31 Mayıs 2014 Tarihli Sohbet
İki insan vardır; Biri biyolojinin bahsettiği insan; diğeri ise hakkında şairin
konuştuğu, filozofun söz söylediği, dinin ilgilendiği insandır.
Kur’an da bu tür konudan bahsettiğinde iki kelime kullanır. Bunlardan 1.si BEŞER diğeri de İNSAN dır. “Ene beşerun mislukum”(Fusillet/6) “Kane’l-insanu acûlâ” (İsra /11) dolayısıyla Beşerin hedefi insan olmaktır. “Biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz.” ayeti bir insan tanıma bir insan bilimi felsefesidir! “İleyhi raciun” insanın Allah’a doğru yönelip dönmesi demektir.
Hallac’ın Allah’a eriştiğini söyleyen (Allah’ı sabit bir yer olarak alan ve insanın oraya vardığında artık Allah’ta durduğunu savunan) dolayısıyla tasavvufun yaklaşımının tersine “İleyhi” O’na doğru demektir. Ne O’nda ne O’na, bilakis O’na doğru.
Allah değişmez bir yerde değildir ki insan oraya erişince orada dursun. Allah sonsuzluk ebediyet ve mutlaktan ibarettir. Sonsuz Aşk’a doğru harekette Asla durmak yoktur. Bu olmakın ve insanın manasıdır.
Bu insanın üç özelliği vardır. İlk olarak bilinçli, ikinci olarak seçici, üçüncü
olarak yaratıcı bir varlıktır. Şu hâlde insan kendini bilen, seçen ve yaratandır.
Descartes’in şu cümlesi meşhurdur “Düşünüyorum öyleyse varım.” İkinci söz Gide’nin “Hissediyorum öyleyse varım.” Üçüncü söz de Albert Camus’un “Başkaldırıyorum öyleyse varım”
Âdem cennette olduğu ve başkaldırmadığı sürece insan değil melektir. Fakat insan cennette ve cennettin tüketim hayatı içinde isyan ediyor ve o meyveyi (akıl, bilinç ve başkaldırma meyvesi) yedikten sonra vaat edilen cennetten değil, yararlanma, keyif çatma ve hayvani tüketim cenneti olan cennetten kovulur.
SORU Yukarıda sözlerin büyük bir bölümü ALİ ŞERİATİ’nin dir. Bize insanın yaratıcı özelliğini ve başkaldırma özelliğini açıklar mısınız? Bir Şia olan ŞERİATİ ile farklılığınız nedir?
Bunu en baştan alayım. Evet Kuran-ı Kerim’de beşerden bahseder, bu beşer ilahi ilimlerin kendisine verildiğini algılamaktan uzak nefsin heva ve hevesine düşmüş bir kimsedir. Bu terbiye edilerekten, terbiyeye tabi tutularaktan insan olur. Bunun yolu nefisle mücadeleden geçer. İnsan vardır Cenâb-ı Hakk tarafından seçilmiştir, peygamberlerdir. Arabî’ye göre velilerde bu noktadandır. Bu seçilmiş olan peygamberler insan olarak yeryüzüne indirilirler ve insan olarak yeryüzüne indirilen peygamberler -geçmiş peygamberler buna dâhil- küçük zelleler görünür ama bütün peygamberler yeryüzüne seçilmiş insan olarak gönderilirler. Arabî’ye
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
insan noktasında
göre velilerde büyük bir çoğunluk veliler de böyle der, ben işin o tarafına girmeyeceğim şimdi. Diğer insanlar peygamberlerin haricindeki insanlar, yeryüzüne beşer olarak gönderilir. Onları beşer sıfatlarından ilahi sıfatlara dönüşümü sağlayacak olan öğretide; peygamberler ve kitaplar -zaten Arabî burada tekrar devreye giriyor, peygamberlerden sonra peygamberlerin varisi hükmünde veliler tarafından o beşer insanlar insanı kâmillik noktasına doğru yönlendirilirler. Aslında bütün insanların üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının cemi tecelli etmiştir. Bu manada beşer noktasına değil, insan Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzündeki veyahut da bu âlemdeki halifesi hükmündedir. Devam ediyorum, insanı ayrıştırdıktan sonra Hallac-ı Mansur’un dönüşümünü, terbiyesini, dairesini, bunu konuşmak istemem böyle ama, meselenin anlaşılması açısından söylüyorum, tamamlayamamıştır, tamamlanmamıştır. Bütün ehli sufinin hakikati, hakikat noktasındaki ehli sufiler, meselenin görecesinde değil edebiyatında olmayan, az önceki anlattığım melâmet noktasındaki sufiler Hallac-ı Mansur’un seyr-i sülukunun bitmediğine kanidirler. Çünkü eğer Hallac-ı Mansur’un seyr-i süluku bitmiş olsaydı Cenâb-ı Hakk’ı yerden, zamandan, mekândan tenzih edecekti. Oysa Hallac-ı Mansur bu tenzihi, teşbihteki tenzihi gerçekleştiremediğinden dolayı kabz haline tutulup kendi canını teslim etmek zorunda kaldı. Oysa eğer ki bu seyr-i süluku tamamlanmış olsaydı Hallac-ı Mansur bu kabz haline tutulmayacaktı ama bu işin var sayımı, bu işin şimdiki teknik felsefi olarak yorumlanması, o esnada o hal o kimsenin üzerinde yaşandığı zaman onun nasibi, kaderi, kısmeti böyleymiş diyeceğiz, biz şimdi böyle diyeceğiz ama ona düşen vazife o günün zamanının kutbunun öğretisini almaktan geçiyordu. O öğretiyi tamamlayamadığından, almadığından Hallac-ı Mansur’un öğretisi eksik ve yarım kaldı.
Devam ediyoruz, beşer kendisini insan yapmakla mükelleftir, mükelleftir. Bizim dönüşümüz Allah’adır Cenâb-ı Hakk dönüşünüzün en vasat noktasını bize bildirir “Ey nefis, ey insan Rabbine mutmain olarak dön” Cenâb-ı Hakk bizim beşer noktasında geri dönmemizi insan olmaya adım atmak nefsi mutmainededir. Nefsi mutmainenin hali ise; kötülük yapmaktan uzak, kötülük dizayn etmekten uzak, kötü düşünmekten uzak, kerih, eksik, noksan düşünmekten uzaktır, o Rabbinden razıdır. Ayeti kerime de ondan sonra der ki “Sen Rabbinden razı, Rabbin de senden razı olarak dön” buda bunun üstüne raziyet makamıdır, bir üstüdür. O zaman bir kimse Allah’a dönüş yolunda beşerlikten kurtulup insan-ı kâmil, insan olma noktasında olması gerekir. Ola ki insan-ı kâmil olamadı ama mutmaine noktasına geldi, mutmaine noktasına gelen bir kimsenin yapmış olduğu, dikkat edin; onun üzerinde tecelli eden hayır, iyilik ve yoldan dolayı onun seyr-i süluku öldükten sonra da devam eder. Burası mahrem bir noktadır bir kimsenin öldükten sonra da seyr-i sülukunun devam etmesi için onun nefsinin mutmaine makamına gelmesi gerekir. Mutmaine makamına gelen bir kimsenin ecri sevap defteri ebediyete kadar açıktır. Tabiri caizse kıyamete kadar açıktır hatta Cenâb-ı Hakk onlara fazlından vererekten kıyametten ileriye doğru dahi onların ecri sevaplarını artırır, o insan-ı kâmil noktasına gelir öldükten sonrada. Burayı parantez içerisinde alın, bunu şatahat yapmak için söylemiyorum. Bunu söyleyebilecek olan
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
insan da çok azdır gerekirse önümüzdeki hafta bunun delilleri olan hadis-i şerifleri size getirebilirim. Hemen aklıma geldi söyleyeyim, beş kişinin hasenat defteri kapanmaz, meşhur değil mi hadis-i şerif? Ne? talebe yetiştiren. Ne? yol, köprü, hastane, hayır hasenat gibi bu tip işler yapan. Ne? hayırlı evlat yetiştiren. Bakın bunların hasenat defterleri kapanmıyor, bunlar öldükten sonra da onların hasenelerine yazılıyor. Demek ki öldükten sonra da onların hasenelerine yazılıyorsa onun seyr-i süluku hala daha devam ediyor çünkü ecri sevabatı devam ettiğine göre onun üzerinde, günah işlemediğine göre, öldükten sonra bir kimsenin günah işleme imkânı yok ama kendisine öyle bir kapı bırakır ki öyle bir kapı ile kaplanır ki öldükten sonra da onun hayır hasenatı devam eder. Bu onun seyr-i sülukunun devam edip insan-ı kâmillik yolunda onun yürüdüğüne işarettir. Nefesi yetmemiş onun Cenâb-ı Hakk onu yürütüyor, onu Allah yürütüyor artık ama o kimse Allah yürütürken geride öyle bir kapı, geride öyle bir yol, geride öyle bir şey bırakıyor ki, onun yolu, onun hesabı kitabı devam ediyor. İşte Cenâb-ı Hakk insanı karşısında beşerlikten kurtulmuş olarak ister ve beşerlikten kurtulan insan, insan olma yolundadır, insan-ı kâmil olma yolundadır, o yüzden ehli tasavvuf mutmaine makamına gelmiş ve mutmaineden radiyeye geçen, raziyeye geçen bir sufinin şeyhlik yapabileceğine hükmetmiş. Hükmetmesinin sebebi bu, o kimse artık beşerlik sıfatlarından kurtulmaya başladı, o Allah’ın onun üzerindeki sıfatlarının tecelliyatının farkında olmaya başladı, farkına varmaya başladı. İnsan kendi üzerinde Allah’ın sıfatlarının tecelliyatlarına aşina olmaya başladı ve Onun sıfatlarının nasıl işlediğini görmeye başladı. Başladıkça mutmainliği arttı kalbi mutmain oluyor artık, kalbi mutmain olunca -çünkü onu ayan olarak görüyor- dördüncü makam mutmaine makamı ilme’l yakin, beşinci makam ayne’l yakin, altıncı makam hakke’l yakin, yedinci makam Ehadiyet. Sırrın sırrı. Ama o bu noktada insan-ı kâmil olma yolunda, insan olma yolunda gidiyor. İnsan olma yolunda giden bir kimsenin artık kendi üzerindeki beşer sıfatları, hayvanlık sıfatları artık onun insan olmaya başladı.
Örnekliyorum: Önceden karnını doyurmak için yemek yerdi şimdi karnını doyurmak için yemek yemiyor. Ya? O karnını doyurmak için yemek yenilmeyeceğini öğrendi, o acıkınca yenilmeyeceğini öğrendi. Acıkınca yemek doyunca yememek hayvanidir, acıkınca yememek doyunca yemek insanidir. Her acıkan mahlûk yer ancak insan yemez, her tok olan mahlûk yemez ancak insan yer. Niçin? O insan hayvani duygulardan uzaklaşıyordur artık, oruç insanı hayvanlıktan kurtaran bir ibadettir. Açsın yemezsin. Aslanı koy aç ceylanı da koy önüne çatır çutur yesin, sende açsın eti koydular önüne çatır çutur sende yedin, bir farkın kalmadı. Açsın, eti koydular önüne “yemiyorum” dedin, insansın. Çok basitten aldım. İşte beşer sıfatlarından kurtulup artık insani sıfatların onda tecelli etmesidir insan. O insan ki kötü düşünmez, o insan ki kötülük yapmaz, o insan ki kötü ile alakalı her şeyden kendisini uzak tutmaya gayret eder, o insan ki üzerinden tecelli eden her şey Allah’ın sünnetullahına uygundur yani o artık sünnetullah üzerine yaşar. Sünnetullah üzerine yaşamak Allah’ın edebi ve edeplenip Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin izinden gitmektir, işte o insan insan-ı kâmildir.
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Devam ediyoruz, bu insanın üç özelliği vardır ilk olarak bilinçli, evet o ilme’l yakin noktasında altta birinci derecede ilme’l yakin noktasında bilgiye sahiptir. Bir üst, o ayne’l yakin noktasına bilgiye sahiptir. Bir üst, o hakke’l yakin noktasında bilgiye sahiptir. Bilgisiz âşıklık cehalettir, bilgisiz din cehalettir, bilgisiz bir insan hayvandan bir farkı yoktur, insanı insan eden o kimsenin bilincidir, bilgisidir. Bilgi o insanı Allah’a yaklaştırır, bilgi. Biz zannederiz ki duygu bizi Allah’a yaklaştıracak. Duygu bilgiyle beraber olursa altın hükmünde olur.
Devam ediyoruz ikincisi seçicidir. Evet o kimse seçer, ilme’l yakin noktasında gördüğünden meselenin ilmi noktasından bakar seçer. O kimse ayne’l yakin noktasından bakar seçer iyiyi, doğruyu, güzeli, tatlıyı, acıyı seçer, seçme hürriyeti vardır onda ama o seçerken bilgi noktasında seçer ve bildiği kadar seçer bilgisi ne kadar üstün ise o en üstününü seçer, bilgisi ne kadar kapsayıcı ise o en kapsayıcı olanı seçer. “Şüphelilerden uzak durun” şüpheli olduğunu bilmen gerekir senin şüpheli olduğunu bilmezsen sen, şüphelilerin içerisinde yüzersin. O zaman şüpheli şeyleri ayırt edebilecek kadar bilgiye sahip olman gerekir yani bu ne demektir? Sen farzları bilirsin, haramları bilirsin, helalleri de bilirsin, haramların ve helallerin yazılmadığı şüphelide kalan olaylarda bilginle onları tespit edersin. Bu bilgi zahiri bilgidir, aklidir. Bu bilgi kalbi bir ilimdir, kalbidir. Bu bilgi sır ilmidir, sırridir. Bakarsın yüzeyden baktığında gayet normal görünüyordur ama bu ilme’l yakin bir bilgidir, hani hadis-i kudside “Sizin iyi bildiğiniz kötüdür, kötü bildiğiniz de iyi olabilir” Bu ne? İlme’l yakindir. İlme’l yakin noktasında bakarsın, sen onu iyi görebilirsin ama hakikatte o iyi olmayabilir. Bu ancak hakke’l yakin bilgiyle bilinecektir. Bu şüphelilerden arınma, bilginin mükemmeliyetliğiyle mümkündür. Eğer bilginin mükemmeliyetliği yoksa o kimsenin şüphelilerden arınması mümkün değildir, o kimsenin bulanıklığı tespit etmesi mümkün değildir. Bu kader bahsinde, bu cebriyet bahsinde, bu hukuk bahsinde, bu fıkıh bahsinde, bu aşk bahsinde, gönül bahsinde, ruh bahsinde, bu insanı ilgilendiren tüm ilimlerde o kimse ne kadar bilgiye sahipse seçiciliği o kadardır. Bilgiye sahip olmayan bir kimsenin seçiciliğinin olması da mümkün değildir ancak bilgiye sahip olan kimse seçer. Üç tane kuru fasulye yemeği kondu, daha önce bir kimse bu üç tabaktan da yedi, üç ayrı tat üç ayrı kuru fasulye. Üç ayrı tat üç kuru fasulyeyi hafıza, akıl hıfz etti bunu, biliyor artık. Önüne tekrar üç tane kuru fasulye gelince -aynı kuru fasulye- diyor ki, sağdakini seçiyorum. Niçin? Benim damak tadıma bu daha uygun geldi. Öbürkü bilmiyor. Bilmeyince yapacağı iki yöntem var: 1- Bilene danışmak, hangisini seçeyim? Bu daha iyi veya bunun bu, bu özellikleri var, bunun bu özellikleri var, bunun bu özellikleri var üçünden birisini sen damak tadına göre geçebilirsin. Bakın bilen bir kimse üçünü de anlattı size. Bilmiyorsunuz, üçünden de deneme yanılma yapacaksınız. Birisi bol acılı, hiç acı yemiyorsunuz, acıya karşı aşırı derecede sizin perhiziniz var belki de, bir kaşık acı sizi öldürebilir. Siz diyemezsiniz bir bilene ihtiyacım yok diye. Yediniz öldünüz. Bir bilene ihtiyacınız var. Anladınız mı bilgiyi? Bilgi seçmeyi gerektirir, seçtirir.
Üçüncüsü olarak yaratıcı bir varlıktır. Burası konuşulduğunda herkes onu küfür ehli görür. İnsan yaratıcıdır, bu işin zaten bamteli burası. İnsanı yaratıcıdır deyince diyeceksiniz ki Allah’a ortak koştu bu adam, bu haddi aştı artık. İnsan
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
yeryüzünde halife miydi? Evet. Buraya makine gibi gelen var mı? Kurgulanmış bilgisayar makinesi gibi gelen var mı? Yok. Peki, buraya rüzgâr savurupta gelen var mı? Yok. Buraya gelmeyi siz mi istediniz? Öyle değil mi? Evet. Hanefilerin akaidde meşhur bir imamları vardır İmam-ı Maturidi. İmam-ı Maturidi sadece ilim ehli tarafından kıymeti bilinen bir kimsedir, çok bilinen bir kimse değildir aslında. Bizler daha fazla İmam-ı Azam’ı konuşuruz. İmam-ı Azam Onun temel taşıdır tabii ama biz Hanefiler olarak hepimiz şunu deriz, akaiddeki İmamımız İmam-ı Maturidi. Doğru mu? Doğru. Utandırmak için sizde söylemiyorum hakkınızı helal edin, İmam-ı Maturidi’nin bir risalesini okuyanınız var mı içinizde? Yok. Onun talebesi olan ve Onun akaid ile alakalı meselelerini dizayn edip tâbiri câizse maddeleştiren ve onu düzene, sıraya katan ve bir kısım da Onun sözleri şerh eden talebesi İmam-ı Nesefi var. Nesefi okuyanınız var mı hiç? Yok. Tavsiye ederim size. Bunları okumamanız suç değil, bir eksiklik. Burada böyle konuşaraktan ben okudum da size ahkâm keseceğim manasında söylemiyorum hâşâ. Bende çok okumuş sayılmam bu noktada ama fikir ve düşüncelerini biraz bilirim. Fiiliyatın üzerinde Maturidi ve İmam-ı Nesefi ve ondan sonra gelenlere göre ve bunun temeli İmam-ı Azam hazretlerinin küçük Fıkhı Ekber risalesi vardır Aliyyül-Kari’nin şerh ettiği. Aslında kocaman bir kitaptır ama o böyle küçücük bir risaledir İmam-ı Azam’ın, 3–5 sayfalık bir risaledir o. Aliyyül-Kari onu büyütmüştür. Hani Hazreti Ali Efendimiz der ya “İlim bir noktadır cahiller büyüttü” diye Aliyyül-Kari’de onu büyütmüştür. Küçük bir risaledir onun Arapçası, küçücük bir şey. Aliyyül-Kari tabi anlaşılsın diye büyütmüş, şerh etmiş. Orada da geçer bu aynı şey: fiiliyatın üzerinde iki tecelliyat vardır. Fiiliyat, yani benim kahve içmem, ben kahve içtim. Kahve içme fiiliyatının üzerinde iki güç var, iki etken var, 1.si yaratma. Yaratma bu veçheden fiiliyatın üzerinde direkt Allah’a ait ama o fiiliyatın üzerinde isteme, onu murad etme, onu talep etme, onu seçme, az önce vardı ya bilinçli, seçici ve yaratıcı. Onu isteme, onu talep etme, onun üzerinde bir etki insana aittir. İnsan bir şeyi talep eder, ister. İnsan fiiliyatının üzerinde bu noktada Allah’la insan, kendi fiiliyatının üzerindeki tâbiri câizse bu veçheden ortaktır. Cenâb-ı Hakk fiiliyatta kendisine ortaklık kabul etmez, eş kabul etmez. Külli fiiliyat yaratma olarak, yaratma noktasında Allah’a aittir ama o yaratılan fiiliyatın üzerinde insana ait olan murad etme -siz çünkü kitaplarda murad etmeyi göreceksiniz- onun üzerine isteme, onun üzerinde plan program kurma işi insana aittir. İnsan o murad etmeden o istemeden mükelleftir, hesaba çekilmesinin sebebi budur ve insan o fiiliyatı, otomatikman sorumluluğu kendi üzerine alır. Çünkü o insanın düşüncesinin ürünüdür, insanın bilincinin ürünüdür. İyi düşünür, iyiyi murad eder, iyiyi isterse Cenâb-ı Hakk onu mükâfatlandırır; kötüyü ister, kötüyü talep ederse Cenâb-ı Hakk o kötülükten dolayı ona da ne yapar? Azaba duçar eder ve Cenâb-ı Hakk şunu söylemez bize “Bu fiiliyat bana aitti, sorumluluğu da benim o yüzden senin cezan yok” demez. Der ki “Bu kötülüğü sen yaptın” Der ki “Bu yanlışlığı sen işledin.” İşte kulun yaratmadaki payı budur ve kul bu yaratma payıyla hesaba çekilir. Bir çıt daha yukarı çıktık, kul bu noktada kendisine aitti, dedi ki: bu yaratmanın üzerindeki fiiliyatı yaratma Allah’a aitti, bunu istemek bana aitti. Bir çıt daha yukarı çıktık, kulun bütün istek ve arzuları bütün kalbinden geçen ve aklından geçen her şey ilhama göre
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
oldu, kul bir şey düşünmedi hiç, ona böyle düşünme verildi. Bütün her şey neyin oldu? Düşünme de dâhil? Allah’ın oldu. Ne dedi ayet-i kerimede? “Sen atmadın ben attım, sen öldürmedin, ben öldürdüm.” Bu da bir hal mİ? Evet. Geriye döndük; Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir sözü var Hazreti Ali Efendimizin üzerine, duası var “Ya Rabbi, Ali’nin döndüğü yere hakkı döndür” Ali’nin döndüğü yer neresi oldu? Hak oldu. Peki, bunun üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın bir tecelliyatı kaldı mı? Kalmadı. Önceden kul bütün her şeyini neye teslim etmişti? Allah’a. Ona teslim ettiği zaman ne olmuştu? “Sen atmadın ben attım” olmuştu. O bütün her şeyi Ona teslim etti o zaman o ne oldu? Allah’ın yeryüzünde halifesi oldu. Hadis-i kudside ne dedi? “Onlar yağmur yağsın dediğinde yağmur yağar.” O “Yağmur yağsın” diyecek yağmur yağacak, o “Bulut gelsin” diyecek, bulut gelecek. Buradaki idrak, fiiliyat, düşünce, buradaki irade kime geçti? Kula, öyle değil mi? Evet. O zaman bunların hepsi de insaniyet noktasında kulların üzerinde tecelli eden haller mi? Evet. O zaman 1- Fiiliyatın üzerinde iki tecelliyat var; isteme ve murad etme kula ait, yaratma Allah’a ait. Doğru mu? El-cevap: Doğru. Fiiliyatın üzerinde tek tecelliyat var, Allah’a ait, isteme, murad etme, yaratma, yapma, etme, her şeyi de Allah üzerine almış zaten “Sen atmadın ben attım, sen öldürmedin ben öldürdüm.” 3- Bütün her şey kulun üzerinde “Yağmur yağdır” dediğinde yağmur yağdı. Kimin? Kulun. İnsan, insan makamına gelince Cenâb-ı Hakk ona yeryüzünün -yeryüzüyle kısıtlamayayım- Cenâb-ı Hakk onu kendisine halife seçtiğinden -çünkü yeryüzü tanımı bugünkü bazı profesörlerin tanımı, Allah insanı kendisine halife yarattı yeryüzüyle sabit ve bağlantılı değil- Allah insanı kendisine halife yarattı ise o zaman o insanın üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasından paylar vardır. O insan, insan olduğunda 1- Bilinçlidir, 2- Seçicidir, 3- Yaratıcıdır bu manada. Biz bağırırız yaratıcı Allah’a aittir diye. Burada Rab olarak yaratıcı noktasına değildir insan bunu altını çizmekte fayda var. Hani o kimseye hiçbir şey yokken bir şey yarat dense, o bir şey yaratamaz ama o kimse bir fincanı dizayn edebilir, fincanı tutma yerini dizayn edebilir ve Cenâb-ı Hakk’ta onun dizaynına tabi olur ve kullar ondan kahve içer. Devam ediyoruz, düşünüyorum öyleyse varım meşhurdur ya Decartes’in bu sözü devam ediyoruz, Gide’nin hissediyorum öyleyse varım devam ediyoruz, Albert Camus başkaldırıyorum öyleyse varım. Evet, düşünme insan olan bir kimsenin insanlığının vasfıdır, özelliğidir. İnsan, hani tarif ederlerken düşünen bir varlıktır derler ya, bunu aynı zamanda da ilk tefsirciler söyler. Fahreddin Razi söyler, insan düşünen bir varlıktır, akleden bir varlıktır. İnsan düşünmeyen bir varlık değildir, akletmeyen bir varlık değildir ve insanı insan eden ikincisi histir. Duygularımızla, aklımız bizim duyu organlarımızla hıfzeder bilgi toplar. Duygu, bilgi kaynağıdır, his, bilgi kaynağıdır hissediyorsan varsındır hissetmiyorsan bilgi toplayamazsın ve bilgi toplayamadığından dolayı körleşirsin, cahillerden olursun. Baş kaldırıyorsam varım. Evet, isyan ediyorsan varsındır. Eğer isyan edebilen bir kimse yok ise o asla insan olamaz. İsyan etmek. Bu isyanı istediğiniz noktaya görün buna Allah’da dâhil. Size ters gelebilir bu, bir kimse Allah’a isyan ede ede ede Allah’ı da bulabilir. Hani çıkmış zatın birisi demiş ya “Ey cemaat, size 99 noktadan Allah’ın varlığını ispat edeceğim.” Behlül Dane demiş “Dinlemeyin bunu. Bu 99 kez şüphe düşmüş
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
şüphelerini anlatacak”, “bu 99 kez inkâr etmiş inkârını anlatacak” demiş. O kimse inkâr ede ede ede Allah’ı buldu, inkâr ede ede buldu, tenzih teşbih ede ede Allah’ı buldu. Teşbih bir şeyi benzetmek, tenzih benzettiği şeyi inkâr etmek, baş kaldırmak. Her benzetilene başkaldırmaktır, sufi bu noktada uç noktada bir başkaldırının içindedir. Âşık inkârcının ta kendisidir. Gerçek âşıklar inkârın üzerinde otururlar, gerçek aşığın oturduğu post inkâr postudur. O her daim başkaldırının ta tepesindedir çünkü âşık için hayretten hayrete var ise bu ancak “la” demekle mümkündür. İman “la” demekten geçer, “la” ise inkâr etmektir, başkaldırmaktır, mevcut düzene başkaldırmaktır, mevcut sisteme başkaldırmaktır, mevcut inanca başkaldırmaktır, başkaldırmaktır. Mevcut her türlü düzene başkaldırmaktır. Sufinin ve aşığın halidir bu eğer o başkaldırıyı yaşayamıyorsa hiçbir zaman kalbi mutmainliğe gelmez “Ya Rabbi biliyorum ki sen yeniden yaratabilirsin ve yaratırsın inanıyorum ama benim kalbim mutmain olmak istiyor” İbrahim’in sözüdür. Herkes gibi iman etmez, herkes gibi inanmaz der ki “Mutmain olmak istiyorum nasıl yatacaksın tekrar?” Kur’an da geçer. Biz Allah’ın yeniden yaratacağına inanırız, iman etmeyiz. Gözünüzün önünde yaşamadıkça iman etmiş sayılmazsınız, inkâr yok çünkü. İnkâr ediyor İbrahim, ayı inkâr etti, yıldızı inkâr etti “Bu benim Rabbim olamaz” dedi yıldız. Önce dedi bu “benim rabbimdir” teşbih, hemen tenzih etti ay çıkınca “Sen benim rabbim olamazsın”. Hiç sen benim Rabbim olamazsın dediğiniz bir şey var mı? İnkâr olmayınca iman gelmez. İnkâr eden imanı bulur, inkâr eden aşığın aşığını bulur “la” demedikçe “illallah”ı bulamazsınız. Bu bütün tanrılara başkaldırıştır, bütün tanrıcıklara başkaldırıştır bu, bütün ilahlara başkaldırıştır, bütün ilahçıklara başkaldırıştır. “La” demedikçe “illallah” oturmaz çünkü. İllallah’ın oturması için bütün ilah ve ilahçıklara başkaldırı gerekir, reddiye gerekir. Onun için muhakkak ve muhakkak anarşist ruhu gereklidir. Her sufi anarşist ruhludur, her sufi. Her sufi kendi üzerinde radikaldir, kendi üzerinde, “Hayır” der sufi “Evet” demez hiç, hiç “Evet” demez. Hani İbn-i Haldun’la karşılaşır ya Arabî, İbn-i Haldun susar “Evet mi?” der, Arabî bakar, ilk önce der ki “Evet”, İbn-i Haldun bir rahatlar, ardından der ki “Hayır” İbn-i Haldun çöker. Sufi “Hayır” diyendir, “Hayır”, “Evet”i yoktur sufinin. İşte insan “la” diyorsa insan olur, “La” demedikçe o kimse insan olamaz. İnsanı insan eden bu başkaldırıştır. “La” dersiniz. “La” dediğiniz zaman karşınızdaki zaten allak bullak olur “Senin inandığından değilim, senin dayattığından değilim, senden değilim, senin hissiyatında değilim, senin düşüncende değilim, değilim. Ben gerçeğin yolcusuyum, gerçeğin de gerçeğini bulmakta mükellefim. Hakikatin hakikatini de bulmakla mükellefim. Dünkü hakikat, hakikat değilmiş. Dünkü ben ben değilmişim. Dünkü Mustafa Mustafa değilmiş bana bugünün Mustafa’sı lazım. Dünkü inancım inanç değilmiş, bana bugün yeniden taptaze bir inanç gerek.” O zaman bu nedir? Bu başkaldırıdır. Sen dününe bakıp övünüyorsan aldanmışlardansın, yıldızda kaldın, sen yıldızla oynuyorsun, ay çıktı güzelim. Aya bakmıyorsan, ay’ı görmüyorsan yıldızla oyalanıyorsun. İnkâr et yıldızı. Yıldızı inkâr etmedikçe ay’ı bulamazsın, ay’ı inkâr etmedikçe güneşi bulamazsın, güneşi inkâr etmedikçe güneşin sahibini bulamazsın. O zaman baş kaldırıyorsan her daim varlardansın, başkaldırıyorsan varsın. Başkaldırmıyorsan sende ilahçıkların ve
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
tanrıların düzenine uydun yürü, kumda oyna bizle işiniz yok. Her geçen gününüze başkaldırıyorsanız, her halinizle başkaldırı içindeyseniz o zaman taptaze bir filiz gibisiniz. Ağacın filizini düşünün, filiz bir günden bir güne aynı şekilde durur mu? Durmaz öyle değil mi, her gün çıvar yukarı doğru ve bir gün önceki gömleğini yırtar öyle değil mi? Bir gün önceki gömleğinizi giyiyorsanız, günü gününe müsavi olan zarardadır, hadis-i şerif. Sen günü gününe müsavi bir hayat yaşadıysa zarardasın. Sen başkaldıramadın dününe. Sen dününe başkaldırmış olsaydın bugün bir çıt daha ileri gidecektin. Sen dününe başkaldıramadın, yerinde sayıyorsun. Başkaldırıyorsa, var.
Âdem as. Cennette olduğu ve başkaldırmadığı sürece insan değil melektir. Fakat insan cennette ve cennettin tüketim hayatı içinde isyan ediyor ve o meyveyi (akıl, bilinç ve başkaldırma meyvesi) yedikten sonra vaat edilen cennetten değil, yararlanma, keyif çatma ve hayvani tüketim cenneti olan cennetten kovulur.
Eyvallah ama Âdem aleyhisselam bir başkaldırı sonucunda cennetten çıkmadı. Âdem’in yanında bir başkası baş kaldırdı. Âdem’in yanındaki başkaldırıyı gerçekleştiren Havva’ydı. Bakın ben sizi nereden nereye taşıyım şimdi: Havva annemiz cennete isyanı başlatan kadın ve cennetteki isyanı başlatan kadının peşinden giden bir adam. Kim? Âdem. Biz Havva annemize duygu olarak da bakabiliriz ama sizi başka yere getireceğim, Âdem aleyhisselamı başkaldırıya davet eden, götüren, başkaldırı noktasında Âdem’i yana taşıyan kadın Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hazretleri tarafından darağacından indirilip nur ağacına konuyor. “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi güzel koku, güzel kadın, gözümün nuru namazdır.” Kadını olmayanın başkaldırıda işi yoktur. Kadın duygudur, duygusu olmayan başkaldıramaz. Duygu insanı her daim tazeleyen bir şeydir, duygu insanı her daim yenileyen bir şeydir. Duygusu olanlar başkaldırırlar, duygusu olanlar kendilerini yenileyebilirler, duygusu olan kendisini daha ileriye atar, duygusuzlar ise beşer noktasında kalırlar. O zaman duygu bu noktada bizi daha fazla öğrenmeye, bizi daha fazla bilinçlendirmeye, bizi daha fazla seçici hale getirmeye götürür. Güzel bir yemek yeme sizi seçiciliğe götürür, kaliteli bir arkadaşla sohbet etmek sizi seçiciliğe götürür, “Ya gideyim x kimseyle bir kahve içeyim kaliteli bir sohbet edeyim.” Seçiciliğe götürüyor sizi. Herkes “Onu öyle aldım, bunu böyle sattım, bunu böyle dövdüm, bunu böyle kırdım” Ama burada diyor ki, başkaldırıyorsam varım. Başka yere götürdü insanı. Duygu, her daim sizi iyiye, doğruya, güzele götürdü. Her ne noktada olursanız olun, duygu sizi hep ileriye taşıyacaktır. Duygusu olmayan hani bizim tabirimiz öyledir ya, üzerine ölü toprağı serpilmiş, kendini yenilemiyor. Şöyle düşünün, bir kadının erkeğe karşı duygusu varsa erkek gelecek diye heyecanlanıp kendisini yenileyecektir. Korkuyorsa korktuğundan yapacaktır ama seviyorsa sevdiğinden yapacaktır, şefkat duyuyorsa şefkatinden yapacaktır. Bir erkek için de aynıdır. Bir erkek eşine sevgi gözüyle bakıyorsa heyecanlanacaktır, onun yanına gidiyor. Kendisini değiştirecektir, tazeleyecektir, yenileyecektir çünkü sevdiğinin yanına gidiyor. Duygu nasıl değiştirdi bak insanı. Duygu insanı nasıl yeniledi duygu
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
insanı nasıl tazeledi. Seviyor, bir hadis okuyacak. Çok önemli, abdest alıyor hadis okuyacak, heyecan duyuyor, muhabbeti var. O yüzden Âdem duygusunun peşinden gitti, duygunun, hislerinin peşinden gitti. Coşayım bu gece şehvetin peşinden gitti. Evet. Ne güzel de gitti. Size kerih gelir, bana mükemmel geliyor. Duygu onu farklı deneyimlere götürdü. Duygu onu realiteye, onu gerçeğe götürdü. Perdenin arkasında gerçekte bu vardı çünkü. Onu hakikate götürdü duygusu çünkü hakikat perdesinde böyle yaşanması gerekiyordu. Hakikat perdesindeki yaşantıya götürdü onu duygusu. Eğer onda o duygu olmamış olsaydı o hakikat perdesine gitmeyecekti ama ondaki o duyguyu veren Allah’tı, Allah’ta duygunun peşindeydi çünkü. Allah’ta duyguyu arıyordu. Allah’da duygu yaratmıştı. Çünkü Allah’ın tanınması o müthiş, üst derecenin üst derecesindeki bir duygu ile mümkündü. Çünkü Allah’ın tanıyacak olan kimsenin sevmenin de sevmesine, sevmenin de sevmesine, âşıklığın de âşıklığına, âşıklığın de âşıklığına, âşıklığın de âşıklığına koşması gerekiyordu ki bu ancak nefis ve şehvetle mümkündü. Eğer nefsi kuvvetli olmamış olsaydı bir kimsenin, o aşkında aşkına varamayacaktı. Eğer onun şehveti zayıf olsaydı o sevdanın da sevdasına koşamayacaktı, güzelin de güzelini arayamayacaktı, güzelden daha güzel vardır diyemeyecekti, ballar balından ballar balı daha vardır diyemeyecekti. Ancak onu nefsi götürdü yani duygusu götürdü. Duygu. O yüzden Allah’ı tanıyan ve bilen nefistir. Ruh kördür. Allah’ı tanıyan ve bilen nefistir. Nefsinizle Allah’ı tanır ve bilirsiniz, ruhunuzla değil. Sizi koştutturan nefsinizdir. O yüzden nefsi, mutmainede ister. Ruhtan bahseder mi? o yüzden “nefs-i raziye” der, “nefs-i mardiye” der, “nefs-i safiye” der, o yüzden “nefs-i emmare” der, o yüzden “nefs-i levvame” der, o yüzden “nefs-i mülhime” der. Hiç “Ruhtan koşar” der mi? Der ki “Size bununla alakalı az bir bilgi verildi. Sana ruhtan sorarlar de ki, size bununla alakalı az bir bilgi verildi” Neden? O, nefsi taşımakla mükelleftir, o kördür. Onu idare eden nefistir. Nefis biner onun tepesine, o basar mahmuzları “Yürü!” der, “Nereye gidiyorsun?” “Sevdiğime gidiyorum yürü!” O bitmek tükenmek bilmez bir at gibidir o. Onu koştutturan nefistir. O sevda dağından sevda dağına vurur çilbirini, o âşıklar meydanından âşıklar meydanına vurdurur çilbirini, o serhattan serhata koştutturur onu, o bataklıktan bataklığa koştutturur onu. Şehvet, nefis, bataklığa da vurdurur onu der ki “Yürü! Buradan da çıkarsın sen” Ama çıkar ama batar. O vurdurur ama bataklığa ama meydana, âşıklar meydanına. Nefistir. Nefsi emmare, levvame, mülhime, mutmaine, radiye, mardiye, safiye, seni insan yapacak olan o nefis meratipleridir. İşte o yüzden nefis her daim başkaldırır, her tat aldığından der ki “Daha tatlısı vardır bunun”, her tat aldığından “Daha tatlısı vardır bunun” der. Bunun için kuvvetli bir şehvet gerek. Hazreti Peygamber diyor ki sallallahu aleyhi vesellem hazretleri “Bende kırk erkeğin gücü vardır” onu şehvette görme sen. Onu sen cinsel ilişki olarak görürsün. O, şehvetin en üstüdür. O Allah’a ulaşma, o Allah’ı tanıma, Allah’ı bilmede şehveti müthiştir onun. Dikkat edin “Bende kırk erkeğin ruh var” demez, “Bende kırk erkeğin gücü var” der. şehveti güçlü olan Allah’ı tanımada güçlüdür, nefsi kuvvetli olan Allah yolunda sabırlıdır, dirençlidir, dirayetlidir, nefsi kuvvetlidir. O soğuk nedir tınlamaz, yağmur nedir tınlamıyorlar duruyorlar dışarıda. Nefis yağmurun altında eve göndermiyor onları. Nefisle mücadele ediyor bakın,
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
nasıl kuvvetli. Yağmurdan kaçanın nefsi kuvvetli değil, yağmurda duranın nefsi kuvvetli. Dirayet gösteriyor, direnç gösteriyor burada duracağım ben, diyor. Kırk yıl dursa durur. Nefsi dirençli olan durur nefsi pısırık olan çeker gider. Kaç erkeğin kuvveti varmış onda? 40. Gördün mü nefis seni nereye götürdü. İşte buradaki de Âdem, duygunun peşine gitti. Eğer klasik noktada kalacak olsaydı hakikate ulaşamayacaktı.
Yukarıda sözlerin büyük bir bölümü ALİ Şeriati’nin dir.
Eyvallah. Herkes Ali Şeriati’yi Şia olarak görür. Bir yanılgıdır bu. Ali Şeriati Şia’nın da hedef tahtasındadır. Ali Şeriati aslında Şia’da değildir. Ali Şeriati dikkat edin klasik Sünni de değildir. Ali Şeraiti, bunu methetme methetmeme noktasına değil bir tespit olarak O, Kur’an ve sünnet dairesindeki bir sufidir. Aslında İmam Humeyni’yi herkes Şia olarak görürü öyle değil mi? İmam Humeyni Şia değildir. Şia’nın kıskacında kalmış bir kimsedir. Bunlar üçlü sacayağı gibidir: İmam Humeyni, Ali Şeriati, bir kişi daha var. Bunlar muhteşem insanlardır. Diyeceksiniz ki Ali Şeriati’nin bizden bir farkı var mı, ben genel olarak eserlerini inceleyebilmiş bir kimse değilim ama bu sıraladıklarının hepsinin de altına imzamı atarım. İmza atılması gerekiyorsa.
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
Ek kaynaklar:
- Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi, çev. Veled İzbudak, MEB Yayınları.
- Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi Şerhi, şerh: Tahirü’l-Mevlevi, Şamil Yayınevi.
- Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi Tercemesi ve Şerhi, İnkılap Kitabevi.
- Reynold A. Nicholson, The Mathnawi of Jalaluddin Rumi, E. J. W. Gibb Memorial Series.
- Annemarie Schimmel, Ben Rüzgarım Sen Ateş, çev. Senail Özkan, Ötüken Neşriyat.
İlgili Sözlük Terimleri: Nefs, Kalb, Sünnet, Halife, Muhabbet, Aşk, Kabz. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı
