ÇAĞDAŞ SIYASAL İSLAM • 28/32
30 Mayıs 2020
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
30 Mayıs 2020 | 319
ve sonuçta FIS liderliği Cezayir’de şunu gördü. Hata yaptılar, yanlış yaptılar, eksik yaptılar, asla ve asla seçimlere girmeyeceklerdi ve asla ve asla seçim-lere girmeyerekten yerel güç olarak, dini bir güç olarak kalacaklardı. Çünkü devletin anayasası ve hukuku orada dururken belediyeleri ele alan veyahut da değişik meclis üyeliklerini ele alan FIS yöneticilerinin mevcut anayasa ve hukukla bir iş yapamayacağını göremediler. Onlar belki de iktidara geldikle-rinde veya iktidardan ortaklık aldıklarında o anayasadaki hukukları veyahut anayasayı veyahut da hukukları değiştireceklerini tahmin ettiler ama o da ol-madı ve sonuçta Cezayir’de bir iç savaş çıktı. Cezayir’de iç savaş çıkınca çok kan döküldü ve ne yazık ki FIS üyeleri ve mensupları bütün dünya dilinde kafa kesen, kol koparan, bütün dünya gündeminde değişik anarşik hareket-lere, terör hareketlerine girmiş bir hareket oldu. Ve FIS başlangıç noktasında sırf Kur’an’ı ve sünneti ve dini bir eğitim olarak yola çıkarken sonunda terör örgütü oldu. Bakın sonunda terör örgütü oldu. Bu fakirin kendince bir tes-pitidir, ne zaman ki herhangi bir İslami hareket partileşir, bakın, partileşir ve siyasete bulaşırsa sonuçta o hüsrana uğruyor. Hakkınızı helal edin. Bur-dan Oliver Roy’un “Siyasal İslam İflası” olarak analizlerinin bir kısmına ka-tılıyorum. Tabi son kısım olan “İslami devlet” hayalinin boşunalığını so-mutlaştırmaktan başka sonuç doğurmayacaktır.” demiş. Bu hareketlerin sonuç olarak fiyaskoyla sonuçlanması hiçbir Müslümanı İslami devlet felse-fesinden veyahut da İslami devletin himayesinde idare edilmekten geri bı-rakmayacaktır. Allahualem.
Mevdudi’nin sözünü almış kardeşimiz. İslamcılar, tamda kaçamak yolu bulunan Müslüman geleneğin mümkün kıldığı biçimde Kur’an’ın yeni bir siyasal ve toplumsal okumasına girişiyorlar. Örneğin Mevdudi ve Turabi, siyasal islamın kavramlarını, Batılı hukuk türlerine ve siyasal bilimine göre (sanki bunlar evrenselmiş gibi) tasnif etmekte çok isteklidirler.
Evet, dönem dönem İslam toplumunun kendi içerisindeki Müslümanların ve Müslümanların başındaki kukla devletleri gören din adamları, fikir adam-ları, kendilerince bu dertle dertlenenler bu problemlerin çözümünü, genelde Turabi olsun veyahut da Mevdudi olsun, Batıyı gören, Batıdaki eğitim siste-mine vakıf olan, Batıdaki eğitim sistemine ve hukuk sistemine veyahut da Ba-tıdaki iktisadi sistemi gördükten sonra kendi ülkelerinde, kendi insanlarında bir değişimin, bir dönüşümün mutlak olması gerektiğine inanıp -ben büyük bir kısmının da samimi olduklarına inanıyorum hataları kusurları herkesin olacaktır, Mevdudi’nin de samimi olduğuna inanıyorum. Abduh’dan çok et-kilenmiştir. Abduh, Afgani’den etkilenmiştir, onların eksiklikleri kusurları
320 | Çağdaş Siyasal İslam
vardır. Turabi Müslüman Kardeşler’den, İslami Cihat’tan veya Müslüman Kardeşler’den etkilenmiştir. bunlardan etkilenerek-kendilerince kendi ülke-lerinde kendi topraklarında İslami bir uyanışın olması gerektiğini ve İslami bir dirilişin gerçekleşmesi gerektiğini görüp belki de Batı normlarına baka-rak Kur’an ve sünnetten ölçüler çıkarmaya gayret etmişler. Ben Mevdudi’yi ve Turabi’yi veyahut da Anadolu’nun dışındaki İslami hareketlerin çok ince ayrıntılarına girmedim ama üç aşağı beş yukarı onlara baktığımızda onların böyle bir çalışmalarının olduğunu görebiliriz. Çünkü İslam dünyası Müslü-man Kardeşler’den veya İslam Cihat Örgütü dediğimiz sonradan ismi bazı yerlerde değişen veya İhvan-ı Müslimin dediğimiz veyahut da değişik yer-lerden etkilenen, İslam coğrafyası birbirinden etkilenir çünkü. Türkiye’de de etkilenenler var bundan. Mesela Ali Şeriati’den etkilenenler var Türki-ye’de örneğin. Ali Şeriati’nin fıkıh olarak nerede olup bakmadığına, Hüse-yin Nasr’ın nerede olup bakmadığına o yüzden bunlardan etkilenen toplu-luklarda var. Ve İslam bu dairede kendi kökleri Kur’an ve sünnet kaidelerini evrensel olarak görür ve son iki yüz yıla kadar, iki yüz, iki yüz elli yıla ka-dar dünyanın her yerinde İslam dini ile medeniyet yan yana yürümüş son iki yüz yıla kadar. Ve doğduğu günden itibaren bütün dünyada dinle mede-niyeti yan yana yürütmüş, içice koymuş, hatta diyebiliriz ki bin yıllık koca-man bir İslam medeniyeti oluşmuş. Buna kısmen Emeviler, Abbasiler, Selçuk-lular sonra Osmanlılar olarak baktığımızda Osmanlı’nın son iki yüz yılına varıncaya kadar hatta son yüz elli yıl diyelim, kocaman bir medeniyet oluş-muş. Ve Batı dünyası bu iki kavramı iç içe olmasını bizden öğrenmiş ve Batı medeniyeti dediğimiz medeniyetsizliğe baktığımızda -onun içinde din yok-tur çünkü- bizde İslam medeniyeti dediğimizde bizde medeniyet ve din iç içe girmiş ama son iki yüz yıl ne yazık ki kendilerini yenileyememişler. Ne yazık ki kendilerini tecdidi olarak bir hareket gösterememişler ve yenilmişler ama sonuçta bugün Batıya da baktığımızda Batı dinsiz bir medeniyetin ola-mayacağını muhakkak ve muhakkak dininde olması gerektiğinin veya fel-sefi olarak bir derinliğinin olması gerektiğini görüyor kendisi. Nasıl görü-yor? O insanları bir arada tutan, o insanları birbirine yardımlaşma, birbirine yardım etme kültürünü, inancını koyan din çünkü. Bakın, Amerika’da olan şeyler bir Müslüman beldede olması, yetişmiş bir İslami bir kültürde bunun olması mümkün değildir. Veya bu koronadan görüldü ki mesela İspanya’da, İtalya’da, Amerika’da bakım evlerinde çalışan kimseler korona korkusuyla bıraktılar; gittiler. Odadaki ihtiyarları hepsi birden koronadan öldükleri gö-rüldü. Bu koronayla Batı medeniyeti denilen medeniyetin olmadığı görüldü. Örneğin işte bunun aslında örneği Bosna Savaşı’nda görülmüştü. Biz Bosna havaalanından indiğimizde Bosna’da, Sarayova’da şehrin merkezine giderken
ben ilk defa gördüm; orada koca koca apartmanlarda kocaman kocaman de-likler ve yanmış. Buradaki gibi ihtiyarların kaldığı bir sosyal tesis düşünün; komple yakmışlar içerisindeki yaşlılarla beraber ve medeniyet denilen şeyin aslında bir vahşet olduğunu, Batı medeniyetinin bir vahşet olduğunu o za-man daha iyi idrak ettim. Hoş, o Batı medeniyeti denen o vahşi medeniyet Osmanlı’yı parçalarken de bu vahşiliğini göstermişti.
İşte Mevdudi gibi, Turabi gibi, Hüseyin Nasr gibi insanlar veyahut da Tür-kiye’de Bediüzzaman Said Nursi gibi -kabul edin etmeyin- veyahut da Süley-man Hilmi Tuna gibi veyahut da Türkiye’nin Cumhuriyet’in ilk dönemlerin-deki -tabiri caizse- her türlü baskıya, her türlü sıkıntıya göğüs gerip tarikat-ı aliyyeyi ayakta tutmayan çalışan o muhteşem zatlar gibi Kur’an ve sünnete yeniden dönüp, Kur’an ve sünneti yeniden içtihad edip, tecdit edip, yenile-yip yeniden İslami bir uyanmanın, İslami bir kalkınmanın mümkün olabi-leceğine dair görenler bu kendi geçmişlerini yönelerek çalışmalar yapmaya çalışmışlar. Allah hepsinden de razı olsun.
İkinci paragraftan devam ediyoruz. Beni Sadr gibi İranlı ideologlar; tev-hidi sınıfsız toplumla, mustazafı proleterle özdeşleştirilir. Şii eskatolojisi A. Şeriati ile birlikte devrime saplanır kalır. Fakat aynı zamanda İslamcı-lar Batılı değerlere ve kavramlara bakarak İslam’ın modernliğini kanıtla-maya çalışan modernleşmeci birçok Müslüman’ın uzlaşmacı özür dileme tavrını ve savunmada kalışını reddederler.
Beni Sadr İranlıdır kendisi isminden de belli olacağı gibi babası Ayetullahtır onun. Yani Sadr ailesi komple Ayetullahlar ailesidir, o yüzden hala daha Sadr ailesi Şia’nın içerisinde önemli bir yere sahiptir,önemli bir etkinliğe sahiptir. Ve tabi Beni Sadr aynı zamanda Humeyni’ye çok yakın bir kimsedir, hatta Humeyni’nin denilebilir ki beyin arkasında iki kimse daha vardır. Ben hep söylerim onu, birisi Hüseyin Sadr’dır, birisi de Ali Şeriati’dir. Bu Beni Sadr, Ali Şeriati ve Humeyni aslında İran devrimi olmazdan önce hemen hemen üçü aynı noktadadır. Beni Sadr tabi Paris’te yetişmiştir, bunun da altını çize-lim ve orada finans okumuştur, ekonomi okumuştur Paris’te. 60’larda şaha karşı olan ayaklanmalarda önemli roller üstlenmiş, birkaç kez de hapse atıl-mış, sonra da Fransa’ya kaçmış bir kimsedir. Daha sonra Humeyni de Tür-kiye’ye gelir, Türkiye’den o da Fransa’ya gider ve Humeyni liderliğinde İran direniş grubu kurarlar. Bu direniş grubunun da danışmanlarından biridir, en önemlisidir. Ve devrim, İran’daki devrim başarıya ulaşınca Beni Sadr da İran’a döner ve Beni Sadr hatta devlette değişik görevler yapar, en son cum-hurbaşkanlığı da yapar. Cumhurbaşkanlığından sonra azledilir, azledilince tekrar Fransa’ya döner ve Fransa’ya döndüğünde de Humeyni’nin hatalarını
322 | Çağdaş Siyasal İslam
ve kusurlarını söylemeye başlar ve Humeyni’ye eleştirel bakmaya başlar. Ali Şeriati de o da malum İranlıdır, kendisi aslında sosyologtur. Bazı kesimler tarafından düşünür, yazar, din sosyolojisi veya çok çağdaş İslam düşüncesi-nin bir profili gibi görülür. Aslında kendisi Marksist’tir Ali Şeriati’nin, benim tespitim. Ve Marksizm’den alıntılar yapar ve Marksizm’den alıntılar yaparak veya Marksizm’den türetmenler yaparak çağdaş bir İslam düşüncesi, çağdaş bir devrimcilik ortaya koymaya çalışır. Ve o da İran İslam Devriminin baş düşünürü olarak anılır ama Ali Şeriati’nin hadislere bakış açısı, akaide bakış açısı, dünya sünni İslam dairesinde ne kadar kabul görür, görmez, bu ayrı bir tartışma konusudur. Ve zaman zaman Türkiye’de de bir kısım medya-tik insanlar, İslami entelektüel olarak görünen, bir kısım medyatik kimseler -burada şimdi onların isimlerini sıralarsam bir daha kavga çıkar- böyle Ali Şeriati’den alıntılar yapıp sosyal medyada yayınlayanlar, Ali Şeriati’nin fikir-lerini orta yere koyanlar, bir de bunlar bunları konuşurlarken İslam adına konuşurlar; islam adına söylerler; bunlar da vardır. Ve bu kimseler yani ister Hüseyin Nasr olsun; ister Ali Şeriati olsun; ister Ayetullah Humeyni olsun; bunların üçü de İran Şia’sının yetiştirdiği, İran Şia’sının öne çıkardığı ve do-layısı ile yine emperyal güçlerle kol kola girmiş, emperyal güçlerin bir kıs-mının, bir tarafının emrinde olan insanlardır. Onları ben İslam’ın yeniden, Müslümanlarının yeniden dirilişine, yeniden uyanışına, vesile olacak kim-seler olarak görmüyorum. Ve onlar kendilerince Batılı değerlere önem ver-miş olabilirler; Batılı değerlere ve kavramlara bakarak İslam’ın modernliğini, modernitesini ortaya koyabilirler. Biz tabi bu modernliğe bakarken, moder-niteye bakarken yani hangi açıdan baktığımızda önemli. Eğer modernliğe, demokrasiye ve moderniteye bakışımız her türlü harama göz kırpıp her türlü haramı mübah görmek ise İslam böyle bir moderniteye böyle bir çağdaşlığa aykırıdır. O yüzden İslam’ın kuralları bellidir, haramlar bellidir ve ibadetler bellidir, İslam’ın devlet sistemi bellidir, bakın, İslam’ın devlet sistemi de belli-dir. İslam dünyaya karışmayan, devlete karışmayan, siyasete karışmayan, ai-leye karışmayan, sokağa karışmayan, caddelere karışmayan, şehirlere karış-mayan, paraya karışmayan bir din değildir. Zaten sıkıntı da bu ve bunu bir kısım İslami entelektüel gibi görünen ama benim İslam olarak görmediklerim de böyle söylüyorlar, İslam her şeye karışıyor. Yani bunu evrensel bir İslam olarak görecek isek bunları tarihsel süreç olarak görelim ve tarihe gömelim. İslam’ın bu karışmalarını o zaman işte bir tek Allah’a iman edelim, sokağa karışmasın, devlete karışmasın, siyasete karışmasın, hukuka karışmasın, aile hayatına karışmasın, haramlara karışmasın, bir tek iman dini olarak kalsın.
Böyle bir düşüncede olanlar var ama İslam öyle değil. İslam öyle olmadığı için zaten Batılı emperyalistler tarafından sıkıntılı bir din olarak görülüyor.
İslamcılık, Müslüman dininin temelini teşkil eden bir teolojik düşün-ceden yola çıkar. Allah’ın, aşkın, tek ve benzersiz olmasını öngören ilahi birlik ya da tevhid İslamcılığın geleneğe kıyasla katkısı (ya da zararı) o za-mana kadar yalnızca Allah’a atfedilen bu ilahi kavramı topluma da uyar-lamaktan ibarettir. Selefi Muhammed Abduh’un ünlü incelemesi. (Risa-lat al Tewhid)
Muhammed Abduh’da Mısır’da Türkmen bir ailenin çocuğudur aslında. Türkmen’dir kendisi Muhammed Abduh’un. Mısır’da o da bir İslami ente-lektüel olarak görülen ve Mısır’daki yenilik hareketinin öncüleri olarak gö-rülmüş. Tanta civarında yaşamış bir Türkmen ailenin çocuğu ve Mehmet Ali Paşa zamanında baskılardan dolayı Nil Nehri civarına taşınmışlar. Ve babası onu çok okutmak için uğraşmış ama o birkaç sefer okulu bırakıp gel-miş, yani orada bir ilim göremeyeceğini zannetmiş. Enteresan bir şey, Ab-duh’un en fazla etkilendiği kimse Şeyh Derviş Hızır’la görüşmesi. Ve o ona ilmi sevdirmiş, kendisine ilim aşılamış. O Şeyh Derviş Hızır’la görüşmesi hep devam etmiş ve yurtdışına eğitime gittiğinde de yurt dışında gezip dolaştı-ğında da döndüğünde hep onunla görüşmüş, onunla istişare etmiş. Ve tabi Cemaleddin Afgani ile yolları kesiştiğinde farklı bir Abduh olmaya başlamış ve böylece Mısır’da da bir hareketinin öncüsü olmaya çalışmış. Mesela Al-lah’ın zatı yerine onun mahlukatı üzerinde düşünmenin hem dinin emrine hem de insanların ihtiyacına daha uygun olacağına dair fikirler sert etmiş ki doğru. Ve tabi Afgani ona aradığı her şeyin kendisinde olduğunu, dışa-rıda bir şey aramaması gerektiğini tavsiye etmiş. Öyle olunca da Peygamber’i, vahyi redetmemiş ama bu Avrupa’yı görünce Mısır’da da bir yenilik hareke-tinin olması gerektiğine inanmış. Değişik zorluklar çekmiş, değişik sıkıntı-lar çekmiş o da. Esser’de öğretim görevliliği yapmış, devlette görev yapmış. Hatta bir ara Türkiye’deki gibi Diyanet İşleri başkanlığı görevinde dahi bu-lunduğu, eğitim kademelerinde bulunduğuna dair rivayetler var.
Tabi Batı bunlara bakarken Afgani olsun, Mevdudi olsun, Abduh olsun, bu gibi Ali Şeriati gibi Hüseyin Nasr gibi kimselere bakarken Batı, bizim de-ğerlerimizi İslam dünyasına götürecek ve İslam dünyasını dönüştürecek, yani Batı formatında dönüştürecek kimseler olarak görmüşler. Tabi Turabi’ye de böyle bakmışlar bir ara. Yani Turabi’de Batıda eğitim görmüş, Sudanlı ken-disi. – Buradan izliyorlarsa Sudanlı kardeşlere de selam ediyoruz.- Turabi’yi de öyle görmüş ve Turabi’yi ilk etapta desteklemişler ama Turabi’de İngiliz sömürgesine karşı mücadele edilmesi gerektiğini ve büyük Sudan projesi ile
324 | Çağdaş Siyasal İslam
ortaya yere çıkınca -büyük Sudan projesini ne? bütün Afrika’nın o bölgesi Sudan’ın içinde aslında böyle bir hali var- bunlar Batı tarafından ilk önce desteklenmiş kimseler.
Tabi buradan Turabiye’de değinmiş kardeşimiz. Toplum ilahi birliğin, tevhidin yansımasıdır; daha doğrusu öyle olmalıdır. (Sudanlı yönetici Ha-san el Turabi )
Turabi yakın zaman insan çünkü kendisi 32 doğumlu. O da Müslüman Kardeşler’in içerisinde yer alan ama bir müddet sonra Müslüman Kardeşler cemaatinden ayrılan ve İslami Ulusal Cephe olarak bir cephe kuran, böyle kü-resel ölçekli İslami akımları etkileyen bir kimse ve Sudan’da çok etkin. Tabi en son o Beşir’di herhalde, Beşir’in zamanında hastanede gözetim altınday-ken -Beşir’in ev hapsi ve hastane hapsi var- o gözetim altında iken vefat et-miş bir kimse ama Turabi’yi bunlardan biraz ayırt edebiliriz. Çünkü Turabi İngiliz sömürgesine karşı mücadele etmekten yanadır ve büyük Sudan bir-liğini kurmak ister. Yani o büyük Sudan projesi ile ortaya yere çıkar, o yüz-den İngilizlerin de çok hoşuna gitmez.
Tabi böyle bir giriş yaptık, şahıslar böyle konulunca şahısları da tanıya-
Birlik ilahi özün temel verisiyle insan toplumunda bina edilmeli, gerçek-leştirilmelidir. Tevhidi bir toplum ne öze ilişkin bölünmeye ne de olumsal tarzda bile olsa ilahi düzen karşısında özerk olan siyasal bir merciye tanık olacaktır. İşte bu durumda Allah’ın mutlak egemenliği, hakimiye, hüküm sürecek bireyin hayatının çeşitli veçhelerinde olduğu gibi toplumun çeşitli veçhelerinde de egemen. (Tevhid Kavramının Şii olan Şeriati ve Murtaza Mutahhari tarafından kullanılışı)
Yine Mevdudi’nin bir sözünü almış kardeşimiz: Bu yüzden İslam yal-nızca bir inançlar bütünü değildir, “kapsayıcı bir düzen, bütünsel bir dü-zendir, nizamdır.” (Mevdudi )
İslam hayatın tüm veçhelerini kucaklayan kapsayıcı bir düzendir. Bu
yeni düzen olumsal bile olsa her türlü laik düzlemi dışlar.
Tabi bu zaman zaman İslam dünyasının içerisinde çıkan ve Müslümanla-rın dertleriyle dertlenen kimselerin -benim nazarımda- en büyük hataların-dan birisi Batıya şirin görünmeye çalışmalarıdır. Batıya şirin görünerekten ama biz buna huta-hile diyelim ama biz buna bir sürü dil bulalım. Ve Batı-nın karşısında Batının hegemonyasını kabul eden Batının kendince inanç ve kültürünü kendi toplumlarında yansıtmaya çalışma gibi bir hataları olmuş. Ve o yüzden “Bir Müslüman da laik olabilir.” söylemi malum Türkiye’de de
çok kullanılmıştır, Müslümanların laikliği tartışılmıştır. Tabi Müslümanla-rın laik olup olmaması, bir Müslüman ülke nasıl laik olur, nasıl olmaz, bu-nun tartışmasına girerlerken laikliğin çıkış noktasının sebebine bakmazlar. Laikliğin çıkışı Avrupa’da malum bir papalık nizamı vardır ve bu papalık nizamı çok eskidir, eskiden kurulmuş. Ve bu papalık din namı altında padi-şahlardan da hükümetlerden de daha kuvvetli, onlardan da kudretli ve daha böyle katı, değişmesiz bir hükümet sürüp, saltanat sürüp devam ediyorlar hatta hala daha öyleler. Olmadık zalimlikleri din kisvesine sokarak icra edip böyle bir yol tutturmuşlar. Örneğin din kisvesi altında Haçlı Seferleri düzen-lemişler Müslümanların üzerine ki hala daha din kisvesi üzerinden Müslü-manları katlediyorlar, Müslümanları inim inim inletiyolar. Son Irak işgalinde Bush “Bu bir haçlı seferidir.” sözünü Müslümanlar çabuk unutuyorlar. Ame-rika devlet başkanı Irak’ı yerle bir ederken Saddam’ı bahane ederek “Bu bir haçlı seferidir.” dedi. Ve çok acı bir şey Müslümanlar bunun karşısında söy-leyecek söz bulamadılar ve Irak bütün Müslümanların gözünün önünde yerle bir edildi, Suriye bütün Müslümanların gözünün önünde yerle bir edildi. Af-ganistan bütün Müslümanların gözünün önünde önce Rusya işgaline, ardın-dan Amerikan işgaliyle yerle bir edildi. Pakistan karman çorman edild; Hin-distan, Keşmir ve Hindistan, Bangladeş o bölge Hindistan’daki Müslümanlar perperişan edildi; hala daha öyle. Ve Filistin’deki Müslümanlar perperişan halde, hala daha öyleler. Keşmir, Çin, Doğu Türkistan, oradaki Müslüman-lar perperişanlar ve ordaki Müslümanların ne olduğu, ne olmadığı hiçbir kimse tarafından bilinmiyor. Acaba oradaki Müslümanların ailelerinin par-çalandığına dair, küçük çocuklarının eğitim amaçlı alınıp, ailelerinden alı-nıp devlet yurtlarına yatırıldığına dair duyumlar alıyoruz. Ne kadar doğru, ne kadar yanlış? Onları da bilmiyoruz. Bu papalık müessesesi hakiki Hıris-tiyanlığa da karşı çıkmış ve hakiki Hıristiyanlığa karşı da muhalif olmuş ve o kadar ölçüsüz davranmış ki onun bu yaptıkları kendiliklerinden dinin ha-ricine çıkarmış; din namı altında yapılmadık haksızlıklar, rezaletler, yapıl-madık ayrımcılıklar, kayırmacılıklar, adaletsizlikler, hukuksuzluklar kalma-mış. Ve hala daha papalık kisvesi altında eşcinsel papalar, eşcinsel rahibeler, hala daha papalık kisvesinin altında dünyanın en büyük kara para aklama-ları ve dünyanın en büyük mafya paralarının üzerine oturma, onları sevk ve idare papalık hükümetinde devam etmekte. Ve böyle hakiki bir dinin tem-silcisi olmaktan çıkıp böyle gayrı bir dinin temsilcisiymiş gibi ve her türlü haksızlığın, hukuksuzluğun, her türlü zalimliğin bir temsilcisi gibi görülmüş. Ve böyle olunca da Avrupa’da bu papalık hiyerarşisinin Hristiyan dünyada ne kadar zalimane ne kadar haksız olduğunu görünce insanlar sekülerizm
326 | Çağdaş Siyasal İslam
cereyanını başlatmışlar. Artık demişler ki; kilise bizim hayatımıza karışma-sın, kilise bizim dünyamıza karışmasın ve kilise ile siyaseti birbirinden ayı-ralım, fikir ve inanç ve siyaset ayrılsın, demişler, böyle ayrılmışlar. Ve o se-külerizm; siyasi bir cereyan, siyasi bir hareket haline gelmiş. Ve o sekülerizm siyasi cereyan, siyasi hareket iken artık dönüşmüş; şimdi bir dinmiş gibi al-gılanıyor. Çünkü o laiklikle veyahut da o sekülerizmle inanç ve din hürri-yetinin sağlanacağı zannedilmiş Batıda ama ne yazık ki şu anda sekülerizm eline geçirdiği bütün dinleri ve dindarları boğmakla görevlendirilmiş gibi icra ediliyor. Hele bizim ülkemizdeki laiklik uygulamalarına baktığımızda ne yazık ki dini ve dindarları boğan, dini ve dindarlara yaşam hakkı tanı-mayan sert, jakoben, katı, faşist bir laiklik uygulanmış. Böyle olunca laikliğe ne yazık ki ben Mustafa Özbağ olarak böyle yumuşak bir şekilde bakamıyo-rum, ona hoş sevecen bir şekilde yaklaşamıyorum. Çünkü her ne kadar din dışı, her ne kadar zulüm, her ne kadar zalimlik var ise “laiklik elden gidi-yor.” terenennileriyle ülkede yaşandı. 28 Şubat’ın sebebi laiklik oldu, 27 Ma-yıs’ın sebebi laiklik oldu. Yani 61,27 Mayıs ihtilali laiklik çatısının altında icra edildi, 28 Şubat darbesi laiklik çatısı altında icra edildi ve laiklik çatısı altında ülke Müslümanlarının enselerinde boza pişirildi, ne yazık ki malla-rına el konuldu, evlerine el konuldu, ne yazık ki her türlü zulüm oldu, ne ya-zık ki üç tane şehidimiz var. Bu ülke laiklik terenennisiyle başbakanını as-mış bir ülke konumuna geldi. Öyle olunca sanki laiklik böyle din ve dünya işlerinin ayrılması gibi algılanıyor, değil. Laiklik-sekülerizm dünyayı boğ-mak için üretilmiş bir canavar. Öyle laikliğe yumuşak bakamıyorum, laik-liğe tatlı bakamıyorum. Benim için laiklik din ve dinden olan her şeyi boğan bir canavar gibi ve bu canavar durmuyor, doymuyor da bu canavar durmu-yor ve doymuyor. O yüzden İslam laik midir? Değildir. Müslüman laik olabi-lir mi? Benim nazarımda olamaz. Müslüman’ın yaşayacağı bir devlet de laik olamaz tam anlamıyla, mümkün değil bu. Ben bunu dünya üzerinde ve ül-kede uygulanan laikliklerden esinleniyorum. Yani neye karışmayacağız biz? Dünyaya karışmayacağız. Bu ne demek? Hiçbir harama karışmayacaksınız siz. Böyle bir şey yok. Allah muhafaza eylesin.
Bakın İslam kendince inanç hürriyetini sağlamıştır. Siz bir kimseye zorla inanacaksınız, diyemezsiniz veya zorla namaz kılacaksınız, diyemezsiniz. Ama İslami kaideler içerisinde benim aklımı, dinimi, namusumu, şerefimi, malımı korumalı devlet. O yüzden dünya üzerindeki laiklik uygulamalarında bunu görmediğim için o laikliği kabul etmem mümkün değil.
Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları