tecellîyatların anlaşılması ve anlatılması yolun hakikatindendir. “Ama kendi nefsimize ait olan şeyleri anlatmak, onu insanların içerisinde fâş etmek çok sûfîlik adabınca uygun değil bencesi. Bunu anlatmışlar, sûfîliğin adabında var bu; bencesini söyledim ben sadece.”
Bu ayrımı daha da somutlaştırmak için Efendi Hazretleri telsiz misâline başvurur. “O kimse öyle görecek bunu, diyecek ki ‘Ben burada telefon âhizesi gibiyim.’ O kimse diyecek ki ‘Ben burada telsiz anonsu gibiyim. Telsiz — açtığı birisi telsiz senin elindeymiş o esnada, senin üzerinden anons etmişler. Yarın bir başkasının üzerinden anons edilebilir, ertesi gün başka bir kardeşin üzerinden anons edilebilir. O esnada sen oradaymışsın da senin üzerinden anons etmişler.’ O kimse kendine bunu pâye çıkarmak, kendi iyiliğine, kendi mâneviyatına paye çıkarırsa, o zaman o kimse de nefsine uymuş olur. Umuma ait rüyâlar, ümmete ait rüyâlar — bu noktada cemaatin kendisine ait olan rüyâlar, üstâda anlatıldıktan sonra anlatılması gerekir.”
12. Zâhir ve Bâtın Dengesi: Babâî İsyanından Kalan Yara
Sekizinci soru meseleyi özetler: “Hidâyet ve istikâmet üzere yaşama hususunda ilham, rüya, keşif ve kerâmetten ziyâde, usûl-i dîne bağlı kalmanın önemi nedir lütfeder misiniz?” Cevap kesindir: “Bu, rüyâ, keşif ve kerâmetten önemlidir usûl-i dîne uymak. Bu, işin zâhir noktasıdır; zâhiri tamamlanmayanın bâtını da tamamlanmaz. O kimse rüya görebilir, keşif görebilir, kerâmet sahibi olabilir, ama zâhirini tamam etmesi gerekir.” Bazı kardeşler zâhirleri tamam olmasa dahi mânevî müşâhedelere mazhar olurlar: “Bu onların tamlığından veya erginliğinden değildir; bu onlara bir müjdedir, bir ikramdır, bir lütuftur, bir ihsandır, bir hediyedir. Bu onların tam olduğunu göstermez.” Sûfî hangi noktada olursa olsun, bizim yolumuzda kendisini tam görme noktasında olmaması gerekir.
Efendi Hazretleri Hz. Mevlânâ’ya atıf yapar: “Biz Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi ‘Bütün eksiklikler ve kusurlar bizden, hatalar, yanlışlıklar bizden, affetmek ondandır.’ Ne zaman ki kendinizi hatasız, kusursuz, eksiksiz gördünüz, o gün sizin firavunlaştığınız gündür. Ne zaman ki ‘Benim hatam ve eksiğim az olduğu için ben böyle bir rüya gördüm’ dediniz, o gün sizin firavunlaştığınız gündür.” Doğrusu şudur: Kur’ân ve Sünnetin zâhirine sımsıkı bağlı kalınarak Kur’ân ve Sünnetin bâtınîliğini yaşamak. Zâhirden ödün vermeden bâtınîliği yaşamak. Yani zâhiren şer’î ahkâmın hududunun ve hukukunun içerisinde olmak; zâhiren şer’î farzları yerine getirmek; hem günah-ı kebâirelerden uzak durarak hem de ibâdetleri yaparak, nâfilelerle Allah’a yaklaşmak. “En güzel ahlâkla ahlâklanıp Allah yolunda hizmet etmek ve Allah’ı sevmek — bu da işin takvâ noktasına ermektir; bu da işin en ince perdesine ermektir. Ve ondan sonra Allah onu sever.”
Efendi Hazretleri tarihteki bir yarayı da hatırlatır: “Bu noktada kardeşler sadece bâtınî noktada gitmek ve sadece bâtınîliklerini öne çıkarma noktasında olmamalıdır ki, bunun geçmişte hataları görülmüş geçmiş melâmîlerin, geçmiş hurûfîlerin, geçmiş bâtınîlerin, geçmiş İsmâilîlerin durumu meydandadır. Geçmişte ümmetin içerisinde bu tip yanlışlıklar yapılmış, insanlar zâhirden kopmuşlar, zâhirden koptukları için büyük hatalar, büyük kusurlar söz konusu olmuş, derin yaralar açılmıştır.” Bu tip hâdiselerin üzerinden 400, 500, 600, 700 yıl geçmesine rağmen İslâm dünyasında bu yaralar tam sarılmamıştır, bu kalıntılar ümmetin içerisinde dert olmaya devam etmektedir. “Bir Babâî isyânı Selçukluların sonunu getirmiş; Babâî isyânından sonra tasavvuf ve sûfîler yara almışlar ve bunun derlenip toparlanması Anadolu’da çok geç olmuş ve bunun kırıntıları Anadolu’nun ve İslâm dünyasının her tarafına yayılmıştır.” İsmâilîyeden ayrılmalar, bâtınîlerden ayrılmalar, dâîler ve bâtınîlerin İslâm dünyasında açtığı yaralar meydandadır. Kalenderîliği yanlış anlayanların, haydarîliği yanlış anlayanların, meseleyi sadece bir “meşreb” gibi görüp zâhirden kopmalarının sûfî dünyasında açtığı yaralar da meydandadır.
13. “Manada Namaz” Sapması ve Diyarbakır Karpuzu Misali
Tarihî yaradan sonra Efendi Hazretleri yaşayan bir sapmayı da açar. “O yüzden tarihte bu tip hatalar yapılmış, mesele sadece rüya ve hâl boyutunda algılanmış, mesele sadece kalbe ilham boyutunda algılanmış; namazı terk etmişler, orucu terk etmişler, usûl-i dînin olmazsa olmazlarını terk etmişler, farzları terk etmişler. Terk etmişler bile bile. ‘Biz manada oruçluyuz’ demişler. ‘Biz manada namazımız kılındı’ demişler. ‘Biz manada namazı kılıyoruz’ demişler. ‘Biz namazı Hz. Peygamber efendimiz önder oluyor, biz onun arkasında kılıyoruz — hadi siz gidin camide kılın’ demişler.” Efendi Hazretleri bu cümleleri tanıklık ederek kullanır: “Bunları kulağıyla duymuş bir insanım ben; bunları kulağıyla duymuş insanım ben. ‘Biz bir hata yapsaydık Hz. Peygamber bizi ikâz ederdi’ deyip günah-ı kebâirin içerisinde dolaşanları görmüş insanım, duymuş insanım, onlarla konuşmuş insanım ben. Namazı kasten terk edip ‘Namazımız kılındı’; ‘Biz namazı manen kılıyoruz; beş vakit Kabe’de manen toplanıyor onlar yani’. Bunları duymuş görmüş insanım ben. Bizim öyle bir hâlimiz yok elhamdülillah da, ama usûl-i dînin hükümlerinin çiğnenerekten insanların kendilerini bir yerde bir noktada görmeleri de çok hoş bir noktadaydı.”
Efendi Hazretleri bu sapmanın karşısındaki ifrât-tefrît tehlikesini Diyarbakır karpuzu misâliyle çok eğlenceli ama kesici bir biçimde ortaya koyar. “Diyarbakır karpuzu yiyeniniz var mı içinde? Diyarbakır. Kaldır elini. Bir tane. Sen başka? Evet. Diyarbakır karpuzunun tadını anlat. Çok adam var mı burada şimdi görmeyenler, hiç yemeyen kimse? Diyarbakır karpuzu yok deme hakkı var mı şimdi? Kimse yememiş burada. Diyebilir misiniz şimdi ‘Diyarbakır karpuzu yok kardeşim ya’ diye? Diyarbakır var mı? Var. Oranın karpuzu var mı? Var. Ama hiç yememişsin sen. Hadi yok gör şimdi sen onu.” Efendi Hazretleri meseleyi bağlar: “Bu da onun gibi bir şey.” Kendi yememiş olman, o karpuzun yok olduğuna delil değildir.
Bu misâlin etrafını Hz. Peygamber’in hâlleriyle çevreler. “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri kabir hâline vâkıf oldu mu? Oldu. Cebrail aleyhisselâm ile görüştü mü? Evet. Meleğ-i Âzam ile görüştü mü? Evet. Melekler ile gördü mü? Evet. Sahâbeler kabir hâline vâkıf oldular mı? Evet. Bu tip mânevî hâllere vâkıf oldular mı? Evet. Hz. Ömer hutbeden ‘Yâ Sâriye el-Cebel’ dedi mi? Dedi. Onu orada duydu mu? Evet. Rüya gördüler mi? Evet. Ezân-ı Şerîf’in rüyasını gördüler mi? Evet. Ezân-ı Şerîf rüyayla sâbit oldu mu? Evet.” Hz. Peygamber efendimiz rüya anlatır mıydı? Evet. Baltayı bir taşa vurup bir kıvılcım çıktığında “Kisrâ’nın yıkıldığını görüyorum” dedi mi? Evet. Bir daha vurduğunda “Yemen’in fethedildiğini görüyorum” dedi mi? Evet. Bir daha vurduğunda “Bizans’ın fethedildiğini görüyorum” dedi mi? Evet. “Hâl? Reddedemeyiz.” Sahâbeler rüya gördüler mi, vefat eden sahâbe kardeşlerini rüyalarında gördüler mi, onların cennetlik olduklarını ve Allah’ın onlara nasıl muâmelede bulunduğunu rüyalarında gördüler mi — evet.
En çarpıcı misâl yine Hz. Ömer’dendir: “Hz. Ömer efendimiz gidip kabrin başına, gencin başına: ‘Yâ fülân! Allah’ın va’dini gördün mü?’ Kabirden sesi herkes duydu mu? ‘Gördüm yâ emîrü’l-müminîn, Allah’ın va’di hak; hem de bana fazlasıyla verdi.’ Herkes duydu mu bunu?” İnkârı mümkün mü? Değil. Efendi Hazretleri misâli bağlar: “E, sen Diyarbakır karpuzu yemediysen Diyarbakır karpuzunu yok hükmünde görüp de tefrîte düşme; ama amaç Diyarbakır karpuzu yemek deyip de ifrâta düşme. Amaç Diyarbakır’a gitmektir; biz Diyarbakır’a gidelim. Amacımız Diyarbakır’a gidip karpuz yemek değil, amacımız Diyarbakır karpuzuna sahip olmak da değil, o tat almak da değil; amacımız Diyarbakır’a gitmek.” Oraya gidince yemeği güzel, meyvası güzel, şerbeti güzel, kebabı güzel — lütfederlerse, ikram ederlerse muhakkak ikramı reddetmemek de İslâm’ın âdâbındandır. Hediyeyi reddetmek yoktur İslâm’ın âdâbında. “Biz o hediyeye layık değiliz, ama mâl sahibi çok cömert davrandıysa yapacak bir şeyimiz yok; o cömert padişah bir de değil, bizim tozumuzu sayısız hâle getirdiyse, ikramı reddetmek de nankörlük olur — onu da reddedemeyiz.” Böylece sohbet, zâhir ile bâtın arasındaki ince dengeyi Peygamber’den, sahâbeden ve bir karpuz misâlinden süzerek tamamlar.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Kalb, Sünnet, Şeyh, Aşk, Müşâhede. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı