Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Genel ·

Karabaş-ı Veli Tekkesi Sohbeti — 26 Ocak 2013 | İlahi Enstrümanı, Kader ve İmanın Dili

Mustafa Özbağ Efendi'nin 26 Ocak 2013 Karabaş-ı Veli Tekkesi sohbeti. İlahilerde enstrüman meselesi, Halil Cibran'ın din tarifi, Tao ve Taoizmde hürriyet, İbn Arabi'nin alem-Allah ilışkisi ve imanın kalp ile tasdik-dil ile ikrarı hakkında.

Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri’nin Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde 26 Ocak 2013 tarihinde icrâ buyurduğu sohbet-i şerîfin tam metin şerhi. Bu sohbette enstrümanın câizliği meselesinden Halil Cibran’ın din anlayışına; kader hakkındaki üç çözüm yolundan imanın tarifine; Sünnî mezheplerin iman anlayışlarının mukayesesinden tövenin mertebelerine; Hz. Musa’nın kavmine verilen sığır kesme emrindeki üç iman derecesinden Tekvîr Sûresi’nin Sufi tefsirine kadar geniş bir sahada Efendi Hazretleri’nin mesajları kısaltma yapılmadan aktarılmıştır.

1. Halil Cibran ve Sufi Bağlantı: “Din Yapilan Her İştir”

Efendi Hazretleri sohbetinin başında, kendisinin uzun yıllar dönüp dönüp okuduğu isimlerden biri olan Lebnânlı mütefekkir ve şair Halil Cibran’ın (1883-1931 yılları arasında yaşamış Maronî Hıristiyan kökenli bir sanatçı) eserlerinden uzun uzun iktibaslar yapar. Cibran’ın bir sufiye bu kadar yakın düşen cümlelerini okuyunca Efendi Hazretleri son derece hayrete düştüğünü ifade eder. Zira Cibran’ın “Din yapılan her iş ve düşünülen her şeydir; bir iş ve düşünce olmayan bütün bu işler ellerin taş yontmak veya tezgah dokumakla uğraştığı halde ruhun durmadan ebediyetin güzelliğine haranlık duymasıdır” sözü neredeyse Hz. Mevlânâ’nın “Eğilip toprağı kazan kız benden daha sufidir” beyitiyle aynı kaynaktan beslenmektedir.

Efendi Hazretleri bu altı çizili cümleyi çok farklı bir çerçeveye oturtur. Bugün bizim insanımızın bir kısmı, camıye gitmeyi, namaz kılmayı, oruç tutmayı dîn zannedip günlük hayattaki muamelelîni dînden saymıyor. Efendi Hazretleri böylelerine karşı şu ikazı yapar: “İnsanın günlük yaşamı, haydi kalktığından itibaren saatlerce yaşadığı hayat senin dînindir. Günlük yaşamımız tapınağımız ve dînimizdir.” Bu tanımın arkasındaki derin hakikat şudur: Mü’min sadece namaz kıldığı on beş dakika veya oruç tuttuğu bir ay boyunca kulluk etmez; o’nun her anı – çayını içerken, çarşıya çıkarken, komşusuyla selamlaşırken – ibadettir ve dîninin tecellîsidir.

Efendi Hazretleri Cibran’ın “Kim imanını eylemlerinden ayırabilir ya da inancını uğraşılarından” sorusunu da altını çizerek okur. Bu sorunun cevabı hiç kimse olması gerekir. Ancak bugünün insanı, imanını kalbinde saklayan, eylemlerini ise bambaşka bir zeminde sürdüren ikili bir hayat yaşıyor. Efendi’ye göre bu, imanın ne olduğunu anlamamış olmaktandır. Hakiki iman, hayatın her zerresine işlemeli, nefes alıp verirken bile insanın Allah’ın huzurunda olduğunu hissettirmelidir. İşte sufinin ulaşmak istediği makam da budur: eylem ile imanın arasında hiçbir çatlak kalmamak.

Sözlerinin devamında Efendi Hazretleri Cibran’dan bir iktibâs daha okur: “Tanrıyı bilmek isterseniz bilmece çözmeye girişmeyin. Bunun yerine çevrenize bakın, O’nu çocuklarınızla oynarken, göğe bakıp açılan çiçeklerde, rüzgarda sallanan ağaçlarda, kıpırdayan yapraklarda, yürüyen bulutlarda göreceksiniz.” Efendi bu sözleri tefekkür makamının çok yüksek bir tarifi olarak okur ve şöyle yönetir: “Allah’ı bulmak için uzaklara gitmeye, felsefe kitaplarına gömülmeye hacet yok; çevrendeki her varlık sana O’nu işaret ediyor, yeter ki gözlerini aç.” Bu, tam olarak üfuk ve enfus ayetlerinin ifade ettiği hakikatin bir başka dille söylenişidir.

2. Enstrümanın Câizliği Sorusu ve Efendi’nin Yöntemi

Sohbetin başında dinleyicilerden biri Efendi Hazretleri’ne, ilaği söylenirken ya da ilâhî okunurken enstrüman eşliğine gerek var mıdır, bu işi def ve ney gibi basit aletlerle mi yoksa modern müzik aletleriyle mi yapmak lazim gelir diye sorar. Bu soruyu dinleyen Efendi, meseleyi basit bir evet-hayir cevabına indirgemez. Aksine, mesele yla hasat vermek yerine şöyle buyurur: “Bu mesele önümüzdeki hafta öyle bir ele alınmalı ki ayetiyle hadisiyle kaynaklarıyla beraber mesele net bir şekilde ortaya konulabilsin.”

Burada Efendi Hazretleri’nin genel ilim metodolojisi açıklıkla görülür. O, kendisine yöneltilen her soru hakkında hemen fetva vermez; meseléyi kaynaklarına rucu ederek ele almak ister. Ayetleri tarar, hadisleri tarar, imamların ictihâdlarını tarar, sonra bir kanâat beyan eder. Bu usul, özellikle dini meselelerde önemlidir. Zira günümüzde herkes, kendi söylediğinin doğru olduğunu sanarak insanlara hakikat diye dayatiyor. Efendi’nin bu “haftaya ertelem” tavrı, aceleci fetva vermenin yerine sözlerinin arkasında ciddi bir ilmî tahsîl ve tetebbu olduğunu gösterir.

Efendi Hazretleri sohbetin ilerleyen kısımlarında bu usulün bizzat İmam-ı Azam’ın oğlundan naklen köklerinin de eski oldukğunu belirtir: “İmam-ı Azam Hazretleri’nin oğlu bir mesele hakkında: Biz baktığımızda ayete bakarız. Bulamazsak hadis-i şerife bakarız. Bulamazsak asaba bakarız. Biz deriz bulamazsak bulalım, diyor. Bu yukarı mezopotamya din algılayışıdır.” Yani kaynaklara hürmetle dayanmadan kılı kırk yararcasına meseleyi incelemeden kaçamak fetva verme âdeti Efendi Hazretleri’nin uzak durduğu bir yoldur.

Efendi Hazretleri bu bahisten sonra kendi tavrını da ilivé eder: “Ben kendim imamların ictihâdına da bakarım. Asaba bakarım, imamların ictihâdına da bakarım. Varsa bir şey, bir şey derim. Kendime derim en azından. Size demek zorunda değilim ama kendime derim.” Bu sözler, Efendi’nin fetva vermekten ziyade kendi ruhanî iç dinamîini besleyen bir istinbat metoduna sahip olduğunu gösterir. O, kendi nefsine hitab eden bir muhasebeci gibi, her meseleyi hem zahirî hem batînî cihetleriyle ele alıp öyle bir karara varır. Bu yaklaşım, enstrüman meselesinin neden haftaya ertelendiğini anlamanın da anahtarıdır.

3. Kader İle İlgili Üç Çözüm Yolu: Hıristiyan, Taoist, Sufi

Efendi Hazretleri sohbetin kalbinde yer alan meseleyi, yani kader sualini ele alırken insanlığın tarih boyunca bu meseleye getirdiği üç farklı cevabı tasnifler. Birincisi Hıristiyan paradigmasıdır. Efendi buna “khût khatsiank” yani transmütasyon ismini verir. Bu anlayışa göre insanın kaderi, onu Hakk’a yöneltecek şekilde dönüştürülür; bir çeşit dînî simyacılık sayesinde insanın ham maddesi altına çevrilir. Bu çözüm kısmi bir hakikat barındırır ancak Efendi Hazretleri için yeterli değildir.

İkinci çözüm Taoizm’dir. Efendi Taoizm’i biraz özgün bir telaffuzla “Tavm” olarak zikreder ve bu yolda kader meselesine getirilen çözümü şöyle özetler: “Taoizm küçük şeyleri büyük şeylerin içine saklamayı tavsiye eder. Orada hürriyet yoktur.” Yani Tao felsefesinde birey kendisini koskoca bir doğal akışın içinde eritir, bireysel hürriyeti olan bir varlık olarak görmez, yine bir türün teslimiyete varır. Efendi’nin buna itirazı, bu teslimiyetin mü’minin idrakinin aksine bir tesellisiz kabullenmeye varmasadur. Hürriyetini kaybeden bir kul ne sevabdan ne ikrardan ne ibadet huzurundan bahsedebilir.

Üçüncü çözüm Sufi-İslâmî çözümdür. Efendi bunu “Arabî” “Arabî yol” şeklinde zikreder. Bu yola göre insan fenâ makamına ererek Hakk’ın zatında yok olur. Fenâ-fillah’da kul kendi varlığını terk eder ve Hakk’ın tecellî-i zatîsinde erir. Bu erimede insanın zahirdeki hürriyeti de, iradesi de, kendisi bile kalmaz. Ancak burada Taoizm’den farklı olan şey, bu yönelışin farkında olmak ve bilinçli bir seçim sonucu yapılmasıdır. Bir Sufi’nin Hakk’ta yok oluşu, bir Taoist’in doğada erimesi gibi bilinmezce bir pasifliğe değil, tam tersine en yüksek bir idrake ve temek büylüğe dayanır.

Efendi Hazretleri bu üç çözüm yolunu anlatırken dinleyicilere dînler tarihine dair bir genel perspektif de vermiş olur. Esasında o, İslâm dışındaki yolları da büsbütün reddetmez; her bir yolda kısmi bir hakikat olduğunu kabul eder, ancak kendi yolunun ne olduğunun altını çizer. “Arabî yolda fenâ vardır ve fenâ Hakk’ta yok oluştur. Bu yok oluş bir tesellisiz yok oluş değildir, bir muhabbet ve meczûbiyyet yok oluşudur.” Efendi’nin bu üç yolu karşılaştırma gayesi, dinleyicisine kendi yolunun ne kadar özel ve incelikli olduğunu göstermek içindir.

4. İmanın Tarifi: Kalp İle Tasdîk, Dil İle İkrar ve Vücud Dili

Efendi Hazretleri imanı tarif ederken klasik kelam kitaplarında geçen tarife döner: “İman kalp ile tasdîk ve dil ile ikrardır.” Ancak o, bu tarife yüksekten bir boyut ekler. Efendi’ye göre dil sadece ağızdan çıkan “Lâ ilâhe illallah” kelimesinden ibaret değildir; dil aynı zamanda vücudun dilidir. İnsanın hareketleri, tavırları, bir kimseye verdiği tepkiler, bakışları, hazır cevapları, hepsi onun imanının bir beyanıdır. Vücut dili, ağız dilinden çok daha sadıktır zira o yalan söyleyemez.

Efendi Hazretleri bu mevzuyu anlatmak için öfkeli insanın örneğini verir. Bir adam öfkelendiğinde elini kolunu sallayarak bağırıp çağırır; bir tavrı vardır, bir işaret dili vardır. Sonra dönüp yanda oturana sorar: “Siz anladınız değil mi? Gördünüz mü benim yaptığımı?” Öfkenin bu beyanı, adamın iç halînin dışarıya yansıyan suretidir. Aynı şekilde iman da içteki bir tasdîkin dışarıya belki bilinçsiz bir suretle yansıması olmalıdır. Bir mü’minin hareketi, oturışu, bakışı, merhameti, oruc-namazı, hepsi onun imanının tercumesidir. Eğer vücud dili imanı yalanlıyorsa, ağız dilinin ikrarı mesele olmaya başlar.

Bu tarif, Efendi Hazretleri’nin “tasâvuüf nedir?” sorusuna verdiği cevabın da temelidir. Tasâvuüf, kalpteki imanı bedenin her zerresine sızdırma sanatidir. Namazının huzuruna yansımayan bir iman, iman olamaz; oruc ile söylenmeyen bir dua, dua olamaz. İşte sufi, zahir ile batin arasındaki bu yarığı kapatmak için çaba gösteren kimsedir. Efendi Hazretleri bu halı, “İmanının bir tümüyle vücuduna yayılmış olmasıdır” sözleriyle ifade eder. Sufinin hedefi de tam olarak budur: kalp, dil ve vücud arasında hiçbir boşluk bırakmamak.

Bu tarifin pratik sonucu şudur: “Ben müslümanım” demek, “ben Allah’a inanıyorum” demek yeterli değildir. Bu sözün arkasında bir yaşantı olmalıdır. Efendi bu noktada acı bir gerçeği dile getirir: “Bana derler hocam ben iman ettim bak yani ben Müslümanım. İşte şu ibadeti yapamıyorum. Olur mu? Bu ibadeti yaparken böyle yapsam olur mu? Kendine çıkış yolu oluyor.” Yani insanlar imanını dile getiriyor ama vücud dilleri birçok ibadetten ve sünnetten kaçmak için hazırlanıyor. Bu tenakuz, imanın kemalıyla bağdaşmayan bir tutumdur.

5. Şafi-Maliki-Hanbeli ve Hanefi: İmanın Parçalara Ayrılması Meselesi

Efendi Hazretleri iman tarifini derinleştirirken Sünnî mezheplerin bu meseledeki görüşlerini de ele alır. Şafi, Mâlîkî ve Hanbelî mezheplerine göre iman, ibadetlerle birlikte bir bütün oluşturur. Yani bir kısmını terkeden kimse imanının bir parçasını da terketmiş olur. Hanefî mezhebinde ise iman artmaz, eksilmez; ibadetler imanın süsüdür ancak imanın kendisi değildir. Efendi bu iki yaklaşımı anlatabilmek için dinleyicisine somut bir teşbih yapar.

Efendi şöyle buyurur: “Tasavvur edin bir tabak. Tabaktan bir tarafa çekilmiş beyaz, bir tarafa da siyah bir boya var. Tabakta hem beyaz hem siyah var. Bu Şafi, Mâlîkî, Hanbelî’nin iman anlayışıdır. İman içinde siyah da var beyaz da var. Hanefînin iman anlayışı ise koca bir beyaz elmadır. Elmanın içinden ne kadar ısırırsan ısır, elma yine elmadır, az elma olur. Ama elma siyah olmaz.” İşte bu teşbih Efendi’nin iki imamın tarihselci farklılıklarını dinleyicisine açıklayabilmek için kullandığı güzel bir misaldır.

Efendi Hazretleri kaıdenî bir tavır sergilemeden şu tercihini de içtenlikle ilan eder: “Ben mümini nısıfdır. Ben imanın parçalanmadığını savunan yoldan yürürüm. Lâ ilâhe illallâh Muhammeden Resûlullâh diyen bir kimseyi küfürle itham edemem.” Burada Efendi Hanefî sıfatı ile konuşur. Efendi, bir insanın ibadetlerindeki eksiklik sebebiyle ona “kâfir” demeyen bir yolun sahibidir. Bu, hem rahmet ilminin bir göstergesidir hem de Hanefî fakihliğinin ilmi bir neticesidir. Efendi, imanını ikrar etmiş bir kimseyi küfürle itham etmenin kendisinin daha büyük bir vebal olduğuna dikkat çeker.

Bu öğretinin pratik sonucu mü’minler arasında şefkatin artmasıdır. Bir insanın eksiği sebebiyle hemen tekfîre başlayan bir zihniyet, râhmeti tanımamış demektir. Efendi Hazretleri, imanın bir kere ikrar edildikten sonra insanın üzerinden bir şemsiyenin geçtiğini ve bu şemsiyenin altında ibadet eksikliklerinin hep bir tamiri olabileceğini vurgular. “Ben iman ettim” diyene “eksik iman ettin” demekle biz onu ıslah etmiş olmayız; onu aksine uzaklaştırmış oluruz. Efendi’nin bu tavrı, tasâvuüf yolunun mü’minler arasında köprü kurma gayretinin en güzel bir tecellişidir.

6. “Lâ İlâhe İllallâh Diyeni Küfürle İtham Etmem”

Bu başlık altında Efendi Hazretleri’nin başka bir sefer defalarca tekrarladığı bir hakikat sohbet şeklinde tekrar su yüzüne çıkar. Efendi buyurur: “Ben lâ ilâhe illallâh Muhammeden Resûlullâh diyen bir kimseyi küfürle itham etmem. İnsanlar ictihâd hatası yapabiliyor. Ben yine demem.” Bu sözün arkasındaki kültürel ve ilmî derinlik büyüktür. Efendi burada, Hz. Peygamber’in “lâ ilâhe illallâh diyen cennete girer” müjdesinin kalkış noktasından hareket etmektedir.

Hanefî mezhebinin bu mevzudaki tavrı çok nettir. Hanefîler tekfîrden sakınmışlar, bir mü’mine kâfir denmesinin çok ağır bir vebal olduğunu söylemişlerdir. Bir insanın imanını ikrar etmesi yeterlidir; ibadetlerindeki eksiği onun imanını açıktan iptal etmez. Ef-ğani Efendi Hazretleri’nin bu yoldan geldiği bellidir. Zira onun sohbetlerinde hiç kimseye “kâfir” denilmez; aksine, yollarını kaybetmiş insanlara bile “kıymetli dostlar” diye hitâb edilir. Bu, bir üslûb tercihi değil, tamamen ilmî bir kanâatin bir göstergesidir.

Ancak Efendi Hazretleri tekfîrden kaçınmakla birlikte, insanların “iman ettim” deyip de ibadetlerde savsaklamayı bir taaar olarak benimsemelerini de eleştirir. Çünkü bu iki farkı şeydir: Birincisi, iman etmiş bir kimsenin zaman zaman dalması, ibadetten geri kalması insandir ve magfuredir. İkincisi ise, “Ben iman ettim, Allah beni affeder zaten” diyerek ibadeti birı tarafa bırakmaktır. Efendi bunu bir nevi “kendine çıkış yolu aramak” olarak tavsîf eder. Birincisi muhtac-ı rahmet olan bir kuldur, ikincisi ise imanın zevğini tadamamış bir kimsedir.

Efendi Hazretleri’nin bu tavırdaki nezaketi ve dengesi dikkate değerdir. Bir yandan imanını ikrar etmiş kimseye kâfir demez, öbür yandan da ibadetleri hafife alıp duran kimseyi de sağlam bir sufi olarak görmez. Efendi bu iki ucun arasında orta yolu tutar: “İman ettim diyen benim kardeşimdir. Ben ona kâfir demem. Ama eksiklerinin tamirinde onunla omuz omuza çalışırım. Onun eksiklerini yüzüne vurmam, ama onun hayatını kâmil iman seviyesine çıkarmak için her çabayı gösteririm.” Bu, tîrîkat ehlinin klasik tavrıdır ve Efendi Hazretleri bu tavra büyük bir titizlikle bağlıdır.

7. Abdestsiz Yere Basmamak, Hurma Bırakmamak: Mü’minin Hayatı

Efendi Hazretleri mü’minin hayatındaki inceliği anlatabilmek için Hz. Peygamber’in hayatından iki misal getirir. Birincisi: “Hz. Peygamber abdestsiz yere basmamıştır.” Yani Resû-lüllâh’ın hayatı o kadar ibadetle dolu idi ki, bir ayak adımında bile gafil bir adım atmıyordu. Her hareketi, abdest gibi bir tâharetin ardından tecelli ediyordu. İşte Hz. Peygamber’in sünneti bu “abdestli yer basma” halini mü’mine bir örnek olarak sunar.

İkincisi: “Hz. Peygamber ertesi gününe bir hurma ayırmamıştır.” Bu cümle, Resû-lüllâh’ın tevekkülünün ne kadar kamil olduğunun işaretidir. Bir gününde gelen rızkını, ertesi güne saklamaz, muhtaç komşusuna, yoksula, fıkıra verirdi. Kendisi aç uyurdu. “Yarınki rızkını, bugünkü rızkından ayırma, her günü kendi rızkıyla geçir” öğretisi bütün bir îsâr âdaletinin kalbidir. Efendi Hazretleri bu iki misali bir arada sunarak, Hz. Peygamber’in günlük hayatında tahiret, tevekkül ve îsâr’ın bir arada nasıl cem olunduğunu gösterir.

Efendi Hazretleri bu sünneti bugünün mü’minine bir ayna tutarak gösterir. Bugün biz, her ayak adımımızı abdestli atmıyor olabiliriz; ama Hz. Peygamber’in örneğini gözümüzde tutarak hayatımızdaki gaflet ânını azaltabiliriz. Yarınımızı bugünden gözetleyen kurnaz tedbîrciler değil, yarını Allah’a emanet edip bugünkü ibadetimizi ve hizmetimizi eksiksiz yerine getiren bir kul olmalıyız. “Allah’a tevekkül eden bir kul, komşusunun elîne bakar, yoksuluna sofra kurar, yarının hesabını dert etmez.” Efendi bu sünneti bir örümcek ağı gibi örmek yerine, onu bugünün insanı için tefsîr eder.

Cibran’ın daha önce zikrettiğimiz bir sözü bu başlıkla doğrudan alakalıdır: “Günlük yaşamımız tapınağımız ve dînimizdir.” Yani mü’min için dîn sadece namaz vakitlerine sıkıştırılmış bir ibadet yığını değildir; günlük yaşamının her bir dakikasıdır dîn. Hz. Peygamber’in abdestsiz yere basmama sünneti ile Cibran’ın bu güzel tarifi bir arada ele alınınca, mü’minin hayatında dışarıda bir tarıf, içeride başka bir tarıf olamayacağı anlaşılır. Efendi Hazretleri bu nokta üzerinde önemle durur.

8. “Ahlâkı Üniforma Gibi Taşıyan İnsan”: Cibran’dan Mü’mine Uyarı

Cibran’ın Efendi Hazretleri’nin çok beğendiği bir sözü daha vardır: “Ahlâkını bir merasim üniforması gibi taşıyan insan çıplak dolaşsa yeğdir.” Bu cümleyi Efendi büyük bir hayretle ve kıymetle karşılar. Çünkü Cibran burada, zahirî bir ahlâk gösterişinin arkasına sığınan ikiyüzlü din anlayışına en sert bir eleştirilerden birini getirmektedir. Üniforma gibi giyilip çıkarılabilen bir ahlâk, hakiki bir ahlâk değildir.

Efendi Hazretleri bu sözü bir sufinin bakış açısıyla tefsir eder. Sufi için ahlâk, belli zamanlarda ve belli yerlerde takılıp çıkarılabilen bir maske değildir. Ahlâk, mü’minin deri zerine islenmiş bir dövmedir, çıkaramızsa ancak kanayarak çıkartılabilecek bir vefadır. Cami içinde tevazû, sokakta kibr; oruc açarken ihlas, iş yerinde aldatma – bu tür bir tavır, Cibran’ın deyişiyle “çıplak dolaşmak”tan da beter bir haldır. Zira çıplaklık gerçekliğin bir beyanıdır, riyâ ise gerçekliğin inkarıdır.

Efendi Hazretleri bu noktada mü’mine şu çağrıyı yapar: “Sen imanını elbise gibi üzerine giyip çıkarma. Sen imanını kendi tenine, kalbine, kemiğine işle. Cami kapısından çıkarken terketmeyeceğin bir imanın olsun.” Bu, tam olarak sufinin yürüdüğü yoldur. Sufi, camide nasıl namaz kılıyorsa, evinde de karısına karşı aynı nezaketi gösterir; iş yerinde de aynı doğruluğu sürdürür. Onun ahlâkı, üzerine geçirdiği bir üniforma değil, kendi kalbinin bir beyanıdır.

Cibran’ın ve Efendi Hazretleri’nin bu cümlelerde birleştikleri noktada bir incelik daha vardır: hakiki ahlâk, insanın tabiîyetine çevrilmiş olan ahlâktır. Başlarda bir güçlüktür; insan kendisini zorlayarak doğru sözlü olmaya, dürüst ticaret yapmaya, kendi nefsini her şeyden önce hesaba çekmeye alıştırır. Sonra bu tavırlar onun tabiati halîne gelir. Bundan sonra artık o insan iyi bir şey yaptığında kendisini zorlamaz; iyi yapmak, onun için bir kolay tercih olmuştur. İşte bu seviyeye çıkmış mü’minin ahlâkı, artık onun üniforması değil, onun kendi teni gibidir. Cibran’ın cümlesi, Efendi’nin yolundaki bu önemli hakikati bir kez daha gündeme getirir.

9. Tövenin Üç Mertebesi: Avam, Sufi ve Hakikat Ehli

Efendi Hazretleri sohbetinde tövenin (tevbenin) üç farklı mertebesini açıklar. Bu üçlü tasnîf, tasâvuüf klasıklerinde sıkça görülen bir anlayıştır ve Efendi bunu kendi deyişiyle şöyle özetler: “Avam günahları için töbe eder. Sufi töbe edenleri sevdiği için töbe eder. Hakikat ehlinin ise üzerine töbe elbisesi giydirilmiştir.” Bu üç mertebe, töbe kavramının ne kadar derin bir boyutu olduğunu gösterir.

Birinci mertebe: Avamın töbesi. Sıradan bir mü’min, işlediği bir günahın azabından korkarak ya da o günahı sonrasında kalbini râhatsız eden vicdânından kurtulmak için töbe eder. Bu töbenin motivasyonu tamamen kendi karııdır: cehennemden kurtulmak, vicdan azabından arınmak. Bu da değerli bir töbedir ve Allah tarafindan kabul edilir. Ancak bir sufinin bakış açısıyla bu, töbenin en alt mertebesidir. Çünkü bu töbede mü’min aslında kendi menfaatini gözetmektedir.

İkinci mertebe: Sufinin töbesi. Sufi de töbe eder, ama onun töbesinin sebebi farklıdır. Sufi, Allah’ın töbe edenleri sevdiğini bildiği için töbe eder. Yani onun gözü kendi menfaatinde değil, Allah’ın rızasındadır. Allah “Ben töbe edenleri severim” buyurduğu için, sufi Allah’ın sevdiği bir töbe edenler zümresinde olmak ister. Bu töbe, bir çeşit aşk töbesidir. Sufi, Allah’ın kalbine girmek için töbe kapısından girer. Bu makam, avamdan bir kat üsttedir.

Üçüncü mertebe: Hakikat ehlinin töbesi. Bu en yüksek makamdır ve Efendi Hazretleri çok önemli bir ifadede bulunur: “Hakikat ehline töbe elbisesi giydirilmiştir.” Yani o artık kendisi töbe etmez, onun üzerine zaten bir töbe hali giydirilmiştir. Her nefes alıp vermesi bir töbedir. Her adımı bir töbedir. Onun hayatı artık bir töbe hali olmuştur. Hakikat ehlinin töbesi, belli bir zamanda ve belli bir sebeple olmaz; onun bütün yaşamı Allah’a dönüşün bir ifadesidir. Efendi bu mertebenin tarifi ile bize töbenin ne kadar uzun bir yolculuk olduğunu göstermiş olur.

10. İmam-ı Azam’ın Oğlu’nun Metodolojisi: Ayet, Hadis, Asâb, İctihâd

Efendi Hazretleri sohbetinde, daha önce zikrettiğimiz enstrüman meselésiyle bağlantılı olarak İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’nin oğlundan nakledilen bir ilmî metodolojiyi uzun uzun anlatır. Bu metodoloji, bir meselenin nasıl çözüleceğine dair adim adım bir rehberdir. Efendi bu sıralamayı aynen aktarır: “İmam-ı Azam Hazretleri’nin oğlu bir mesele hakkında biz baktığımızda ayete bakarız diyor. Bulamazsak hadis-i şerife bakarız diye söylüyor. Bir rivayette bulamazsak asaba bakarız diye söylüyor.”

Bu üç adıma ek olarak bir dördüncü vardır: imamların ictihâdı. Efendi “Ondan sonra a meşrunu demiş, me meşrunu demiş demeyiz diyor. Biz deriz diyor. Bulamazsak bulalım.” diyerek seléfın içtihadına bağırsak toleransının da önemı vardır. Yani bir meselé çözüm arayışı, ayetten başlar, hadise iner, sonra sahâbenin tutumuna bakar, sonra imamların ictihâdlarını ele alır, hala bir çözüm bulunamazsa o zaman kendi ictihâdda bulunulur. Bu metodolojinin en güzel tarafı, insana her adımda bir kaynâğa dönmek ve o kaynaktan beslenmek sorumluluğu yakle emesidir.

Efendi Hazretleri bu metodolojiyi nitelendirirken ilginç bir ifade kullanır: “Bu yukarı mezopotamya din algılayışıdır.” Bu cümle, mezhebin büyük imamı İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin Kûfe’de yaşadığını ve yukarı Mezopotamya’nın ilim geleneklerinin bir devamı olduğunu hatırlatır. Efendi Hazretleri kendi silsilesini de bu coğrafyaya bağlar. Bu sözde, tarihî bir bilinçle birlikte Efendi’nin kendi geleneğinin köklerine duyduğu derin sevginin de bir ifadesi vardır.

Efendi bu metodolojiyi kendi tavrı için de bir ölçü olarak benimsediğini söyler: “Ben, ben kendim imamların ictihâdına da bakarım. Asaba bakarım, imamların ictihâdına da bakarım. Varsa bir şey, bir şey derim. Kendime derim en azından. Size demek zorunda değilim ama kendime derim.” Bu söz, Efendi’nin ilmî inceliğini en güzel şekilde ifade eder. O, önce kendi nefsine hitab eden bir kişidir; başkalarına dayatma yapmaz. Ama kendi nefsi için çok titiz bir muhâsebeci ve araştırıcıdır. Bu tavır, dinleyicilere de örnek olmaya yeter.

11. Hz. Musa’nın Kavmine Sığır Kesme Emri: Üç Derece İman

Efendi Hazretleri sohbetinin bir yerinde imanın derecelerini anlatmak için Kur’an-ı Kerîm’in Bakara Sûresi’nde geçen Hz. Musa ve kavminin sığır kesme kıssasını örnek verir. Kavme “Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor” dendiğinde, onlar önce alay ederek “Bizimle şaka mı yapıyorsun ya Musa?” derler. Birinci emirde reddederler. İkinci emirde bu kez “Bu hangi sığırdır? Bize bir açıklama getir” derler. Musa aleyhisselam onlara sığırın sarı, belli özelliklerde olduğunu söyler. Üçüncü açıklamadan sonra ise “Kim sana inandı ya Musa?” derler ve az daha inanmayacaklardır.

Efendi Hazretleri bu kıssa üzerinden çok önemli bir soruya cevap verir: “Bu üç derece iman açısından farklı mıdır? Evet. Bu üç derecenin arasındaki fark ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn.” Bu üç derece, tasâvuüf klasıklerinde çok önemli bir yere sahiptir. İlme’l-yakîn, bir şeyi ilim vasıtasıyla bilmektir. Ayne’l-yakîn, onu gözle görmektir. Hakka’l-yakîn ise onu yaşamak, onun içinde yok olmaktır.

Hz. Musa’nın kavminin birinci mertebede kalmış oldukları açıktır. Onlar “Allah bir sığır kesmenizi emrediyor” dendiğinde önlerinde gördükleri ilk sığırı kessalerdi, “has ehli” olmuş olurlardı. Efendi bu noktayı çok net bir dille ifade eder: “Has ehli işte öyle sebep alır. Cenab-ı Hak bir sığır kesin dediğinde ilk gözünün gördüğü sığırı keser. Sığır sarı mı olacak, beyaz mı olacak, yeşil mi olacak, bembeyaz mı olacak bana bakmaz. İmanın kemân noktasıdır.” Yani imanın kemalı, soru sormadan, hüçréye kapanıp araştırmadan, emredileni hemen uygulamaktir.

Bu tarif bize bugünün mü’minin halıni de gösterir. Bugünün insanı kendisine “namaz kıl” dendiğinde “namaz ne zaman farz oldu? ben iman ettim ama namaz kılmasam olur mu?” diye sormaktadir. Efendi bu tavır ile kıssadaki Yahudilerin tavrı arasında bir bağlantı kurar: “Bana derler hocam ben iman ettim bak yani ben Müslümanım. İşte şu ibadeti yapamıyorum. Olur mu?” Bu sorular, imanın kemalına erişmemiş bir insanın sorularıdır. Kemalına erişmiş bir iman, emri duyduğu an uygulamaya başlar; sormaz, araştırmaz, hüçréye kapanmaz. Efendi’nin bu kıssa üzerinden verdiği ders, tamım mü’minler için bir aynadır.

12. Tekvîr Sûresi 29: “Dilemedikçe Dileyemezsiniz” – Cebriye’ye Cevap

Sohbetin merkez sorularindan biri, iki hafta önceki sohbette dile getirilen bir iddia idi. Bir dinleyici, Efendi Hazretleri’ne Tekvîr Sûresi’nin 29. ayetini hatırlatıp şöyle diyordu: “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” Bu ayete dayanarak, başka bir mü’min ona şu itirazı getirmişti: “Sen Mustafa Özbağ diye birini takîp ediyorsun, ama aslında bu senin kendi dilemen değildir; Allah bunu senin için dileyip sana giydirmiştir. Yani sen bir makine kul gibisin.” Efendi bu iddiayı Cebriye ekolunun temel yanlışı olarak teşhis eder.

Cebriye, insanın hiçbir hürriyetinin olmadığını, her şeyin Allah tarafından zorla taktîr edildiğini savunan bir mezheptir. Onlara göre insan, rüzgarda savrulan bir yaprak gibidir. İster iyi yapsın, ister kötü yapsın, bu onun elinde değildir; Allah neyi diler o olur. Efendi Hazretleri bu anlayışı kesin bir dille reddeder. Ona göre Cebriye’nin hatası şudur: Allah’ın bizde “dileme duygusunu yaratmasını” gormememektır. Yani Allah bizde bir dileme kabiliyeti yaratmıştır; bu kabiliyet üzerinden biz kendi hesabımıza dilediklerimizi dileriz.

Efendi’nin Cebriye’ye verdiği cevap çok zariftir. O, önce Tekvîr Sûresi’nin bütün olarak bir kenarında durduğunu kabul eder: “Fakat o âlemlerin Rabbi dilemeden siz dileyemezsiniz. Eğer O dilemeseydi ve dileyip de sizin gözünüzün önüne bunu sermeseydi, siz dosdoğru olmayı dilemeyecektiniz.” Yani Efendi ayeti bütün olarak alınca, ondan çıkacak mânânın Cebriye’nin iddia ettiği gibi olmadığını gösterir. Allah bizde bu dilemeyi yaratmasaydı, biz hiç dileyemezdik; ama Allah bizde bu dilemeyi yaratmış ve sonra da bizi o dilemede hur bırakmıştır. İşte bu inceliği Cebriye anlayamaz.

Efendi Hazretleri bu izahın sonunda tüm Cebriye ehline karşı bir meydan okuma gibi söyler: “Alın cebriyeciler koyun koltuğunuzun altına açın açın okuyun. Bu tefsiri de sakının tefsîr kitabına.” Yani Efendi bu izahı, bir kez daha Cebriye’nin iddialarına karşı sufi-Hanefî yolundan gelen bir cevabın şahitliği olarak ortaya koyar. Allah bize iradeyi ve istemeyi nasip etmiştir; biz kendi isteyişimizin sorumlusuyuz. Aynı şekilde Allah’ın bize bahsettiği bu isteyiş yeteneği, bizi bir makine-kul seviyesine indirmez, aksine bizi Allah’ın halifesi mertebesine çıkarır.

13. Tekvîr Sûresi’nin Sufi Tefsiri: Kıyamet Her An Sende Kopar

Efendi Hazretleri sohbetin en dramatik kısmını Tekvîr Sûresi’nin başında yer alan kiyamet sahnesinin kendine has bir tefsiriyle açar. Sûre klasik tefsirde kıyametin zahirî alametlerini anlatır: “Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar saçılıp döküldüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman, kıyılmaz mallar bırakıldığı zaman, vahşi hayvanlar toplandığı zaman, denizler ateşlendiği zaman.” Ancak Efendi burada durup dinleyicisine çok önemli bir uyarı yapar: “Bu tekvîr sûresini herkesin anladığı yerden anlamıyorum. Hakkınızı helâl edin.”

Efendi’nin tefsirine göre bu ayetler sadece dunyanın son gününü değil, insanın kendi iç dunyasındaki kıyameti de anlatır. “Güneşin dürüldüğü an senin ruhunun dürüldüğü andır. Buradaki güneşten kasıt senin ruhundur. Güneşin dürülmesi seni sen yapan ruhunun derdest edilip kendi makamına ve mekanına götürülüşüdür.” Efendi’nin bu batınî tefsirine göre insanın ruhu onun kendi güneşidir, onun benliğinin merkezidir. Bir gün o ruh geri çekilecek, kendi makâmına dönecek, insan fenâ’ya erecektir. İşte bu, hakikat yolcusunun her gün yaşadığı bir kıyamettir.

Sonrasında her bir ayeti aynı batınî çerçeveye oturtur Efendi Hazretleri. Yıldızların saçılıp dökülmesi ruhun etrafındaki aklın, düşüncenin, mantığın saçılmasıdır. Dağların yürütülmesi kalbin, ciğerin, midenin toz duman oluşudur. Denizlerin ateşlenmesi insanın %70’i su olan bedeninin yanmasıdır. Diri diri gömülen kız çocukları ise insanın diri diri gömdüğü duygularıdır, aşıklıklarıdır, bakir sevdalarıdır. Efendi şöyle buyurur: “Sen duygularını gömdün diri diri. Sen sevdanı gömdün diri diri. Sen bakir sevdanı kirlettin. Sen öylesine zalimsin. Sen öylesine hainsin.” Bu tefsir, klasik tefsir kitaplarında pek rastlanmayan, Efendi’nin batınî ilminden süzdüğü bir boyuttur.

Efendi Hazretleri bu tefsirin sonunda en önemli mesajını verir: “Sen bunu her an yaşamak zorundasın. Ve kıyamet her an kopar. Her an ve kıyamet devâmlıdır. Bu burada yaşanıyor bu. Bu bu anda tecelli ediyor. Sen bunu öbür kıyamet gününe bekleme.” Yani kıyamet, uzaktaki bir gelecek günün meselési değildir, her an tecelli eden bir haldir. Sufinin görevi her gün bu kıyameti yaşamak, Tekvîr Sûresi’nin tefsîrini kendi ruhunda sınamaktır. Efendi Hazretleri bu sert ancak muhteşem tefsiri dinleyiciye tavsîye eder: “Tekvîr sûresini bilmeniz gerekir. Bilir bizim sufi kardeşler birisinin dilinden. Okursanız, takip ederseniz, tekvîr sûresini bilmeniz gerekir.”

Hitâm-ı Misk: “Kim Dost-Doğru Olmak İstemez?”

Sohbetinin sonunda Efendi Hazretleri, Tekvîr Sûresi’nin o büyük kiyamet sahnesinden sonra gelen ayete dikkat çeker: “İçinizden dos-doğru olmak isteyenler için.” Bu ayet, tüm bu dehseştli sahnenin sonunda Allah’ın kuluna yaptığı bir çağırıdır. Kim bu sahneyi gördükten sonra dost-doğru olmak istemez? Cehennemi gördükten, cennetin yaklaştırıldığını gördükten, amel defterinin açıldığını gördükten sonra, kim kendi yoluna dönmek istemez?

Efendi Hazretleri bu ayetin ve ondan hemen sonra gelen “Allah alemlerin Rabbi’yi dilemeden siz dileyemezsiniz” ayetinin birlikte okunması gerektiğini vurgular. Çünkü bu iki ayet birlikte okununca ortaya çıkan mânâ şudur: Sen bu dost-doğru olmak dileğini dileyebiliyorsan, bu Allah’ın sana o dilemeyi nasîp etmesinden dolayıdır. Yoksa sen kendi başına bu dileği dileyecek kudrete sahip değilsin. Ama Allah bunu sana bahşetmiş olduğu için şimdi sen dos-doğru olmak isteyebiliyorsun.

Efendi bu sohbetini bir teslimiyet nüktesi ile kapatır: “Bu dileme bu dilemedir.” Yani bizim dos-doğru olmak istememiz, aslında Allah’ın bize lutfu ile kendi iradesinin bizde tecelli etmesidir. Hürriyetimiz vardır, ama bu hürriyet bile Allah’ın bir bahşişidir. Cebriye’nin hatası, bu inceliği görmemesidir; onlar sanki Allah bize hiç bir hürriyet vermemiş gibi işerlerdir. Hanefî’nin ve tasavvuf ehlinin güzelliği ise bu ikisini bir arada tutabilmesidir: Allah bize hürriyet vermiştir, ama bu hürriyet bile O’ndandır.

26 Ocak 2013 tarihli bu Karabaş-ı Velî Tekkesi sohbeti, Efendi Mustafa Özbağ Hazretleri’nin sufi-Hanefî yolunun inceliklerini ortaya koyduğu önemli bir konuşmadır. Halil Cibran’dan Hz. Peygamber’in sünnetine, Cebriye’den Hz. Musa’nın kavmine, İmam-ı Azam’ın metodolojisinden Tekvîr Sûresi’nin batınî tefsirine kadar çok geniş bir sahayı kat eden bu sohbet, bir saadet sırrının peşindeki her mü’min için pek kıymetli bir rehberdir. Efendi Hazretleri’nin son şu sözü bir veda mahiyetindedir: “Sana tekrar teşekkür ediyorum. Soruların devamını haftaya bakalım. Sen yine sorularını alda. Destur.” Haftaya yeniden bu meclise dönülmesi nasib olmak üzere…

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Nefs, Kalb, Halife, Muhabbet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı