6 Haziran 2020 | 327
PEKİ AMA İSLAMİ TOPLUMU NASIL KURMALI?
Yani bir topluluğu İslamileştirmeli. Nasıl İslami olmalı toplum?
Ilımlı İslamcılarla radikaller arasında zıtlaşma, İslamcılığın bütün ta-rihine yayılmıştır. Siyasal iktidarın denetiminin gerekli olduğu konusunda hepsi birleşmektedir. Ilımlılar; tabandan İslamileştirme taraftarıdırlar, bir yandan da yukarıdan aşağıya İslamileştirmeyi teşvik etmek için (şeriatın yaşama sokulması) yöneticilere baskı yapmaya yönelirler. Bu El-Benna ve Mevdudi’nin politikasıdır.
Eğer hükümet şeriatın dışına çıkacak kadar kendi doğasına yabancı-laşırsa işte bu durumda (birey) ayaklanma hak ve yükümlülüğüne sahip-tir. Bu İslam’ın devrimci yönüdür. (J.Esposito, Oxford Üniversitesi, 1983)
Tarih boyunca, daha doğrusu İslam’a inanan Müslümanlar güçlerini kay-bettikten sonra yeniden Müslümanların güç kazanması yeniden İslam’ın ya-şanır ve yaşatılması nasıl olmalı bunun için bilhassa Osmanlı Devleti’nden sonra bunun değişik tartışmaları olmuş. Çünkü her ne kadar Osmanlı Dev-leti zamanında devletin sınırlarının içerisinde İslam tam olarak yaşanama-mış olsa da Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra hiç yaşanmaz hale geldi. Tabi Osmanlı Devleti’ni yıkmaya çalışan iç unsurlar bunların içerisinde Bediüz-zaman Said Nursi’de var, zamanın entellektüelleri var, bürokratları var. On-lar da bu işin içerisine girerlerken kendilerince Osmanlı’da bir şeylerin yanlış gittiğini bir şeylerin doğru gitmediğini bir şeylerle alakalı herkesin sıkıntısı var. Burada isimleri zikretmek istemiyorum. Tarihi sorumluluklarını almış, vefat etmiş, gitmiş kimselerin isimlerini saymanın bir anlamı yok. Ama na-sıl bir İslam olmalı, nasıl İslami toplumu bu noktada bilinçlendirilmeli bu-nun hep değişik tartışmaları olmuş. Bir kısmı demişler ki; tepeden inme bir İslam gelsin, bu bir ihtilal olabilir, bu kan akıtılarak olabilir, bu zorlama ile olabilir. Ama biraz daha böyle sufi terbiyesi almış, sufi düşüncesine sahip olanlar, bunlar toplumun zaman içerisinde İslam’ı öğrenip İslami bir bilince ulaştıklarından sonra böyle bir şeyin olması gerektiğine inanmışlar ve radi-kal unsur gibi görünen Orta Doğu’daki Müslüman Kardeşler ve onun için-den çıkmış olan cihad örgütleri, Filistin’deki İsrail’in acımasızlığı, Mısır- İs-rail savaşları, İsrail’in Golan Tepeleri’ni işgal etmesi ve İsrail’in Filistinlilere ve Müslümanlara karşı çok acımasız davranması, Batının dağılmış olan Os-manlı’yı işgal etmesi ve Batının dağılmış olan Osmanlı’daki topraklarda in-sanların canlarına, mallarına, namuslarına tecavüz etmesi ve Batı, Osmanlı dağıldıktan sonra hem yerel Batılılar hem de Batılıların teslim aldığı kimse-ler ne yazık ki insanları Kur’an’dan ve sünnetten uzak bir eğitim sistemine
328 | Çağdaş Siyasal İslam
ve modeline tabii tutmuşlar. Jakoben baskıcı bir laiklik getirip hem Kuzey Afrika’da hem Türkiye’de hem de Orta Doğu’nun değişik ülkelerinde her türlü dini yani İslamla alakalı her şeye karşı çıkmışlar, buna savaş açmışlar, laiklik adı altında ve laiklik adı altında insanların din özgürlüklerini ellerin-den almışlar. Böylece bu baskı altında Müslümanlar, kendilerince bir kısım Müslümanlar keskinleşmişler. Batı dili ile konuşacak olursak radikalleşmiş-ler ve bu radikalleşme ilk önce Filistin’le başlamış çünkü İsrail’in acımasız ve hala daha devam eden Filistinlileri topraklarından etme, onları katletme, onları öldürme, evlerini yıkma, onları yurtlarından etme bütün acımasızlı-ğıyla devam edince insanlar oradaki İsrail terör devletine karşı mücadele et-mek, topraklarını korumak, namusunu, şerefini, haysiyetini korumak, İsrail terör devletine karşı kendisini muhafaza etmek için değişik radikal düşün-celere, fikriyata haklı olarak sapmışlar. Çünkü hangi toprağın sahibi olursan ol, eğer ki sana zulmediyorsa ve senin kanını akıtıyorsa evlerini yıkıyorsa sen de onlarla mücadele etme gereğini hissedersin, bu farzdır çünkü bir Müslü-man için. Nasıl Anadolu’yu da işgale geldilerse Anadolu halkı tamamiyetle bu işgale karşı çıkmış; topraklarını, camisini, kutsalını korumak için bütün işgalcilere karşı büyük bir savaş başlatmış ve bu savaştan galip çıkmış. Ve kendince kendi topraklarında aslında misak-ı milli sınırları değil bu amma velakin misak-ı milli sınırları olmamış olsa dahi kendince bir sınır oluşmuş ve bu sınırda devletini kurmayı başarmış. Ama devleti kurarken de belki de dış güçler devleti tanzim etmişler, nasıl kurulması gerektiği ile alakalı gibi gibi bir sürü tarihi hadiseler ve olaylar yaşanmış.
Böyle olunca yeniden İslam’ın neşvünema bulması insanların nefsinde, yeniden İslam’ın sokaklarda, şehirlerde yaşanması ve yeniden İslam’ın huku-kunun tecelli etmesi için Müslümanlar kendi bölgelerinde, kendi yerlerinde perakende olarak kendilerince bir şey yapmaya çalışmışlar. Ve tabi Batı İs-lam’ın yeniden yaşanması ve yaşatması mücadelesi veren Müslümanlara za-ten hemen anında terörist damgası, anında radikal İslamcı damgası vur-makta. Yani radikal İslamcıyla radikal olmayan İslamcıyı Türkiye’deki yerli unsurlara da baktığımızda onlar için radikal İslamcı: Kur’an’ın ve sünnetin hukuk ve hükümlerinin uygulanmasını isteyenler radikal İslamcı, Kur’an’ın hüküm ve hukuklarının uygulanmasını istemeyenler işte ılımlı Müslüman-lar olarak nitelendiriyorlar, doğru değil. Nasıl doğru değil? Çünkü bir Müs-lüman Kur’an’ın bütün ayet-i kerimelerine iman eder ve Kur’an’ın bütün ayeti kerimelerinin yaşanması ve yaşatılması için mücadele etmekle mükelleftir, yükümlüdür. O yüzden buradaki “Kur’an nasıl yaşanacak, kur’an nasıl in-sanların içerisinde hayat bulacak?” sorusuna verilen cevaplarda aramalıyız.
Bir kısım Müslümanlar demişler ki; Kur’an’ın böyle yavaş yavaş tedrici bir şekilde öğretilip yaşanmasını beklemeyelim, ihtilal yapalım, -tabiri ca-izse- devrim yapalım ve İslam’ı ülkeye getirelim. Tabi bu bilhassa İran’daki Humeyni devriminden, ihtilalinden sonra bu daha da sıkça görülmeye baş-lamış ve hatta Humeyni’den sonra Mısır’da bu daha da şiddetlenmiş. Böyle olunca da yerel hükümetler bu kimselerin üzerinde, bu toplulukların üzerinde aşırı derecede baskılar yapmış ve baskıların neticesinde insanlar keskinleş-mişler. O yüzden ben onları biraz radikalizm olarak görmüyorum. Bu İsla-mileşmek veya dindarlaşmak veyahut da İslamı yeniden öğrenmek, yeniden tecdit etmek, yeniden Müslümanca bir hayat kurma özlemi bütün Müslüman-ların içerisinde vardır. Ama bu nasıl icra edilecek, yolu nedir? Bununla ala-kalı değişik tartışmalar olmuş, hala daha böyle bir ihtilalle olmasını isteyen-ler var, ben onlardan değilim. Benim buradaki durduğum nokta: İnsanların tabandan tavana doğru İslamileşmesidir ki bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yoludur. O tabandan tavana doğru bir dinileşme, din-darlaşma, İslamileşmeyi öngördü. Tabi burada önemli olan bir nokta var. Te-peden inme bir İslamileştirme nasıl olacak ve bunu nasıl tecelli ettirilecek? Bunlar tabi ayrı meseleler olarak nitelendirmeli.
Şunu biraz açmak istiyorum. Eğer hükümet şeriatın dışına çıkacak ka-dar kendi doğasına yabancılaşırsa işte bu durumda (birey) ayaklanma hak ve yükümlülüğüne sahiptir. Bu İslam’ın devrimci yönüdür. Bu parag-rafı biraz açmak istiyorum. Şimdi kıymetli dostlar; “Allah’a itaat edin, Re-sul’üne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” ayet-i kerimesi, bunu tefsirciler genel olarak bu son itaat olan “Sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” ayet-i kerimesini tefsiri ederlerken bizden olan bu ulu’l-emr ve-yahut da itaat edilmesi gereken bu emir sahipleri alimler, fakihler, mürşidler, ordu komutanları, devlet başkanları, emirler, idareciler ve hakimler, bunla-rın bütün hepsini de ulu’l-emr kavramının kapsamı içerisinde düşünmüşler ve öyle içtihad etmişler, öyle tefsir etmişler. Ve gerçekten de bu ayet-i keri-medeki ifade genel anlamda bir alt kademedeye emir verme yetkisine sahip olan herkesi kastediyor. Yani İslam’a göre evin reisi erkektir, kadının kocası-dır, çocuklarının babasıdır. O zaman o dahi evin içerisinde ulu’l-emr hük-mündedir. Bir iş yerinde bir patron işyerinde ulu’l-emr hükmündedir veya mahkemede bir hakim ulu’l-emr hükmündedir, herkes onun hükmüne bo-yun eğmek zorundadır. Veyahut da savaşta bir komutan veya savaşta da ol-masa askeri olarak bir komutan ulu’l-emrdir, emir sahibidir, elinin altındaki-ler ona itaat etmekle yükümlüdürler. Veyahut da fakihler, alimler, tefsirciler, bir tarikatın veya bir sufi topluluğun başındaki üstadlar ulu’l-emr hükmün-dedir. Ayet-i kerime çünkü kim emretme yetkisine sahipse onu ulu’l-emr
330 | Çağdaş Siyasal İslam
olarak görür ve hadis-i şeriflerde de kavramın hem halife ulu’l-emr hem de diğer meslek sahiplerini de içine alacak şekilde rivayetler bulmak mümkün. Ama genel ilke olarak şu vardır: Kur’an ve sünnete aykırı olmayan her ko-nuda bu emirlere itaat etmek İslam devletinde yaşayan tüm Müslümanların görevidir ve bu böyle olmakla beraber bugün hükümete karşı veya ulu’l-emre karşı itaat nasıl olmalı ve bu itaatin dairesi ne olmalı bu tartışılabilir, konu-şulabilir. Tabi bununla alakalı bu sohbeti takip edenler bizim genel düşün-cemizi biliyorlar. Bu genel düşüncemiz nedir? Bir kimse seçilmiş olan devlet başkanına veyahut da seçilmiş olan hükümete biat eder, tırnak içerisinde İs-lami olarak biat eder veyahut da bir kimse kendince bir mezhep imamına ve mezhep imamlarının o mezhep içerisindeki fakihlerine biat eder, der ki; ben Hanefi’yim, Hanefi mezhebinin imamlarına biat ediyorum, der kendince ve ibadetlerini ona göre yapar bunun gibi. Veyahut da bir kimse bir üstada biat eder, ve der ki; ben tasavvufu o üstadın önerileri doğrultusunda anlayıp ya-şamaya gayret edeceğim, der, biat eder. Tabi biat edilene de itaat etmek için biat eden söz verir. Der ki; ben senin her türlü Kur’an sünnet dairesindeki yapılması gereken, edilmesi gereken her şeyi yapacağıma, der; söz verir. O yüzden bey’at devlet başkanına, yöneticilere Allah için yapılır ve Allah için yapılınca da başka bir gaye, başka bir maksat da gözetilmez. Yani -tırnak içe-risinde- hükümete bey’at veya devlet başkanına bey’at Kur’an ve sünnet içe-risinde, Allah rızası içindir. Sıkıntı da zaten buradadır. Bey’atların tamamı Allah rızası için mi, yoksa herhangi bir dünyevi menfaat için mi? Dünyevi menfaat için olan ve bey’atlar doğru bey’at değildir ve dünyevi fayda sağla-mak, yani bir makama mevkie gelmek, bir yere müdür olmak, bir yere mil-letvekili olmak, bir yere belediye başkanı olmak, bir yerde böyle bir makam, mevki, koltuk sahibi olmak için yapılmış olan bey’atlar doğru bey’atlar de-ğildir. Ve böyle Allah için olmayan bey’atlarla da alakalı Hazreti Peygam-ber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadis-i şerifi mucibince Cenâb-ı Hakk’ın mahşerde onlarla konuşmayacağına dair rivayetler var. Böyle olan bir kimse yani Allah için olmayan bir bey’atta dünyevi menfaati bittiğinde, dünya olarak veyahut da Allah için olanın haricinde bir şey kavuştuğunda veya onu bulmadığında bu bey’atı sarsılır; sadakat göstermez ona. O yüzden sadakat göstermeyeceği için Allah için bey’atlar kabul edilmiş ve bu allah için bey’atlar edilmiş eyvallah ama bu bey’atta karşı taraf yani bey’at edilen kimse bey’atın hakkını hukukunu, bey’atın işlevlerini yerine getirmezse ne olur bu tartışma söz konusu ve eğer bey’at edilen o makam sahipleri Kur’an ve sünnet dairesinde devam ediyorlarsa bunda bir sıkıntı yok çünkü Nesai, İbn Mace, Tirmizî, Buhari, Dârimî’de geçen meşhur bir hadis-i şerif var “Sizi Allah’ın kitabı ile yönettikçe başınıza geçen zenci bir köle olsa bile onu
dinleyip itaat ediniz” diyor. o zaman bu hadis-i şerif mucibince tırnak içeri-sinde İslami dairede eğer bizim biat ettiğimiz kimse Kur’an ve sünnet daire-sinde yönettiği müddetçe bizim ona biatımızda herhangi bir eksiklik ve nok-sanlık göstermemiz mümkün değil. Zenci köleler önceden müşrik toplumda dinlenilmezmiş ya, hadis-i şerif de ona işaret ediyor diyor ki; başınıza geçen zenci bir köle olsa bile diyor, hatta başka rivayetlerde kulağı kesik, başka bir rivayette burnu kesik zenci bir köle olsa dahi o Kur’an ve sünnetle sizi yö-nettiği müddetçe ona biat ediniz, diyor. Ve böyle olunca devlet başkanının veya hükümetin Kur’an sünnet dairesinde ve Kur’an ve sünnete uygun ka-rarlarını uyguladığı müddetçe bu Kur’an ve sünnet dairesinde yönetmelik-ler, genelgeler, emirler olduğu müddetçe bir sıkıntı yok. Ama eğer böyle de-ğilse işte o zaman sıkıntı var. O zaman sıkıntı olunca biz ilk önce o zaman tebaanın -eski dilde- yeni dilde halkın hakları ne? Öyle ya, bu hakkı ne, bu hakkı ne olmalı? Bunu konuşmamız lazım. Öyle olunca halkın hükümetten beklentileri ne olmalı, halkın bu noktada hükümete karşı hakkı ne olmalı veyahut da halkın devlet başkanına karşı hakkı ne olmalı? Hükümete karşı bir tavır alacaksa bir kimse veya seçilmiş devlet başkanına karşı bir tavır ala-caksa kendince iki önemli dayanağı olması lazım.
1) Bu haktır çünkü tebaanın hakkıdır, yöneticilere marufu emir ve mün-kerden nehy etme hakkı vardır tebaanın. Kur’an ve sünneti vatandaşlar ona emrederler doğru yola girmesi için ve onu münkerden yani kötülüklerden nehyederler. Çünkü “Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir.” diye buyuran Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine sahabe-ler sonra “Kime? Sizin emir sahiplerinize, yöneticilere” der. Hatta cihad hükmündedir, zalim bir yöneticiye Müslümanların ona nasihat etmesi. Ba-kın; zalim bir yöneticiye bir Müslüman’ın, bir alimin nasihat etmesi cihadı ekber olarak görülmüş.
2) Tebaanın hakkı, yöneticilere karşı çıkmaktır. Eski dilde huruç etmek, yani uruc etmek değil; huruç etmek “H” ile. Bu da tebaanın yöneticilere karşı hakkı mıdır? Evet.
Az önce hani soruyu soran kardeşimiz demişti ya: “Eğer hükümet şeri-atın dışına çıkacak kadar kendi doğasına yabancılaşırsa işte bu durumda (birey) ayaklanma hak ve yükümlülüğüne sahiptir.” diye evet, Kur’an ve sünnet-i seniyye tebaaya bu hakkı vermiştir. Eğer yöneticiler Kur’an ve sün-neti uygulamıyorlarsa yöneticiler Kur’an ve sünnet dairesinde insanlara dav-ranmıyorlarsa bu sefer yöneticilere karşı tebaanın huruç hakkı, yani karşı çıkma hakkı doğar. O zaman bu hak hangi noktalarda geçerli olur, hangi da-irelerde geçerli olur, önümüze de bu çıkıyor bizim. Aslında bu konu çok ge-niş baktığımızda o hadisi şeriflere, ayet-i kerimelere, fıkıhla, akaidle alakalı
332 | Çağdaş Siyasal İslam
meselelere. Ben hafta içerisinde baktığımda bu kadar çok genişliği içine alıyor ki biz sadece nerelerde nasıl hükümete karşı çıkılır, devlet başkanına karşı çı-kılır, bunu konuşmak belki de günlerimizi alabilir. Ben böyle ince ince birkaç maddede bunları toparlamaya gayret ettim. Hakkınızı helal edin. Bunları da toparlarken hadis-i şeriflerden ve Kur’an-ı Kerim’den bazı ayet-i kerimelere bakarak bunları kendimce maddelendirdim. Eksiğim, kusurum olabilir; ha-tam olabilir; özür diliyorum kardeşlerden. Eksiğimiz, kusurumuz varsa bana ulaşıp bu konuda ne yapmamız gerektiğini, nasıl davranmamız gerektiğini bize söyleyebilirler. Bence maddelendirdiğim maddeleri söylüyorum şimdi. Halifeler veyahut da hükümetler İslam’ın genel kaideleri içerisindedir, Allah ve Resulü’nün hükmünün bulunmadığı konularda istişare etmekle yüküm-lüdürler ve istişareyi terk ediyorlarsa ve istişare kararlarını uygulamamakta direnirlerse o zaman halife azledilebilinir veyahut da hükümet azledilebili-nir. Çünkü devlet başkanını seçmekten asıl gaye Allah’ın ve Resulü’nün hü-kümlerinin uygulanmasıdır. Bu hükümler halife tarafından etkisiz hale ge-tiriyorsa halife azledilmeli, İslam’ın hukuku bu. Ve bu azledilirken olmayan hükümler, Kur’an ve sünnette olmayan hükümler var ise olmayan bir mesele var ise bunun da istişareyle karara bağlanması lazım. Eğer halife bu istişa-reyi reddediyor ve Kur’an ve sünnete aykırı kararlar alıyorsa o zaman yine azledilir ve halifenin -hadis-i şeriflerde de var fıkıh kitaplarında da var- be-deninde, sıhhatinde görevini yapmaktan aciz bırakacak şekilde bir aksaklık var ise yine halife azledilmeli. bununla alakalı bazı padişahların azledilmesi gibi. O padişahlar azledilirken şeyhülislamlık tarafından azlettirildi, fetva-larla azlettirildi. Ve yine bir madde daha, adalet sıfatını kaybedip fıska yö-neldiğinde -yani fıska yönelmek tâbiri câizse günah-ı kebarirlere yönelmek, Kur’an ve sünnetin dışındaki şeylere yönelmek- o zaman da halife azledilebi-lir. Bunlardan sıraladığım 1. ve 2. nedenler 4. neden içerisinde de ele alınacak olunursa halifenin azlini gerektiren konuları biz iki noktada birleştirebiliriz.
1) Halifenin adaletten ayrılması.
2) Bedeninde noksanlıkların gelmesi.
Şimdi zaten asıl sıkıntı bu. Azledilirken silahlı bir kalkışmanın olup ol-maması ile alakalı problemler var. İslam genel manada anarşiye karşıdır ve eğer bu azle karşı bir iç savaş söz konusu olacak olursa İslam ve bugüne ka-dar bütün fakihlerin ortak bir anlayışıdır, bu ortak anlayışı nedir? Kan dö-külmesin, anarşi çıkmasın, anarşiye sebebiyet vermeyelim. Çünkü bu anarşiye sebebiyet verilirse anarşi söz konusu olursa o zaman çok kan dökülmesinden dolayı fakihler bundan uzak durmuşlar ve uzak durarak iç savaş çıkmasını, Müslümanların kanlarının dökülmesini -tâbiri câizse- istememişler. Öyle olunca da silahlı bir kalkışma Müslümanların arasında çok revaçta olmamış.
Buna karşılık radikaller; mevcut Müslüman toplum ile herhangi bir uz-laşmanın mümkün olmadığını düşünür, siyasal bir kopuşu savunuyorlar ve yüzyılın ilerici ideolojilerinden ödünç alınan bir başka kavramı, “dev-rim” kavramını kullanıyorlar. Kopuşun teorisyenliğini yapan ve 70’li yıl-larda devrimci gruplara esin kaynağı olan, Mısırlı Müslüman Kardeşler’den Seyyid Kutub’dur (1966’da idam edildi.)
Evet Seyyid Kutub ve etrafında ve Seyyid Kutub’dan sonra bir kısım böyle unsurlar olmuş. Bir kısım böyle unsurlar da Müslümanların içerisinde yayıl-mışlar ve onlar, bunların içerisinden çıkan bazı gruplar eğer onlardan değil-seniz, sizi müşrik veya kafir hükmüne sokup bütün herkesi küfür dairesine sürükleyip bırakmışlar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu tip insanlar olmuş mu? Olmuş. Bu tip insanlar hala daha var mı? Var ve onlar mevcut Müslüman toplum olan yani “la ilahe illallah Muhammeden Resulullah” de-yip kâh namaz kılan, kâh kılmayan, kâh oruç tutan, kâh tutmayan veyahut da İslam hukukundan çok haberi yok; İslam hukuku olsa da olur; olmasa da olur, bu konuda bir bilinci yok; cahil. Bu tip insanları direkt karşı safına alıp, bunları küfür safında alıp bunlarla da mücadele etmeyi göze almışlar. Ve malum son radikal olarak -tırnak içerisinde- Batılıların radikal olarak ta-nımladığı bu toplulukların içinden çıkma olan son Suriye’de, Irak’ta, Suriye İslam devleti kurdum; Irak, Suriye İslam devleti kurdum; diyen bir grup Su-riye’de ve Irak’ta Müslümanları şehid ettiler. Müslümanların şehirlerini yak-tılar yıktılar, asıl Müslümanlara karşı savaştılar. Ve bunlar çünkü kendile-rince kendilerinden başka hiç kimseyi Müslüman görmeyen kimseler. Allah bizi ve onları Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışanlardan eylesin.
Peki İslami düşüncede devlet ve kurumlar nasıl?
İslami düşüncede devlet ve kurumlar Kur’an ve sünnete göre devam eden, Kur’an ve sünnete kendince adayan ve kendi geçerliliğini, kendi hukuksal-lığını Kur’an ve sünnetten alan kurumlardır. Yani bugünkü mevcut dünya üzerindeki kurumlardan farklı bir şey değildir, onlarda da Kur’an sünnet da-iresinde -tırnak içerisinde- İslami devletin de hukuku vardır, yürütmesi var-dır, yargısı vardır, eğitimi vardır, bunlar da kendi içerisinde kurumları var-dır. Sonuçta 1400 yıllık bir din, 1400 yıllık bu din devletler bazında da temsil edilmiş, devletler kurulmuş, medeniyetler kurulmuş, eksik noksan bazı fıkhi meseleler olsa da bunların hepsinin de temeli mevcut.
Anayasamız Kur’an’dır. Bu slogana Mısırlı Müslüman Kardeşler’den Af-gan İslamcılarına kadar her yerde rastlanır. Fakat bu genellemeden hangi kurumlar çıkartılabilir?
Bu genellemeden hangi kurumlar çıkarılır dediğimizde bütün kurum-ları sıralamamız mümkündür. Her ne kadar Afganistan’da İran’da bu tam
334 | Çağdaş Siyasal İslam
anlamı ile icra edilemese de edilmemiş olsa da devletin kendi içerisinde -tır-nak içersinde- İslami bir devletin de yasaması vardır; yargısı vardır; mali ta-sarrufu yani hazinesi vardır; maliyesi vardır; kültürel meseleleri halledecek fonksiyonları vardır. Bu, bugünkü bizim modern devlet yapısı dediğimiz bir devlet yapılarından daha aktif, daha yönetilebilir, daha insanlara kendi te-baası ile barışık bir yönetim sistemi uygulanabilinir. -Tırnak içerisinde- İs-lam devlet sisteminde çok böyle karışık, kuruşuk kargaşa yoktur. Yani 1400 yıllık İslami tecrübeden baktığımızda kargaşasız, görültüsüz daha sade ama insanların hak ve özgürlüklerinin sağlamlaştığı, akıl emniyetinin, din em-niyetinin, can emniyetinin, mal emniyetinin, namus, şeref, haysiyet emniye-tinin alındığı bir sistem düşünün; çok kargacık burgacık değil. Veyahut da bu sistemi oluşturan maddeleri anayasa maddesi gibi algılanacak olan mad-deler, belli zaten ve değişken olmayan maddeler, Kur’an değişken olmayan bir anayasa. Öyle olunca insanlar yüz yıl sonra da bir kanunun değişeceğini düşünmeyecekler. Ama şu anda görüyorsunuz ki insanların önüne getirilen kanunlar on yılda miatlarını dolduruyorlar. Yani biz bugün Adalet Bakan-lığının adaletle alakalı kanun hüküm ve yürürlüklerine baktığımızda yüz yıl içerisinde belki de her iki, üç yılda bir kanunlar değişmiş; cezalar de-ğişmiş. Bu konuda yapılanların bir öncekiyle hiç benzeri olmayan şeyler ol-muş. Hatta bu ülkede biz onu da gördük, Anayasa Mahkemesi Meclisin çı-karmış olduğu bir kanunu iptal edip, yerine bir kanun idame ettirip, kendisi bir kanun idame ettirip malum bu ülkede Refah Partisi’nin kapatılmasına dahi hükmetmişti. O yüzden modernitenin tasallutu altında olan devletle-rin hepsinde bu tip kanunsuzluklar ve hükümsüzlükler söz konusu olmakta. Bugün için suç unsuru olmayan ve karşılığında ceza hukukunda cezası ol-mayan herhangi bir şey yarın önümüze suç olarak gelebilir ve siz onu işledi-niz diye mahkemede yargılanır ve siz ceza yatabilirsiniz. Bunun gibi şeyleri de bulmak mümkün. O yüzden İslami devlet dediğimizde o devletin de bü-tün organları, bütün fonksiyonları bir şekilde çalışır. Bunu şöyle de örnekle biliriz, yani 600 yıllık bir Osmanlı Devleti var, ondan önce Selçuklu Devleti var, ondan önce Abbasiler var, Emeviler var İslami devlet modeli olarak bak-tığımızda. Emevilerden önce dört halife dönemi var, dört halife dönemin-den Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dönemi var. Biz bu dönemlere baktığımızda devletin bütün fonksiyonları çalışmış, dev-let bizatihi her dairede ihtiyaçlara cevap vermiş. İslami devlet dediğimizde, İslami devleti konuştuğumuzda o zaman her türlü halkın ihtiyacını karşıla-yacak devletin fonksiyonları hep var olmuş.
İslamcı teorisyenlerin büyük bir çoğunluğunda iki kavram öne çıkıyor.
– Yönetici (emir)
– Danışma konseyi (şura)
Peki emiri kim belirler?
İslami literatürde emirin belirlenmesinin somut usulleri ve emirin ik-tidarının kapsamı ve sınırları konusunda söylenen azdır. Oylama ve se-çim birçok İslamcıya (İran’ı istisna tutalım) ümmetin birliğini zayıflatan, yalnızca Allah’tan hasıl olan bir şeyi nispileştiren, “insanileştiren” bir dü-şünce gibi görülür.
Tabi emir nasıl seçilecek? Eşin doğrusunu söylemek gerekirse bizim önü-müzde örnekler var. Bu örneklerden ilk örneğimiz Hazreti Peygamber sallal-lahu aleyhi ve sellem hazretleri. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hem peygamber idi Medine-i Münevvere’de, aynı zamanda dev-let başkanıydı. O yüzden Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Mekke döneminde bir devlet başkanlığı vazifesi yoktu ama Medine-i Münevvere’ye hicret ettiğinde peygamberliğinin yanına bir de dev-let başkanlığı vazifesi çıktı ve peygamberlik görevinin yanı sıra da devlet baş-kanlığını da şahsında topladı. Bu nedenle Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hayatında kendi elleriyle gerçekleşen bir İslam dev-leti var ve bu İslam devletinin ilk başkanı da Hazreti Muhammed-i Mustafa. Öe Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin döneminde bir halife nasıl seçilecek, nasıl seçilmeli böyle bir ibare söz konusu değildi ve Hazreti Peygamber de sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de kendisinden sonra gelecek olan halifeyi açık bir şekilde söylememişti. Bunu Şia’nın Hazreti Ali Efendi’mizle alakalı olan söylemlerini parantez içerisinde kenarda tutuyo-rum. Şia’nın bu konuda değişik söylemleri var biliyorsunuz, o yüzden kenarda tutuyorum. Ve Hazreti Ebu Bekir halife seçilinceye kadar olan kısa dönem içerisinde halife seçimi ile alakalı değişik görüşler çıktı. Mesela Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri seçilmezden önce ensar kendi arasından bir halife seçmek istedi. Öyle olunca muhacirler de kendi aralarından halife se-çimi ile alakalı bir kıpırdanma oldu. Bir kısmı Hazreti Ali Efendi’mizin ha-life olmasını istiyordu sahabelerden -tâbiri câizse- muhacirler. Bir kısmı Haz-reti Ali Efendi’mize, bir kısmı Hazreti Ömer’e gitti, bir kısmı da Hazreti Ebu Bekir Efendi’mize gitti. Baktılar ki bilhassa Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri bu meselede keskin bir içtihada sahip. Çünkü Mekke müşrikleri devletinde önemli vazife almış bir kimse Hazreti Ömer Efendi’miz. Devleti, devletçiliği bilen bir kimse. Muaviye’de aynı. Muaviye Mekke müşrik dev-letinde üst düzey yöneticilik yapmış bir kimse. Böyle olunca Hazreti Ömer Efendi’miz hızla Hazreti Ebu bekir Efendi’mizin adaylığının ortaya çıkarıp Hazreti Ebu Bekir Efendi’miz halife seçildi. Hazreti Ebu Bekir Efendi’miz de halife seçilirken -tâbiri câizse- seçimle geldi. Hazreti Ebu Bekir Efendi’miz
336 | Çağdaş Siyasal İslam
ve seçimin içerisinde aşere-i mübeşşere vardı. Hızla seçildi, hızla seçilerek görevini yerine getirdi ve Hazreti Ebu Bekir Efendi’mizin seçilmesiyle de sa-habenin içersindeki anlaşmazlıklar hemen hemen son buldu. Herkes Haz-reti Ebu Bekir Efendi’mizin etrafında toplandı, Hazreti Ali radıyallahu anha hazretleri hariç. O da 6 ay sonra biat etti ona. Tabi Hazreti Ebu Bekir Efen-di’mizden sonra Hazreti Ömer Efendi’mizi Aşere-i Mübeşşere seçti, ondan sonra Hazreti Osman seçildi, sonra Hazreti Ali radiyallahu anh hazretleri seçildi ve Hazreti Hasan Efendi’miz Hazreti Ali Efendi’mizden sonra 6 aylık kadar halifelik yaptı. Ardından Muaviye adına geri çekildi ama Muaviye’ye de şunu söylemişti, demişti ki; senin adına geri çekiliyorum, senin oğlun adına değil. Burada bir tek Şia’yla alakalı mesele vardır. Şia halifeliğin Haz-reti Ali Efendi’mize vasiyet edildiğini, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin böyle bir vasiyet yazdığını ama sahabelerin bu vasi-yeti ortadan kaldırdığını ve bu vasiyete uymadığını bundan dolayı da bütün sahabeyi küfür ehli gibi gören Şia olduğu gibi Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Os-man Efendi’lerimizi de küfür ehli gören sahabeler hatta su içerken, lanet ol-sun Ebubekir’e, Ömer’e, Osman’a, Ali’ye, Ayşe’ye, deyip lanet okuyup da su içen Şia dahi var. Böyle olunca buradaki kendilerine ait olan bu meseleyi ha-lifelik seçimi ile alakalı konunun içerisine almak istemiyorum.
Emir arayışı çoğu kez onun göstermesi gereken niteliklerin tasvirine indirgenir. Bu açıdan, siyasal İslam’ı modern bir anayasal çerçeve içine sokma kaygısını hep taşımış olalım. Mevdudi’ye göre siyasal yönetici şu koşullara cevap vermelidir: Müslüman, erkek, yetişkin, sağlıklı, hicret et-miş, yani yozlaşmış bir toplumdan ayrılmış, Allah’tan korkmak, bilgili ol-mak, göreve aday olmamak.
Devlet başkanında aranması gereken özellikler var. Devlet başkanında aranması gereken özellikler -ben özellikle bir şey daha koymuşum oraya şimdi onu da gördüm- bu yöneticilerdeki koşullar konuşulmamış aslında. Erkek olması, yetişkin, sağlıklı olması gibi şeylerin yanında yani biz bunu böyle bu dairede tutarsak bizde bu meseleyi tam anlamıyla konuşmuş ol-mayız. Benim için erkek olması, İslam olması -ben kendimce söylüyorum-yetişkin, sağlıklı olması yeterli değil, benim için yeterli değil. Benim için devlet başkanının seçimle belirlenmesi önemli, yani atamayla olan bir dev-let başkanı değil. Benim için seçimle belirlenen. Bu benim kendi şahsi dü-şüncelerim; öyle söyleyeyim ama ben bu düşüncelerimi de kendimce tespit ederken, ben bunu seçimle derken örneğin Hazreti Ali Efendi’mizin seçimle işbaşına gelmesi, Hazreti Osman Efendi’mizin seçimle işbaşına gelmesi, Haz-reti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretlerinin seçimle işbaşına gelmesi gibi
hadiselerden, ilk halifelerin bu seçilme esnasındaki ölçütlerden hareket ede-rek bu kanıya varıyorum.
İkincisi seçimin serbest olması. Yani o seçimdeki serbestliyetlik söz ko-nusu olmalı. Ve bu serbest olması herkesin kendince, evet seçilecek olan-larda biz belli özellikler tespit edelim, o özelliklere uyan herkes o seçimleri katılabilmeli. Ve seçime seçmen olabilecek nitelikli herkesten katılmasını is-teyelim; böylece herkes seçmeye katılsın ki yarın, öbür gün söyleyecek sözü kalmasın. Bu seçim değişik şekillerde olabilir, ben onun şekli ile alakalı çok önemli olarak görmüyorum.
Bakın bunları siz farklı farklı kitaplardan toparlayabilirsiniz belki de ama benim kendimce toparlayabildiğim dört halife ile alakalı ve hadis-i şeriflerden toparlayabildiklerim bunlar. Ve mesela örnekliyorum bunu, halife adayları tarafsız bir kurul aracılığıyla da belirlenebilir ve o kurul tarafından seçime şunlar, şunlar, şunlar, şunlar katılabilir de denilebilir. O yüzden aday sınırı-nın da olmaması gerektiğine inanıyorum, bir kişi de olabilir, bu bir grup da olabilir ancak adaylarda halife olma şartlarını taşımaları gerektiğine inanı-yorum. Ve bunları da ben Raşid halifelerin yani dört halifelerinin seçim es-nasında gözetilen kurallar neticesinde sonuca ulaşıyorum ve tabi bunda çok önemli unsurlardan birisi de o kimsenin Kur’an ve sünnet dairesinde bu çiz-gide olması önemli.
Ali Merad’a göre İbn Badis açısından en iyi çözüm aydınlanmış ve so-rumlu kişilerden oluşan bir meclisin (cemaati müslimin) yardım ettiği adil bir şeftir. (imam)
Tabi emir hiçbir zaman Peygamber düzeyinde görünmemekte bir dav-ranış modeli olarak alınmaktadır. Bir çok kuramcı emire içtihad hakkını yani dinsel yasanın yorum hakkını tanımaktadır. Bu ise onu ulemanın üzerine çıkartmaktadır.
Evet. Diyor ya; sorumlu kişilerden oluşan bir meclisin, cemaati müsli-minin yardım ettiği adil bir şeftir; imamdır; diyor. Yani bir şûra seçilebi-lir çünkü şûraya girecek olan insanların özellikleri de var, o şûra oluşturu-labilir, o şûranın içerisinden bir devlet başkanı da seçilebilir mi? El-cevap: Seçilebilir ama burada tabi o seçilen devlet başkanı asla hiçbir zaman pey-gamber düzeyinde görülmemesi gerekir. Bakın kıymetli dostlar; hiçbir şeyh, hiçbir üstad, hiçbir mürşid, hiçbir devlet başkanı, hiçbir emir peygamber düzeyinde bir kimse değildir. Böyle algılanmaması gerekir ama tarih içeri-sinde, tarihi süreç içerisinde bir kısım devlet başkanlarını peygamber eşde-ğerinde tutma veya peygamber düzeyinde görme, bir kısım üstadları, velileri, mürşidleri, alimleri peygamber düzeyinde tutma sapkınlığı oluşuyor Müslü-manlarda. Bu üzerinde durulması gereken en önemli problemlerden birisi.
338 | Çağdaş Siyasal İslam
Bizler, Müslümanlar bir devlet başkanını veyahut da bir alimi veya bir üs-tadı peygamber düzeyinde görme sapkınlığında bulunabiliyoruz. Veyahut da bir kimse kendini peygamber düzeyinde görme veya gösterme sapkınlığına düşebiliyor, Allah muhafaza eylesin. O yüzden tarih boyunca bu tip insan-lar ve bu topluluklar görülmüş mü? El-cevap: Görülmüş.
Bir topluluğun başındaki emirü’l-mü’minin konumundaki bir kimse-nin içtihadı, buradaki devlet başkanı o yüzden -tâbiri câizse tırnak içeri-sinde- Kur’an ve sünneti iyi bilmeli dememin sebebi o. Çünkü o yeni genel-gelerle, kanunlarla bir ülkeyi yönetecek; o ülkeyi yönetirken onun Kur’an ve sünneti iyi bilmesi lazım ki o Kur’an ve sünnete göre yeni içtihatlar oluştur-sun. Veyahut da genelde böyle ikinci söylediğim uygulanmış, bir İslami şûra gibi bir fetva meclisi gibi bir meclis kurulmuş ve her çıkarılacak olan kanun veya kanun hükmünde kararnameler veyahut da genelgeler, yönetmelikler o şûra tarafından tasdik edildikten sonra uygulanır hale gelmiş. Genelde son dönem Osmanlı’da yani 400-500 yıl önce ve Selçuklularda buna ehemmiyet gösterdiklerine dair elimizde tarihi vesikalar var. Onlar bir kanun çıkara-caklarında, bir yönetmelik çıkaracaklarında fetva merciine sormuşlar ve öyle yönetmelik çıkarmışlar; kanun çıkarmışlar ama bu ilk dönem halifelerin de uyguladığı bir yol idi. Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri Kur’an’a bakar, sünnet-i seniyyeden bildiği varsa ona bakar, eğer bulamazsa ashaba danışırdı. Ashabın büyüklerine derdi ki: “Bununla alakalı Peygamber’den bir şey duyan var mı?” Herkes de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem haz-retlerinden duyduğu bir şey varsa aktarırdı. Hadislerin toplanması ve hadis-lerin ezberlenmesi bu sebepten dolayı çok önemliydi. Çünkü İslam toprak-ları genişlerken değişik kültür ve inançlarla da karşılaştı, karşılaşınca değişik kültür ve inanışlardan değişik şeyler öğrenmeye başladılar. Öyle olunca bu İslam’ın neresinde vardı, var mıydı yok muydu, burada neyle hükmedilmesi lazım, nasıl hareket edilmesi lazım, dönüp sahabe birbirine soruyordu, ilim böyle gelişti, böyle derinleşti ve ayet-i kerimelerin tefsirleri gerçek manasını bir şekilde bulmaya çalıştı. O yüzden ilk raşid halifeler dönemi en zengin dönemlerden birisidir. Mesela günümüzde korona var ya, korona ile alakalı karantina hadis-i şerifleri Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretlerinin za-manında orta yere çıktı. Nasıl çıktı? Bir yerde veba salgını oldu, veba salgını olunca orada sahabeler vardı, Hazreti Ömer Efendi’miz o kasabaya gitmek istedi ve sahabeler dediler ki: “Biz Allah Resul’ünden duyduk, orada salgı-nın olduğu bölgeden hiç kimse dışarı çıkmasın, oraya da hiç kimse girme-sin, hadis-i şerifini biz öğrendik.” dediler ve Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretlerini – emirü’l-mü’minin- engellediler bu hadis-i şeriflerle.
İslam hukukçuları genel manada bu dört halife dönemini didik didik et-mişler ve böylece dört halifenin nasıl uyguladığını, nasıl yaptığını ve nelere hükmedip nelere hükmetmediklerine bakmışlar. Kanun çıkarmak veyahut da bir şeye fıkhetmek bu hadiseden hareket ederek emirü’l-mü’mininin hakkı olarak görülmüş. Yani bir alimin bir şeyde içtihad etmesi o alimin hakkı ola-rak görünmüş, bir fıkıhçının bir meselede içtihad etmesi o fıkıhçının hakkı olarak görmüş. Çünkü konusunda emirü’l-mü’mininin veya bir devlet başka-nının fıkıh etmesi, yani o meselede içtihad etmesi onun hakkı olarak görül-müş. Veyahut da eski dilde tarikat yapılanmasının, ondan önceki dilde sufi yapılanmasının içerisindeki bir üstadın bir meselede içtihad etmesi, bir me-seleyi yasaklaması veyahut da serbest etmesi hakkı olarak görülmüş. Ve bu hatta öyle bir hadise olmuş, Kur’an ve sünnetin yasaklamadığı bir şeyi geçici olarak yasaklayan halifeler ve yasaklayan fıkıhçılar olmuş. Bu neden kaynak-lanmış? Orada bir zarar görmüşler; o zarar gördükleri için Kur’an ve sünne-tin serbest ettiği bir şeyi dahi o bölgede, o insanda zararlı olacak diye orada yasaklamalar olmuş. Böyle olunca raşid halifelerin uygulamaları İslam dün-yası için çok değerli olmuş. Ve onlar veliyyü’l-emir olarak müminlerin ken-dilerine itaat etmelerindeki yükümlülüklerini ve iyi tespit etmişler, İslamın özünü iyi anlamışlar ve bu içtihatlarıyla da Müslümanların önlerini açmış-lar. Mesela aklıma geleni söylüyorum şimdi. Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretlerinin ilk savaşı zekat vermemek için direnen ve onlara karşı sa-vaş kararı alması, bunun yanında Hazreti Ömer Efendi’mizin halifeliğinde Irak toprakları ile alakalı görüşleri, düşünceleri, içtihadları ve mesela Haz-reti Ali radiyallahu anh hazretlerinin “la ilahe illallah” diyen haricilerle sa-vaşmaları örneğin, hepsi de içtihaddır sonuçta. Mesela Hazreti Ömer radi-yallahu anh hazretlerinin “Sen la ilahe illallah diyenlere mi savaş açacaksın?” diyerekten Hazreti Ebu Bekir Efendi’mize karşı çıkması, Hazreti Ebu Bekir Efendi’mize karşı çıkınca Hazreti Ömer Efendi’miz, Hazreti Ebubekir Efen-di’mizin ona cevaben “Vallahi Hazreti Peygamber zamanında ne oluyorsa aynen ya yerine getirirler ya da onları ben kılıçtan geçiririm.” deyip savaşı-nın haklı gerekçelerini orta yere koyup ve Hazreti Ömer Efendi’mizin ona bu konuda biat etmesi gibi örnekler gösterilebilir. Onlar çünkü kendi dönem-lerinde Kur’an’ı ve sünneti en üst seviyede kendilerince özümsediklerinden dolayı bu tip içtihadları yapmışlar, bu tip içtihadları yaparak hareket etmiş-ler. Böyle olunca emirü’l-mü’minin aynı zamanda da ulemanın üstünde bir konuma ve duruma geçmiş oluyor.
Bu geceki son paragraf. Genellikle parti ne kadar radikalse emir figürü de o kadar merkezcidir. Çoğunlukla Hasan el-Benna’nın metinlerinin
340 | Çağdaş Siyasal İslam
açımlanmasından ibaret olan “Hizb-i İslami”nin programında yönetici-nin parti üyeleri tarafından “ruhani bir liderlik” olarak görülmesi gerek-tiği yazılıdır.
Zaman zaman bunların böyle gördüğü zamanlar olmuş, böyle ruhani bir lider olarak görüldüğünde de değişik sıkıntılar çıkmış. O değişik sıkıntılar çıktığında da bugün İran’da yaşandığı gibi -Allah muhafaza eylesin- prob-lemlerin önü arkası kesilmemiş. Partinin radikalliği, radikal olup olmaması, seçilen halifenin radikal olup olmaması değil; seçilenlerin ve onları seçen-lerin Kur’an ve sünneti ne kadar iyi anlayıp, ne kadar iyi uygulayıp uygula-madıkları bence önemli. Allah bizi Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışan kul-larından eylesin inşallah.
Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
Ek kaynaklar:
- Kur’an-ı Kerim, Nahl 16/125; hikmet ve güzel öğütle davet ilkesi.
- Kur’an-ı Kerim, Ahzab 33/21; Resulullah’ta güzel örnek oluşu.
- Nevevi, Riyazü’s-Salihin, takva, ihlas ve güzel ahlak bölümleri.
- İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi, ahlak ve ihlas bölümleri.
- Buhari, İman ve Rikak bölümleri, niyet, ihlas ve ahlak rivayetleri.
- Müslim, Birr ve Sıla bölümü, güzel ahlak ve kardeşlik rivayetleri.
- Tirmizi, Birr ve Sıla, zühd ve deavat bölümleri.
- Nevevi, Riyazü’s-Salihin, ihlas, takva, zikir ve güzel ahlak bölümleri.
- İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bari, ilgili Buhari rivayetlerinin şerhi.
- Kuşeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Sünnet, Şeyh, Kutub. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı
