Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri’nin Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde 19 Ocak 2013 tarihinde icrâ buyurduğu sohbet-i şerîfin tez kalitesinde tam metin şerhi. Bu sohbette İslâm ekonomik sisteminin kapitalizm ve komünizme karşı durumundan işçinin günlük ücret alma prensibine; borsanın ve kağıt paranın gerçek hakîkatından trafiği tutan kimsenin Allah ve melek laneti ile karşılaşmasına; rabıtanın havas ehline has oluşundan beş şeyde acele buyuran hadise; faizin taksitle altın-gümüş alışverişinde tecelli etmesinden Hz. Mevlânâ’nın güneş beytinin tefsirine; düşüncenin kalbinde zikrullahın yarattığı nurâniyete kadar Efendi Hazretleri’nin bütün mesajları kısaltma yapılmadan aktarılmıştır.
1. İslâm Ekonomik Sistemi: Paradan Para Değil, Üreterek Para
Efendi Hazretleri sohbetinin başında büyük bir ciddiyetle İslâm’ın ekonomik sistemini tarif eder ve onu bugünün yaygın iki ekonomik sistemiyle, kapitalizm ve komünizm ile, çok net bir şekilde kıyaslar. Ona göre İslâm ekonomik sistemi tek bir temel üzerine kurulmuştur: üreterek kazanmak. Efendi bu ilk önermeyi şöyle net ifade eder: “İslâm ekonomik sistemde paradan para kazanmayı övdürmez. İslâm ekonomik sistemde üreterekten para kazanmayı övdürür.” Bu tek cümle, aslında onun önümüzdeki sohbetinin bütün dayanaklarını içinde barındırır.
İşte bu açıdan bakılınca kapitalizm için şöyle buyurur: “Kapitalist sistem paradan para kazanmayı övdürür. Üretimi önçalışma olarak koymaz. Paradan para kazanacak ve tükettirecekler. Bu şekilde sömürür.” Yani kapitalizmde üretim değil, tuketimin körüklenmesi ve paranın para doğurması üzerine kurulmuş bir sistem vardır. Komünizm için ise: “Komünist sistem ise işçinin üzerinden işçiyi sömürerekten ekonomisini ayakta tutar.” Her iki sistemi de Efendi Hazretleri topyekün reddeder ve tek bir cümle ile hatırlatır: “İslâm her kesimde reddeder.”
Efendi’nin kapitalizm eleştirisinin ana noktası faiz ve kağıt oyunudur. O şöyle der: “İslâm ne paradan para kazanmayı kabul eder, paradan para kazanmak faizdir, değişik kağıt oyunları. Üç kağıttır yani. Üç kağıttan başka bir şey değil.” Bu küçük düşürücü ifade, bugünün tum finansal sisteminin Efendi tarafından nasıl bir çeşit hilebazlık ve kağıt oyun olarak görüldüğünü net bir şekilde ortaya koyar. Komünizm için de aynı keskin bir eleştiride bulunur: işçinin sömürülmesi kabul edilemez.
Efendi’nin burada dile getirdiği bakış açısı, bir tasavvuf şeyhinin klasik rolünün çok ötesine geçmektedir. O, sadece bir ruhanî halî paylaşmayı değil, aynı zamanda Toplumsal bir düzen önermesini de kendisine vazife kabul etmiştir. Bu tavrı, Efendi Hazretleri’ni bir tasavvufi hocadan ibaret olarak görmenin eksik olacağını gösterir; o hem bir mürşid hem de bir İslâm iktisâtçısıdır. Sohbetinde ekonomik meseleleri bu kadar tîz bir dille ele alması, onun bu iki rolü birlikte yürütme gayretinin açık bir delilidir.
2. Gündük Ücret: İşçinin Alın Teri Kurumadan Ödemek
Efendi Hazretleri’nin İslâm ekonomik sisteminin en temel özelliklerinden biri olarak tanıttığı ilke, günlük ücret ilkesidir. “İslâm’da gündüköyümü yaparız. Her gün adamın parasını veririz. İşçinin alın teri kurumadan onun ücretini ödemek gerekir.” Bu ilke Hz. Peygamber’in meşhur hadisi üzerine inşa edilmiştir ve İslâm iş hukukunun temelini teşkil eder. Efendi bu hadisten bir ekonomik dayatmayı çıkarır: iki hafta, bir ay, iki ay birikim yaptırılan maaş sistemi, kapitalist ve komünist sistemin kendi icadıdır.
Peki neden her gün ödenme ınırıldır Efendi Hazretleri’ne göre? Çünkü bu uygulama işçinin parasını yönlendirme gücünü işverenden alır. Efendi bu noktayı açarak şöyle buyurur: “Her gün işçiye para verirseniz onun parasını yönlendiremezsiniz. Adam günlük kaç para? 20 lira. Her gün 20 lirasını alıyor ya, o her gün 20 lirasını harcayacak. Her gün 20 lirasını harcayacak olan insan büyük alışveriş merkezlerine gitmez. 20 lirasını harcayan kimse bankaya gitmez.” Bu uygulama işçiyi kapitalist sistemin ibadethaneleri olarak Efendi’nin tanımladığı büyük AVM’lerden ve bankalardan korumak demektir.
Bu günlük ödeme sistemi aslında mahalle ekonomisini canlı tutan bir sistemdir. Efendi bu noktayı ustaca işler: “O her gün günlük ihtiyacını günlük alır. Günlük ihtiyacını alması için onun mahallesindeki bakkala çakçı almak kete oraya gitmesi gerekir.” Yani günlük ücret alan bir işçi kendi komşusundan alışveriş yapar, mahallenin bakkalına, manavına, kasabına gelir, bu şekilde mahallenin küçük esnafı ayakta kalır. Bir başka açıdan bakıldığında, parayı bankaya yatırmanın ve oradan harcamanın mahalle ekonomisini çökerten bir sistem olduğu açıkça ortaya çıkar.
Efendi Hazretleri kapitalist sistemin tam aksi bir tavrıyla bu ilkeyi sürdürür. O “Kapitalist sistem üçkağıtçı sistemidir. Senin maaşını bir seferde verir ve bankaya yatıp dalar. Ve sen banka kartınla mahalledeki marketten alamazsın. Mahalledeki manavdan, oradaki küçük esnaftan alışveriş edemezsin.” der. Bu sözler, kapitalizmin ne şekilde küçük esnafı yok ettiğinin ve bir buçuk bucür büyük zincir market sisteminin işleyişini ortaya koyar. Efendi bu tespit ile bir anlamda bugünün içinden geçtiğimiz büyük dönüşümün arıksanî birçok yönünü aktarmaktadır.
3. Borsa ve Kağıt Para: Alninın Teri Üzerine Kurulmuş Hayat
Efendi Hazretleri İslâm ekonomik sistemini dile getirirken en sert eleştirilerini borsaya ayırır. O açıklar: “Bu noktada kapitalist sistemi komple ben reddettiğimden dolayı borsasını da reddediyorum. Zannetmeyin ki borsada reâldir bu işler. Hiçbirisi de reâl değildir.” Efendi borsanın işleyişini somut bir örnek ile açıklar: 5 trilyonluk iş yapan bir işletme faturasını 10 trilyonluk gösterir, sermayesini arttırır, kağıdını borsaya koyar, herkes kağıdını alıp kâr bekler. Oysa o işletmenin arkasında hiçbir şey yoktur.
Efendi Hazretleri borsanın mâhiyetini kısaca şöyle özetler: “Bir gün gelecek de, şirket kâr edecek de, kağıttan para toplayacak da, olacak da, olacak da, cak da, cak da. Aldatmacadan başka hiçbir şey değil.” Yani borsa tamamen beklenti üzerinde yürüyen, gerceklikle bağı olmayan bir sistemdir. Efendi bu noktada dinleyicilerine bir alternatif önerir ve bu öneri tamamen İslâm’ın temel iktisâtî ilkesi olan üretim üzerine kurulmuştur: “Alnınızın teriyle çalışın. Topuçlamanın. Toplayın. 3-5 kişi toplanın. Helal bir günah ortak olun. Alnınızın teriyle ticaret yapın. Kendiniz yapın.”
Kağıt paranın gerçek mâhiyeti de Efendi Hazretleri’nin bu başlıkta altını çizdiği önemli noktalardan biridir. Efendi şöyle buyurur: “Kapitalist sistem senin elindeki metayı alır, sana kağıdı verir. Ne var cebinde? Kağıt. Hiçbir hükmü yok. Ne var cebinde? Mal. Hükmü var. Ne var cebinde? Altın. Hükmü var. Ne var elinde? Toprak. Hükmü var. Ne var elinde? Kağıt. Hiçbir hükmü yok. Kağıdın kilosu kaç para? 3 kuruş.” Bu söz kağıt para sisteminin ne kadar temelsiz olduğunu açık bir şekilde ifade eder.
Efendi Hazretleri bu noktada dinleyicilerine somut öneriler verir. “Yatırım mı yaptınız? Gidin toprak alın. Gidin arsa alın. Gidin arazî alın. Gidin zeytinlik alın. Sizden para istemez, pul istemez, faiz istemez. Hiçbir şey istemez. Elinizde paranız mı var? Gidin mal alın. Ticaretinizi artırın. Elinizde hiçbir şey bilmiyorsanız git oradan iki kilo altın koy.” Bu sözler Efendi’nin dinleyicilerine verdiği bir yatırım rehberi mahiyetindedir. Toprak, arsa, ticaret malı ve altın – bu üçü Efendi Hazretleri’nin mü’minlere tavsiye ettiği güvenli yatırım araçlarıdır. Bunların her biri hakîkî bir değer taşır, kağıdın boşluğu yerine.
4. Trafiği Tutan Kimseye Allah ve Melek Laneti
Efendi Hazretleri sohbetinin bir yerinde bir hadis-i şerife dikkat çeker ve bu hadisten önemli bir pratik sonuca ulaşır. “İnsanların gelip geçeceği yerleri işgal edenlere Allah ve melekler lanet ederler.” Bu hadis bugünün şehir hayatını pek net bir şekilde değerlendirmeyi sağlar. Efendi Hazretleri bunu şöyle salük verir: “Park yapılmaması gereken yere park eden Allah ve meleklerin lanetine uğrar. İnsanları vahasız edecek şekilde arabasını park edenler – çocuğun hastalık, ambülansı, normal yollarda gelip geçecek insanların yollarını işgal edenler, Allah ve melekler lanet eder.”
Bu basit gibi görünen hadisten Efendi Hazretleri çok önemli bir ders çıkarır. Sadece fiziki olarak bir yolu tiğmayan bir tavır, kullar için Allah ve melek lanetini üzerine çeken bir tutumdur. Çünkü bir insanın arabasını yanlış bir yere park etmesi, sadece bir trafik ihlali olmakla kalmaz; bu tavır, belki hasta bir çocuğun hastaneye yetişmesini geciktirecek, belki bir yangın ekibinin müdahalesini engelleyecektir. Bu yonden bakıldığında “basit” bir ihlal, aslında büyük bir masîyettir.
Efendi Hazretleri’nin bu meseleyi özellikle gündeme getirmesi, sohbetin çerçevesi içinde önemli bir yer tutar. Bugünün mü’mini oruc tutmakta, namaz kılmakta titiz davranırken, trafikte başka insanların hakkına tecavüz etmeyi hafife alabilir. Oysa bir hadis açıkça bu tür bir tavırla Allah ve melek lanetinin geldiğini bildirmektedir. Efendi Hazretleri, mü’minin hayatının her anında nezaketli, başkasının hakkını gözeten, zararsız bir hayat sürmesi gerektiğini bu örnek ile anlatır.
Bu noktada Efendi’nin kullanıcısı olduğu yaklaşım da dîkkate değer. O, hadise dayanarak konuşur ve “Normal yollarda gelip geçecek insanların yollarını işgal edenler, Allah ve melekler lanet eder hadise.” diyerek kaynağını aynen zikreder. Efendi bir hadisi nakil ettikten sonra onun pratik sonuçlarını açmak isterken, ihtiyat ile davranır ve dinleyicisine bu hadisi kendi hayatlarına bir ayna olarak tutmayı tavsiye eder. Bu, Efendi Hazretleri’nin klasik bir sohbet-i şerîf üslûbunun güzel bir örneğidir.
5. Bilinçaltı Değil Bilinç: Efendi’nin Psikoloji Eleştirisi
Sohbetin bir yerinde bir dinleyici Efendi Hazretleri’ne şu soruyu yöneltir: “Bilinçaltımızı nasıl geliştirebiliriz?” Bu soru, bugünün modern psikolojisinin tam merkezinde yer alan bir sorudur. Ancak Efendi Hazretleri bu soruya son derece ilginç bir cevap verir: “Bu normalde son dönem psikolojide bu bilinçaltınızı meselesi çok fazla. Bilinçaltınızı geliştirmek için uğraşmayın. Bilincinizi geliştirmeye çalışın. Bilinçaltınızda ne işiniz var? Bilincinizi geliştirmeye çalışın.” Bu sade ancak çarpıcı cevap, modern psikolojinin büyük bir yanılgısına dikkat çeker.
Efendi Hazretleri’nin bu cevabı şunu ima eder: Bilinçaltı kavramı günümüz psikolojisinde neredeyse mistik bir bölge olarak tasvir edilir, insanın bütün dertlerinin ve tutumlarının oraya işlenmiş olduğu bir derinlik olarak kabul edilir. Ancak gelenekî İslâmî psikoloji, yani tasavvuf nefis eğitimi, bilinçaltıyla değil, bizzat bilinç ve ruhla ilgilenir. Nefsi eğitmek, onun içindeki bilinç boyutunu geliştirmek, onu nurlara kavuşturmak. Bunların hiçbiri “bilinçaltı” kavramıyla yapılmıyor, bizzat bilincin kendisiyle yapılıyor.
Bu sohbetin çerçevesinde Efendi Hazretleri, bütün modern psikolojik araçlara karşı bir alternatif ortaya koymuş; bu alternatif tasavvufun klasik aracı olan zikrullâhdır. Efendi’ye göre bilincin geliştirilmesi, zikir ile olur. Nefsin temizliği, zikir ile olur. Sohbetin ilerleyen kısımlarında Efendi Hazretleri bu noktaya dönecek ve zikrullâhın düşünceye nasıl bir nurâniyet kazandırdığını uzun uzun anlatacaktır. Şimdilik bu mevkiîde Efendi’nin verdiği cevap, modern psikolojinin bir yanılgısına karşı bir sufi uyanışını temsil eder.
Efendi Hazretleri bilinçaltı yerine “bilinç geliştirme”yi tavsiye ederken, aslında dinleyicisini sufi yolunun dinamiklerine yönlendirmiş olur. “Bilincinizi geliştirmeye çalışın” denildiğinde, bu çağının verdiği mesâj yalnızca düşünceyi keskinleştirmekten ibaret değildir; bu aslen tasavvuf yolundaki büyük bir çağrıdır. İnsanın bilinci geliştiğinde, o zaman nefsin heva ve hevesleri yavaş yavaş geriler, kalbine inen ilhamlar artar, hayatı mü’mince bir şuur ile yürütmeye başlar. Efendi’nin bu kısa cevabı, aslında büyük bir programın özetidir.
6. Rabıtanın Havas Ehline Has Oluşu: “Yanlış Yaydılar”
Efendi Hazretleri’ne bir dinleyici üç büyük mürşid-i kâmilden birisinin rabıta yoluyla mürîd olduğu halde mürşidine ulaştığını, hatta bir soru sorup mukalleme ettiğini naklederek “Mürîde bu denli büyük feyiz kapısını nasıl açabiliriz?” diye bir soru yöneltir. Bu soruya Efendi Hazretleri’nin cevabı son derece dikkat verici: “Rabıta ehline caizdir. Ehli olmayana rabıta küfürdür.”
Efendi Hazretleri bu ince ayrımı şöyle açıklar: “Bunu ayağa düşürdüler. Daha hiçbir yol yoldan bilmeyen, hiçbir şey bilmeyen bir kimse hemen ders alır almaz rabıtayı yapıştırıp bulabilirler. Yanlış öğrettiler, yanlış tavsiye ettiler. Yanlış yolda kullandılar. Belli bir hale gelen mürîde rabıta gerekli.” Efendi’ye göre rabıta, tasavvuf yolunda ileri bir merhaleye gelmiş mürîd için fevkalade bir araçtır; ancak başlangıcında olan bir kimseye bunu öğretmek, onu tasavvuf yolundan uzaklaştıran bir hatadır.
Efendi Hazretleri rabıtanın başlangıçta ki tavsiye ediliş biçimlerini de eleştirir: “Hemen anında ders alan bir kimseye şeyhinin iki gözünü iki kaşının ortasına sen de rabıtanı yap böyle kur. Veya şeyhinin kalbine kalbini rabde, rabıtanı böyle kur demek tasavvuf yolunu tam anlamıyla bilmeyen, idrak etmeyenler için uygun bir yol değil.” Efendi bu ıddaıyı ciddi bir ilmî mesned ile destekler: eski sufi kitaplarında rabıtanın önemi kabul edilir, ancak bu belli bir ehline hasıdır.
Efendi Hazretleri rabıtanın meselesinde dengeli bir tavrını şöyle ortaya koyar: “Tabi eski sufi kitaplarında bu tip sözler muhakkak vardı. Muhakkak rabıta bir sufinin yetişmesi için önemli bir yoldu. Bunu reddetmek mümkün değil. Ama bunu böyle husûsîlikten çıkarıp genele yaymak ve herkese ders alır almaz iki kaşının arasına rabıta etmemek çok makûl değil.” Yani Efendi rabıtayı tamamen reddetmez, ancak onun yaygınlaştırılmasını ve ehli olmayanlara dayatılmasını sert bir şekilde reddeder.
7. Beş Şeyde Acele Hadisi: Efendi’nin Nefsine Sorusu
Efendi Hazretleri’ne bir dinleyici namaz hakkında bir soru yöneltir: “Bir insanın namazı ezan okunduktan hemen sonra tek başına kılması mı yoksa aradan bir saat veya bir saat 20 dakika sonra cemaat kılması mı daha iyi olur?” Bu soruyu duyan Efendi Hazretleri hemen meseleye girer ve çok önemli bir hadise dikkat çeker: “Beş şeyde acele ediniz: namazı kılmakta, hayır-hasenât işlemekte, borcu ödemekte, ölüyü gömmekte, günah işlediğinizde töbe etmekte.”
Bu hadis ilk bakışta basit bir davranış çercüvesi gibi görünebilir ancak aslında büyük bir tasavvufî dersini barindirir. Hz. Peygamber mü’mine beş meselede acele etmeyi tavsiye etmiştir. Namazı kılmakta acele, zira erken kılınan namazın bir bâreketi var, gecikmeyi sürüklendiğinde başka biçim güçlükler insanın üzerine gelebilir. Hayır işlemekte acele, zira geciktiğinde fikir değişebilir. Borcu ödemekte acele, zira borç bir bağırısız iken en çok endişe eden şeydir ve insanın huzurunu kaçırır.
Ölüyü gömmekte acele, zira bu mü’minin öleye son ibadetidir ve geciktirilmesinde fikri bir sebep yoktur. Son olarak günah işlediğinde töbe etmekte acele, zira töbe bir bâki kârı olmayan günaha dönüşüm aaçıdır. Efendi Hazretleri bu beş maddeyi naklederken, aslında mü’minin bütün hayatının bir “acele” ile yürütülmesi gerektiğini ima eder. Bugünkü kötülükü bugün bürak, yarını bekleme; bugünkü hayrı bugün yap, yarına bırakma – bu, mü’min oluşun bir özelliğidir.
Efendi Hazretleri kendi imanının gücünü gösteren bir açıklıkla şu sözü söyler: “Ben namazı geç kurdum. İçimde bisiklet oluşuyor.” Bu ciddi bir itiraftir: Efendi Hazretleri bir namazı biraz gecikerek kıldığında içi huzursuz oluyor, içinde bir “bisiklet” (rahatsızlık) oluşuyor. Bu tavsiye, mü’minin ibadete karşı ne kadar hassas olduğunu gösterir. Efendi Hazretleri bu dereceye erişmiş bir kişi olarak, dinleyicilerine “ben namazımı hiç gecikmeden kılarım, ancak geciktiğim anda içim rahatsız olur” diye bir itirafta bulunmuş oluyor.
8. Faiz: Taksitle Altın-Gümüş Alışverişi ve Abdullah bin Ömer Hadisi
Sohbetin en uzun kısmı faiz meselesine ayrılmıştır. Efendi Hazretleri’ne bir dinleyici şu soruyu yöneltir: “Faiz. Peygamber Efendimizin bir hadis-i şerifinde taksitle altın ve gümüş almanın faiz olduğu, doğru mudur?” Efendi kısa ve net bir şekilde cevap verir: “Evet. Altın ve gümüş, taksitle alınıp satılmaz, faiz.” Ardından bu meselenin kaynaklarına iner. Altın parayla, parayı altınla, bir para birimini başka bir para birimiyle, gümüşü altınla, altını gümüşle – bunların hepsinde nakit olması gerekir.
Efendi Hazretleri bu ilkenin ne kadar önemli olduğunu göstermek için Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (ra)’ın bir rivayetini aktarır: “Hz. Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bunu o kadar çok önemli görmüş ki, Hz. Ömer Efendimizin oğlu Abdullah diyor ki, adam duvardan atlasa sen de atlayacaksın, yanından ayrılmayacaksın yani hiç. Şu olmayacak yani, altın, abi ben aldım senden, parasını verecek, evden alayım geleyim, olmaz. Yandaki dükkandan alayım, olmaz.” Yani Abdullah bin Ömer bu emri o kadar ciddi tutmuş ki, altın alışverişinde karşı tarafın duvardan atlamasına kadar onu takip etmeyi tavsiye etmiş.
Efendi Hazretleri bu ilkenin bugünün ekonomik hayatına yönelik sonuçlarını çok ciddi bir şekilde ele alır. “Borçlanma hukukunda ne ile borçlandıysa onunla. TL’yi dolara çevirmek, doları TL’ye çevirmek, altını gümüşe çevirmek, gümüşü altına çevirmek faiz. Ne ile alışveriş ettiysen onunla ödenecek. Onu dolara çevirdiğin an faiz oldu.” Bu ilke, kredi kartı kullanımına kadar uzatılır. Efendi, kaç lira harcadıysan o kadar ödersen kredi kartı kullanımının faiz olmadığını, ancak eğer harcadığından daha fazla ödüyorsan bunun faiz olduğunu net bir şekilde belirtir.
Efendi Hazretleri bu noktada ilahiyat takimlarının, hatta Diyanet’in kendi tavrını eleştirir: “Bunu itiraz ediyorlar, buna diyanet de itiraz ediyor. Koltuğun altına aldım, götürdüm dediler. Dedim nasıl fetva veriyorsun? Meydanda – isim zikretmeyeceğim – Hamdi Döndüren’e telefonu açtılar. O da olmazdı. Diyaneti tuttum. Dedim bu kitap yalan söylüyor o zaman. Bu hadisleri ne yapacaksınız? Hazreti Peygamberin bu uygulamalarını ne yapacaksınız? Ses yok. Ses yok.” Bu ifadeler Efendi’nin faiz meselesindeki ilmî tutumunun ne kadar kararlı olduğunu gösterir; o, kendi referanslarına net bir şekilde sadakat gösterir ve modern ilahiyat takımlarının hafife aldığı klasik kaynaklara sıkıca tutunur.
9. Kapitalizmin Dayatması: Banka Sistemine Mecbur Bırakma
Efendi Hazretleri sohbetinde bugünün mü’mininin içinde bulduğu çevrenin ne kadar zor bir çevre olduğunu anlatır. Ona göre kapitalist sistem mü’mini banka sistemine sokma konusunda resmen dayatır. “Sistem bizi bu noktaya götürüyor bile. On tane işçin olunca maaşlarını bankaya yatıracaksın. Herkes gidiyor bankadan. Banka kartından alıyor. Sistem seni zorluyor. İllakî bankaya sokacak seni. İllakî bankadan geçirecek. Beş liradan fazla bir fatura oldu mu bunu resmileştireceğim. Bankadan yatıracağım.”
Efendi Hazretleri kendi başından bir olay anlatır ki bu olay bugünün mü’mininin içinde bulunduğu çıkmaza bir örnek teşkil eder. Yunanistan’dan bir Rum komşusu Efendi’nin dükkanına gelir, euro cinsinden bir alışveriş yapar. Onun Rum oluşu Efendi’yi çok etkiler. Çünkü Efendi daha önce Bulgaristan’da para göndermesi lazım olan bir kimseye emanetini verirken, Mehmet isimli bir Bulgar Türk’ü parayı gönderemeyeceğini söylemiş, sonra aynı emanet Simon isimli bir Rum tarafından güvenli bir şekilde gönderilmiş. Efendi bu hikayeyi acı bir istirahatle anlatır: “Bulgaristan’daki bir Mehmet gönderemezken, Simon gönderdi. Adı Simon. Acı şeyler. Allah bizi affetsin.”
Bu hikayenin arkasındaki ders şudur: bizim dışarıdan küçük gördüğümüz insanlar (Rumlar, Bulgarlar vb.) bazı konularda bizden daha güvenilir olabilir; ve bizim kendi kardeşlerimiz, bizim kendi Mehmetlerimiz, bizi utandıracak bir şekilde davranabilir. Efendi Hazretleri bu hikaye üzerinden dinleyicisine büyük bir ders verir: biz, İslâm’ın hizmetkarları olmaya iddia eden bir ümmet olarak, temel güven konularında başkalarının gerisinde kalmamalıyız. Aksi takdirde bizim tavrımız, bizzat İslâm’ın imajına zarar verir.
Efendi’nin daha büyük dersi, kapitalist sistemin bizi bankaya mecbur etmesinin iyi bir şey olmadığı gerçeğidir. Mü’min kendi emanetini yönetmek konusunda özgür olmak ister; ancak bugünün sisteminde bu artık mümkün değil. Herkes bankaya gitmek zorunda, her fatura bankadan ödenmek zorunda, her maaş bankaya yatırılmak zorunda. Bu durum, Efendi Hazretleri’nin daha önce zikrettiği “Mahalledeki bakkaldan alışveriş etmek” idealinin tam tersi bir durumdur. Efendi bu çelişkiyi tespit eder ama çözüm olarak da mü’minin kendi kararlı tavrını sürdürmesini, sistemin dayatmalarına karşı mümkün olduğu kadar direnmesini tavsiye eder.
10. Baba-Oğul Borç Meselesi ve Güneydoğu Kan Davası
Sohbetin bir yerinde bir dinleyici kendi ailesinden bir meseléyi Efendi Hazretleri’ne soruyor: "Biz iki erkek kardeşiz. İkimiz de evliyiz. Eşlerimizle birlikte çalışıp büyüttüğümüz paradan hem ben hem de kardeşim babâmıza borç para verdik. Babâm bu parayla SSK primlerini ödeyip emekli oldu. Bizlere borcunu yavaş yavaş ödemektedir. Babâmız bize bir miktar fazladan para vereceğini söyledi, bu faiz sayılır mı?" Efendi Hazretleri bu meseléye çok özel bir tavrıyla cevap verir.
Efendi şöyle buyurur: “Almayın. Bu parayı almayın. Deyin ki baba biz sana borç verdik Allah için. Aslında bir erkek evladın babasına borç vermesi düşünülemez. Bir baba oğlunun parasına el koyabilir. Bir baba oğlunu borçlandırabilir kendi adına.” Burada Efendi Hazretleri İslâmî bir değer olan baba-oğul hukukunu hatırlatır. İslâm hukukuna göre bir baba, çocuğunun malından yararlanma hakkına sahiptir; çocuk ise kendi babâsına “borç verdim” diye kayıt düşürmez. Bir erkek evlat anne ve babâsına borç verecek değil, onun hûkmünde olanını hiç sözsiz bir şekilde teberru eder.
Efendi Hazretleri bir erkek evladın anne-babaya olan sözlü sorumluluğunu daha da derinleştirir: “Bir erkek evlat annesine ve babasına, annesi babası öldükten sonra dahi bakmaya zorunlu. Ya ölünceye kadar zorunlu olduğunu biliyorduk da öldükten sonra. Öldükten sonra onun eşi dostu vardır akrabası vardır tanıdığı vardır. Anne-babanın akrabalarını da öldükten sonra görüp gözetmek erkek evlada vacib üstünde.” Bu söz, Efendi Hazretleri’nin anne-baba hukukundaki ne kadar sıkı bir tutum güttüğünü gösterir.
Efendi Hazretleri aynı sohbette bir başka meseléyi, Doğu ve Güneydoğu’daki kan davasını da ele alır. Kan davasının neden devam ettiğine dair soruyu çok net bir şekilde cevaplandırır: “Cahillikten. Kan davası tüpüdül cahillik. Neden kan davası güdülüyor? Sız yere öldürülen hukuki olarak cezasını vermediler.” Efendi bu meselénin kökünde, devletin hukukun uygulamaya koymamasını görür. Eğer bir devlet haksız yere öldüren kimseyi gereken cezaya çarptırmıyorsa, aileler kendi çocuklarının intikâmını almaya çalışıyor. Bu, cahillikten doğan bir çözüm yoludur ancak Efendi Hazretleri’ne göre bu yoldan gitçe de bir son verilıebilmesi gerek.
11. Mesnevi’nin 120. Beyiti: “Dışarıda Tektir Güneş…”
Sohbetin iç özellikle derin bir kısmı Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’nin 120. beyitine ayrılmıştır. Beyit şöyledir: “Dışarıda tektir güneş, fakat eşidini düşünmek mümkündür. Esîri var eden güneşin benzerinin zihninde vardır. Nerede dışarıda? Düşüncede nerede? Bir bucak ki o düşünülsün de benzeri o bucağa sığınsın.” Efendi Hazretleri bu beyti üç farklı boyuta ayrıştırarak açıklar. Birinci boyut astronomiktir, &ikinci boyut tasavvufîdir, üçüncü boyut ise metafiziktir.
Astronomik boyuttan bakılınca Efendi Hazretleri şöyle yorumlar: “Bu normal mevcut bildiğimiz güneş. Hasreti Mevlânâ îmâlî bir şekilde saman yolunun dışında da bir alemin içerisinde aynı bu saman yoluna benzer güneş sistemlerinin var olduğunu bize işaret ediyor. Bu keramet. Bundan sekiz yüz elli yıl önce Hasreti Mevlânâ güneş sisteminin dışında başka alemlerde de bir güneş sisteminin var olduğunu bize beyan ediyor.” Efendi’ye göre Hz. Mevlânâ sekiz yüz elli yıl önce Saman Yolu’nun dışında başka güneş sistemlerinin var olabileceğini önceden bildirmiştir. Bu, bir keramettir.
İkinci tasavvufî boyuttan Efendi şu tefsirini verir: “Bir mürîdin bir tane güneşi vardır. Mürîd kendince kendi şeyhini tek güneş olarak bilir. Ama dışarıda da başka güneşler var mıdır? Her cevap vardır. Onlar kırk tanedir.” Yani mürîd kendi şeyhine sadık olarak ona tek mürşid gözüyle bakar, ancak gerçekte kirk kadar çok büyük mürşid-i kâmil dünyada bulunmaktadır. Mürîd bu dışarıdakilere saygı duyar ama kendi şeyhinin güneşinde devam eder.
Üçüncü metafizik boyut ise bu beyitin en önemli tarafını açıklar. Mesnevî’nin bu beyti aslında Allah’ın benşersizliğini işaret eder. “Esîri var eden güneşin benzeri ne zihinde vardır ne de dışarıda. Ama Allah hiçbir yerde eşi benzeri yoktur. Hiçbir yerde. Ve hiçbir şeye benzemez. Benzersizdir.” Efendi Hazretleri bu noktada sufinin mühim bir kaidesini hatırlatır: “Benzettiğin her şey o değildir. Fakat sufilerin aklına benzemeler gelir. Her benzeme geldiğinde bu değildir diyecek sufi. Bu değil. O hiçbir şeye benzemez.” Allah’ın bınzetilemezliğinin sufi marifeti, onun sufi işlemesinin en kalbi bir ilkesidir.
12. Düşüncenin Kalbi ve Zikrullâhın Yarattığı Nurâniyet
Efendi Hazretleri sohbetin en bereketli kısmında insanın düşünce yapılanmasını ayrıntılı bir şekilde açıklar. Ona göre düşünce bir kubbenin altında yer alır, onu idrak çevreler, idrakı akıl çevreler, aklı mantık çevreler, bütün bunları da ruh ve onun içindeki sır çevreler. Bu hiyerarşik yapılanmada, ilham tam olarak düşüncenin önünde, dışından tecelli eden bir şeydir: “İlham düşüncenin içinde değil. İlham düşüncenin önünde. İlham Allah’ın bu kâlbine buyurduğu. Düşünceye yön verir o. Ama onun mekanizması insanın içinde değil. O insana tecelli eden bir şey.”
Efendi ilhamın çalışma biçimini bir şimşek benzetmesi ile açıklar: “Buraya bir şimşek çaktı. Buraya şimşek çaktıktan sonra şimşeği burası mı üretti? İlham şimşeyi. Muhakkak. Bu Allah’ın rütbu. Bakin. İlham herkes almaz. İlham umuma açık değildir. Hususi.” Yani ilham, düşünce üretimi değildir; düşünceye dışarıdan gelen bir şimşek gibi bir tecellidir. Ve bu tecelli umuma açık olmayıp, Allah’ın dilediğine lütfettiği hasûsiyette bir rahmettir. İlhamın tek kaynağı da Allah’tır: “Şeytandan gelen vesvesedir ilham değil. Şeytan vesveseyle düşünceyi bozmaya çalışır.”
Zikrullâh bu mekanizmada çok önemli bir rol oynâr. Efendi Hazretleri şöyle buyurur: “Zikir şeytanın vesvesesini durdurur. Zikir şeytanın doğduğunu düzeltir. Zikir şeytanın kirlettiğini arındırır. O yüzden daim zikrullâh. Devamlı zikredenin düşüncesi paktır. Çünkü devamlı Allah bunu zikreder. Allah pis zikretmez. Lütfi olarak Allah temizi zikreder.” Yani bir kul devamlı Allah’ı zikrederse, Allah da o kulu zikreder; Allah’ın zikri insanın kalbine bir nur olarak iner ve onun düşüncesi öylece nurlanır.
Efendi Hazretleri bu noktada zikir bırakmanın tehlikesini de vurgular: “Allah demesini durdurduğundan kirlenir. Niçin? Allah’ı zikretmemek en büyük günâh-ı kebîr. Ankabût Sûresi. Allah’ı zikretmek en büyük iştir. En büyük işi terk eden en büyük günah-ı kebîr-i işlemiştir.” Ve Efendi, bu ifadeyi en dehseştli bir örnekle destekler: bir adam adam öldürür, çünkü onun düşüncesi kirlenmiştir, zikir eksikliğindendir. Yani en büyük günahların kökünde, zikrullâh’ı terk etmek vardır. Ve zikrullah ile bir kimsenin düşüncesi nurlanınca, şeytan o şahsın düşünce kokusuna bile yaklaşamaz, “camdan bakar, orada içeri giremez”, çünkü içerideki nur şeytanın gözlerini yumar.
13. Düşüncenin Sınırları ve “Bir Ben Var Benden İçeri” Sırrı
Efendi Hazretleri sohbetin son bölümünde Hz. Mevlânâ’nın önceki beyitinin derinliğine yeniden iner. Düşüncenin bir sınırı vardır; bu sınırı Allah koymuştur. Düşünce bu sınırın içinde özgürce serüzür, ancak bir noktada durmak zorundadır, o nokta ise Allah’ın zâtıdır. Efendi şöyle buyurur: “Düşüncenin sınırı var. O sınır ne? Allah’ın zâtına kadar. Allah’ın zâtına kadar düşüncenin sınırı yok. Ama Cenab-ı Hak oraya bir sınır koymuş. Sınırı belirlemiş. Bu sınır ne? Allah’ın zâtını düşünmek.”
Efendi Hazretleri bu meselénin temelini bir hadise dayandırır: “O yüzden Cenâb-ı Hak Hadis-i Kudsi’de kendi zatının tefekkürünü harâm ör. Çünkü zatını tefekkür etmek, zatını düşünmek mümkün değildir.” Yani insan, Allah’ın zâtını düşünmeye kalkmayacak, çünkü bu onun aklını dilbirlik eder. İnsan aklı Allah’ın zâtını algılayabilecek şekilde yaratılmamıştır. Bu noktada büyük bır muğamma çözülür: insan ne kadar çalışırsa çalışsın, Allah’ın zatını algılayamaz; Allah’ı bilmek, onun sıfatları ve fiilleri üzerinden olabilir, ancak zâtı için bir yol yoktur.
Efendi Hazretleri tasavvufî insan anatomisi hakkında çok önemli bir hiyerarşiyi açıklar. Düşünce, idrak, akıl, mantık – bunlar dış halkalardır. Bunların içinde insanın manevî özü yer alır: ruh ve ruhun içinde sır. Efendi şu çarpici tespitte bulunur: “Bir ben var benden içeri dediği sır, ruh değil. Ruhun içindeki sır. Bunu gizlemiş. Ruhla onu çepe çepe sarmış. Sana ruhtan sorarlar de ki bununla alakalı size çok az bilgi verebilir.” Bu sır, Yunus Emre’nin meşhur misrasında (“bir ben varım benden içeri”) ifade ettiği hakikat, aslında ruh değildir; ruhun da içindeki sırdır.
Efendi Hazretleri bu açıklamanın sonunda şu mühim uyarıyı yapar: “Herkes onu ruh olarak biliyor, öyle anlıyorlar. Ruhun sırrına vâkıf değiller çünkü.” Yani herkes “bir ben varım benden içeri” derken ruhu kasttiderek bir şey söylemeğe çalışır; ancak aslında Yunus Emre’nin işaret ettiği şey ruh değil, ruhun içindeki sırdır. Bu sır, tasavvufî terminolojide Allah’ın kuluna bahsettiği en mahrem bir hakîkattır ve ancak en yüksek makamlara erişmiş bir sufi bu sırra vâkıf olabilir. Efendi Hazretleri bu noktada sohbetini bir dua ile tamamlayarak dinleyicisini vedalayacağı anların yaklaştığına işaret eder.
Hitâm-ı Misk
19 Ocak 2013 tarihli bu Karabaş-ı Velî Tekkesi sohbeti, Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri’nin sufi-Hanefî yolunun ne kadar çok büyük bir sahaya yayıldığını gösteren meşhur bir sohbet-i şerîftir. Efendi Hazretleri burada sadece soyut ilahiyat dedikoduları yapmamış, bugünün mü’mininin güncel problemlerine doğrudan temas etmiştir. İslâm’ın ekonomik sistemi, faizin hakıkati, banka dayatmaları, komşu hukuku, anne-baba hakkı, kan davası gibi gündelik meseleler Efendi’nin genç dinleyicilerine bu sohbetinde verdiği dersin pratik tarafını oluşturur.
Ancak bu sohbetin en parlak tarafı onun metafizik derinliğindedir. Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’nin 120. beyiti üzerinden ruhun, sırrın, düşüncenin ve ilhamın ince ayrımları; zikrullâhın düşüncedeki nurânî tecellîsi; Allah’ın zatının düşünülemezliği; rabıtanın havasıs halî olması gibi mevzular Efendi Hazretleri’nin mü’mine kazandırdığı ince bakışlarıdır. Bunlar, klasik bir sohbet-i şerîfin en güzel örneklerini teşkil eder ve mü’minin kalbinde büyük bir uyanışa sebep olabilir.
Efendi Hazretleri sohbetini “Selamun aleyküm. Geceniz hayır olsun. El Fatiha.” şeklinde bir kısa vedayla tamamlar. Bu sohbetten ayrılan dinleyici, İslâm ekonomik sisteminin temelleri hakkında net bir fikre, modern bankacılık ve borsanın faizli sisteminin hakıkati konusunda kararlı bir tavıra, zikrullâhın düşüncedeki tecelli biçimine dair daha derin bir idrake sahip olmuştur. 19 Ocak 2013 tarihli bu ders, Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri’nin Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde verdiği binlerce sohbet arasında müstesna bir yere sahiptir. Allah Hazretleri’nin feyzini üzerimizden eksiltmesin.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Nefs, Kalb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı