Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes II ·

Nefes II — 26 Mart 2016 Sohbeti

Nefes II — 26 Mart 2016 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES II • 16/18

Nefes II — 26 Mart 2016 Sohbeti Hakkında

26 Mart 2016


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

“Aşkın, bir boyuta getirerek aklı korumanın yollarını gösteren İbn Arabî, İslam medeniyeti içinde yüce bir abide olma yanında, modern ve post modern düşüncenin çıkmazlarında yol arayanlar için de yol gösteren bir deniz feneri gibidir.” Prof. William Chittick

“Alem, Hakk’ın rüyasıdır.” Prof. William Chittick Hayalin yerini bilmeyenlerin hiçbir şey hakkında bilgileri de yoktur. İbn

Arabi-Fütuhat II. 313/2

Sorularımız Şeyh-i Ekber’in hayal alemlerinden ölüm ve sonrasından.

BERZAH’la başlayalım.

Ölüm ve ahirete ait öğretiler, ilahi birlik (tevhid) ile peygamberliğe imandan sonra gelen ve İslam’da imanın üçüncü şartı olan Allah’a dönüş ile ilgilidir.

Müslüman alimlerin bu söylemde tartıştığı konular arasında “GÖNÜLLÜ

DÖNÜŞ” ihtiyari rücu ile “ZORUNLU DÖNÜŞ” mecburi rücu vardır.

Şeyh; kabirde nefsi sorgulayan iki melek, İsrafil’in ölüleri dirilten surunu üflemesi, mahşer günü insanların yaptıklarını tartan terazi vb. gibi imana ait olan şeyleri reddetmeyi aklına bile getirmez.

Çok öncelerden beri ilahiyatçılar vahyi açıklamaların teşbih ve tenzih yani sorununu

benzerlik ve karşılaştırmazlık yönünden nasıl anlaşılacağı tartışmışlardır.

İlahiyatçılar ve felsefecilere göre İslam düşüncesinin genel yönü; Allah ile türlü benzerliği olumsuzlamak ve Allah’ın

yaratılmışlar arasında her karşılaştırılmazlığını ispat etmektir.

Arabi’ye göre bu tür hermetik çabalar hakikatin mahiyeti hakkında cehaletten, Kur’an ve hadisin vahyedilmiş niteliğine saygısızlık ve Allah’a karşı edepsizlikten kaynaklanmaktadır.

Arabi Kur’an ayetlerinde söylediği üzere Kitabın bir kısmına inanıp başka

bir kısmına inanmayanlarla bu ilahiyatçıları bir tutar.

Şeyh “Allah’a karşı en büyük edepsizlik, Allah’ın kendisi için atfettiği şeye bakarak, kendisine atfettiği bu şeyle onun karşılaştırılmaz olduğunu ilan etmektir” der. Böyle bir kimse, bir kısmına inanır. Yani “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.” Şura/11. ve bir kısmını da inkâr eder “İşte onlar gerçekten kâfir olanlardır.” Nisa/150. Çünkü kul kendini Allah’tan çok daha bilgili, kendi ilmini de Allah’ın ilminden daha çok görmüştür. Bundan daha büyük bir cehalet olamaz. Futuhat-ı Mekkiye III 375/10 Açıklar mısınız? Hadis külliyatı, berzahı ölüm sonrası deneyime ait bir alan olarak belirler. Kur’an tefsircilerine göre berzah, tekrar diriltilecekleri güne kadar “Arkalarında onları geriye dönmekten alıkoyan bir berzah vardır.” Müminun/100

İnsanlar, mikro kozmos olarak yaratılmış üç alemi içerirler: ruhani, hayali

ve cismani alemler.

Ruh, ilahi nefesten gelir, beden ise çamurdan yaratılmıştır, nefs bu ikisi arasındadır ve her iki yönün niteliklerini paylaşır. Bu yüzden nefs zatı itibarıyla ruh gibi tek iken bedenin çeşitli kuvvetleri itibarıyla çoktur.

Önemli nokta, kötülüğü emretme düzeyini aşarak Allah’la huzura ulaşması gereken şeyin nefs olduğudur. Aksine, Allah’ın nefesi olarak ruh zaten insanın yaradılış fıtratının mükemmelliğine sahiptir. MURATA (Tao of İslam 8/10)

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

Soru: Allah’la huzura ulaşması gereken nefstir. Açıklar mısınız?

Beden nefsin gelişmesi için bir araçtır. Beden olmasaydı ilahi ruh, belli bir insan suretinde kendini zahir edemezdi. Şeyh, Allah’ın ruhunu güneşle, her bir insanın ruhunu da bir evin penceresinden içeri giren güneş ışığı ile karşılaştırır.

“Allah bu ışıkların aldıkları farklılığı sürdürmeleri için berzahi bedenleri yaratır ve bu bedenler sayesinde uykudayken veya ölümden sonra bu dünyaya ait bedenlerinden ayrıldıklarında ruhlar farklı kalırlar sonsuza dek de farklı kalırlar. Tek bir öz olan ilk hallerine asla dönemezler. III 188/1

“Uyku ölümün kardeşidir.” Hazreti Muhammed (SAV) Açıklar mısınız? ŞEYHİ EKBER; ölüm anında nefsin cismani bedenden ayrılması işleminde hayali suretlerde bedenleşen ve Allah dostları tarafından görülen şeyleri 12 kategoride tarif eder.

Eğer bir kimsenin Allah bilgisi keşfe dayanıyorsa, ölüm anında bu ilminin bedenleşmesi, akli delillerden kaynaklanan bir bilgiden daha tam ve eksiksiz olur “Tecellideki keşfin sureti daha tam ve daha güzeldir çünkü keşf ve bunun marifeti Allah korkusu ve yararlı işlerin sonucudur.” “Allah’tan korkun, Allah size öğretir.” (Bakara 282) Böyle bir kimsenin ilmi ölüm anında güzel bir surette ya da hoşlanarak kuşanacağı bir ışık olarak görünür. (II 296/10)

Açıklar mısınız? Bazen ölüm anı yaklaşırken, bir kimsenin miras aldığı peygamber o kimseye görünebilir çünkü “Alimler peygamberlerin varisleridir.” Bu nedenle, ölüm yaklaşırken o kimseye Hz. İsa’yı, Hz. Musa’yı, Hz. İbrahim’i, Hz. Muhammed’i veya başka bir peygamber görünür. Bu kimselerden bazıları bu peygamberler göründüğünde zevk içinde o peygamberin ismini söyler çünkü peygamberlerin hepsi saadet ehli arasındadır. Ölüm anında böyle bir kimse “İsa” diye seslenebilir. Orada hazır bulunanlar Allah dostu olan bu kimsenin böyle seslendiğini duyduklarında ölüm anında İslam’dan çıkıp Hristiyan olduğunu söyleyerek o kimseden şüphelenirler ya da bir kimse İsrail oğullarına gönderilen peygamberlerden birinin ismini zikredebilir ve orada bulunanlar o kimsenin ölürken Yahudi olduğunu söylerler. Ne var ki böyle bir kimse Allah’ın gözünde saadet sahibi büyüklerden biridir. Çünkü avam bu müşahede yerini asla bilemez, sadece Allah ehli olan keşf sahipleri bilir. II 296/27

Açıklar mısınız? Bahsettiğimiz konular insanın berzahtaki durumunun bu dünyadaki hayatı ile belirleneceği ilkesini gösterir. Kısaca, hayat insanların nefslerine şekil verdikleri bir işlemdir. Beden ölümle terk edildiğine, nefs kendi sıfatlarına uygun hayali suretlerde bedenleşir. Nefsin tüm işleri, ahlakı, halleri, makamları, ilm ve

gayretleri uygun suretlerde görünür. “Berzahta tüm insanlar yaptıkları işlerin ve kazandıkları şeylerin suretinde kıyamet gününe kadar rehinedir.” (I 307/22) Açıklar mısınız?

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

“Doğrulara ulaşabilmenin sırrı doğru soruları sormaktır.”

Bir gün bize bu parka geleceğiz, Ahbap, arkadaş omuzunda, Ve dağlara, aşlara benzeyeceğiz, Öyle sessiz, öyle manidar… Melih Cevdet Anday

Berzahtan yavaş yavaş ahirete geçelim. Uyku küçük ölüm demektir, ölümden sonra intikal edilen yerle, uykuda

intikal edilen yer aynıdır. M. İbn Arabi

Şeyh ölümden sonraki berzahı her zaman bu dünya ile ahiret arasına koymaz “Ahiretin birinci menzili (IV 282/13) olarak işaret ettiğinde berzahı ahirete dahil eder. Ama başka bir pasajda berzah ile ahiret arasında açık bir ayırım yapar. Örneğin ahiretin hissi ve hayali olmayan olması sebebiyle berzahın ahiretten farklı olduğunu yazar. Bu nedenle kıyamet günü yani berzahı izleyen varoluş düzeyi hakiki var olan ve hissi bir şeydir, bu dünyadaki insanlara benzer. Fütuhat (I 311/21)

Bu pasajlar berzah ile ahiret arasındaki temel farkın hayali varoluş ile hissi

varoluş arasındaki farkta yattığını önerir.

Berzah kıyamet gününden daha az aydınlıktır. Kesinlikle gerek berzah gereksese kıyamet günü hayali varoluşun özelliklerini sergiler. Şeyhin dediği gibi “Ahiret hayatı berzaha ve hayale sahip olması yönünden insanın batıni boyutuna benzer.” (III 435/16)

Ama ahiret berzahtan daha gerçektir, çünkü şeylerin ruhani yöne daha

yakın olup bu yüzden daha latif ve daha aydınlıktır. Prof W. Chittick

İbn ARABİ; yeniden diriltilecek olan “beden” in her yönüyle bu dünyadaki

bedene benzemeyeceğini söyler.

Bir parantez açalım, 15 yy. sonlarında Mevlâna Şemseddin’in yazdığı tıpla

ilgili yapıtın sonunda geçen:

“BENDE HALÜMCE BEDREDDİNEM” (Veled Çelebi İzbudak, Atalar sözü

dediği Niyazi Mısri’nin (1693) Can kuşunun her zaman ezkârıdır varidat, Akl-ü hayalin hemân efkarıdır varidat, İşidecek adını duydu canım tadını, Bildim ki ariflerin esrarıdır varidat. Şiirindeki Şeyh Bedreddin varidatında ne demiş! “Bu gövde ile ayrıntıları, dağılıp yok olduktan sonra yeniden eski biçimine dönmez, yeniden birleşip

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

bütünleşemez, var olamaz. Ölüyü diriltmenin anlamı da bu değildir.” (VARİDAT-2)

Ahiret işlerinin bilgisizlerin anladıkları gibi olmadığını bilmek gerek. O işler görünmeyen evrenle ilgilidir sıradan kimselerin anladıkları gibi duyu evreniyle ilgili değil. (VARİDAT- 1)

Biz dönelim Şeyh-i EKBER’e, Nefs berzaha girdiğinde, kendi durumunu kavrar ve geride bıraktığı bedenin sadece bir perdeden başka bir şey olmadığını anlamaya başlar. Kur’an da şöyle geçer “İşte senin perdeni kaldırdık, bugün artık senin görüşün keskindir.” (KAF/22) Bu söylemde şeyh, Hazreti Muhammed’in meşhur hadisini aktarır “İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar.”

Ancak; ölüm yoluyla uyanma henüz birinci uyanmadır. Kıyamet gününde

insanlar bir kez daha uyanırlar. Prof W. Chittick

Senin ölüm yoluyla uyanman, rüyasının ortasında uyandığını gören bir kimseye benzer. O kimse, rüya görürken kendi kendine “şunları şunları gördüm” der ve kendisini uyanık zanneder. Fütuhat (II 313/6)

(Kıyamet gününde) Allah adaletle hüküm vermek için gelir. Allah sadece Nur ismiyle geldiğinden arz Rabbinin nuruyla parıldar. Daha sonra her nefs bu nur sayesinde neyi takdim edip neyi tehir ettiğini bilir. (İNFİTAR; 5) Çünkü bu nurun her şeyi apaçık ve perdesiz, gözler önüne çıkardığını görür. (II 485/33)

Bu sonsuz ışığın altında her şey olduğu gibi bilinir. Niyetler daha fazla gizlenemez. Bu dünyada iken Rabbinin önünde mutlak hiçlik olan kulluk ahirete yükselme, yücelik olarak ortaya çıkar. Bu dünyada kendi nefslerini Allah’ın karşısında yok etmiş olan kullar ahirette Allah’ın sıfatlarından başka hiçbir şey sergilemezler çünkü ilahi ruhu engelleyecek hiçbir beşerî sınırlama kalmamıştır. “O değil” gitmiştir ve geride “O” kalmıştır.

Açıklar mısınız?

“Aşkın, bir boyuta getirerek aklı korumanın yollarını gösteren İbn Arabi, İslam medeniyeti içinde yüce bir abide olma yanında, modern ve post modern düşüncenin çıkmazlarında yol arayanlar için de yol gösteren bir deniz feneri gibidir.” Prof. William Chittick

Arabî gerçekten kendince kendisine yol arayanlara, ister entelektüel bazda ister avam bazında, kendisine bir yol arıyorsa bu manada, gerçekten yol olabilecek bir kimsedir ama bunun için o kimsenin bir temeli gerekir. Temelsiz bu yola girerse -zaten sufilerin genel inancıdır bu, sufilik için bir temel gerekir- bu temeli alabilmesi için de bir kimsenin önce, bu benim kendimce doğru olan, o kimsenin bir sufi topluluğuna gidip içinde bulunup intisap etmesi gerekir. Sebep? Eğer bir sufi topluluğu, sufi diyorum tarikat demiyorum, dikkat edin, bir tarikat şeyhi demiyorum, bir tarikata demiyorum, bir sufi topluluğuna gidip oranın üstadına intisap etmesi gerekir. Mesnevi okuyacak, o yolda ilerleyecek olanlar için de bu şarttır. Yoksa bu sadece okumaktan ibaret olur. Onu yaşayaraktan özümseyecek ise muhakkak bir sufi topluluğunun içerisine gidip o sufi topluluğunun üstadına, ustasına, ne deniliyorsa, intisap edip oraya gönül vermesi gerekir ve o kimse

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

kendince o zaman fenerini bulur mu? Evet. Yolunu bulur mu? Evet. Kendince kendisine lazım olanı alabilir mi? Evet. Ve öyle zaman içerisinde tabirimi hoşgörünün abide şahsiyetler Cenâb-ı Hakk meydana çıkarmıştır o abide şahsiyetler, abide şahsiyetler, uzun müddet onların nefesleri kendilerinden sonra gelecek olanlara yol göstermiştir, yollarını aydınlatmıştır. Cenâb-ı Hakk bu manada istediği şahsiyeti istediği noktada kullanır. Devam ediyoruz.

“Alem, Hakk’ın rüyasıdır.” Prof. William Chittick Rüya nasıl peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüz ise rüya aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarından bir sıfattır. Rüya, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarından bir sıfattır. Eğer hakke’l yakin noktasında görülen rüyalar direkt Cenâb-ı Hakk’ın ezeli ilminden coşup gelen ilimlerdir. O yüzden alem, varoluş, varlık, Hakk’ın rüyasıdır, dendiğinde hakikat payı var mıdır? Evet.

Hayalin yerini bilmeyenlerin hiçbir şey hakkında bilgileri de yoktur. Az önce birisi de sormuştu “Biz aklımızla mı hayal ederiz?” diye. Evet. Hayalin avamdaki yeri, yaratılmış halktaki yeri birinci derecede akıldır. Akıl, duyu organlarıyla, öğrendikleriyle hayal eder. Bir erkek düşünün o erkek hiçbir varlık görmedi. Âdem. Âdem’e bütün Cenâb-ı Hakk isimleri öğretti ama Âdem akli olarak bir kadının var olduğunu, bir kadının var olacağını, bir kadın olacağını bu noktada hiç hayal etmedi. O’na vesveseyi veren, aklına koyan kim oldu? Şeytan oldu. Dedi ki Âdem’e “Söyle Rabbine, sana bir eş yaratsın.” Havva, Âdem’in hayali oldu. Havva, Âdem’in hayali oldu. Çünkü şeytan O’nun aklına vesvese tohumunu dikti dedi ki “Rabbine söyle, sana bir eş yaratsın.” Âdem ondan sonra Havva’yı hayal etti. Havva’yı hayal ettikten sonra Havva’yı istedi ama Havva’yı hayal eden Âdem oldu. Âdem’i kim yarattı? Allah ve Âdem’in bu isteği kabul oldu, neden? İlmi ezeli de Havva vardı. İlmi ezelide Havva var olduğu için anında tecelli etti duası. İlmi ezelde vardı çünkü. İlmi ezelde var olanlar anında tecelli eder. İlmi ezelde yok olan bir şeyi zaten isteyemezsin. İlmi ezelde olmayan bir şeyi isteyemezsin. Bir şeyi istiyorsan ilmi ezelde vardır var olanı istersin. Âdem de ilmi ezelde var olanı istedi, alanında Cenâb-ı Hakk O’na verdi. Bu, kulun hayal görmesi aklıyla, hayallemesi ama hayalin ikinci veçhesi neydi; Rabbinden gelen. Bu neydi? Kul ilim olarak, akıl olarak, böyle bir şeyi bilmediği halde ona mana olarak, rüya olarak ona indirilmesiydi. İşte bu noktada hayalin Hakk tarafından kopup gelen, ilmi ezelden kopup gelen bir şey olduğunu bilmeyenler hiçbir şey hakkında da bilgileri yoktur, der Arabi.

Ölüm ve ahirete ait öğretiler, ilahi birlik (tevhid) ile peygamberliğe imandan sonra gelen ve İslam’da imanın üçüncü şartı olan Allah’a dönüş ile ilgilidir.

Müslüman alimlerin bu söylemde tartıştığı konular arasında “GÖNÜLLÜ

DÖNÜŞ” ihtiyari rücu ile “ZORUNLU DÖNÜŞ” mecburi rücu vardır.

Tabi ölüm ve ahiret, bilhassa ahiret, inanılması gereken bir şeydir Cenâb-ı Hakk Fatiha-i Şerife’de “O ahiret gününün, o hesap gününün sahibiyim” der. O zaman ahiret kavramına iman ederiz ve ahirete döndürdüğümüzde hesaba, kitaba çekileceğimize de iman ederiz. Cenâb-ı Hakk birçok ayet-i kerimede “Sonunda Ona iman ederiz. döndürüleceksiniz” der. Sonuçta Ona döndürüleceğimize de Dönüşümüz Hakk’adır, iman ederiz. Dönüşümüz Hakk’adır. Döndürülüşümüz

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

Hakk’adır. Dönüşümüz Hakk’adır. Döneceğiniz Hakk’tır. Ya döndürülürsünüz ya dönersiniz öyle değil mi? İsteseniz de istemeseniz de bazen ayet-i kerimelerde öyle der, kâfirler istemeseler de Hakk’a döndürecekler, der. Bu dönüş âlemidir ahiret. Bu döndürülüş âlemidir ahiret. Bir kimse o zaman eğer dönüşünü gerçekleştirdiyse biz dönüşünü gerçekleştirmiş olan bir kimseye, dönüşün haktır, diyebilir miyiz o kimseye? Biz Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine, dönüşün Hakk’adır, diyebilir miyiz? Bazıları bu sırra vakıf olup da dönüşünü gerçekleştirdiyse biz ona, senin dönüşün Hakk’adır, diyebilir miyiz?

Müslüman alimlerin bu söylemde tartıştığı konular arasında “GÖNÜLLÜ

Bir kimsenin isteyerek Hakk’a yönelmesi, bir kimsenin Hakk’a yönelmesi, Hakk’a dönmesi. Bu dönüşe başka bir manada verebilirim içindekini saklayıp gizlemeyim: Hakk’a dönüş, o kimsenin Hakk esmasının üzerinde tecelli edip hak olmasıdır. Bu o kimsenin kendi gönüllü Hakk’a dönüşmesidir. Hakk’a dönüşmek Allah olmak demek değildir. Hakk’a dönüşmek, o kimsenin her haliyle Hakk’ın tecelliyatına ram olup, her zerresinin hak olmasıdır. Gönüllü dönüşten bunu anlıyorum. O kimse her haliyle Hakk’a yönelmiştir. Her halinde Hakk vardır onun. Her halinde onun Hakk var ise onun Hakk’a yönelme gibi bir şeysi, Hakk’a dönme gibi bir hali kalmamıştır. Zaten o, Ondadır. O’nda ise o, Onunladır. O onunlaysa, ona “Ona dön” demek zuldür. Ona “Ona dön” demek, diyen için körlüktür. O, körün körüdür. Ona “Ona dön” demesi. Çünkü Ona yönelik olanlar da bir veçheleriyle hep Ona yönelik olduklarından her şeyin Ona yönelik olduğunu görürler. Ne zaman ki o halden dışarı çıktıklarında, Ona yönelmeyenleri o zaman görürler, fark ederler. O zaman bu gönüllü dönüşü gerçekleştirenler, Hakk’a dönenler, gönüllü dönüşü gerçekleştirenler Hakk’a yönelenler, onlar için yeniden bir dönüş yoktur. Onlar, Onun yolunda, izinde, kokusunda, Onun ama cemalinde ama celalinde ama kahhâriyetinde ama rahmaniyetinde tecelli, tecelli, tecelli, tecelli, yürürler. Biz onların hallerine, hayretten hayrete geçme, halden hale geçme, hakikaten hakikate geçme, tevhidin perdelerinden perdelerine geçme, perdeden perdeye geçme, perdeden perdeye geçme, halden hale, hayretten hayrete, kısacası hakikatin perdelerinden hakikatine, hakikatin perdelerinden hakikatine yürüyüş, uruc, seyir, olarak görürüz. Bu bazen uruc olur, bazen seyir olur, bazen hakikatin tam göbeği olur, bazen hakikatin ta kendisi olur. Bizim onlara bu noktada söyleyecek bir sözümüz olmaz. Onlar, kendi gönülleri ile kendi el ve ayaklarıyla, kendi yürekleriyle farzlara sımsıkı yapışıp nafilelerle yaklaştıkça yaklaşıp ondan sonra Allah’ın sevgi tecelliyatına mazhar olup, Allah’ın sevgi tecelliyatına mazhar olup, Onunla gören, Onunla duyan, Onunla konuşan, Onunla yürüyen, Onunla dinleyen, Onunla her şeyini, her şeyini Onunla yaşayanlardır. Burada o kimsenin artık kendisi yoktur. Onun dönüşü gerçekleşmiştir. Öylesine dönüşü gerçekleşmiştir ki onu gördüğünüzde Allah hatıra gelir. Allah’ın öyle kulları vardır ki yeryüzünde onu görenlerin akıllarına Allah gelir. Çünkü Onunla görür Onunla tutar, Onunla yürür, Onunla konuşur o. Gönüllü dönüşme budur. Biz onları kendimiz gibi insan zannederiz. Hani Hazreti Pir der ya “Sakın ha!” müşriklere dem vurarak der “O da bizim gibi insan, yer, içer, uyur, deme!”

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

Evet ikincisi neymiş; ihtiyari rücu. İhtiyari. Bu, o kimsenin -az önce söylediğimiz gibi- kendince çabası değildir, gayriihtiyaridir. Kendince bir plan program kurmamıştır. Bunların dönüşleri Cenâb-ı Hakk’ın seçmesidir. İhtiyari, gayriihtiyari. Öbürkü, zorunlu. İhtiyari de olmasa kafiri de mümini de münafığı da hepsi de ne yapacak, zorunlu Ona döndürülecek. Bizim için bunlar değil sufi sohbeti. Bizim için gönüllü Ona dönmek. Sufiler gönüllü bir şekilde Ona dönenlerdir. Çünkü sufi anlayışta zorunluluk yoktur. Bir kimse namazı emrolunduğu için kılar. Şeriaten emrolunmuştur kılar. Kılmak zorunlu mudur? Evet. O da zorunlu olduğu için mi kılar? Evet. Oruç tutmak zorunlu mudur? Evet. O da oruç tutmak zorunlu olduğu için bir tutar? Evet. Zorunlu döndürülüşlerin içerisinde bunlarda vardır. Sufiler öyle değildir. Sufiler gönüllü kendilerini satarlar. Bir kimseyi zorla köle yaparsınız. Zorla köle yaptığınız kimsenin gözü kapıdadır. Gözü, elindeki ayağındaki prangasındadır. Siz zorla bir kadını nikahınıza alırsınız. Zorla evlendirilmiştir ya bir kadın, ömrünce mutsuzdur o. Bir adam zorla evlendirilmiştir ya ömrünce mutsuzdur o. İslam değildir bu. İslam gönüllülük esasına dayalıdır. Hani geldi ya kadının birisi “Bu adamların” dedi “bizlerden hakkı nedir söyle” O da dedi ki “Böyle böyle, hayır demeyeceksin, yat dediğinde yatacaksın, kalk dediğinde kalkacaksın” kısadan kestim, kadın dedi ki “Vallahi ben hiç evlenmeyi düşünmüyorum bu şartlarda” Hazreti Peygamber Efendimiz dedi ki “O evlenmeyi istemediği müddetçe onu evlendirmeyin”. Anne babalar! Çocuklarınızı zorla evlendirmeyin. İslam gönüllülüktür, sufi yol gönüllülüktür. Bir kimseyi zorla sufi etmeye çalışma. Neden? Zulmediyorsun ona. Zorla “Ders al bak şeyhimizden” “Bizim şeyhimizden muhakkak ders al” “Aman bak gel ders al işin düzelir” “Aman gel bak ders al ha evliliğin düzelir” “Aman gel bak ders al ha çocuğun yoksa çocuğun olur” deme. Burası işçi bulma kurumu mu? Burası evlendirme dairesi mi? Burası şifahanemi, hastane mi burası? Değil. Gönüllülük. Az önce ki söylediğim hadis-i kudsiyi yaşamak: Farzları yerine getirip, kendi isteğiyle kendi gönlüyle seve seve. Seve seve. Namazı kılarken seve seve kılmak. Namazı seve seve kılarken yanında top atılsa nolcak? Değil konuşanlar. Sen orucu seve seve tutuyorsan, vay oruç tuttu başı ağrıdı. Baş ağrısı neymiş? Sevgiliye misk-i amber gibi bir ağız kokusuyla gitmek isteyenlerin başımı ağrır? Eriyle yatmak istemeyen bir kadının başının ağrımasını sebep göstermesi gibi. Eri ile yatmak istemeyen kadının yorgunluğu bahane etmesi gibi. Kadın ile yatmak istemeyen adamın, tansiyonum var, başım ağrıdı, yok belim ağrıdı, yok bugün çok yoruldum demesi gibi. Sevgiliye koşuyorsan bahanen yok! Sevgiliye koşuyorsan bahanen yok. Sevgiliye misk-i amber gelecekse senin ağız kokun oruca oruç eklemeye çalış, bir gün gelir beraber iftar ederiz diye, an gelir iftarı Onunla ederim diye, an gelir iftarı sevgiliyle yaparım diye. Sen namazı nasıl zorunluluk görürsün, namazda sevgiliyle buluşmak var iken? Onunla en yakın hali yaşayacakken. Sevene var mı zorunluluk? Seven kendince, ben bunu zorunlu yapıyorum, diyorsa yapmasın. Sevmek o değildir. Sevmek, üveyk kuşu gibi sevdiğine kanat çırpmaktır. Sevmek, sadece sevdiğini görüp, onu konuşmaktır. Sevmek, sadece sevdiğinin dili olmaktır. Sevmek, sadece sevdiğinin olmaktır; elin onundur, ayağın onundur, gözün onundur, kaşın onundur, hayatın onundur, nefesin onundur, her şeyin onundur. Senin hiçbir şeyin yoktur. Hiçsindir. Her neyin var ise atmışsındır arkaya, bir hiç olarak onun önüne gelmişsindir. Neyin var ki? “Şuyum

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

var” diyorsan sevmemişindir. Sevenin o yüzden hiçbir şeysi yoktur. Yunus namussuz muydu, ar-u namus şişesini vurdum taşa, dedi? Ahmak akıllılar kendilerince Yunus’a derler ki “ar u namusu yoktu”. Ahmak… O tam haliyle Hakk’a yönelip hak olmuştu. Avam için lazımdır ar u namus. Onun ar u namusunu koruyacak olanda Odur. O, teslim olmuş; benim namusum da sensin, benim utancım da sensin, benim sevincimde sensin, benim üzüntümde sensin, benim hasretim de sensin, benim sancım da sensin, benim derdim de sensin, benim dermanım da sensin. O, o hale gelmiş. Gönüllü dönüştür sufilik. Sufiler dönüşlerini gönüllü olarak yaparlar, zorunlu değil. O yüzden bizi eleştirirler. Biz hiç kimseye namazını kıl, demeyiz, kimseye işte, başını ört, sakal bırak, cübbe giy, demeyiz biz. Eleştirsinler bizi. Biz deriz ki, sevdiğin zaman yap, seviyorsan yap, seviyorsan. Seven koşar çünkü. Sevmeyeni koştutturamazsınız. Sevmeyen kılını kımıldatmaz. Erkekler şöyle düşünün bir kadın seviyorsa, bardağa baksanız o uçar melaike gibi bardağınızın suyunu doldurur gelir. Sizin bakmanıza bile ihtiyaç yoktur. Bir kadın bir erkeği seviyorsa gönlünden geçeni bilir. Gönlünden geçeni bilir. Erkek gündüz, akşama bir kuru fasulye olsa da yesem, dese evde kadın kuru fasulyeyi başlar karıştırmaya. Aşık kadındır bu. Bir erkek seviyorsa eşini, eşinin aklından geçirmesi erkeğe yeter. Aklından geçirmesi yeter. Dese ki kendi kendine, ya evde pirinç bitti adama da söyleyemedim, adam pirinçle gelir eve. Adam eve pirinçle gelir. Gönüllü dönüştür bu, gönüllü. Sufilik gönüllü dönüştür. Kardeşler, size bir kardeş tavsiyesi: her şeyinizi sevgiyle ve gönülle yapın. Zorlamayın kendinizi karşınızdaki kimseyi de zorlamayın. Asla. Gönülle yürüyün yolunuzu ve karşınızdakinden de bir şey beklemeyin. Siz neyseniz, gönülle akıtın ona. Asla. Bir şey isterseniz velev ki o gönülsüz yaparsa, size, şeriatta değil, hakikatte haram olur o. Şeriatta değil, hakikatle büyük zul olur o. Aman ha! Aman ha! Bu yol incedir. İnceden de incedir. Bu yol incedir, yol inceden de incedir. Sakın ha! İsteme. O, gönlüyle coşsun sana coşacaksa, sen gönlünle coş. Başkasının gönlüyle coşmasını bekleme ak Fırat nehri gibi. Yürü. Yürü. Coş. Merak etme, önünde senin duracak hiçbir şey yok seviyorsan. Gönüllü döndüysen, vallahi de billahi de tillahi de “Ya Rabbi” dediğinde önünde siluet belirecek senin önünde “Söyle” diyecek “Söyle” “İste” “İste” İstemeye utanırsınız. İstemeye utanırsınız. Gönüllü dönüş demek Hakk’ın ayinesi olmak, Hakk’ın aynası olmaktır. Gönüllü dönüş; Hakk’ın tam anlamıyla o kimsenin üzerinde tecelliyatı demektir. Allah bizi onlardan eylesin.

Şeyh; kabirde nefsi sorgulayan iki melek, İsrafil’in ölüleri dirilten surunu üflemesi, mahşer günü insanların yaptıklarını tartan terazi vb. gibi imana ait olan şeyleri reddetmeyi aklına bile getirmez.

Konuşmaz bile bunları. Hiç bunları konuşmaz Arabî. Bunlar ehli şeriata lazım mıdır? Evet. Dimi gelecek iki tane melek soracak dimi “Rabbike, Nebike” diyecek dimi doğru mu? Doğru. Sufiler bunları konuşmazlar. Sufi olmayanlar yazarlar bunları: İşte kabre girilecekte, “Rabbike, Nebike” sorulacakta, işte sur üflenecekte, dimi. Doğru mu? Doğru. Size bir küçük bir şey söyliyim, hani sahabenin içerisinde kalp ehilleri var mıydı? Evet. Hazreti Ömer Efendimizi kabre koydular mı? Evet. O kabir ehli olan sahabeler Onun kabre girdiğini gördüler mi? Evet. Sorgu melaikeleri geldi mi, Ona “Rabbike, Nebike” derlerken daha o kabir ehli onu gördü. Hemen meleklerin yakasından tuttu Hazreti Ömer Efendimiz. Meleğe dedi “Sen kaç bin yıllık

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

yoldan geldin?” işte “Şu kadar bin yıllık yoldan” Ona dedi ki “Sen o kadar bin yıllık yoldan geldin unutmadın da ben şuradan şuraya geçtim şimdi bunları unuttuğumu mu zannettin?!” Bir hitap “Bırakın onu!” Bir hitap “Bırakın onu!”. Sufi isen tut yakasından ama burada dönersen tutacaksın yakasından. Öyle atma havadan. Ya? Sen burada bir dön. Burada bir dönüşünü gerçekleştir. Burada böyle bir otur. Şöyle bi “Huu…” dediğinde şöyle dilinden bin bir tane Hu çıktığını duyalım, görelim. Muhteşem. E, sırat lazım geçen geçsin. Ya mahşer? Lazım. Üflesin, lazım. Kime lazım? Zorunlu dönenlere. Hadi bakalım üflediler kalkın ayağa. E sen? A kardeş, kimileri var o dönüşü gerçekleştirmişler oturmuşlar Arş-ı âlânın tepesine. Ya? Ya onları bırak sen, onları konuşacağım diye uğraşma. Ya? Sen bak yan derdine. Ya ne mahşer enstantaneleri var, hadisler de var doğru mu? Hepsi doğru. Hak mı? Hepsi de hak ama aynı hadislerde de şu var “Mahşer halkı” diyor “kendi derdine yanarken, perişanken, kafasını kaldırır bakar” diyor “bir de ne görse iyi; bir grup” diyor “bir kavim, Allah’ın gölgesine oturmuşlar hiçbir gölgenin olmadığı yerde. Peygamberler onlara hayretle ve gıptayla bakarlar ve sorarlar ‘bunlar hangi peygamberlerden?’ bir münadi melek cevap verir ‘bunlar peygamber değil’ ‘bunlar hangi şehitlerden?’ münadi melek cevap verir ‘bunlar şehit de değil’ o zaman sorar mahşer halkı ‘bunlar kim?’ herkesin dilleri on sekiz metre, otuz altı metre, kimisi yaya, kimisi piyade, kimisi gömülmüş, hepsi de hak mı? Hepsi de hak. Öyle gidecekler mi? Evet. Öyle mi gidiyorlar? Evet. Yum gözünü bak, uzak değil. Ama yum gözünü gör o kürsüdekilerde uzak değil. “Bunlar kim?” “Bunlar dünyada, yer yüzünde yaşarken birbirleriyle akraba olmadıkları halde birbirlerinden menfaatleri olmadıkları halde Allah için birbirlerini sevenler, toplandıklarında da Allah’ı zikredenler. “İşte” diyor “Onlar nurdan minberlere, nurdan elbiseler, başlarında da nurdan taç ile giydirilerekten getirilirler.” Hani mahşer kardeş, hani sırat? Hani sur mur neredeymiş ya? Ha bi gelsin üflesin ya. Sen gönülle dönmeye bak. Neymiş: menfaat olmayacak. Az önce ne dedim: burası evlendirme müessesesi değil gidin Atv’den evleneceksiniz evlenin. Burası SSK değil, iş kur değil burası. Ya? Burası Allah için sevenlerin toplandığı yer. Soruyor muyuz cinsiniz ne? Irkınız ne? Cibilliyetiniz ne? Paranız ne? Pulunuz ne? Makamınız ne? Bizi ilgilendirmiyor hiç. Nüfus cüzdanınızda ne yazıyor diye soruyor muyuz? Bizi ilgilendirmiyor hiç. Hiç ilgilendirmiyor. Hiç yedi yıldan beri buraya gelip gidenler bir günden bi güne kapıdan sizden para isteyen oldu mu? Yok. Olmadı dimi? Oldu mu Savaş? Kapıdan girerken para isteyen oldu mu? Oldu mu benden habersiz böyle bir şey yaşayan var mı? “Yok”. Menfaatsiz. Akraba değiller, birbirlerinden menfaatleri de yok. Ya? Allah için birbirlerini sevenler. Allah için birbirlerini sevenler. O yüzden gönlü koyuyoruz orta yere. Kardeşler, Allah için sevin. Birbirinizi de kardeşlerinizi de arkadaşlarınızı da Allah için. “Aman ya, Savaş mali müşavir, başıma bir şey gelirse halleder. Savaş’la samimi olayım.” Sakın ha. Olamazsın. Ya? Arana muhakkak düşmanlık girer. Burada girer hem. Ondan sonra dersin “Ben bu Savaş’la neden geçinemiyorum bir türlü.” Geçinemezsin. Neden? İçinde menfaat var çünkü. Menfaatsiz gel, nedensiz-niçinsiz gel, kimliksiz gel bize. Senin burada ne iş yaptığını sormuyorlar, paranı da sormuyorlar. Sormayacağız zaten. Aman uzak dursun bizden. Ya? Allah için sev. Allah için. Allah için gel. Sebep bu. Gönüllü dönüş. Ve o gönüllü dönüşün sonrası var çünkü. Ha millet bata çıka

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

geliyormuş, gelsin. İsterim ki sen o nurdan minbere otur oraya. İsterim. Tüm kardeşler için.

İlahiyatçılar ve felsefecilere göre İslam düşüncesinin genel yönü; Allah ile türlü benzerliği olumsuzlamak ve Allah’ın

yaratılmışlar arasında her karşılaştırılmazlığını ispat etmektir.

Sufiler böyle düşünmezler. Biz olumsuzlaştırmayız çünkü. Hatta sufiler şöyle düşünürler: Herkes kendisi gibi olanı sever. Cömert cömerdi sever cimriyi sever mi? Muhabbet ehli muhabbet ehlini sever. Sabahtan akşama kadar oklava yutmuş, dut yemiş bülbül gibi susanı ne yapsın muhabbet ehli? Değil. Herkes kendince olanı sever. Cenâb-ı Hakk’ta diyor mu, Allah cimrileri sever, diye? Demiyor. Allah cömerttir cömert olanları sever. Hiç ayet okudunuz mu cimrileri sever diye? Nerden olumsuzlaştırıyor? Olumsuzlamak yok. Ya? Benzemek var önce. Önce benzemek var ondan sonra hallenmek var ondan sonra Onun sıfatının senin üzerinden tecelli etmesi var.

Arabî’ye göre bu tür hermetik çabalar hakikatin mahiyeti hakkında cehaletten, Kur’an ve hadisin vahyedilmiş niteliğine saygısızlık ve Allah’a karşı edepsizlikten kaynaklanmaktadır.

Yani olumsuzlamaya çalışmak. Müthiş. Arabî’ye göre bu tür hermetik çabalar; Yani Allah’ın sıfatsal noktada tecelliyatını olumsuzlaştırmak. Yani Allah cömerttir, insanlarda cömertlik yaparaktan ne yapar, Ona benzemeye çalışır. O, olur mu? Olmaz. Ama Ona benzemeye çalışır. Bunu bir kısım alim ulema takımı kabul etmez. Sufiler bunu kabul ederler. Biz sufiler olarak önce Onun ahlakıyla ahlaklanmayı isteriz. Bir taraftan hadis-i şerif nedir? Der ki: Allah’ın ahlakıyla ahlaklanın. Gelirler Hazreti Aişe annemize “Hazreti Peygamberin ahlakı nasıldı?” “Siz Kur’an okumuyor musunuz?” “Okuyoruz ya Aişe.” “İşte” der “O’nun ahlakı Kur’an ahlakıydı.” O zaman Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal boyutta en zirvede tecelli ettiği kimsedir. O yüzden Arabî başka bir yerde de der ki: Peygamberler, Allah’a en yakın ve en fazla bilen insanlardır der. Ondan sonrada velileri koyar. Bazı yerlerde “Sufiler” der. “Veliler” demez, “Sufiler” der. O zaman burada normalde bu benzemeye çalışanların yolunu hor hakir görmek Kur’an ve sünnete ne yazık ki vakıf olamamak, ona sırt dönmektir.

Arabî Kur’an ayetlerinde söylediği üzere Kitabın bir kısmına inanıp başka

bir kısmına inanmayanlarla bu ilahiyatçıları bir tutar.

Evet. Yani bu tarih boyunca Kur’an-ı Kerim’in bazı hükümlerine, bazı kurallarına, bazı ayetlerine karşı çıkanlar olmuştur. Hani bunun zamanı bitmiştir diye düşünmüşlerdir. İşim siyaset değil yanlış anlaşılmasın ama bariz bir örnek hani Süleyman Demirel televizyonda demişti yani “Kur’an’ın bu noktadaki İslam hukuku bitmiştir miadını doldurmuştur, bundan sonra İslam hukukuna dönüş yoktur, olmaması gerekir. Olmaz.” diye televizyonda bir açıklamada bulunmuştu. Mesela dünya üzerinde şimdi bir kısım kendisini de İslam alimi olarak bildiren kimseler vardır ki icra edilmesinin mümkün olmadığını, dönülmesinin bu noktada mümkün olmadığını söyler. Mesela bu noktada Kur’an ve sünnetin üzerinde başka şeyler bulurlar. Şimdi az önceki sohbete de atıfta

İslam hukukunun yeniden

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

bulunayım ben; bir kardeş de fetullah gülen için, çok mübarek demişti ya. Mesela fethullah gülen için demokrasiden başka bir şey yoktur. Dönülmez yoldur demokrasi onun için. Açıklaması buydu. Bende dedim ya bir İslam alimi nasıl demokrasiyi dönülmez yol olarak görür? Bir İslam âliminin demokrasiyi yol görmesi mümkün değildir. Neden? Bütün herkes zina helal olsun deyince zinayı helal mı edeceğiz şimdi? Bütün herkes eşcinsel evlilikler yapılması lazım derse, demokratlık da bunu gerektiriyorsa biz de eşcinsel evliliklere caiz mi diyeceğiz şimdi? Bir Müslüman demokrat olabilir mi? Hayır. Hayır. Bir Müslüman demokrat olamaz. Bir mümin demokrat olamaz. Müminin elindeki hayat kitabı nedir? Kur’an ve sünnettir. Kur’an ve sünnetin haram ettiğini hiç kimse helal edemez, helal ettiğini de hiç kimse haram edemez. Din belli. Dini de tamam ettim demiş Cenâb-ı Hakk. Eksik yok. O yüzden bir Müslümanın kendi kendisine, ben demokratım, demokrasiden dönüş yok demesi mümkün değildir. Mümin, mümkün değil diyemez. Bir mümin, ben laikim diyemez. Diyemez. Mümkün değil. O zaman mümin için birinci derecede Kur’an ve sünnettir. Kur’an ve sünnette var olanı kabul eder ve iman eder. İşte bir kısım ilahiyatçılar veyahut ta bir kısım araştırmacılar veya kendisini alim görenler Kur’an ve sünnetin kabul ettiği şeyleri reddediyorlar. Hani geçenlerde bir İzmir toplantısı oldu, İzmir’deki sohbette “Rü’yetullah haktır” deyip de bir mevzu oldu, profesörlerin hepsi de bağırdılar “Böyle bir şey olamaz, rü’yetullah olamaz” dediler, dedim “Ya olamaz demeyin hadisleri inkâr ediyorsunuz”, “Hadisleri inkâr ediyorsunuz” dedim. “Yok öyle hadis” dediler, dedim “Var. İmam-ı Azam Hazretlerinin içtihadı da var.” “Hayır İmam-ı Azam da öyle bir şey dememiştir.” dediler. Dedim “Bir dahaki aya getirin delillerinizi.” Ben bir dahaki aya delillerimi götürdüm. Oturdum orada okudum. Dedim “Bu kürsü bu masa delil getirecek olana açık.” dedim. Üstünden dört ay geçti. Geçti mi? Geçti. Hala daha perde arkasından konuşacağız diye uğraşıyorlar. Gelin. Döven söven mi var sizi? İlahiyatçılar ve bir kısım kendisini din araştırmacısı görenler Kur’an’ın bazı ayetlerini inkâr ediyorlar. Gizli gizli. Dünya üzerinde İslam hukukunu gizli gizli reddediyorlar. İnanmıyorlar. Kendilerince İslam hukukunun uygulanabilirliğine inanmıyorlar. İnanmıyorlar. Kur’an ve sünnetin kendi içerisindeki kaidelerine inanmıyorlar. Az önce “Bir kul Allah’ın farzlarını yerine getirmekle Allah’a en sevgili işi yapar. Nafilelerle yaklaştıkça yaklaşır, Allah onu sever. Allah onu sevince, gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur, Onunla konuşur, Onunla görür, Onunla duyar.” hadisini inkâr ediyorlar. Ederler. Neden? İşlerine gelmiyor. “Hocam ihsan hadisini nereye koyuyorsunuz?” diyorum, bakıyor şimdi. “İhsandan anladığına bağlı” diyor. “Hocam ne anladın onu söyle bana? Sen ne anladın? İlahiyat profesörü olarak ihsandan ne anladın?” Bakıyor şimdi. Hocam anlaşılmaz değil ki. Hadis-i şerifi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ilahi bir rumuz Ondan gelmiş, söylemiş, vahiy olarak. Vahiy olarak söylemiş. Söylemiş olduğu vahyi tekrar kendisi ne yapmış? Tefsir etmiş. Demiş “Allah’ı görüyormuşçasına yaşamandır.” Allah’ı görüyormuşçasına. Nereye koyacaksın bu hadis-i şerifi? Allah’ı görüyormuşçasına yaşamandır. Ardından bakın ne yapıyor, tefsir ediyor, ardından tefsir ediyor, bizim anlayacağımız seviyeye indiriyor. Avam seviyesine. Yani? Ümmet seviyesine indiriyor. Kendisi o noktada değil. Çünkü kendisi görüyormuşçasına yaşıyor. Ve diyor ki “Sen Onu göremesen

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

dahi her an Onun seni gördüğünü hissederek yaşamandır.” Mümin için iki hal var; bir hal görüyormuşçasına yaşaman. Aşkın zirvesi, aşıklığın zirvesi, müminliğin zirvesi. Görüyormuşçasına yaşamak. Hani ne güzel ya şarkı, dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe sırf sana benziyor diye merhaba dedim. Ölüyorum bu tarafına. Sırf sana benziyor diye merhaba dedim. Sırf Ona benziyor diye, Ona benziyor diye. Sırf Ona benziyor diye. O değil ama Ona benziyor. Gözleri Onun gibi, gülüşü Onun gibi, bir savruluşu var Onun gibi, bir konuşması var Onun gibi. Sabahlara kadar dinle. Bir önünde sekişi var Onun gibi, bir yürüyüşü var Onun gibi, bir tebessüm edişi var vallahi Onun gibi billahi Onun gibi. Bir saçını okşayışı var vallahi de billahi de O okşamış gibi, bir sarığını düzeltmesi var senin hüzünlü anında, vallahi O düzeltmiş gibi. Hani önüne oturup da “Ne oldu?” demesi var ya, Onun gibi. Görüyormuşçasına yaşamak. Görüyormuşçasına yürümek. Görüyormuşçasına dinlemek. Görüyormuşçasına bakmak. Ne tarafa dönersen dön Onu görüyormuş gibi olmak. Ha şimdi, ha şimdi, ha şimdiki çarkta, ha şimdiki Allah deyişte, ha şimdiki secdede, ha şimdiki selam verişte, ha şimdiki tebessümde, ha şimdi buradan dönünce, köşeden, ha şimdiki bu nefeste, bitti bu nefeste… görüyormuşçasına gibi. Görüyormuşçasına. İlahiyatçılar inkâr etse de görüyormuşçasına ya Resulullah. Sen söyledin ya, bizim önümüze bi kapı açtın, bizim önümüze bir yol açtın, bizim lütuf kapısı açtın. önümüze bir nimet koydun, bizim önümüze bir Görüyormuşçasına. ölürdük, halinden yaşayamasaydık görüyormuşçasına yaşayamasaydık, görüyormuşçasına, kendimizi dalgadan dalgaya, perdeden perdeye, halden hale atamasaydık, görüyormuşçasına, hayretten hayrete atamasaydık, ölürdük, sıkıntıdan patlardık, intihar ederdik, intihar ederdik. Hayatımızı sonlandırırdık. Hep ümidimiz var, görüyormuşçasına. Belki de bu perdede, belki de bu perdede, belki de bu hal de, belki de bu seyirde, görüyormuşçasına. Belki de semanın en olmadık anında Allaah derken, Arş-ı âlânın perdesinin arkasından yüzünü gösteriverecek. Görüyormuşçasına. Öylesine Allaah diyelim, belki de bu Allah deyişte gösteriverecek kendini. Görüyormuşçasına. Ne güzel şarkı değil mi, hiç tanımadığın bir kimseye sırf sana benziyor diye merhaba dedim. Görüyormuşçasına. Boş verelim aldanalım O zannedelim. Ondan aldanalım, O zannedelim de Ondan aldanalım. Ona benzettik, diyelim. Ona benzettik. Aldatsın bizi. Biz aldandığımıza dahi bakmayalım. Aldandık bile demeyelim. Dışardan bakanlar “Amma safsın ha” desinler. Desinler.

İşte ilahiyatçılar ve bir kısım kendisini alim ulema görenler Kur’an ve sünnetle sabit olan, Kur’an ve sünnetin bize anlattığı, Kur’an ve sünnetin bize açıkladığı hakikatleri yokmuş gibi görürler. O yüzden bunları görmeye çalışan, bunları yaşamaya çalışan sufileri hor hakir görüp eleştirirler.

Şeyh “Allah’a karşı en büyük edepsizlik, Allah’ın kendisi için atfettiği şeye bakarak, kendisine atfettiği bu şeyle onun karşılaştırılmaz olduğunu ilan etmektir” der.

Muhteşem… Muhteşem. En büyük edepsizlik Cenâb-ı Hakk’ın kendisine atfettiği şeyleri kullarının inkâr etmesi. Hani var ya “Sen atmadın ben attım” dedi. Ne yaptı Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin attığını kendisine atfetti “Sen atmadın ben attım” dedi. “Sen öldürmedin ben öldürdüm”

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

dedi. Ne dedi “Onun elini tutanlar gerçekte benim elimi tutmuştur” dedi. Kendisine atfetti. Kendisine atfetti. Ne dedi “Allah onu rızıklandırır” dedi, kendisine atfetti. Ama “Kur’an’ı biliyorum” diyenler bunları reddetti. Bunları kendi kendilerine tevil yoluna gittiler. Tevil ederekten reddettiler, tevil ederekten kafamızı bulandırmaya çalıştılar, tevil ederekten imanımızı bulandırdılar bizim, tevil ederekten. Tevil yolunu seçerekten bizi yolumuzdan döndürmeye çalıştılar. Kardeş, Allah üzerine aldı dedi ki “O atmadı ben attım” üzerine aldı. Cenâb-ı Hakk’ın üzerine aldığı şeyi sen mi indireceksin aşağıya? Bu en büyük edepsizlikti. Bu en büyük küstahlıktı. Aslında bu -Şeyh burada terbiye sınırında durmuş- küfür! Direkt küfür. Benim karşımda eğilip bükülme, Allah’ın karşısında eğilip bükülme. Allah demiş ki “Sen atmadın ben attım” Nesine eğilip bükülüyorsun? “Allah’ın ayetlerini o eğip bükenler yok mu” Allah’ın ayetlerini eğip bükme! Allah dedi ki “Onun elinden tutan benim elimden tuttu” “Onun elinin üstünde benim elim var” dedi. Sen ne eğip büküyorsun ayet-i kelimeyi? Ne döndür gel gibi döndürüyorsun boyuna? Ne eğip büküyorsun? Ne yalamalık yapıyorsun? Hani tutmazsa cıvata ne diyorlar? Yalama olmuş. Tutmuyor. Yalama olmuş. Yivi seti kaymış. Yivi seti kaymış insanlardan uzak dur. Ticarette uzak dur, evlilikte uzak dur, dergâhta uzak dur, arkadaşlıkta uzak dur, dervişlikte uzak dur. Yalama. Yivi seti kaybolmuş onun. Girintisi çıkıntısı yok. Biz meslek lisesinde yiv set açardık, haydii uğraş Allah uğraş, ondan sonra bir de onu denk getir, döndür, yivi seti uydumu bak, kumpas elinde ölç biç. Yivi seti kaybolunca tutmaz bir şey. Ne olur? Yalama olur. Allah’ın ayetlerini eğip bükenler yalama olmuşlardır. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadis-i şeriflerini eğip bükenler yalama olmuştur. Yalama. Onlar dinde yalamadır. Evet. Aman. Sakın. Sen sen ol peşlerine gitme, dinlemede. Peşlerine gitme, dinlemede. Bir ayeti bir hadisi o kimse kendince, kendi dairesinde bir yalamalık yapıyor mu? Yapıyor. Bunu gördün mü? Gördün. Uzak dur. “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz” ayet-i kerime var mı? Var. Ne ücreti kardeşim bu? Ne ücreti? Ne parası istiyorsun sen? Ne bu aldığın ücret senin? Ne bu aldığın ücret ya? Neyin ücreti bu? Bu ilim senin mi? Mesnevi’yi sen mi yazdın? Hadisleri sen mi yazdın? Ayet-i kelimeyi sen mi yazdın? “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz.” Yalama olmuşun sen. Yivin setin dağılmış senin. Sen bir lokma yemeye bakıyorsun “Nerede yemek yiyeceğiz?” ha olur. Seni gidi lokma düşkünü seni. Başına bir takke sırtına bir cüppe “Nerede yemek yiyeceğiz?” ha öyle mi? Vay maşallah. Ne güzel alim ya. “E kim beni buradan evden alacak?” olur, Hazretleri evden de alalım biz. “E kim götürecek beni?” olur, hazreti bize götürelim biz. E yeme-içme, kalma, bir de cebine harçlık, oh âlâ. “Şeyh efendi ne iş yapıyor?” diyorum ben, “Hiçbir işi yok.” ha hiçbir işi yok. Şeyh efendinin hiçbir işi yok. E diyorum “Hani öyle ya, geçim?” Ses yok. Ha maşallah gökten beslenenlerden. Cenâb-ı Hakk ona sofra indiriyor, İsa’nın havarisi gibi. “Öyle mi?” dedim ben “Hayır” dedi. “Ha sen görmedin mi” dedim “gökten sofranın indiğini?” “Yok görmedim” dedi “Ne yapıyorsunuz?” dedim ben, “Cuma mübareğinde” dedi “herkes efendiye harçlık veriyor” dedi. “Aa beni bir götür ya” dedim. Gördüğümü anlatıyorum size, duyduğumu değil. Herkes geliyor, efendi duruyor böyle ayakta, herkes geliyor “Cuman mübarek olsun” öperken, cebine de indiriyor. Cep böyle yukarda değil normal pantolon cebi değil, efendi çok takva şalvar giyiyor, cep dizde. Biz son faslına

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

yetiştik, dolu cebi böyle. Zaten cübbenin de önü açık böyle, cüppede değil böyle paltomsu bir şey. Çok yakışıklı ama, bakamazsın. Ne cesaretli ne secahatli. Öyle dedi bana beni götüren “Bakamadın değil mi?” dedi “Baktım” dedim ben “Nasıl yani?” dedi, “Bas baya. Valla dizine kadar şişti” dedim ben “Dizi mi ağrıyor yoksa efendinin?” dedim. Dizine kadar şiş çünkü. Ölçü tutmadı. Tutmadı. Allah muhafaza eylesin. Eğip büküyorlar ayetleri. İşlerine gelmiyor. Hani bugün bir sohbet vardı, dedim “Çok basit, etrafınızda” dedim “dostunuz arkadaşınız kalmaz. Birinin yanında gittin ‘gıybet etme’ de bitsin muhabbet.” Böyle 15-20 kişilik bir bayan topluluğuydu dedim “Gıybet etmeyin, gıybet etmeyin. Etmeyin gıybet” kadının birisi dayanamadı “Hocam ne konuşacağız?” dedi, kaldım. Demek ki komple gıybet konuştukları. Şimdi o kendi kendisini analiz etti ben “Gıybet etmeyin” dedikçe baktı o, yukardan aşağıya indirdi konuştuklarının hepsi de gıybet. Ben “Etmeyin” dedikçe ikide birde dayanamadı “Ne konuşacağız?” dedi, konuşacak bir şey yok. Sabahtan akşama kadar kaynana, gelin, görümce, arkasından, komşu, şuydu, buydu, onlar buluyorlar zaten. “Düğünde teyzen ne yaptıydı? Evleneli otuz yıl geçmiş. Düğünde teyzenin ne yaptığını nasıl unutmadın? Unutmuyor. Allah muhafaza eylesin.

Böyle bir kimse, bir kısmına inanır. Yani “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.” Şura/11. ve bir kısmını da inkâr eder “İşte onlar gerçekten kâfir olanlardır.” Nisa/150. Çünkü kul kendini Allah’tan çok daha bilgili, kendi ilmini de Allah’ın ilminden daha çok görmüştür. Bundan daha büyük bir cehalet olamaz.

Baş kestik boyun büktük bunun önünde. Evet. Bir kimse Allah’ın ayetlerini eğip büküyorsa kendini Allah’tan daha fazla bilgili noktaya koydu. Allah muhafaza eylesin. Bu, çok mu bugün? Evet çok. Bu, çok mu? Evet bugün çok. Bu, çok mu? Bugün çok. Demek ki dün de çokmuş. Hiç değişmeyecek, yarın da çok olacak. Allah muhafaza eylesin.

Hadis külliyatı, berzahı ölüm sonrası deneyime ait bir alan olarak belirler. Kur’an tefsircilerine göre berzah, tekrar diriltilecekleri güne kadar “Arkalarında onları geriye dönmekten alıkoyan bir berzah vardır.” Müminun/100. İnsanlar, mikro kozmos olarak yaratılmış üç alemi içerirler: ruhani, hayali ve cismani alemler. Ruh, ilahi nefesten gelir, beden ise çamurdan yaratılmıştır, nefs bu ikisi arasındadır ve her iki yönün niteliklerini paylaşır. Bu yüzden nefs zatı itibarıyla ruh gibi tek iken bedenin çeşitli kuvvetleri itibarıyla çoktur.

insanın gerçekten bu noktada,

insan üzerinde hem zat noktasında, zatın batıniliği noktasında hem de zahiri noktasında hem de zat noktasında üç hal vardır. İnsanlar bu noktada, ruhani noktada Cenâb-ı Hakk’ın batıniliğine benzerler. Varlık olarak Cenâb-ı Hakk’ın zatına benzerler. Görünür olarak Cenâb-ı Hakk’ın zahir noktasındaki görünmesine benzer.

“Önemli nokta, kötülüğü emretme düzeyini aşarak Allah’la huzura ulaşması gereken şeyin nefs olduğudur. Aksine, Allah’ın nefesi olarak ruh zaten insanın yaradılış fıtratının mükemmelliğine sahiptir. Murata Tao of İslam”. Allah’la huzura ulaşması gereken nefstir.

Açıklar mısınız? Buradaki nefs bir veçhesi ile bize kötülükleri emredendir. Bir veçhesiyle Cenâbı Hakk’ın “Kendimden üflediğim” dediği şeydir. Cenâbı Hakk’ın “Kendimden

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

tasallutundan kendisini kurtaramazsa hiçbir

üflediğim” dediği şey ancak Allah’la huzura erer. Onun Allah’la huzura erebilmesi için kötülükleri emreden noktadan kendisini kurtarması gerekir. Eğer kötülükleri emredenin zaman huzura ulaşmayacaktır. O yüzden sufiler kendi nefslerindeki kötülüklerle mücadele etmeyi birinci sıraya koyarlar. Hadis-i şerifte “Kim nefsiyle mücadele eder ise en büyük cihadı yapmıştır. Nefsle cihad, cihad-ı ekberdir.” Hazreti Allah, nefsleri ile mücadele eden, nefsleri temizleyenlerin ancak huzura ereceğini söyler ayet-i kerimede ve hiç kimsenin nefsini temize çıkarmamasını öğütler bize. O zaman Allah’la huzura ulaşmanın yolu, iman edip, nefsinle mücadele edip, Onu sevmekten geçer. Eğer bir kimse iman eder de nefsiyle mücadele etmezse Allah’la huzura ulaşamaz. O kimse her daim mutsuz her daim kabız halinde her daim kendince, kendi kendisinin dairesini tamamlayamamış noktada duracaktır. O, kendi yolunu tamamlayamamış, eksik olanlardan olacaktır. O zaman burada önemli olan vaka o kimsenin nefsiyle mücadele etmesidir. Bunun birinci adımı haramlardan uzak durmaktır. Bunun en önemli noktası, en önemli dairesi haramlardan uzak durmaktır. Kim farzları yerine getirirse Allah’a en sevimli, sevgili olan ameli işlerdi. Bu ne? Bu, namaz, abdest, oruç kadar haramlardan uzak durmaktır. Size bir müjde vereyim şimdi, içki içmeye müsait mi herkes? Evet. Buna paran var mı? Evet. Yapabilirliğin var mı? Evet. İçmediğiniz müddetçe sevap işliyorsunuz, ibadet ediyorsunuz. Dikkat edin. Cebinde para var mı? Var, içki alacak kadar paran var mı? Var. İçmiyorsun. Allah haram etmiş bunu, diyorsun, ibadet ediyorsun. Zina edebilir misin? Evet. Hani bazı erkekler vardır ya kendilerini çok yakışıklı görürler, benim yanımda görmeyin batırırım hepinizi de hani onların peşinden giden kadınlarda vardır ya, o kimsenin zina etmek için elinde imkânı var mı? Var. Yapmadı mı? Hayır. Vallahi ibadet işledi. Daha fazlası: Hani var ya hadis-i şerifte diyor ki “Gecenin yarısında bir kadın ona ‘gel’ dedi de o da ‘ben Allah’tan korkarım gelemem’ dedi ya, o, arş-ı âlânın gölgesinde gölgelenecek” Ne muhteşem bir müjde öyle değil mi? Herkes namazla, abdeste, zikrle oraya gideceğim diye uğraşırken sana böyle bir kapı açılmış. “Gecenin yarısı” dediği, hiç kimse görmüyor. Hani, insanlar görür diye millet biraz uzak durur ya. Hiç kimse görmeyecek. Hiç kimsenin görmeyeceği, anlamayacağı bir yerde bir kadın sana “Hadi” dedi “Gel” Sende dedin ki “Allah’tan korkarım gelemem” arş-ı âlânın gölgesinde yerin hazır. Arş-ı âlânın gölgesinde yerin hazır. Bunu söyleyen Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Ahmet-Mehmet değil. Ben bakıyorum böyle, bu hitapla karşılaşıp gitmeyenlerin gözleri çakmak çakmak oldu. Ne muhteşem iş yapmışız, dediler. Evet muhteşem bir iş yaptınız. Muhteşem. Ama bu Allah’ın lütfu size, unutmayın. Bu size Allah’ın lütfu. Cenâb-ı Hakk seni kendi gölgesinde gölgelendirecek. O yüzden sana lütfetti. Bir kadın dedi “Götür beni” Sen de dedin ki “Allah’tan korkarım, nikahsız olmaz” Gölgede yerin hazır. Tersi de var bunun. Tersi ne? Bir adam kadına dedi. Dedi ki: “Gel götüreyim seni” kadın da dedi ki “Nikahsız olmaz” Gölge hazır. Gölge hazır. Çünkü nefsle mücadele cihad-ı ekber. O kimse nefsiyle mücadele etti. İçmedi. Toto loto oynayacak para var mı? Var. Oynamadı. Hatuna gidecek para var mı? Var. Gitmedi. O kimseyi böyle boğazını sıkacak gücü var mı? Var. Sıkmadı. O kimseye on tane laf söyleyecek gücü var mı? Var. Affetti “Yürü git.” dedi “Affettim seni.” Bakın gücü intikam almaya var iken

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

affetti. Erdemlilik budur. Gücünün yetmediğini affetmek değildir erdemlilik. Ona zaten gücün yetmiyor senin “Affettim.” deme “Ben pısırıkım.” de. “Benim buna gücüm yetmedi.” de. “Allah’ından bulsun” Ne alakası var? Sen zayıf, pısırık, hakkını alamayacak bir kimsesin. Sen zayıf, pısırık, hakkını alamayacak bir kimse olmamış olsaydın gider hakkını alırdın. Sen gideceksin “Bu benim hakkım.” diyeceksin “Hakkım.” Zalimin zulmüne karşı mücadele etmek farz. Zulmediyor mu sana? Evet. Zulmettirmemek farz. “Sen bu lafı bana söyleyemezsin.” “Nasıl?” “Bas baya. Özür dile.” “Özür dilerim.” “Şimdi git, affettim seni. Cezalandırmıyorum.” “Bırak ya Allah’ından bulsun” Hayır, yok öyle bir şey. Öyle bir şey yok. O, senin hakkını almayışın. Pısırık olman. Mümin hakkını yedirmez. Mümin affeder. Kimi? İntikam almaya gücü yettiği halde ondan intikam almayıp affetmektir. Evet. Öbürkü? Öbürkü zayıflıktır, güçsüzlüktür. Öbürkü, kimliksizdir, kişiliksizdir. “Allah’ından bulsun.” Sen mücadeleci bir kimse değilsin. Allah muhafaza eylesin. Allah’la huzura ulaşmak nefs terbiyesinden geçer. Nefsi terbiye edip, haramlardan uzak tutmak, farz olan ibadetleri yerine getirmek, nafile ile yakinlik elde etmek.

Beden nefsin gelişmesi için bir araçtır. Beden olmasaydı ilahi ruh, belli bir insan suretinde kendini zahir edemezdi. Şeyh, Allah’ın ruhunu güneşle, her bir insanın ruhunu da bir evin penceresinden içeri giren güneş ışığı ile karşılaştırır. Buna benzetir.

“Allah bu ışıkların aldıkları farklılığı sürdürmeleri için berzahi bedenleri yaratır ve bu bedenler sayesinde uykudayken veya ölümden sonra bu dünyaya ait bedenlerinden ayrıldıklarında ruhlar farklı kalırlar sonsuza dek de farklı kalırlar. Tek bir öz olan ilk hallerine asla dönemezler.

Evet. Bunu Arabî’nin kendi içerisindeki kendi felsefesinden bakacak olursak, hiçbir ruhun a’yân-ı sabitedeki öz, ilim noktasında dönmesi mümkün değildir, bu bir. İkincisi: a’yân-ı sabiteden tecelli etmiş olan ruhlar alemindeki ruh ile (ruhun tecelliyatı ile. Oradaki tecellisiyle) öldükten sonraki bir kimsenin berzah alemindeki ruhunun tecellisi aynı değildir. Bunu böyle bakanlar, bir: kendi cephelerinden kendi manevi hal olarak farklı görürler, iki: karşıdaki gördükleri kimsenin manevi haline göre görürler. Bunu görenler kâh kendilerince kendi manevi hallerinin yüksekliğine alçaklığına göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini değişik zuhurda görürler veya şeyhlerini değişik zuhurda görebilirler bir de o berzaha göçmüş olan ruhaniyetleri kendi makamlarında da görebilirler. O yüzden buradaki hal ehlinin görüşü herkese göre değişir. Herkesin bu noktada gördüğü hak mıdır? Evet. Ama alem-i ervahtan kopup gelen ruh, hiçbir zaman alem-i ervahtaki konumuna bürünemez. Bürünemez. Hele o ruh, o şahsın ruhu Allah’ı bilmeklik noktasında seyr-i süluku devam ediyorsa, yolu devam ediyorsa, onun her an hali ve ahvali değişecektir. Her an. Çünkü bazı ruhların Allah’a olan seyirleri veya Allah’la olan seyirleri veya Allah’ta olan seyirleri bitmez. 1- Allah’a olan seyirleri, 2- Allah’la olan seyirleri, 3- Allah’ta olan seyirleri. Bunların altını çizin. Bitmez. Seyri varsa bir kimsenin, seyri devam eder. Seyri devam ediyorsa o kimsenin ruhunun tecelliyatı, kimliği farklı olacaktır ve velilerin çoğuluna Evliya denir. Hepsi de evliyadır. Şeyhimin tabiriyle “Erinden generaline kadar evliya denir.” derdi. Allah rahmet eylesin. Bunu şimdi eski derviş kardeşler hatırlayacaklar, Şeyh Efendi’nin tabiridir bu. Allah rahmet

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

eylesin. Öyle derdi “Erinden generaline kadar Evliya denir evladım.” derdi. Demek ki veliler, er iken de veli oluyor generali de veli oluyor. Erinden generaline kadar evliya deniyor bunlara, çoğul. Erinden generaline kadar. Hepsine ne deniliyor? Evliya deniliyor. Bunun tekili ne? Veli. Tekili. İşte bu erinden generaline kadar olan bu evliyaların içerisinde, 1- Allah’a seyr edenler, 2- Allah’la seyr edenler, 3- Allah’ta seyr edenler var, seyr noktasında. O zaman bunların bu seyrleri yarım kalır mı? Kalmaz inşallah. Devam ederler mi? Evet. Devam edince de öldükten sonra, bunların ruhaniyetinin tecelliyatları da devam eder mi? Evet. Eski-yeni önemli değil, Allah rahmet eylesin Abdullah Efendi’yi rüyasında görenler ellerini kaldırsın. Öldükten sonra da görüyorsunuz değil mi? Evet. Şeyh Efendinin zamanında olmayıp ta sonradan derviş olan kardeşler, görenler ellerini kaldırsın. Bak, görüyorlar demek ki. Allah razı olsun. Görüyor musunuz, seyr devam ediyor. Eğer Şeyh Efendinin seyri devam etmemiş olsaydı bu kardeşler rüyalarında göremezlerdi. Anladınız mı şimdi? Demek ki bitmemiş. Yolun sonu yok. O, türküde o “Yolun sonu görünüyor.” Bu yolun sonu görünmüyor. İsterseniz dönün. Bu yolun sonu yok. Biz de kandırmaca, hoplatmaca, zıplatmaca yok, ben en baştan söylediğimi söylüyorum: Ben Bursa’ya geldim ilk sohbetlerimde de diyordum “Arkadaşlar bu yolun sonu yok. Bu yol kolay değil. Bu yol meşakkatli. Bu yol çileli. Bu yol sıkıntılı.” Öyle. Hala da aynı diyor muyum? Evet. Ders alacak olanlara da diyorum “Bak zor bir iş bizimki aklın yerinde iken, vaktin varken, nefes alıp veriyorken git buradan.” Açıkça söylüyor muyum? ilahideki gibi. Evet. Öyle “Evvel aldandım pek kolay sandım” öyle değil Aldatmıyorum kimseyi. “Evvel aldandım.” Yok. Aldanma kardeş, bu yol zor, sıkıntılı. Öyle “Geldiğim zaman benim işte ev halim düzelir” düzelmez. Karının seni terk ettiğini görürsün, adamın seni terk ettiğini görürsün, işinin bozulduğunu da görürsün. Burası İşkur değil. Sıkıntı yaşar, yaşanır. Hacı Ahmet’i görüyorum şimdi saç, sakal beyazlamış iyice komple gitmiş adamcağızda. Sorumlusu benim. Adam benle tanıştığında kömür gibiydi saç sakal, gençti, civan delikanlıydı oo üveyik kuşu gibi, hopluyordu, zıplıyordu, uçuyordu. Çöktü adam. Ben çökerttim, suçlusu benim. Yol bu. Allah muhafaza eylesin. Durmuyor. Şeyh Efendi bile durmuyor daha, işi gücü, tası tarağı bırakıyor benle uğraşıyor daha. Neden? Bitmiyor. Gözünüz aydın Bursa’daydı dün gece. Allah razı olsun.

“Uyku ölümün kardeşidir.” Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem

hazretleri. Açıklar mısınız?

Evet “Uyku yarı ölüm” der Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Ama hangi uyku? Başka bir hadis-i şerifte de der ki “Ölmeden önce ölünüz.” ölmeden önce ölünüz diyor, sizi ne yapıyor? Uykuya mı davet ediyor?

Normalde uykuyu İslam uleması ”Küçük ölüm” olarak nitelendirmiş. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de uykuyu bu noktada, yarı ölüm, küçük ölüm diye nitelendirmiş. Ölümün kardeşi olarak nitelendirmiş ama İslam uleması uykuyu bu noktada önemsemiş, uyku esnasını. Çünkü uyku esnasında ruh, bedeni terk eder gider. Bedeni terk edilince, bu yarı ölümdür, bedeni terk edince bu, ölümün kardeşi olmuş olur. Eğer ruh geri dönmezse o zaman bedenden can da alınır. Can nedir? Can da ruhun tecelli ettiği manevi bir alandır, öyle söyleyelim. Bedende can olması gerekir ki o beden kendince işlevini devam ettirsin yani kanın

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

vücutta deveran etmesi canla alakalıdır. Kanın vücutta deveran etmesi canla alakalıdır. Can vücutta tecelliyat olarak ne olur derseniz, örneğin, kanın deveran etmesi, midenin çalışması, bağırsakların çalışması, vücut mekanizmasının uykuda da çalışır halde olması can tecelliyatıdır. Bir kimse daha uyanırken ruh kendisine tekrar gelir. O yüzden uyku esnasında ruh o kimseden çekildiğinden dolayı ölümün yarısıdır denmiş, ölümün kardeşidir denmiş, küçük ölüm olarak nitelendirilmiş.

Şeyhi Ekber ölüm anında nefsin cismani bedenden ayrılması işleminde hayali suretlerde bedenleşen ve Allah dostları tarafından görülen şeyleri 12 kategoride tarif eder dediği, o kimsenin ruhaniyetinin değişik tecelliyatları. Gördüğü rüyalar, haller, yaşadıkları gibi.

Eğer bir kimsenin Allah bilgisi keşfe dayanıyorsa, ölüm anında bu ilminin bedenleşmesi, akli delillerden kaynaklanan bir bilgiden daha tam ve eksiksiz olur. Allah bilgisi ikiye ayrılıyordu öyle değil mi? 1- Keşf olarak bilinmesi, 2- Akıl olarak, Kur’an ve sünnetten bilinmesi. Kur’an ve sünnetten bilinen Allah bilgisi zahiri bir bilgi, keşf ile bilinmesi manevi bir bilgi. Keşf bilgisi o kimsenin kalbine gelen ilhamla alakalı. Gördüğü rüyalarla, gördüğü hallerle ve kalbine gelen ilhamla alakalı ve keşfle bilme, akli ile bilmenin üzerindedir. Keşf ile bilme.

“Tecellideki keşfin sureti daha tam ve daha güzeldir çünkü keşf ve bunun

marifeti Allah korkusu ve yararlı işlerin sonucudur.

Keşf bilgisi bir kimsenin çok namaz kılması ile değil, Allah’a yakinlik istemesi, Allah’a yaklaşma çabası. Bunun için Allah’ı sevme, Ona muhabbet besleme, Onunla bir ve beraber olma düşüncesi, fikri o kimsede keşf bilgisine yakinlik açar. Bu, o kimsenin iyilikleri düşünmesi, iyi olması ile alakalıdır. Bir kimse farz ibadetlerini yerine getirip ne kadar haramlardan uzak durup ne kadar iyi düşünüp iyilik yaparsa Allah’a o kadar yakinlik peyda eder. Bizim sufilik yolumuzda çok ibadet değildir, çok iyiliktir. Tekrar söylüyorum; bizde çok ibadet değil, çok iyiliktir, çok iyi olmadır, çok güzel ahlaklı olmadır. Çok namaz kılma değildir, çok güzel ahlaklı olmaktır. Çok oruç tutmak değildir, çok insan doyurmaktır. Bakın çok oruç tutmak değil, çok insan doyurmaktır, çok namaz kılmak değil, çok güzel ahlaklı olmaktır. Çok yardımsever olmaktır, çok iyilik düşünmektir, hep iyi düşünmektir, gönlünü herkese açabilmektedir, gönlünü bu noktada insanlarla barışık tutmaktır, ağzından kötü söz çıkmamaktır, yanlış söz çıkmamaktır, ağzından öteleyici sözler çıkmamaktır. Kucaklamak, kavramak, insan olmanın yolunda yürümektir. İnsan olmanın yolunda yürüyen kimselerin keşfi açılır. Eşine, çok özür dilerim, hart hurt eden, çoluğuna çocuğuna hart hurt eden, etrafına hart hurt eden, geçimsiz, böyle kendince tripli, mutsuz, etrafına acı veren, etrafına laf söyleyen, kıran döken, sert davranan kimselere keşf ilmi gelmez. Güzel ahlaka gelir, iyilik yapanlara gelir, cömert insanlara gelir, tebessümlü insanlara gelir. Eşiyle ikide birde kavga edene gelmez. Çocuklarıyla kavgalı. Eşiyle kavgalı. Onunla kavgalı, bununla kavgalı, yanında çalışanla kavgalı, anne babasıyla kavgalı, etrafla kavgalı, herkes aman uzak duruyor. Neden? Aman, diyorlar bunun lanetinden uzak dur, bunun kötü ahlakından uzak dur aman. Adam eve giriyor kadın kaçacak yer arıyor, çocuklar kaçacak yer arıyor. Kadın eve giriyor herkes kaçacak bir yer arıyor. Aman onun böyle kötü ahlakından dolayı kimse nasılsın bile demiyor ona. Allah muhafaza eylesin. Ona

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

keşif gelmez. O rüya görmez. Onun manevi hali açılmaz. Ona küfr isnadı, buna küfr isnadı, ona yanlışlık isnadı. En doğru o. Ona manevi kapı açılmaz. Yok. O yüzden sufi yolu iyilikten geçer, iyi olmaktan geçer. Öyle kafaya bir tane sikke geçir üzerine bir cübbe giy, sufi ol. Yoktur öyle. İyi insan olacak. İyi insan olacak. Herkes diyecek ki ona, ne kadar iyi bir insan. Bakın: Ne kadar iyi bir insan. Ölçü bu. “Bırak ya ağzının tavanı belli değil.” Değil. “Bırak ya nerede ne zaman laf söyleyeceği belli değil, nerede ne zaman insanı kırıp atacağı belli değil.” Olmadı. “Bırak ya olur olmaz laf konuşuyor sertlik yapıyor” Olmadı. “Sen onun dervişliğini evde gör. Yemeği bir tuzsuz yap da gör.” Olmadı. “Sen onun dervişliğini işte gör. Bir şey yanlış olsun da gör sen.” Olmadı… Olmadı… O yüzden sufiler için iyi amel işlemek, salih amel işlemek, iyilikler yapmak, iyi insan olmak önemlidir. Hani çok zikrederim ya ben bu hadis-i kudsiyi: Kul farzları yerine getirmekle Allah’a en sevgili işi yapar, nafilelerle yaklaştıkça yaklaşır. Bu sadece namaz, oruç değil. Bu, iyi bir insan olma. Ne dedi Cüneyd-i Bağdâdî “Tasavvuf güzel ahlaktır.” dedi. Ne dedi büyükler “Tasavvuf edeptir.” dedi. Edep. Bizle beraber Allah’a koşacak olan kardeşler iyi insanlar olacaklar. Ne dedi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem “Müslüman odur ki, elinden ve dilinden diğer Müslümanlar emindirler. Mümin odur ki, diğer insanlar canlarından emindirler.” öyle “Bu adamlar kâfir, bir bomba patlatalım.” O mümin değil. Değil. “Bizim davamız haklı” bir canlı bomba patlat… O mümin değil. Yok… O mümin değil. Allah muhafaza eylesin.

“Allah’tan korkun, Allah size öğretir.” Bakara/282 Evet Allah’tan kim hakkıyla korkarsa Allah ona bilmediklerini öğretir. Siz Allah’tan korkar, haram işlemekten uzak durursanız Allah sizin bilmediklerinizi öğretir. Başka bir ayet-i kerimede “Siz bildiklerinizle amel ederseniz Allah sizin bilmediklerinizi öğretir.” Bildiklerinizle amel ederseniz, Allah sizin bilmediklerinizi öğretir. İşte bu keşf ilmidir. Allah’tan korkmak demek çekinmek, sakınmak, haramlardan uzak durmak, farzları yerine getirmeye gayret etmek. Sen eğer bu sakınmayı üzerine bulundurursan -buradaki korkmak: saklanmak. Sinmek, kaçmak bir şeyden korkmak değil. Çevirenler bunu “korkmak” olarak çeviriyorlar. Allah’tan sakınılır. Sakınmak, Onun çizdiği çizgide durmaya çalışmaktır. Sakınmak, haram bölgeye geçmemektir. Yoksa korkup, sinip bir örtünün altına geçmek değildir. Korkup, çekinip, bir şeyden kaçmak değildir. Böyle değildir bu. Bu sakınmadır. Haramdan uzak durmaya gayret et, sakın. Şüphelilerden uzak durmaya gayret et, sakın. Allah’ın istemediği şeylerden uzak durmaya gayret et, sakın. Bu sakınma duygusu sende olunca Cenâb-ı Hakk senin kalbine müftüyü indirir merak etme. Hani dedi ya Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem “Sana dışarıdan fetva verseler de sen kalbindeki müftüye danış.” dedi. Sakınmak bu. Sen sakınırsan senin kalbine bir müftü indirir. Bu müftü, senin kalbine indirdiği, özel hususi nurudur. Bu özel hususi nur sana seslenir, hitap eder sana. Hitap eder. Bu ancak sakınmakla peyda olur kalbinde senin. Sen önüne geleni yer içersen, haram mı helal mi diye bakmazsan, önüne geleni cebine katarsan, diline geleni, istediğini söylersen, senin kalbin bu noktada mutmaine noktasına gelmez. Senin kalbin çalışmaz, senin kalbine ilham gelmez, senin kalbine doğrular akmaz, senin kalbinde hikmet olmaz. Sufi, kalbinde hikmet taşıyandır. O, satırdan değil sadırdan konuşur. O, kitaptan

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

fetva vermez, o gönülden fetva verir. Bütün fetvacılar toplanır fetva verir, o bütün fetvacıların üzerinden fetva verir. O çünkü vakaya, meseleye, coğrafi bölgeye, kişiye göre fetva verir. Neden? Bu ancak kalp ilmiyle mümkündür. Bu ancak keşf ilmiyle mümkündür. Sen bir şeye “caiz değildir” diye yazarsın oraya. Doğrudur ama şahısların üzerinde öyle şeyler olur, onun “caiz değildir” diye yazdığı şey caiz olur. O “caiz olur” dediği şey, caiz olmaz ona. Bu kalp ilmidir, bu keşf ilmidir. Bu kitaplarda yazılan fıkhın üzerindedir. Bu kitaplarda yazılan tefsirin üzerindedir. Ama bu hangi yolla açılır? Allah’tan sakınmakla açılır. Hangi yolla açılır? Ayet-i kerime “Bildiklerinizi işlerseniz bilmediklerinizi size öğretir.” Hangi yolla açılır? Zikrullahla yol açılır “Kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikreder. Kim Allah’ı unutursa Allah da onu unutur. Kim Allah’a kavuşmayı dilerse Allah da ona kavuşmayı diler. Kim Allah’a kavuşmayı dilemezse Allah da ona kavuşmayı dilemez. Kim Allah’a bir adım gelirse Allah ona on adım gelir. Kim on adım gelirse Allah ona yüz adım gelir. Kim yüz adım gelirse Allah ona koşarak gelir.” Bu deminden beri söylediklerimiz ayet ve hadis-i kudsi. O zaman Allah’a yaklaşmanın yolu, farzları yerine getirecek, nafilelerle Allah’a yaklaştıkça yaklaşacak. Bu da iyi insan olacak. İyi insan. Cömert insan. Tatlı dilli, güler yüzlü, yumuşak huylu. Yumuşak huylu. Dilinden emin, gözünden emin olacak herkes. Herkes diyecek ki “O asla şehvetle bakmaz. Gözünden eminiz. Asla yanlış kelimeler kullanmaz. Dilinden eminiz. Asla o bizim malımıza, mülkümüze, paramıza, pulumuza göz koymaz. Elinden eminiz.” Evet, emin insan olma. İslam emin insanlar üretir. Sufilik emin insanlar üretir. Emin insan. Emin. “Ahir zamanda öyle bir zaman gelecek ki, şu belde de filanca emin kimsedir denecek. O zaman kıyameti bekleyin.” diyor. Neden? Çünkü Müslümanlar emin insan üretemiyorlar. Müminler emin insan üretemiyorlar. Sufiler emin insan üretemiyorlar. Aileler emin insan yetiştirmiyorlar. Emin insan yetişmiyor. Emin insan. Götürüp paranı koyacaksın yüz milyar, yüz milyar olarak geri aldın mı öp de başına koy. Emin insan. Adama yüz milyar vermişin adam diyor ki “Ben onu harcadım.” Örneğin. Adam gitmiş şeyhine “Üç yüz bin dolarım var efendim” demiş “ne yapayım?” demiş “Getir bana.” Demiş. O da almış götürmüş ona. Götürürsen bi dert götürmesen bi dert. Adam sonra İstanbul’dan gelmiş benden dua istiyor, esma istiyor. “Özel görüşmem lazım” “Buyur kardeşim” “Ben çok özel görüşeceğim.” “İyi buyur kardeşim, söyle” “Kapıyı kapatalım” “İyi kapatalım. Söyle” “Ben bir şeyhe bağlıydım” “Evet.” “Benim üç yüz bin dolarım vardı” “Eee? Götürdün şeyhine verdin öyle mi?” dedim ben, “Evet.” dedi “Şeyhinde sana vermiyor mu şimdi?” dedim ben, “Evet” dedi “Ya bir şey değil, orta yerde olanları söylüyorum. Sen de onlardan birisisin.” “Ben bir şey de diyemiyorum” dedi “Bir esma verseniz bana da” dedi “Ben ondan alsam…” “Böyle esmayla alınsa benim 7-8 yıl oldu havluyu bırakalı, ikiyüz milyarın üzerinde havludan, elden, ayaktan alacağım var, belki de daha fazla, esmayla ben alırdım.” dedim. Böyle baktı. Dedim “Yok böyle bir şey.” Bak şeyh. Adı şeyh bunun. Dedim “Senin gibi kim bilir kaç kişiden aldı.” “Herhalde.” dedi. “Ne yapıyorsun şimdi?” dedim ben, “Onun fabrikasında muhasebeye bakıyorum.” dedi. “Senin gibi birkaç kişiden üçer dörder yüz bin dolar topladı, bir tanede fabrika kuruldu, sende orda şimdi muhasebede. Kendi paranın muhasebesini tutuyorsun öylemi?” dedim ben, “Öyle.” dedi. “Aman sağlam tut muhasebeyi.” dedim. Emin insan yetiştiremiyoruz sıkıntı bu. Ümmet emin insan

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

yetiştiremiyor. “Getir kurbanlarını keseriz biz.” diyor. Götürüyor ümmet kurban parası veriyor, bir taraftan başka bir iş patlıyor. Ne olmuş? Etleri satmışlar. Topladıkları etler satılmış. Topladıkları kurban satılmış başka yere. Kardeşim kurban eti satılmaz. Haram. Kurban etinin ticareti yapılmaz. Kurban eti ya tasadduk edersin ya yersin ya da yedirirsin. Kurban eti satılır mı Allah’tan korkmazlar. Ama satıyorlar. Kurban, fukaranın yiyeceği et ya da al götür evine koy. Bir yıl boyunca ye. Ye kardeşim, sıkıntı yok. Satılmaz. Nasıl sattınız be vicdansızlar…? Allah muhafaza eylesin. Emin insan, iyi ameller işleyen, salih ameller işleyen, iyilikler, güzellikler işleyen kimseler üretmek. Müminlik.

Böyle bir kimsenin ilmi ölüm anında güzel bir surette ya da hoşlanarak

kuşanacağı bir ışık olarak görünür.

Böyle bir kimsenin bütün amelleri surete bürünür. Ölüm anı uzak. Ölüm anına gelmez. Ben biraz daha ileri gideyim; böyle bir kimsenin namazı surete bürünür, namazı kılarken namazın başında durur. Böyle bir kimsenin zikri surete bürünür, daha zikrullah yaparken onun suretini görür. Böyle bir kimsenin orucu surete bürünür, başlar oruç kendisini tutana dua etmeye “Ya Rabbi onu affet.” demeye. Böyle bir kimsenin namazı surete döner. Daha namazın başındayken, o namazdayken namaz onun başına dua etmeye başlar “Ya Rabbi beni kılanı affet.” diye. Bunu görmeyen sufi daha sufi değil. Bunu yaşamayan henüz daha o hale gelmemiş. Ölüm anı bizim için uzak bir andır. İş bitmiş o zaman zaten. Sen o zamana kaldıysan yandın ha yandın. O zamana kaldıysan yandın ha yandın. Vasat sufiler ancak bunu ölüm anlarında görürler. Vasat sufiler. Bizim dergahımızdaki sufiler, bu ibadetleri işlerlerken görecekler. İşlerlerken. Zikrullah esnasında “Allah” dediğinde o yapmış olduğu zikrullahın nereye gittiğini kendisi görecek. Evet “Allah” dediğinde, Allah lafzının surete bürünüp nereye gittiğini görecek. Ölüm anı uzak. Uzak uzak. O, vasat sufilerin, vasat müminlerin anıdır. Hani var ya ayet-i kerimede, ölüm anında gözlerinden perdelerinin kaldırılacağı hem kâfir hem mümin her ikisinin de ve gözünden perde kaldırıldığında o gidecek olduğu yeri göreceği. Ayetle sabit. Hazreti Pir bu ayet-i kerimeyi söylüyor. Uzak. Onu daha yakından görecek inşallah.

Bazen ölüm anı yaklaşırken, bir kimsenin miras aldığı peygamber o kimseye görünebilir çünkü “Alimler peygamberlerin varisleridir.” Bu nedenle, ölüm yaklaşırken o kimseye Hz. İsa’yı, Hz. Musa’yı, Hz. İbrahim’i, Hz. Muhammed’i veya başka bir peygamber görünür. Bu kimselerden bazıları bu peygamberler göründüğünde zevk içinde o peygamberin ismini söyler çünkü peygamberlerin hepsi saadet ehli arasındadır.

Tekrar söyleyeceğim haddimi aşıyorsam Allah beni affetsin, bunlar sufilerin seyr-i sülukunde yaşanan şeylerdir. Sufi seyr-i sülukte “Ölmeden önce ölünüz” sırrına vakıf olur. Ölmeden önce ölünüz sırrına vakıf olmak demek, o kimsenin üzerinde birinci derecece günah-ı kebairlerin uzaklaştırılıp o kimsenin nafilelerle Allah’a yaklaştıkça yaklaşma noktasıdır. Öyle bir şey olunca o kimse bu hale geldiğinde -zaten o Hazreti Pir’in dediği şey insan-ı kâmillerin üzerinde tecelli eden şeyler- o hale gelmezden önce o kimseye peygamberlerden bir peygamber mürebbisi olur onun. Bir sufi beşinci makama geldiğinde pirlerden birisi onun mürebbisi olur. Bir tane pir efendi onun mürebbisi olur yani öğretmeni olur. Bir

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

kimse mürebbisi olur onun. O pir onun mürebbisi olur. O pir efendi ile hemhal olmaya başlar. Ardından o kimse beşinci esmadan altıncı esmaya geçince ona peygamberlerden bir mürebbi verilir. Eğer o sufinin yolu açıksa, açıkça söylüyorum bunu o sufinin yolu açıksa peygamberlerden bir peygamber ona verilir. Bu peygamberler kitap indirilmiş 4 büyük peygamberden midir değil midir oda onun İbrahim aleyhisselam farklı derecedir, Musa aynı bir derecesidir. Mesela aleyhisselam farklı derecedir, İsa aleyhisselam farklı derecedir. Başlangıç olarak da Âdem aleyhisselam farklı derecedir. Bir kimseye Âdem aleyhisselam mürebbi ise derecesi farklıdır. İbrahim aleyhisselam mürebbisi ise derecesi farklıdır, Musa aleyhisselam mürebbisi ise derecesi farklıdır, İsa aleyhisselam mürebbisi ise onun derecesi farklıdır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini bunların hepsi de görürler mi? Görürler. Amma velakin bunların içerisinde İsa aleyhisselamın mürebbisi olduğu sufi en yüksek derecededir. O kimse Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini de sıkça görür mü? Evet. Bu kimseye altıncı makamda peygamberlerden bir mürebbi verilir. Yedinci makama geçtiğinde o kimse, onun mürebbisi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem olur. O, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ne diyorsa öyle tecelli eder, öyle yapar. O bir şey söylediğinde onu yerine getirir. Cenâb-ı Hakk zaman zaman, zaman zaman, ya direk onun kalbine ilham eder kalbindeki nurun üzerinden ya da direk Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri konuşur onunla. Bu her iki taraftan hangisinden gelirse gelsin o kimsenin bütün vücuduna ilham olarak gelir ve haktır. İster Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri konuşsun isterse Allah direk ona hitap etsin her ikisinin arasında bir fark yoktur. Bu ölüm anına gelmez. Eğer bir kimse bu noktada belli bir makama, dereceye geldiyse sufilik yolunda bu onun üzerinde tecelli eder ama buraya doğru gelirken o kimse kimden alır bunları yine, yine üstadından aldır. Üstadından alaraktan devam eder. Zaman içerisinde bazı sufilerin manevi olarak -bunları da söyleyeyim de aklınızın bir köşesine kalsın- bazı sufilerin mana olarak şeyhi varken dahi eğer onun maneviyatı açıksa, o yol yürüyecekse, ona bir şey olacaksa başka pir efendilerde ne yapar, onunla gelir ona mürebbilik yapar. Bunlar hak mıdır? Evet. Ve o kimseler o peygamberleri gördüğünde muhakkak zevk alırlar mı? Evet.

Ölüm anında böyle bir kimse “İsa” diye seslenebilir. Evet. Orada hazır bulunanlar Allah dostu olan bu kimsenin böyle seslendiğini duyduklarında ölüm anında İslam’dan çıkıp Hristiyan olduğunu söyleyerek o kimseden şüphelenirler.

Bunlar avamın işidir. Onlar kendilerince burada laf üretirler hep. Hep sorarlar ya işte birisi vefat ediyor işte görüyorum ben onu, bir kaç tane böyle gördüm, bana soruyorlar: hocam gülüyor muydu? Allah Allah. Gülüyor olsa ne olacak? Gülmüyor olsa ne olacak? Yok, o kendince bir şey söyleyecek. Veyahut ölüm anında o kimsenin söylediği sözler, yaptığı şeyler. Gördüklerini söylüyor ya o, herkes oralardan bir şey çıkarır. Allah muhafaza eylesin.

Ya da bir kimse İsrail oğullarına gönderilen peygamberlerden birinin ismini zikredebilir ve orada bulunanlar o kimsenin ölürken Yahudi olduğunu söylerler. Doğru.

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

Ne var ki böyle bir kimse Allah’ın gözünde saadet sahibi büyüklerden biridir. Çünkü avam bu müşahede yerini asla bilemez, sadece Allah ehli olan keşf sahipleri bilir.

Bunun karşılığı hadis-i şerif var ya “Ölüm esnasında o kimse gidecek olduğu makamı görür” diye. Gidecek olduğu makamı gördüğünden, o makamın ehli olan peygamberleri ve salih kimseleri görebilirler. Ve hatta eğer ölecek olan kimse gerçekten salihlerden iyi bir salihse, o peygamberler onu daha o esnada karşılamak için yanlarına gelirler. O mümin bu noktada neyi sevdiyse ölüm anında o sevdiği şey onu karşılar. Enteresan bir not düşeyim size: Güzide Hanım vardı ya hafız, yukarda kursu olan, onun ben cenazesine gitmiştim vefat ettiğinde. Emir Sultan hazretlerinin hemen altına defnedildi. Ben onun özellikle hususi cenazesine gittim. Yani duymuştum Bursa’daydım o zamanda, cenazesine gittim. Herkes tabi işte gömme işlemleri ile meşgul olurken öyle bir an Allah affetsin bu tip şeyleri gördüğümden değil, kendimce, neyi gömüyorlar ki dedim içimden. Hani ne gömüyorlar ki. Millet telaş tabi baktım etrafında hani var ya çok severler ya böyle. Geriye çekildim, ne gömmesi? Allah affetsin melekler, kurra hafızlar, salihler hepsi de Kur’an-ı Kerim okuya okuya gelip aldılar götürdüler. Bir an. Hem böyle Kur’an-ı Kerim tilavet ede ede, sesli. Nasıl Kur’an-ı Kerim okunuyor, nasıl tilavet getiriliyor. Nasıl ama. Aldılar götürdüler Güzide hafız hanımefendiyi. Dedim ki, ya neyi gömüyor ki bu insanlar, dedim, ne gömüyorlar ki? Neyi gömüyorlar? Cesedini gömüyorlar. Aldılar götürdüler göğe. Bunun gibi bir anekdot daha düşeyim: Tire’de Semerci Hafız Efendi vardı kendisi Nazillili Ali Efendi’nin halifesiydi, bu fakiri de çok severdi. Ben o zaman Bursa’dayım tabi aramızda bir hukuk vardı onunla, bir muhabbet vardı. Allah affetsin onun öldüğü bir anda gözümün önüne geldi böyle yine melekler Kur’an okuya okuya götürüyorlar bunu. Allah’ım, dedim ya, bu herhalde vefat etti galiba, dedim. İçime geldi. Telefon açtım hemen bizim Ali İhsan var. Ali İhsan’a telefon açtım “Ali İhsan” dedim ben “Buyur” dedi “Semerci Hafız Efendi vefat etti mi?” dedim ben “Cenazesinden geliyoruz şimdi.” dedi “İnna lillah inne ileyhi raciun.” dedim. Bir kimse bir salih amel işliyorsa ve o kimse salihse vefat ettiğinde, o salih ameli ile salih ameli ile hemhal olan diğer salihler, diğer salihler onu karşılarlar. Bir kimse ömrünce Allah’ı zikretmiş, boşa zikretmiyor. Vefat ederken zikredenler seni karşılar. Karşılar seni. Eğer bunun kalbi açıksa, hani önceden buna vakıf olur mu? Evet. Bazen hani arkadaşlar anlatırlar ya, Geylani hazretleri geldi de beraber zikr ettik de. Elhamdülillah. Yol budur. Allah bizi onlardan eylesin.

Bahsettiğimiz konular insanın berzahtaki durumunun bu dünyadaki

hayatı ile belirleneceği ilkesini gösterir.

Evet. Ne yaşarsanız onu görürsünüz ne yaşıyorsanız onu bulacaksınız ne ektiyseniz onu biçeceksiniz. Ekmediğini biçmek yok. Ekmediğini biçmek yok. Ateş eken kor toplayacak. Ateş ekmişsin sen, kor toplayacaksın. Kin ekmişsin, kin toplayacaksın. Sevgisizlik ekmişsin, sevgisizlik toplayacaksın. Nefret ekmişsin, nefret toplayacaksın. Nefret toplayacaksın. Sevgi ekmişsin, nefret toplamazsın. Sevgi eken sevgi biçer.

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

Kısaca, hayat insanların nefslerine şekil verdikleri bir işlemdir. Eyvallah. Beden ölümle terk edildiğine, nefs kendi sıfatlarına uygun hayali suretlerde bedenleşir.

Eyvallah. Nefs ne amel işledi ise onunla bedenleşir. Nefsin tüm işleri, ahlakı, halleri, makamları, ilm ve gayretleri uygun suretlerde görünür. Eyvallah. “Berzahta tüm insanlar yaptıkları işlerin ve kazandıkları şeylerin suretinde kıyamet gününe kadar rehinedir.”

Aynen öyle. Ne yaptıysan, kıyamet gününe kadar onunla kalırsın. Onunla. Ne yaptıysan. Hani ateş ektiysen kıyamete kadar sen ateşte beklersin. Sevgi ektiysen kıyamete kadar sen sevgide beklersin. Sevgide. Başka bir yerde değil. Hadis-i şerif var ya ne diyor, kabir hayatı ile alakalı, bir kimse diyor, iyiyse mahşeri iyi, cenneti görerekten bekler. Kötüyse cehennemi görerekten bekler. Kabir azabı da budur zaten. O zaman o azabı biz yanımızda kendimiz götürüyoruz. Tövbe etmeden, kötülüklerle öldüysek o azabı ne yaptık, biz yanımızda taşıdık. Allah’ım iyi etsin inşallah.

Doğrulara ulaşabilmenin sırrı doğru soruları sormaktır. Gerçekten doğru soru kadar sohbeti açan, sohbeti yönlendiren, sohbeti sevk eden bir şey yoktur. Doğru soru o cemaatin kalitesini gösterir. O cemaatin, o soruyu soran topluluğun ne kadar meseleye vakıf olup olmadığını, bu meselede neyi ne kadar düşündüğünü, düşünmediğini gösterir. Genel olarak bizim insanımız bu konuda böyle eleştirmek için söylemiyorum, zayıf. Bu zayıflığı ne yazık ki bu noktada okumada, araştırmada, incelemedeki olan zayıflığından kaynaklanıyor. Çünkü doğru soru sormak bir meselede mantığı doğru kullanmaktan geçer. Eğer konuyla alakalı bir kimsenin mantık kurgulaması, mantık önermesi yok ise o kimsenin doğru soru soraraktan doğruyu bulması mümkün değildir. Soru doğru olması gerekir ki ona doğru cevap verilsin. Eğer soru sorarken sorunun kendisi doğru değilse o zaten bir kimseyi bir yere götürmez. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dini noktada hadis-i şerifte buyurmuş ki: Soru üç şey için sorulur. Bir, öğrenmek için. Öğrenmek için soran öğrenir, diye buyurmuş. İkincisi, öğretmek için. Yani o kimse kendisi cevabını bildiği halde etrafındaki insanların o doğruyu öğrenmesi için o soruyu tekrar sorması. İrşad sorusu denir buna. Hazreti Cebrail aleyhisselam geldi “İslam nedir? İman nedir? İhsan nedir?” diye soru sordu. Bu irşad sorusuydu bildiklerini sordu. Bunun gibi. Bir kimse bir şey bildiği halde onu tekrar sorar etrafındaki kimseler aydınlansın diye. Buna irşad sorusu denir. Üçüncü soru utandırmak için soran. Bir kimse de utandırmak için soru sorarsa Allah onu utandırır der. O zaman doğru sorular bizi doğruya yöneltir. Doğru sorular, bunun mantığının doğru kurgulandığı, mantık önermelerinin doğru yola, o kimseye doğru soruya sevk ediyorsa o insanda doğruya ulaşır. Kim doğruya ulaşmak isterse Cenâb-ı Hakk onu doğruya ulaştırır. Hakikate ulaşmak isteyenler, bir şeyin doğrusuna ulaşmak isteyenler, bu konuda gayret sarf ederlerse, çaba sarf ederlerse Allah onları doğruya ve hakikate ulaştırır. Yolumuzda mücahede edenlere yollarımızı açarız. Allah bizi o mücahede edenlerden eylesin.

Bir gün bize bu parka geleceğiz, Ahbap, arkadaş omuzunda,

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

Ve dağlara, aşlara benzeyeceğiz, Öyle sessiz, öyle manidar… Melih Cevdet Anday Güzelmiş. Bir gün hepimiz o kabir aleminde doğru yolculuk yapacağız. Ahbap, arkadaşlar omuzunda gidiyorsak ne âlâ. Bu güzel bir mutluluk ama ya ahbap, arkadaş olmazsa? O hale geliriz de bütün ahbaplarımızı, arkadaşlarımızı yitirirsek? Onların önüne yüz kızartıcı bir hal ile çıkar isek kim ahbap kim dostumuz olur ki? Allah muhafaza eylesin.

İmanımızı muhafaza edemez de onu koruyamaz da imanımızı yitirmiş bir

şekilde gidersek ahbap, arkadaş kalır mı? Kalmaz. Ve dağlara, aşlara benzeyeceğiz Öyle sessiz, öyle manidar Evet bu vücut sonuçta bu toprağın içerisine karışıp toprak olacak, dağlara taşlara karışacağız, sessiz sakin kalacak. E herkesinki sessiz sakin kalmayabilir belki de ama çoğunluk olarak sessiz sakin kalacak. Kimisinin vücutları toprağa karışsa da sessiz sakin değildir. “Siz onlara ölü demeyiniz onlar diridirler. Sizler göremezsiniz.” sırrına vakıf olanlar öyle sessiz sakin duranlardan değillerdir.

Berzahtan yavaş yavaş ahirete geçelim. İnşaallah. Uyku küçük ölüm

demektir, ölümden sonra intikal edilen yerle, uykuda intikal edilen yer aynıdır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de “Uyku ölümün yarısıdır.” demiş. Bir hadis-i şerifte de “Uyku küçük ölümdür.” demiş. Başka bir hadis-i şerifte de uyku ölüm öncesi gibi böyle bir mana vermiş, geri dönüş olmazsa orda kalıcıdır, ölür kimse demiş. O yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ve arkasından gelenler, Onun yolunu izleyenler uykuyu küçük ölüm gibi görmüşler. Uyku küçük ölümdür. Bu yüzden bir kimse uyuduğu anda ruh ondan çekilir. Tabi ruhun insan vücudundan çekildiği zamanlar, anlar vardır. Bunun hadis-i şerifte açıkça beyan edilen hali o kimsenin uyumasıdır. Bu neyle mümkündür? Bu, vücudun kendi dairesinde, kendi çalışma sisteminde uykuya dalmasıdır, uyumasıdır. Vücut uyur ise ruh vücuttan çıkar. Ruhun bedenden çıkma anlarından birisi şok anlarıdır. Bir kimse çok ağır bir şok geçirirse, ağır bir travma da geçirirse o ruh vücuttan bir an önce çıkar böyle bir hal olur. Travma geçiren bir kimsenin mesela ruh vücutta yoktur, uyku hali de yoktur onda. Çok affedersiniz debelenir durur ya, o esnada ruh ondan ayrılmıştır. Ben sufileri ilgilendiren alana kaymak istiyorum biraz. Örneğin bir ağır hasta, fiziki olarak ağır hasta komada dediğimiz kimsenin de ruh bedenden çıkar ama o koma hastasında hayat devam eder yine ama bu manada ruhu bedenden ayrılır onun. Bir kısım koma hastalarında enteresan bir şey, ruh birinci kat gökte, semavatta sanki hazır duruyormuş gibi olur. Yani onun için bu noktada hemen gözünü açar açmaz ruh ona tekrar yeniden tecelli edecekmiş gibi hal alır ama asıl sufileri ilgilendiren alana kaymak istiyorum dediğim alana gelmek istiyorum: Ruh bedenden sufilerde bilinçli değil ama gayri bilinç noktasında da ayrılır. Bu sufilerin zikrinde olan, zikr halinde iken olan ayrılıktır. Sufiler Allah’ı zikrederlerken yakaza hali dediğimiz, normalde zikrullaha devam eder, aklı yerindedir, zikrullah da devam eder ama o esnada kendisinden bir bedenin çıktığını görür. İki beden olur. İki beden olurken aslında kendisinden çıkan kendisinin

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

ruhudur. Enteresan bir şey, ruh hem bedende hem karşıdadır. Her ikisi de sensindir, her ikisi birbirine sorabilir “Sen nesin?” “Ben senin ruhunum.” “Peki bu ne?” “Buda senin vücudun.” Bunu sufi kendisi izleyebilir. Bunu görebilir. Bu ruh bundan ayrılır. Ruh bundan ayrılınca örneğin, yukardan bakaraktan Bursa’yı görebilir, izleyebilir. Ruh bundan ayrıldıktan sonra ruhun hoşnut olacağı, hoşnut olduğu, o kimsenin daha önce sevdiği, muhabbet beslediği alanlara gidebilir. Sufiler bu konuda biraz böyle dini noktada durduklarından Beytullah’ı görebilir, Beytullah’ta tavaf edenleri görebilir, tavaf edebilir orda, tavaf edenlerle konuşabilir, tavaf edenler onu görebilir. Ruhun bedenden ayrılması bu esnada o kimsenin ihtiyarının dışındadır. Bir ölüm vardır, bunda o kimsenin kendince ihtiyarı yoktur, uyku vardır yarı ihtiyar sahibidir o kimse. Uykuda o kimsenin ruhunun ayrılması bu noktada uyumasına bağlıdır. Uyumazsa ruh ayrılır mı? Ayrılmaz. Burada normalde o kimse uyuduğunda ruh ondan ayrıdır ama burada sufilerin yaşadığı şey biraz böyle ihtiyari olmanın dışındadır. Yani belki de sufi ilk etapta bunu istemez, bunu böyle isteyemez de bunu bilemezde ilk etapta. Bunu ancak sohbetlerde dinlemiştir, ancak o kendisinden zuhur edince bunu anlayacaktır. Buna sufiler kendi dillerinde yakaza hali derler, uyurla ve uyanıklık arası. Bu uyurla uyanıklık arasının en aşağı kategorisi o kimsenin rüya görür gibi hal görmesidir. Böyle sanki rüya görür o esnada, böyle bir hal görür yakaza hali bu o kimsenin mesela zikrullaha oturdu virdini çekiyor, gecelik 5000 virdi var la ilahe illallah, la ilahe illallah devam ediyor. Ama o virde her gün devam edecek ya. O virde her gün devam eden kimselerde böyle bir uyku hali de olur. Günün yorgunluğu var, stresi var, günün sıkıntıları var. Böyle derviş az da bunun da altını çizeyim. Öyle her gün virdine bi tamam devam edecek olan derviş çok az. Evet. O kimse böyle bir ders çekerken uyku hali olur onda. La ilahe illallah, la ilahe illallah , la ilahe illallah…, zahir olarak kaldı. La ilahe illallah, tık, bitti ama tespih gidiyor ama gitmiyor. Aslında o kendi iç aleminde zikrullah kalbi olarak devam etmeye başlar. Dilden kalbe düştü kalbe girdi, kalp la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah… gidiyor ama o kimsenin eli de durdu hafiften uyur gibi bir hal oldu. Uyku değil, uyur gibi. Kapı gıcırdasa duyar, evde birisi dolaşsa anlar. Bakın bu, uyur gibi. O esnada ruh ondan ayrıldı. Ruh ondan ayrıldığı anda ilk etapta sufi şaşırır iki beden görür der ki, iki miyim ben? Sonra “Sen kimsin?” der ki o “Ben senin ruhunum.” Hatta “Sen kimsin?” diye sorsa “Ben senim.” der. “Ben senim.” deyince tırlatır insan. Ona sorar “Sen kimsin?”. Buradan o anlar kendi ruhu veyahut ta kalbine gelir, bu benim ruhum. Çıkar ondan. Çıkarken o çıkan ruh oturan (misal) Ahmet’i zikrullah yaparken görür. Ahmet zikrullahta la ilahe illallah, la ilahe illallah. Dışarda bir Ahmet daha oldu. Bu Beytullah’a gider, tavaf eder, ağlar, dua eder orada, muhteşem. Sefa ile Merve, say yapar, bitirir işini ama Ahmet orada lâ ilahe illallah’a devam ediyor orada. Buda sufilerin yaşadığı ölmeden önce ölünüzün hal noktasıdır. Sufiler bir şeyin kelamına bakmazlar. Birisi ne diyorsa desin onun kelamına bakmaz sufiler. Birisi şeyh olmuş, o istediği kadar sabahtan akşama kadar, ben şeyhim, desin gerçek sufiler onun kelamına bakmaz. Onu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri birisine rüyasında söylemiş mi sufiler buna bakar. O kimseyi millet rüyasında görür. Sahih rüyasında görüp onun şeyh olduğunu o kimseler rüyalarında görmüşler mi? Sufiler, gerçek sufiler buna bakarlar. Bu nedir? Bu işin en doğru

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

noktasıdır. İşte filanca şeyhmiş, mübarek olsun. Onun etrafındaki kimseler rüyalarında görüyorlar mı? Dışarda hiç tanımadık kimseler onu rüyasında görüp geliyorlar mı? Hiç alakası olmayan bir kimse sevk-i ilahi rüyasında görüp geliyor mu, ona bakar sufiler. Sufinin ölçüsü budur. O kimse sabahtan akşama kadar 101 tane icazet sıralasın oraya, muhakkak icazetlerin önemi vardır ama önemli olan sufilerin yaşadıkları rüyalar, hallerdir. Sufiler onlarla giderler çünkü o keşfe aittir o mesele. O yüzden bir kimsede, ölmeden önce biz ölüm şerbetini içtik der. Oh ne kadar güzel. Her şerbeti içtik diyene bakacak olursan yanılırsın. Eyvallah, bize bir anlat ya nasılmış bu hal. Bu önemlidir. Aa tamam böyle yaşanıyormuş demek. Yaşayan birisi de varsa üç aşağı beş yukarı bunlar birbirlerine benzer şeyler yaşarlar. Aynısı değildir ama benzer şeyler yaşarlar. Böylece ne olur, o kimse ölmeden önce ölmenin değişik merhalelerini yaşamaya başlar. Bu bir tek merhale değil ha bu. Öyle, bir şeye bağlı kalmayın bu noktada bir tek merhalede değil. Bunun değişik menfezleri, değişik merhaleleri var, o merhalelerden geçiş var, her nefs meratibinin kendi içerisinde ölmeden önce ölünüz hali var. Mutmainne de ölmeden önce ölme hali ayrı, radiyede, mardiyede, safiyyede ölmeden önce ölme halleri hepsi de ayrı ayrı. Hepsinin derecesi, hepsinin esması ayrı. Bakın hepsinin derecesi ve hepsinin esması ayrı. Bunu o hale gelen derviş ama kendi rüyasında görür açık ayan beyan ya da bir rüya görür o rüyasını üstadına anlatır üstadı onun o halinden anlar veyahut ta bunu halde görür, halde görünce üstadı onun bu noktadaki durumuna nazar eder.

Şeyh ölümden sonraki berzahı her zaman bu dünya ile ahiret arasına koymaz “Ahiretin birinci menzili olarak işaret ettiğinde berzahı ahirete dahil eder ama başka bir pasajda berzah ile ahiret arasında açık bir ayırım yapar. Örneğin ahiretin hissi ve hayali olmayan olması sebebiyle berzahın ahiretten farklı olduğunu yazar. Bu nedenle kıyamet günü yani berzahı izleyen varoluş düzeyi” hakiki var olan ve hissi bir şeydir, bu dünyadaki insanlara benzer.

Tabi Arabî’de bu tip enteresan yaklaşımları görmek mümkün. Mesela bir pasajda bir şeyi kendince başka türlü mana verirken başka bir pasajda bir mesele ile alakalı başka bir mana verir. Arabî o yüzden bu noktada kendince, ben derim ki, bir halin terennüm etmesi yani halin kelimelere dökülmesi. Hal kelimelere dökülürken bir kimse bir hali aynısıyla aynı şekilde yaşamaz. Halin halleri o kimsenin Allah’a yakinliği ile değişir. Bir kimse bir saat önce Allah’a yakinlik derecesi ile beş saat sonra yakinlik derecesi aynı olmayabilir. Bu çünkü duyguyla alakalı. Aynı namaz kılıyordur ama aynı duygu yoktur, aynı zikrullahı yapıyordur ama aynı duygu yoktur. Öyle olunca senin bir kıldığın namazın sendeki fazileti, senin üzerindeki manevi etkisi ile bir saat sonra kıldığın namazın sendeki hali ve manevi etkisi aynı değildir. Öyle olmayınca bir önceki namazda manevi hali daha kuvvetli geçtiyse, duygu yoğunluğun daha fazlaysa, o namazın seni ilmi olarak Allah’a yaklaştırma noktası daha fazla olacaktır. Eğer bir vakit sonra namazı o duygu yoğunluğunda kılamadıysan onun senin üzerindeki etkisi daha az olacaktır. Hatta namazı duygu noktasında daha da aşağılara doğru çektiğinde o namazın seni kötülüklerden alıkoymamasının sebebi bundan kaynaklanır. Sen namazı kılarsın ama sende namaz alışkanlık haline gelmiştir. Böyle bir alışılmış bir ritüel haline gelmiştir. Alışılmış bir ritüel haline gelince namazın senin üzerinde bir etkisi kalmaz veya zikrullah sende

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

ritüel haline gelmiştir, sen zikrullahı yaparken o duygu yoğunluğunda yapmazsan zikrullahın senin üzerinde fazla manevi bir etkisi ve tecellisi olmaz. Sema ederken sen semada kendini duygu noktasında Allah’a yakin olarak, yakınlaşma noktasına görmüyorsan sema bir ritüelden ileri geçmez, senin üzerinde bir derece vermez. O yüzden sohbetler, zikrullahlar, iyi ameller, iyilikler, hepsi de bu noktadır. Hani ihlası yakalamak vardır ya bir kimsenin bir açın karnını doyururken, aman ya bak açı görüp gözetiyor, desinler diye açı doyurursan bunun sana manevi bir fazileti, bir derecesi, seni Allah’a yaklaştıracak bir hali olmaz. İkisi de birer tane aç doyurdu, birisi gitti en nadide yemekleri yedirdi ama yedirdi desinler diye yedirdi. Birisi gitti bir yarım hurma verdi ona. Bir yarım hurma verdi. Ama o yarım hurmayı öyle bir duygu yoğunluğunda verdi ki -yarım hurması vardı zaten- yarım hurmayı da ona verdi. Aslında o bütün yiyeceğini ona ne yaptı? İnfak etti ve gösteriş için de değil, yedirdi desinler diye değil. O yarım hurmayla kendi cehenneminden kurtuldu cennetlik oldu öbürkü yedirmekle cehenneme doğru koşturdu. Neden? Gösteriş için yaptığından. Riya girdi işin içerisine. O yüzden bu meselede Arabî’nin de üzerinde değişik haller zuhur eder. Allahu alem bu benim kendimce tespitim. O yüzden bir pasajda daha yüksek perdeden konuşurken bir pasajda da o yüksek perdenin altından konuşması veyahut ta herkesin anlayabileceği şekile getirmesi, herkesin onu kavrayabileceği sanki aşağı olunca böyle anlam itibari ile biz anlıyoruz manası çıkıyor zaten biz anlayınca da demek ki bizim seviyemiz bu. Bizim seviyemize göre konuştu da denilebilinir. O yüzden ahiretin birinci menzili bu manada ölümden sonraki berzah ya, biz berzahtan ervah âlemine gidiyoruz. Berzah, varoluştan bu dünyaya geldik biz ahirete doğru gidiyoruz. Ahiret alemi berzah âleminin içerisinde. Arabî ahiret alemini berzahın içerisine aldı. Bundan sonra berzahtan biz ervaha gidiyoruz. Normalde berzah aleminden biz ebedi aleme doğru yürürken, ahireti berzah aleminin içeresinde gördü.

… ama başka bir pasajda berzah ile ahiret arasında açık bir ayırım yapar. Örneğin ahiretin hissi ve hayali olmayan olması sebebiyle berzahın ahiretten farklı olduğunu yazar. Bu nedenle kıyamet günü yani berzahı izleyen varoluş düzeyi “hakiki var olan ve hissi bir şeydir, bu dünyadaki insanlara benzer.

Yani Arabî ahireti berzahın içerisine koydu, kıyameti de berzahın içerisine koydu. Allah “Kün” dedi ruhlarımızı yaratı, ruhlar aleminden biz aşağıya doğru en son dünyaya geldik. Alemi berzah diyoruz ya biz buna. Ehli fıkıh dünyaya gelip, dünyada vefat edinceye kadar olan kısmı berzah alemi olarak nitelendiriyor. Arabî’de varlığın dereceleri, hatırlayın şimdi: bilinmeyen – bilinen – bir şey – akıl devam ediyor ya: akıldan sonra kalem ondan sonra levh-i mahfuz ondan sonra ruhlar alemi, ruhlar aleminden aşağıya doğru geliyoruz ya alem-i emir deniliyor her şey deniliyor ya, biz dünya dedik. Bir ruhun geliş noktası: akıl, kalem, ruhlar alemi, dünya. Dünyadan sonra insan nereye geçti? Ahirete. Burada ara bir bölüm var (dünya ile ahiret arasında) bu ne? Kabir. Fıkıhçılar, bunu Hanefi fıkhından örnekleyerek verebilirim: Fıkıhçılar bir kısmı dünyada son nefesi verinceye kadar, ruhlar aleminden itibaren geldi ya, dünyaya kadar dediğimizde, berzah alemi dedi. Alem-i berzah dedi. Anladınız mı? Peki. Kabir aleminden sonra bireyi ilgilendireni anlatıyorum: Biz kıyametin kopmasına inanıyor muyuz? Evet. Kıyamette kopacak

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

mı? Evet. Kabir aleminden sonra ahiretin bölümleri bunlar: Kıyamet. Bu kıyameti Arabî berzahın içine aldı. Berzah alemi dediğimizde ruhların yaratılması, dünyaya gönderilmesi, kabir alemi ve kıyametin kopması. Berzah alemi dediğimizde bu dört ana adım, dört ana değişkenlik olmuş oldu. Kabirle kıyamet ahireti ilgilendiren mesele Arabî bunu berzahın içerisine alıyor. Ruhlarımız yaratıldı: Ruhlar alemi. Ve dünyaya geldik: Dünya. Ve dünyadan sonra vefat ettik: Kabir alemi. Kabir aleminden sonra kıyamet koptu: Kıyamet. Bunu Muhyiddin İbn Arabî hazretleri hepsini de berzah aleminin içerisine aldı. Bunların hepsi de alem-i berzahın kademeleri oldu, dereceleri oldu veyahut ta değişik noktalarda tecelliyatları oldu. Hakiki var olan ve hissi bir şeydir, bu dünyadaki insanlara benzer, der. Bunların hepsini de hissi dünyaya ait olarak gördü. Çünkü Arabî başka pasajlarda berzah alemini hissi alem olarak nitelendirir. Duyularla anlaşılan hissi alem. Ve bu duyularla anlaşılan hissi alem olduğu için Arabî bunu gerçek var olarak görmez. Bunu varlığın tecelliyatı, yansıması olarak görür ve bunların hepsini de rüya olarak nitelendir. Bunu Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri de hayal olarak nitelendirir.

Bu pasajlar berzah ile ahiret arasındaki temel farkın hayali varoluş ile hissi

varoluş arasındaki farkta yattığını önerir.

Berzah kıyamet gününden daha az aydınlıktır. Kesinlikle gerek berzah gerekse kıyamet günü hayali varoluşun özelliklerini sergiler. Şeyhin dediği gibi “Ahiret hayatı berzaha ve hayale sahip olması yönünden insanın batıni boyutuna benzer.”

Bu noktada Hazreti Pir, bütün bu az önce anlattığımız dereceleri bir üstteki pasajda hepsi de hissi var oluşlardı ama bir alttaki pasajda da hissi ve hayali olarak tekrar değiştirdi. Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri bunun tamamını “Hayal üzerinde yürür gör” demiş. O yüzden Arabî ile Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri arasındaki farklardan en önemli unsurlardan birisi de bu, benim o yüzden fazla ilgimi çeker Hazreti Pir Mevlâna Celaleddin-i Rumi. Arabî’yi anlamak için çok uğraşmak gerekir, çok temel olması gerekir.

Ama ahiret berzahtan daha gerçektir, çünkü şeylerin ruhani yöne daha

yakın olup bu yüzden daha latif ve daha aydınlıktır.

Ben buraya kendi anladığımla anlatayım: Bize dünya hayatı daha aydınlık daha parlak gelir. Bize dünya hayatının daha aydınlık daha parlak gelmesi bizim kendi hissi olarak duruşumuzdandır, gerçeğinden değildir. Şimdi rüya görenler beni daha iyi anlarlar mesela bir rüya gördüklerinde rüyaları capcanlı daha parlaktır dünyadan daha canlı daha parlak bir alemin içerisine geçerler. Bir kimsenin rüyası salih rüyalardansa rüyasındaki gördüğü objeler, rüyasında gördüğü prototipler, rüyasında gördüğü kimlik ve kişilikler, dünya hayatındaki gördüklerinden daha parlak daha cafcaflıdır, daha gösterişlidir. O kimseyi dünya hayatında o kadar gösterişli göremezsiniz ama o kimse salihlerden bir kimse ise iyilerden bir kimse ise rüyanızda floresan gibi yandığını görürsünüz. O çok cafcaflıdır çok albenilidir. O kimsenin dünyada görüntüsüne baktığınızda, hatta kendinizce ikileme düşersiniz, ya ben bunu rüyamda böyle görmemiştim daha cafcaflıydı daha güzeldi. Erkekse, daha yakışıklıydı, albeniliydi, kadınsa, daha çekiciydi, daha mükemmeldi, ya -biz onu gerçek olarak baktıkça bakasım gelmişti. Ama dünya gözüyle

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

nitelendiriyoruz ya- baktığında sönük, pörsümüş. Bunu ancak böyle anlatabilirim. Bunun gibi bir şey. O yüzden bu manada mana alemi diyebileceğimiz bu alem dünya alemden daha parlaktır, daha canlıdır, daha heyecanlıdır. Bir kimse hatta bunu biraz daha arttırsa gözünü yumduğunda görmüş olduğu hal dünya hayatından daha şatafatlı daha parlaktır. Dervişlerin ilk zamanlarında İlk hal görmelerinde gözlerini fazlaca yummaları hatta gözü yumuk dolaşmaları hatta gözlerini hiç açmak istememeleri, dünyaya meyletmek istememeleri, işe gitmek istememesi, yemek yemek istememesi onun manevi halinin onda baskın olduğundandır. O manevi hali onda baskın olduğundan o dünya ona sönük gelir. Eğer başındaki üstadı mürşid-i kâmil değilse o kimse dünya ile irtibatını kesebilir. Hani ortalıkta böyle meczup olmuş deriz ya, meczupluk halleri vardır. Böyle o kimse bir iş yapmak istemez, yemek yemek istemez, su içmek istemez, eşi var mı yok mu, çoluğu çocuğu var mı yok mu, meczup hali. O kimse böyle bir yerde dikiş tutturmak istemez. O kimsede, 1- Ya o mana alemine doğru kürek çekmeye başlamıştır artık bu dünyadaki hiçbir şey ona tat vermez, 2- O kimse de kabız hali vardır. Bakın ikincisi ne? Kabız hali vardır. Kabız hali de bir mürşide tam olarak bağlanmayan kimselerin üzerlerinde tecelli eder. Adam bir dergaha bağlamıştır, bir şeyhe bağlamıştır o şeyhte mürşid-i kamildir ama derviş ona tam bir mürşid-i kamil diye bağlanmazsa onda da kabız hali olur. Ama öbür türlü şeyhi kendi mürşid-i kamil değilse onda da kabız hali olur veyahut ta son zamanlarda son dönemlerde çıktı ya kendi kendisine yol gitmek isteyen, kitaplardan okuyaraktan sufilik yapmak isteyen, yok sabahleyin kalktığında güneşe karşı 786 tane besmele-i şerife, bilmem kaç bin tane şunu çekecekte yüzü nurlanacak, aydınlanacak, bilmem kaç bin tane bilmem ne çekecek şu saatte. Böyle kendi kendisine bir şeyler yapmaya çalışan çok özür dilerim ama kendi akıllarını kendilerine şeyh edenler var ya, onlarda da bu kabız hali olur. Onlar mesela bir rüya görseler rüyanın debdebesine kendini kapatıp dünya ile irtibatı keserler. O yüzden alem-i manaya açılan gözler noktasında o göz oraya açıldıysa, ona daha cafcaflı, daha heyecanlı, daha hareketli, daha sanki diri, daha sanki yaşanır, daha sanki gerçekçi gelir. Ve o kimse için dünya hayatı gerçek hayat olmaktan çıkar. O kimse bu dünya hayatını gerçek dünya olarak görülmez. Yaşayan bir ölü gibi olur. Onun üzerine fazla hırsı kalmaz, onun üzerinde fazla bir şeysi kalmaz, kalmaz, kalmaz. Bu onun mana aleminde bir kapısının, bir penceresinin açılmasıdır. O yüzden burada Chittick demiş ya “Ahiret berzahtan daha gerçektir” diye, evet bu manada o kimse manaya yönelik, mananın birinci adımı olan ahirete yönelik dönüşü başladığında onun için bu mana âlemi bu ahiret alemi daha parlak daha canlı gelir. Bu yaşamış olduğu alem-i berzaha göre. Siz mesela en renkli en cafcaflı şehri çok renkli çok cafcaflı olarak görürsünüz ama alem-i berzahta örneğin, özür dilerim hepinizden de cennetten kendi hayatına dair küçücük bir anlık, bir anlık bir periyot izlemiş olsa o kimse yemin ediyorum dünya ile alakalı hiçbir şey ona tat vermeyecektir. Hatta bu periyot biraz daha yükselse, cennette kimlerle beraber olacağını görse, cennette kimlerle sohbet edeceğini görse, komşularını görse, bu dünya ona dar olur. Bakın bu dünya ona dar olur. O bir an önce ölüp bir an önce oraya gitmek ister.

İbn Arabî, yeniden diriltilecek olan “beden” in her yönüyle bu dünyadaki

bedene benzemeyeceğini söyler.

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

Buna ehli fıkıh, bir kimsenin bu bedenle bir daha dirilmeyeceğini, ahirette olan yeniden dirilişin bu bedene benzer bir bedenle dirileceğini söyler. Aynı şekilde de Arabî de, her yönüyle benzemeyecek diyor, doğru söylüyor. Buna bir parantez açayım şimdi, mesela ahirette yeniden diriliş kıyametten sonradır. Kıyametten sonra, kıyamet koptuktan sonra olan diriliş. Yeniden diriliş deyince, bunu kıyametten sonraya bırakmamız lazım. Mesela bir kimsenin kabir âlemindeki tecelliyatı ile alem-i mahşerdeki tecelliyatı ve dünyadaki tecelliyatı aynı değildir. Dünyada x kimse tanıyorsunuz, tanıdığınız kimsenin ölmeden önce kabir haline vakıf olduğunuzda, o kimsenin suretinin aynı olmadığını görürsünüz. Bu sizde daha da merak uyandırır. Eğer sizin bu noktada manevi yolunuz ve kapınız açık ise o kimsenin mahşerdeki tecelliyatına bakarsınız. Mahşerdeki tecelliyatını gördüğünüzde dünya hayatındaki tecelliyatı ile kabir âlemindeki tecelliyatı ile mahşerdeki tecelliyatı fiziki olarak ve suret olarak birbirine benzese dahi aynı olmadığını görürsünüz. Bu bir. İkincisi, mahşer günü cennetlik vücutlar ile cehennemlik vücutların tecelliyatı aynı değildir. Sakın buradan reenkarnasyona girmeyin, bu doğu mistisizmindeki reenkarnasyon değildir. O kimsenin kendi ruhudur, vücut tecelliyatı olarak aynı değildir. Mahşer gonk vuruldu herkes dirildi, herkes dirildiğinde, aslında herkes dirildiğinde kendince kendisinin ne olduğunu görür. Daha hesaba çıkarılmazdan önce kendisinin ne olduğunu görür. Ama hesap mutlaktır hesaba çıkacaktır. Herkesin, her yaradılanın hesap meydanına toplanma sebebi şefaate ulaşmak içindir. Yoksa herkes gonk vuruldu dirildi, dirildiği anda kendine baktığında kendisinin cehennemlik veya cennetlik olduğunu görür. Allahu alem. Bunlar böyle kitabi şeyler değil ama Allahu alem diyelim sonunda. Görür, görür ama o bu dünyada iken duymuş idi bir şefaat vardı. Bu şefaati inkâr edenler var ya şimdi, en önde onlar koşacaklar mahşerde. Bu şefaati inkâr edenler en önde koşacaklar şefaate nail olmak için. Herkesin hesap meydanına toplanmasının, kendisini süründüre süründüre oraya götürmesinin sebebi bir ümittir. Peki, bunu destekleyen liderlerinin etrafında, hadis-i şerif “İnsanlar peygamberlerinin etrafında, sevdiklerinin etrafında toplanırlar, derler ki: Hadi, bizi kurtuluşa götürün. Bütün kavimler peygamberine gider onlar da hepsi derler ki “Atamız olan Âdem’e gidelim.” Hepsi de Âdem’in etrafında toplanır. En sonda O der ki “İlk peygamber olan Muhammed-i Mustafa’ya gidelim.” sallallahu aleyhi ve sellem. Tabi hadisleri sahih değil deyip inkâr edenler bunu da inkâr edecekler. Bakın bütün hadis-i şerifleri inkâr eden hokkabazlar da var ya bu memlekette. Bütün hadisleri reddeden akılsız akıllılar var ya, bunu da reddedecekler ama bütün insanlar kendi peygamberlerinin peşine inanmış olan İseviler, düşerler. Kimler? Gerçekten İsa’nın peygamberliğine gerçekten Musa aleyhisselamın peygamberliğine inanmış olan Musa’nın zamanda yaşamış olan Museviler. Bunlar peygamberlerin peşlerinde giderler. Var ya şimdi “Sensiz cennet bile haramdır bana.” Öylesine âşık olmuş ki cenneti istemiyorum diyen var ya. Ah yavrum gel bakim sen mahşer günü. Sensiz neymiş haram neymiş helal görür. Hani böyle putlaştırırcasına, ilahlaştırırcasına bir parti liderini, bir devlet başkanını, bir abisini, babasını, kocasını, karısını, çocuğunu putlaştıranlar var ya. Böyle ilahlaştırmış. İlahlaştırmış. Neyi ilahlaştırdıysa, neyi ilah gördüyse onların peşine takılır herkes. Kişi sevdiğiyle beraber. Mahşerde de o sevdiğini bulacak. Neyi

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

sevdiyse. Diyecek ki: Tarkan ben seni çok sevdim, yırttım kendimi senin için. Pantolonum senin gibi oldu, ayakkabım senin gibi oldu, ben erkek gibi gömlek giyecekken bluz giymeye başladım, ben erkek gibi dolaşıp vücudumda kılı olan yer olacaktı ama ben yoldum tavuklar gibi kendimi. Neden? Sana benzemek için. Hadi sen Tarkan’la beraber haşrolacaksın. Herkes sevdiğiyle haşroluyor dikkat edin. Mahşerde herkes sevdiğiyle haşroluyor. İşte mahşerde haşrolunduğunuz vücutta bu dünya vücuduna benziyor suret olarak ama aynısı değil. Aynısı değil. Daha ilerisini söyleyeyim mi, aynı o vücutlar, cehenneme girerken cehenneme giriş vücudu aynı değil. Cehennemdeki vücudu aynı değil. Allah bizi affetsin. Aynı değil. O insanlar cennetin derece derece, makam makam girerlerken de cennete giriş vücutları aynı değil. Cehennemi görüp de cennete gidecek olanların da vücutları aynı vücut değil. Aynı değil. Ruh bu manada bir tane ama gidecek olduğu derecelere göre o ruha giydirilen fiziki elbisesi farklı. Allahu alem. Bunun gene sonuna Allahu alem diyelim, herkesin kendi bilgisi kendisine.

15 yy. sonlarında Mevlâna Şemseddin’in yazdığı tıpla ilgili yapıtın

sonunda geçen “Bende halümce Bedreddinem” dediği Niyazi Mısri’nin

Can kuşunun her zaman ezkârıdır varidat, Akl-ü hayalin hemân efkarıdır varidat, İşidecek adını duydu canım tadını, Bildim ki ariflerin esrarıdır varidat. Evet “Bende halümce Bedreddinem” dediği şey hal noktasında, Bedir, ayın en parlak olduğu andır. Bedreddin, o kimsenin dinde en parlak bir şekilde yaşandığı haldir. Burada Mevlâna Şemseddin’in sonunda geçen “Bende halümce Bedreddinem” dediği, Şeyh Bedreddin’e de atıfta bulundurur ki bu soruyu yazanın görüş ve düşüncesi Şeyh Bedreddin’edir, o bu manada buraya yazmıştır çünkü. O, “Bende halümce Bedreddinem” deyince yani Şeyh Bedreddin’in haliyle hallendim. Onun bu noktada haliyle hallendim, deyince o kimsenin “Bende Bedreddinem” demeye hakkı olur. Bir kimse Hazreti Mevlâna’nın hali ile hallendiğinde kendinden geçip “Ben de Pir-i Mevlana’yım.” demesi onun hakkıdır. Hakkıdır. O hal ile hallendiyse.

Niyazi Mısri’nin Can kuşunun her zaman ezkârıdır varidat, Akl-ü hayalin hemân efkarıdır varidat, İşidecek adını duydu canım tadını, Bildim ki ariflerin esrarıdır varidat. Varidat ne demek? Halden hale geçmek. Halden hale geçmek. Hayretten hayrete geçmek. Can kuşunun her zaman ezkârıdır yani ruhun zikridir. Ruhun zikridir halden hale geçmek. Ruhun yoludur, ruhun sülukudur halden hale geçmek. Akl-ü hayalin hemân efkarıdır varidat bu noktada aklınla, hayalinle, kendince, efkarda vurur ya, dertlenirsin, heyecanlanırsın bu da aklın, hayalin yoludur. İşidecek adını duydu canım tadını, Bildim ki ariflerin esrarıdır varidat yani o yüce sevgili senin ismini söyleyecek. Can onu bildiği ya o yüzden ne yaptı, ona doğru koştu. Buda ariflerin esrarıdır diyor. Allah bizi onlardan eylesin.

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

Şeyh Bedreddin varidatında ne demiş “Bu gövde ile ayrıntıları, dağılıp yok olduktan sonra yeniden eski biçimine dönmez, yeniden birleşip bütünleşemez, var olamaz. Ölüyü diriltmenin anlamı da bu değildir.

Eyvallah. Buna katılıyorum. Bu gövdenin işi biter bu dünyada kalır. Bu görevde kabir âlemine yürümez, bu gövde mahşere yürümez, bu gövde cennete yürümez, bu gövde cehenneme yürümez, bu gövde cennetten yukarı yürümez. Cennete girip cennetten yukarı yürüme de var.

Ahiret işlerinin bilgisizlerin anladıkları gibi olmadığını bilmek gerek. O işler görünmeyen evrenle ilgilidir sıradan kimselerin anladıkları gibi duyu evreniyle ilgili değil.

Evet yani bu manada ahiretle alakalı bilgiler bizim normalde bu dünya aklıyla algılayacağımız şeyler değildir bunlar ancak duyu değil, ancak hal ile ancak keşf ile bilinir. Bu keşfe ulaşmanın yoludur hal. Hal olmayan bir kimsenin keşfe ulaşması o noktada biraz zor. O keşf olmazsa o insanın duyular aleminden sıyrılıp alem-i manayla alakalı tecelliyatları görmesi ve bilmesi biraz zordur.

Biz dönelim Şeyh-i Ekber’e, nefs berzaha girdiğinde, kendi durumunu kavrar ve geride bıraktığı bedenin sadece bir perdeden başka bir şey olmadığını anlamaya başlar. Kur’an da şöyle geçer “İşte senin perdeni kaldırdık, bugün artık senin görüşün keskindir.” (Kaf/22)

Bir kimse bunu öldüğünde anlar ya. O kimse tam ölüm anında gözünden perde kalkar. Bu Kaf/22 o kimsenin gözünden kaldırılan perdeyi söylüyor. Bu perdeyi bir kimse ölmeden önce de kaldırabilir mi? Evet. Bu Kaf/22 de anlatılan ilme’l yakin olarak herkesin mecburi istikamette gideceği perde kaldırımıdır. Bunu mürşiddi, müriddi, iman ehliydi, değildi, kafirdi, mürteddi, ne kimseyse ölüm esnasında tam ölüme yakın, bi çıt varken gözünden perde kaldırılıp bu dünya ile alakası kesilip ahiret dediğimiz âleme gözlerini açar. Bu ilme’l yakin noktasında herkesin mecburi istikametidir. Senin dininin, inancının, peygamberinin, hiçbir şeyin bu noktada manası ve anlamı yoktur. O perde herkesten kaldırılır. İman edip, salih ameller işlediysen sen, kabirle alakalı, cennetten bir pencere açılır onu seyreder onu görürsün veyahut ta sen kendi gideceğin iyiliklerin güzelliklerin ülkesini görür mutlu bir şekilde canını teslim edersin. Yok, iman edip salih ameller işlemediysen sen ıstırap içinde canını verirsin. Ama bütün herkesin o esnada perdesi kalkar. Bu zorunlu istikamettir, bu mecburi istikamettir, bu dünyaya gelip akıl baliğ olanların hepsinin de göreceği şeydir bu. Bu dünyaya gelip akıl baliğ olanların hepsinin de göreceği şeydir. Bu ilme’l yakindir. Ayne’l yakin nedir: O kimse ölmeden önce bunu görür. Hani vardır ya ölmeden önce bunu görür, gideceği yeri görür, herkesi toplar, helalleşir herkesle artık ona haber verilmiştir, perde önünden kalkmıştır, o hiç dünyevi bir şeyle ilgilenmez, hastadır ya. Veyahut ta ölmezden önce birkaç gün önce onu gördü kendisi. Bir bakmışsınız adam elini ayağını çekmiş her şeyden, her şeyini tamam eder. Bir günde iki günde her şeyini tamam eder, herkesle helalleşir bekler. Gördü çünkü onu o. Bu ne? Bu ayne’l yakin noktası. Sufiler bunu hakke’l yakin yaşamalı. Hakke’l yakin. Sufi için hakke’l yakin ne? Seyr-i süluğun belli bir derecesine gelen sufi normalde herkes gibi nasıl öleceğini görür. Ölür. Öldüğünde kendisini kimlerin yıkadığını görür, kabre kimlerin koyduğunu görür, kabrinin başına cenazeye

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

kimlerin geldiğini görür, cenazesini görür, hepsini görür. Kabri görür, kabri gördükten sonra mahşeri görür, kıyameti görür, mahşeri görür, mahşere çıkar hesabını kitabını verir, mahşeri yaşar o. Mahşeri yaşadıktan sonra cennetlikse cennete, cennetin kaçıncı katına gidecekse o kata kadar çıkarılır. Tam içeri girecek yerleşecek, sufi bu esnada bunu gerçek zanneder, oldu zanneder. Bu seyr-i sülukta bunu yaşadığı anda, tamam ben öldüm, der kendince, cennete giriyor artık tam cennete girecek o esnada en çok onu seven, onun da en çok sevdiği kim varsa, ama derecesine göre pir efendilerden ama sahabe efendilerden ama önemlisi peygamberlerden birisi onun göğsüne tatlı bir şekilde elini koyar der ki: Daha henüz vaktin var. İşin bitince sen buraya geleceksin. Bu dünyada vazifen bitince senin oturacağın yer burası, senin dostların, gerçek arkadaşların, seninle beraber olacak olanda burası, der ve o kimse oradan tekrar geri döndürür. Bu, hakke’l yakin noktasıdır. O kimse bunu görür, yaşar, yaşamıştır bunu, biliyordur. Yaşamıştır, biliyordur. Buda seyr-i sülukun derecesi ve neticesidir Allah hepinize nasip etsin. İşte buda perdenin bu dünyada tamamiyetle kaldırılmasıdır sufi yolu da budur. Sufi yolu da budur. Böyle sufi yolu, siyaset yapayım, sufi yolu, katakulle yapayım, sufi yolu, alavere dalavere yapayım, değildir. Sufi yolunun özü budur. Kısacası seyr-i süluku budur. Böyle olması gerekir. O yüzden oradan geri dönen için dünyada yaşamak zordur. O, bu hali yaşadıktan sonra dünyaya adaptasyon problemi yaşar. Adaptasyonu bir türlü gerçekleştiremez hatta zaman zaman adapte olmuş gibi görünse de bir türlü dünyaya adaptasyonu gerçekleştiremez. Yapamazlar isteseler dahi. İsteseler dahi yapamaz. Sıkıntı gelir, problem çıkar.

Bu söylemde şeyh, Hazreti Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellemin

meşhur hadisini aktarır “İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar.”

İnsanlar bu manada uykudadır evet. Çünkü gözlerinde perde vardır bütün insanlar gözlerindeki bu perdeyi kaldıramadıklarından dolayı bütün herkes uykudadır. Kim uyanıktır o zaman? İlme’l yakin noktasında uyanık olanlar, bu meseleyi fikren bilenler. Sizler şimdi fikren bildiniz. İlme’l yakin noktasında birinci derecede uyanıksınız, biliyorsunuz. Biz uykudayız ama öte aleme doğru penceremiz açılmadı. Ayne’l yakin noktasında olanlar ne? Zikrullahta orada burada rüya görenler, hal görenler. Bunlar ayne’l yakin noktasında. Ayne’l yakin noktasındaki kimse yarı uyanık. Kâh uyuyor kâh uyanıyor, kâh uyuyor kâh uyanıyor. Ayne’l yakin noktası. Zikrullahta uyanıyor. Ben o yüzden bütün kardeşleri derim ki ne yaparsanız yapın zikrullaha gelin. Ne yaparsanız yapın virdinizi çekin zikrinizi çekin, ne yaparsanız yapın namazınızı kılın. Namazınızı kılın. Sen hakke’l yakin uyanıklığını yaşamaya çalış ama onun yolu, ilme’l yakin noktasında uyanık olmak ardından ayne’l yakin noktasında uyanık olmak. Mübarek insan otur ya. Abdülkadir Geylani hazretlerinden tutun, sahabelere, peygamberlere kadar hepsi de zikir harikasında erişmişler bu hale. Siz zikir halkasında erişmeyeni gördünüz mü insanlık tarihi boyunca? Bunu zaten yarı uyanıklık dediğim ayne’l yakin noktasına gelip de hal görmeye başlayan kimseler, kendilerinden önce vefat etmiş olan, kendilerinden önce derken sadece Muhammedî tarihi söylemiyorum size ha, bu yakın tarih. Bu, yakın tarih. O yüzden sufiler için geriye yönelik tarih sanki yokmuş gibi başlangıcı. Nice kavimler, nice zikr ehilleri. Allah ayne’l yakin noktasına gelen dervişlere ibretlik

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

gösteriyor bunları. Üç bin yıllık, beş bin yıllık dervişler. Cenâb-ı Hakk onları enteresan bir hayat standardında yaşatıyor. Allah’ı zikretmek, Allah’ı övmek, Allah’ı methetmek o yüzden Kur’an-ı Kerim’de “En büyük iş” dendi. Cenâb-ı Hakk onları öyle bir alemde, öyle bir ibretlik alemde yaşatıyor ki, onların rızıkları zikir. Oturmuşlar, her biri cam fanus içinde yaşıyorlar sanki. Allah’ı zikrediyorlar. Kimisi ne zaman yaratıldığını bilmiyor. Yaratıldığı günden beri Allah’ı zikreden ama hayatta olan, yaşayan ehli zikir var. Kardeşler, arkadaşlar, dostlar, Allah’ı çokça zikredin. Valla da billa da tilla da hepimizde az zikrediyoruz. Yaşını bilmeyen zatlar var. Yaşını bilmiyor. Yaşını bilmiyor. Allah’ı zikrediyor. Sorduğunuzda, ne zamandan beri burada zikr ettiğini, bilmiyor zamanı. Melek mi diye sorduğunda, melek olmadığını da beyan ediyor. Melek değil, insan. İnsan. Allah’ı zikrediyor. Bunlar ayne’l yakin derecesinde bir sufinin bir dervişin yaşadığı hallerdir. Cenâb-ı Hakk o zikr ehlinden semayı süslemiş, varlığı süslenmiş. Birinci kat gökte zikredenler var, ikinci kat gökte zikredenler var, üçüncü kat gökte zikredenler var, dört, beş, altı, yedi, zikredenler var. Arş-ı âlâda zikredenler var, kürsünün etrafında zikredenler var, levh-i mahfuzun etrafında zikredip de dönenler var, levh-i mahfuzun içerisinde dahi zikredenler var. Eğer bir veli bir mürşid-i kâmil levh-i mahfuzdan haber alıyorsa vallahi de billahi de tillahi de orada zikrullah halakasından gelip oturmuş olan kendisinden önceki velilerin, velilerin, velilerin, velilerden alır. Zikredenler var. Ama gel gör bu ümmet zikrden uzaklaşıyor. Baktığınız zaman böyle zikrden uzaklaştırmak isteyen âlimler var. Zikrullahtan uzaklaştırmak isteyen âlimler var, zikrullahtan uzaklaştırmak isteyen profesörler var, zikrullahtan uzaklaştırmak isteyen her şey var. Bunu böyle gördüğümde şunu düşünüyorum kendi kendime, o kadar kıymetli o kadar kıymetli, o kadar kıymetli ki Cenâb-ı Hakk bir tek kendi mahremi olanlara açıyor. Geri kalan da örtmek için çaba harcıyorlar. Örtmek için. Böyle çekiliyorum kenara diyorum ki örtmek için çaba harcıyorlar, saklamak için çaba harcıyorlar. Saklıyorlar. Koca koca hocalar, koca koca âlimler, profesörler. Diyorum ki bunlar kıymetini bilmiş olsa bunlar zikrullahın kıymetini bilse, görseler zaten valla da billa da Mustafa Özbağ’ın kulağından tuttukları gibi atarlar dışarı. Derler ki: Çekil şuradan cahil cühela adam biz oturacağız burada zikrullahı yaptıracağız, biz zikrullah yapacağız derler. Valla derler billa derler tilla derler oradan bir şey görseler. Derler. Zikrullah o kimsenin bu noktada şehadetini ileri doğru götürür. O ayne’l yakin derecesinde ölümle karşılaşır ve keşfi açılır ama rüyasında ama halinde ne yapar, bu halleri görür ve o kimsenin de ne yapar, görüşü keskinleşir artık. Onu kimse zikrullah yolundan döndüremez. Ona dışardan bakarlar: Bu meczup olmuş ya deli olmuş ya bu zikirden başka bir şey düşünmüyor. Var ya hadis-i şerif “Allah’ı zikreden öyle kulları vardır ki dışardan onlar görüldüğünde ‘bunlar deri olmuş’ denir.” dışardan bakan ne yapar: bunlar deli ya, bunların işi gücü yok habire zikrullah yapıyorlar, siz hu hu hu mu diyenlerdensiniz? Ha evet onlardanız, diyorum ben. Ama kardeşim uzak duralım sizden, diyor, e uzak dur. “Hocam seni çok iyi dinliyorum, çok iyisin, harikasın, sohbetlerin harika” şimdi böyle diyenin hemen arkasından bekliyorum ben “Şu zikrullah olmasa.” Geliyor diyor ki “Hani siz toplanıyorsunuz videolarınız var ya, hani siz ona zikr diyorsunuz ya” diyor “Evet” diyorum ben, “Bunu kafam almıyor.” diyor, “Evet” diyorum “Bazen benim de kafam almıyor.” diyorum ona. Geçen gün birisi

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

diyor ki “Bak bu yolunuzu sizin herkese sevdirmeniz lazım.” diyor, “Nerden çıktı lazım bütün herkese.” Ben şimdi bu?” dedim telefonda, dedi “Sevdirmen arkasından zikrullahın geleceğini biliyorum. “Sevdirmemiz için zikrullah halakasını dağıtmamız lazım değil mi?” dedim ben, “Vallahi zikr bana çok tuhaf geliyor.” dedi, “Yok yok açık konuş rahat konuş gece saat 02:30 nasıl olsa kimse de duymayacak sen dök içini” “Vallahi ben zikrullahı görünce uzak durmam gerektiğine inandım.” dedi, “Gerçekten uzak dur” dedim “Uzak dur. Orada herkes duramaz. Orası gerçekten de özel bir yer”, “Nasıl?” dedi, “İlme bakmıyor, alimliğe bakmıyor, zenginliğe bakmıyor, fakirliğe bakmıyor, şekline şemaline bakmıyor, cinsiyetine bakmıyor, rengine bakmıyor, ırkına bakmıyor. Ya? Allah demene bakıyor. Allah demene bakıyor. Tabi daha bizde artısı var zikr meclislerinin: bizde rutubet var, ter var, bir de insan korkuyor bizde.” Biriside öyle dedi “Geldik zikrullaha ama hocam yanlış anlama, insan kokuyor orası.” dedi. “Haklısın” dedim “Bir sürü eşeğin etrafında durunca insan, insan kokusuna alışamıyor.” Kolay bir şey değil. Adam ahırda yaşaya yaşaya koyun kokusuna alışmış, inek kokusuna alışmış, insan kokusuna alışamıyor. Allah bizi affetsin.

Ancak; ölüm yoluyla uyanma henüz birinci uyanmadır. Kıyamet gününde

insanlar bir kez daha uyanırlar.

Yok, bize uyanış bir tane değil. Biz onu açıklamışız Chittick’ten önce. Chittick

iki uyanışı söylemiş. Yok. Bizde iki değil.

Senin ölüm yoluyla uyanman, rüyasının ortasında uyandığını gören bir

Yani ölmezden önce bu Kaf suresi ayet 22 tecelli ettiğinde ölüm yolunda

uyandı. Ne diyor: rüyasının yarısında, ortasında uyanmaya benzer.

O kimse, rüya görürken kendi kendine “şunları şunları gördüm” der ve

kendisini uyanık zanneder.

Öyle olmaz mı? Yani o kimse rüyasında ne diyor gerçekte, şunları şunları şunları gördüm diyor. İşte bu dünyada böyle. Dünya bir uyku, o zaman arada bir rüya görünce sen uyanıyorsun. Arabî bunu dünyada yaşayan bir kimsenin salih bir rüya görmesini, bu rüyadan uyanmak olarak görür. O kimse rüya gördü uykudan uyandı, salih rüya görünce uykudan uyandı ve dedi ki, şunları şunları şunları gördüm.

(Kıyamet gününde) Allah adaletle hüküm vermek için gelir. Allah sadece Nur ismiyle geldiğinden arz Rabbinin nuruyla parıldar. Daha sonra her nefs bu nur sayesinde neyi takdim edip neyi tehir ettiğini bilir. (İnfitar ayet 5) çünkü bu nurun her şeyi apaçık ve perdesiz, gözler önüne çıkardığını görür.

Evet. Bu normalde o esnada tecelli edendir ama bunu sufi seyr-i süluk noktasında Allah’ın nurunun aydınlattığını görür. Cenâb-ı Hakk kendi nurundan o sufinin kalbine bir nur verir. O sufinin kalbine bir nur vererekten, sufi bu ayne’l yakin noktasını ve hakke’l yakin noktasını Cenâb-ı Hakk’ın kendi içine lütfettiği o Allah’ın nuruyla görür. Sufi kendince kendisinin gördüğünü zanneder.

Bu sonsuz ışığın altında her şey olduğu gibi bilinir. Niyetler daha fazla

12- 19 -26 Mart 2016 Tarihli Sohbet

Evet o mahşer yerinde hiçbir şeyin gizlenmesi mümkün değil. Her şey apaçık

meydana çıkar. Her şey apaçık tecelli eder.

Bu dünyada iken Rabbinin önünde mutlak hiçlik olan kulluk ahirete

yükselme, yücelik olarak ortaya çıkar.

Bu dünyada salih ameller işleyenler, bu dünyada hakkı hakikati gözetenler

için ahiret aleminde bir yükseliş, bir uruc olarak tecelli eder.

Bu dünyada kendi nefslerini Allah’ın karşısında yok etmiş olan kullar

ahirette Allah’ın sıfatlarından başka hiçbir şey sergilemezler

O insanlar bu dünyada Kur’an ve sünnete uyduklarından dolayı, kendi heva ve heveslerine uymadıklarından dolayı, kendi üzerlerinde Kur’an ve sünnete uyduğu için tecelli eden Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarıdır. Kur’an ve sünnete uyan bir kimsenin üzerinde, tamamiyetle -bu mümkün olmasa dahi bunun ütopyası o dur- o kimse Kur’an ve sünnete uyaraktan tecelliyatı o kimsenin bütün Cenâbı Hakk’ın esma-i sıfatı olur ve mahşerde onun üzerinde görülen her şey Allah’ın sıfatlarının tecelliyatı olur. O kimsenin kendi heva ve hevesinden bir şey üzerinde görünmez.

Çünkü ilahi ruhu engelleyecek hiçbir beşerî sınırlama kalmamıştır Onun üzerinde, Cenâbı Hakk’ın kalbine yerleştirilmiş olduğu nurun ona yol göstermesi ile onun üzerinde tecelli etmesiyle o kimsenin üzerinde Allah’ın sıfatlarının haricinde bir şey görünmez.

“O değil” gitmiştir ve geride “O” kalmıştır. Artık o kimsenin kendisi ile alakalı, kendi heva ve hevesi, kendi nefsinden, kendisinden bir şey kalmamıştır. Kendisinden bir şey kalmadığından dolayı onun üzerinde tecelli eden her şey onun sıfatları haline gelir. Onun sıfatları haline gelince artık o kimsenin üzerinde tecelli eden, görünen, o kimsenin üzerinde görünen her şey Cenâbı Hakk’ın sıfatları haline gelir. Allah bizi o hal ile hallenenlerden eylesin inşallah.

Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Vird, Zikir, Tevhîd, İhsân, Nefs, Kalb, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı