Giriş
24 Eylül 2011 tarihinde Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde gerçekleştirilen bu uzun ve sarsıcı sohbet; bıyık-sakal sünnetinin savaş ve barış halindeki farklı anlamlarından başlayıp cevşenin faydası, Türk-İslâm Birliği söyleminin eleştirisi, “kısmet deyip oturmak” yanlışlığı ve evlenmenin üç dakikada bitecek kadar basit olduğu, tövbenin kabul olma şartları, maşukla âşığın yer değiştirmesi sırrı, kalbin esmâ zikriyle kâinâtı kaplayacak kadar büyümesi, bir makamda takılıp “Cennet de benim, Arş da benim” demenin tehlikesi, sûfîliğin mahviyet ve hesap verme yolu oluşu, Hallâc-ı Mansûr’un “Enel-Hak”kının “E” harfinin bile dayanılamaz olacağı gerçeği ve “Kâfir olmadan dervîş olunmaz” düsturuna kadar derin bir yelpazede konuları ele almaktadır.
1. Bıyık Uzatmak: Savaş Sünneti ve Barış Edebi
“Bıyık uzatmak uygun mu? Yeniçerlerin bıyıkları uzundu.” Cevap fıkhî bir ayrım ile verilir: “Hadîs-i şerîf ‘Sakalınızı bırakınız, bıyıklarınızı kısaltınız’ buyurmuştur. Şimdi bu hadîsi normalde herkes bütün ümmetin üzerinde, her yerde geçerli olur mu diye düşünür. Oysa dâru’l-harpte bıyık uzatılırsa, sakal kısaltılırsa — veya dâru’l-harpte bir kimse sakalını kesse câizdir. Ama bıyığı uzatmak küffara karşı, gâvurlara karşı şerip durmak maksadıyla.”
“Yeniçerlerin bıyıklarını öyle bırakmaları: savaşa gidiyorlar ya, gâvurlar bunları gördüğünde korkacaklar, heybetlerinden sarsılacaklar. Mücâhit savaşanlar bıyıklarını bırakırlar. Neden? Gâvurlarla uğraşıyorlar. Gâvurlarla uğraşmayanlar, sırf işi-gücü Müslümanın içinde olanlar birbirlerine merhametli ve şefkatli davranacaklar — onlar şerip görünmeyecekler. O yüzden onların silah taşımaları dahi uygun değildir.”
2. Cevşen Takmak: İnanıldığı Kadar Fayda
“Kişinin cevşen takmasında bir sakınca var mı?” Cevap: “Yok, istersen inanıp boynuna taksın. Siz bir şeye inanırsanız, inandığınız şeyi üzerinizde taşırsanız, onun size muhakkak mânevî bir faydası olur. Ama bir şeye inanmıyorsan…”
“Herkes cevşen takıyor diye boynuna takıyor; cevşenin okumasını bilmiyor. Kur’ân-ı Kerîm’i evinin başköşesine asıyor — onun Müslüman olduğunu gösteriyor. Çok güzel; bunu eleştirmek için söylemiyorum. Ama okumuyor. Okusa bile dinlemiyor. Dinlese bile yaşamıyor. İşin bir de bu tarafı var. Allah bizi affetsin.”
3. Türk-İslâm Birliği: Siyâsî Söylem, Dînî Mefkûre Değil
“Türk-İslâm Birliği hakkında düşünceleriniz nedir? Bununla alâkalı bir televizyon kanalında çok sohbet ediliyor.” Cevap derin bir uyarıdır: “Muhakkak ki bir insanın kalbini sevmesi onun hakkıdır — kendi eşini, çocuğunu, âilesini, anne-babasını, akrabalarını, köyünü, ilini-ilçesini, yaşadığı toprakları sevmesi gibi. Eyvallâh. Ama ‘Türk-İslâm Birliği’ dendiğinde duruyor hayât.”
“Bununla alâkalı şimdi çok konuşuyorlar. Geç kaldılar konuşanlar. Bununla alâkalı konuşanları ceza evinde çürüttük biz. Bununla alâkalı mücâdele verenleri helikopter kazasında düşürdük biz. Şimdi eğer gerçek mânâda ırkçılık olmazsa — bir kavmin bir bayrak altında toplanması — ırkçılık olmayabilir. Ama İslâm ümmeti içinde rahatsızlık duyulacak bir şey.”
“Bugün Türk coğrafyası dediğimiz zaman içinde Arap var, Acem var, Kürt var, soy olarak Ermeni olup sonradan Müslüman olan İslâm’a giren Ermeni ırkından insanlar var; Avrupalı olup İslâm olan insanlar var. Bunları ne yapacağız? Biz 70 yarım milleti barındıran bir imparatorluğun çocuklarıyız. İçimizde o kadar çok unsur var ki ‘Ben şuyum’ dediğinde ‘Sen o değil misin?’ diyeceğiz.”
“Bu bir de Mehdi ve Mehdiliği anlamayanların savunduğu bir şeydir. Bugün İslâm dünyâsına lâzım olacak şey kardeşliktir. Bugün memleketimize lâzım olan kardeşlik, birliktir. Birisi der ki ‘Türk-İslâm birliği kuracağız’, öbürü ‘Arap-İslâm birliği’, öbürü ‘Şiâ-İslâm’, öbürü ‘Sünnî-İslâm’, öbürü ‘Tasavvuf-İslâm’, öbürü ‘Hanefî-İslâm’, öbürü ‘Şâfiî-İslâm’, öbürü ‘Mâlikî-İslâm’, öbürü ‘Afrika-İslâm’, öbürü ‘Asya-İslâm’, öbür gün ‘Avrupa İslâm Birliği’ kuracağız der. Herkesin hakkı mı bu? Hakkı. Ama herkes bu mücâdeleye girerse ne olacağının dünyanın ve İslâm dünyâsının farkında mı insanlar?”
“Bunu bir siyâsetçi söyleyebilir — siyâsetçinin aklı kısadır der. Bir siyâsetçinin hakkıdır. Kavmiye yönelik siyâset yapabilirsiniz — bir kavmin partisidir o, ‘Çerkez Partisi’ gibi. Türkiye’de Araplar var; Araplar da kalkıp bir parti kurabilirler. Bu bir siyâsetçinin anlayışı olabilir, bir siyâsetçinin içtihâdı olabilir. Fakat Müslüman din adamının içtihâdı olamaz bu. Bu televizyonlara çıkıp mehdilik ilân edenlerin içtihâdı olamaz. Mehdi Türklerin mehdîsi mi olacak? Mehdiyet ırkçılığa mı dayansın? İslâm ırka mı dayansın? İslâm ırkçılık yapmaz.”
“Biz gürbüz sadâyla İslâm birliğini savunalım. Biz gürbüz sadâyla Muhammedî birlikte toplanalım. Biz ‘Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resulullâh’ta toplanalım. Birlik olacaksa bütün ümmet kardeştir. Ümmet tek bir noktada birleşsin. Bu bizim Türk ırkını sevmediğimizi göstermez. Ama dîn ise — dîn ise — Türk’ün İslâm’ı, Arab’ın İslâm’ı, Kürt’ün İslâm’ı, Çerkez’in İslâm’ı, Afrika’nın İslâm’ı, Avrupa’nın İslâm’ı yoktur. İslâm tektir; yolu ve kapısı Kur’ân ve Sünnet’tir. O yüzden ben bu tür sözleri siyâsetçilerin kullanabileceği bir söz olarak görüyorum. Bu dînî bir mefkûre değildir. Adının arkasına-önüne ‘İslâm’ koyarak bir şey ‘İslâmî’ olmaz. Allah bizi affetsin.”
4. Kader-Kısmet ve Cüz’î İrâde: Oturup Beklemek mi, Mücâdele mi?
“İnsanın kaderi ve kısmeti dünyaya gelmeden yazılmıştır — buna açıklık verilmiştir. Evet, insanın kaderi değil, bütün câhîlâtın olacak olan her şeyin kaderi yazılıdır. Jüpiter’in kaderi yazılı, Mars’ın kaderi yazılı, ayın kaderi yazılı; zerre bir toprağın, zerre bir maddenin, bir elektronun, hattâ bir hayâlin kaderi yazılıdır.”
“Bu demek değildir ki insanların kaderi yazılmışsa insanın cüz’î iradesi yok. Doğmakta cüz’î irademiz yok. Annemizi, babamızı seçmekte cüz’î irademiz yok. Ama işte kısmet, tamam. Hz. Resulullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ‘Kısmet’ deyip çaba göstermediği herhangi bir şey var mı? Yok.”
“Hz. Hatîce Validemiz ile evlenirken araya aracılar girmiş, Hz. Hatîce’yle görüşmüş-konuşmuş — ‘kısmet’ deyip oturmamış. Ticâret yapmış — ‘kısmet’ deyip oturmamış. Devletlerle, mekânlarla yolculuk yapmış; o yolculukta yürümüş ve ticâretini tamam etmeye çalışmış. Kısmet deyip oturmamış.”
“Şimdi bizde böyle bir kolaycılık var. Oturuyor adam ‘Kısmetimde varsa gelir’ diyor — kardeş, mücâdele edeceksin! Kısmetinde varsa namâz kılmasına uğraşmayacak, ‘Evlenemem’ diyecek. Oturma! Evlenemem, abisi söz getirememiş, onu ancak babası söz getirebilir, annesi söz getirebilir…”
5. Evlenmek: Üç Dakikanın İşi
“‘Evlenmeyi çok istiyorum ama bir türlü kısmetimi bulamıyorum. Yardımcı olur musun?’ Şimdi evlenmek üç dakikanın, dört dakikanın değil — üç dakika bile fazladır. Bakın, üç dakika bile fazladır.”
“Bir kimse bir kadına — evlenmeye muktedir olan bir kıza — der ki ‘Seni nikâhıma aldım’. O da der ki ‘Kabul ettim’. Evlilik bitmiştir. ‘Aldım, kabul ettim’ — bir dakika bile değildir. Hadi bunun biraz teferruatını da koyalım; üç dakika yapalım. Farz namâz kaç dakikadır? Dört dakika, beş dakika olsun. Evlenmek bir rekât namâz zamanı kadar!”
“Yeter ki evlenmeyi bir kimse cânı gönülden istesin. Hedefi evlenmek olsun onun. İnsanların hedefi evlenmek değil. Kadınlar da erkekler de evlenmeyi hedeflemiyorlar. Herkesin hayâli var, hayâlini hedefliyor. Bir erkek evlenmeyi hedeflemiyor — kendi kafasında hayâl ettiği bir bayan var, o hayâl ettiği bayanı arıyor. Prensesi arıyor, o prensesi bekliyor. Evlenmeyi isteyen bayan ‘beyaz atlı prens’ini bekliyor.”
“Kendisine bir teklif geldiğinde ‘İşi ne, aşı ne, boyu kaç, cüzdanı kabarık mı-değil mi, atı-katı-yatı-arabası var mı-yok mu?’ diye bakıyor. ‘Ben Allah rızâsı için evleneceğim, ben Allah için evleneceğim’ — ‘Evleniniz’ demiş Peygamber Efendimiz. Ben o yüzden ‘Evlenin’ sözüne bir boyun büküp evleneceğim deyip de evlenmeye kalkan yok ki. Herkes kısmet bekliyor — dokuz-on-beş töreni bekler gibi. Her kime sorsam — kızlara da, erkeklere de — ‘Kısmeti var, kardeş, gelen gidiyor, gelen gidiyor’, kısmetini bekliyor herkes.”
“Veya erkekler kendilerine bir taht çiziyorlar; nasıl bir kimseyle evleneceğini düşünüp öyle bir kimseye gidip evlenmek için kapısını çalmıyorlar. Evlenmek iki dakika, iki dakika. Evlenecek bir insan iki dakikada evlenemiyorsa o kadına da o erkeğe de yuh olsun. Sünneti terk etmişsiniz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadîslerini arkaya atmışsınız. Evlenmiyor şu anda insanlar — gösteri yapıyor, şatafat yapıyor, yıkım yapıyor. Bir evleniyor, Allah, eyvallâh — neresi sünnet?”
“Kimse hâline göre davranmıyor. Herkes düğün yapacak, dünür yapacak, salonlar tutulacak, orkestralar tutulacak, altınlar takılacak, lüks mağazalardan mobilyalar alınacak. Daha geçenlerde bir örnek: bizim mağazada çalışan kız evleniyor, on üç milyar lirayı almışlar yemek takımıyla koltuk takımını doldurup. Baktım, ‘On üç milyar mı adam verdi?’ dedim. Evet dedi. ‘Yüz on sekiz yıl bekâr kalacağım’ dedim. ‘On üç milyar verip dedi bu yemek takımıyla koltuk takımını seni alma.’”
“Yazık. Anneler, babalar, kız çocuklarınızın ve erkek çocuklarınızın başını yakıyorsunuz. Evet. Bir anne-babanın çocuğu evlenme vaktine geldiğinde onu evlendirmesi farzdır. ‘Evlendirin, dîninizin yarısını tamamlayınız’ — ondan sonra ‘Allah kısmet değilmiş’ diyor. Evde kalınıyorlar. Ahlâka bakın, dînine bakın. Dindârına dindâr mı, ahlâkına ahlâklı mı? Bitti mesele.”
“Erkekler eğer kızın tarafı ‘Ne takacaksın, ne alacaksın, ne yapacaksın?’ diyorsa bırakıp gitsin oradan. Uğraşma, uğraşma.” Sohbete bir anekdot ekleniyor: “Kendi kızkardeşini verirken bir dünür geldi. Adam döndü, ‘Eee, dünür, ne istiyorsun?’ dedi. Ben o zaman yirmi beş yaşında filan. ‘İnek mi satamıyorsun sen?’ dedim. Annemin sülalesinde — Bayındırlar — bir tane altın istememiştir babası kızlarına. En yaşlı hangi yaşta evlendi kızların içinde? On altı, on beş on altıydı. On beşte nişanlandılar, on altıda evlendiler. Benim kızkardeşim on altı yaşında kucağında oğlu var.”
6. İçki İçen Kocanın Parasından Evine Harcama Almak Câiz mi?
“‘Eşim içki içiyor. Ev için para harcamıyor. Cebinden para alsam para olur mu?’ Olmaz. Anladınız mı? Bir kadının kocası evine para harcamıyorsa, kadının evine para harcamak kastıyla kocasının cebinden para alması câizdir.” Bu fetvâ nereden geliyor? “Bir Müslümân kadın olmadan önce ‘Benim kocam çok cimridir; onun parasından evimize alabilir miyim?’ diye fetvâ istedi. Peygamber Efendimiz ‘Sen evine harcayacak kadarını alabilirsin’ diye fetvâ verdi. Hattâ biat edeceği zaman elini uzattı; ‘Kadın elini erkek eline değdirmez’ denince koştu, gitti elini kınaladı ve geldi.”
7. Tövbe ve Sad Kalma: Kudsî Hadîs
“‘Ben hatâ işliyorum. Sonra durup işlediğim hatâya tövbe ediyorum. Ama yine nefsime uyup tekrar ediyorum, yine tövbe ediyorum. Ben tövbemde sâdık olmak istiyorum. Bu hâllerim beni çok sıkıyor — işlediğim günâhtan bir türlü kurtulamıyorum. Tövbemde sâdık kalmak için ne yapayım?’”
Cevap kudsî hadîstir: “Kulum günâh işledi. Kendisini affedecek Allah’ı hatırladı ve tövbe etti. Allah onu affetti. Kulum tekrar günâh işledi ve tövbe etti. Allah dedi ki ‘Kulum, kendisini affedecek olan Allah’ı hatırladı’ ve Allah onu tekrar affetti. Kulum üçüncü kez günâh işledi, tekrar döndü ve tövbe etti. Allah ‘Kulum kendisini affedecek olan Allah’ı hatırladı’ dedi ve yine affetti.”
“Gönül ister ki insanlar tövbe ettikten sonra tekrar o günâha dönmesin. Bunun yolu o günâhı aklına getirmemek, bir müddet sonra aklından çıkarmak, kazımak; ona tövbe ettiğinde çok gözyaşı dökmektir. Gözyaşı döküp tekrar o günâha dönmediyse, tövbesinde sâdık kalır. Tövbesine sâdık olanlar da var inşâAllah. Ama bizim tekrar günâha girmemiz Allah’ın ümîdini kesmez — Allah bize tövbeye devam etmemizi öğütler. Olur ki bir gün tövbemiz kabûl olur, çıkarız.”
8. Ruhlar Âleminde Görüşülenler Bu Dünyâda Tanışırlar
“Önceden ruhlar âleminde tanıştıklarımız gibi, dünyadaki eşimizle de ruhlar âleminde görüşmüşlüğümüz var mıdır?” Cevap: “Hadîs-i şerîf vardır: ‘Ruhlar âleminde görüşüp tanışanlar bu dünyada da görüşürler, tanışırlar.’ Ruhlar âleminde görüşüp tanışmayanlar bu dünyada görüşüp tanışamazlar. Bu mânâda muhakkak ki ruhlar âleminde gerçekleşmiştir — inşâAllah.”
9. Âşık-Maşuk Sırrı: “Sen Atmadın, Ben Attım”
“‘Seven ile sevilen kavuştuğu anda seven hiçbir şey düşünemez’ demiştiniz. Mirâc’ta Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ilk kelime olarak ‘Ümmetim’ demiştir. Sevgilinin yanında başka bir şeyi nasıl zikretti?”
Cevap tasavvufun en derin sırlarından birini açar: “Bu sevgide, aşkın zirvesinde öyle bir hâl vardır ki ancak aşkın yücelerine çıkan kimseler ve cennet ehli anlayabilir. Seven kişi mâşûkuna teslim olur, kendisini mâşûkuna bırakır, mâşûkla hemhal olur — ve onun üzerinden tecellî eden kelâm gerçek mânâda mâşûkun kelâmı olur. Mîrâc’ta Peygamber Efendimiz’in dilinden dökülen ‘Ümmetim’ aslında mâşûkun dilinden dökülmüştür.”
“Âyet-i kerîmede der ya: ‘Sen atmadın, Ben attım’ (Enfâl 8:17). Oysa görüntüde atan Hz. Resulullâh’tır — düşmanın üzerine bir avuç toprak atmıştır ve bir avuç toprak düşmanın üzerine gülle, mermi, şarapnel gibi olmuştur; atom bombası gibi olmuştur, her şeyi hercümerc etmiştir. Bir avuç toprak. Ve Cenâb-ı Hak bunu kendi üzerine alır; der ki ‘Sen atmadın, Ben attım.’”
“İşte âşığın öyle bir hâli vardır ki kendisini tamâmıyla mâşûkuna teslim etmiştir — âşığın üzerinden tecellî eden gerçekte mâşûkudur. Gerçekte onun üzerinde mâşûku olduğu için Hz. Allah demiştir ki ‘Ol demedin, Ben dedim. Habîbim ne söylediyse hevâ-hevesinden söylememiştir — benim sözümdür’ dedi. ‘Ne yaptıysa hevâ-hevesinden değil, Benim dediğimi yapmıştır’ dedi.”
“O zaman âşığın öyle bir hâli, öyle bir zevki, öyle bir tadı vardır ki onun tadı mâşûkun tadıdır, zevki mâşûkun zevkidir, sözü mâşûkun sözüdür, hâli mâşûkun hâlidir. Onun üzerinde tecellî eden gerçekte mâşûktur. O zaman âşıktan hesap sorulmaz. O zaman âşık ‘Enel-Hakk’ dese hakkıdır; ‘Ümmetim’ dese — ondan ‘Ümmetim’ diyen mâşuktur. O zaman âşığın bir avuç toprağı hatırına top da olur, gülle de olur, füze de olur, atom olması da olur.”
“O elden su içilir; parmaklarda şakır şakır su akar. O gönülden hikmet akar. O dilden hikmet akar. O öylesine sever ki ‘gören gözü, duyan kulağı, yürüyen ayağı, tutan eli ben olurum’ kudsî hadîsi tecellî eder.”
“Ama o hâle gelmeyen bir kimsenin kendini böyle göstermesi en büyük hâinlik, en büyük edepsizlik ve küstahlıktır. Allah bizi affetsin. O hâle gelen bir kimse o hâli kendi ihtiyârıyla bahsedemez. ‘Benim attığımı O attı’ demez. O atar, bakar ki onun atması değil o, der ki ‘Bu benim atmam değilmiş.’ ‘Bu benim sözüm değilmiş’ der. ‘Bu benim başarabileceğim bir hâl değilmiş’ der. O yüzden bir kimse ‘Keramet gösteriyorum’ diyorsa, onun üzerindeki tecellî şeytanındır, kendisinin değildir.”
“Eğer mâşûk âşığının üzerinden bir şey gösterirse, âşık ona bakarken hayretler içinde kalır. Âşığın üzerinden bir şey tecellî ederken âşık hayretten hayrete gider ve onun kendisinin olmadığını görür. O yüzden seven ile sevilen arasında öyle bir hâl vardır ki yer değiştirirler. Seven sevilen olur, sevilen de seven olur. Ama bu ancak ehline mahrûzdur.”
10. “Sevgilim”: Allah’ın Kuluna Hitabının Sırrı
“Habîbim dedi, Sevgilim dedi… Kime? Hz. Resulullâh’a: ‘Sevgilim’ dedi. Bunu düşünün. Düşündüğünüzde idrâkiniz almayacak. Bunu tefekkür ettiğinizde aklınız almayacak. Bu ancak sırr ile çözülecek bir şey. Hz. Allah yarattığı kuluna ‘Sevgilim’ diyor — Sevgilim!”
“Eğer Hz. Resulullâh rüyânıza gelse ve sevgisini gözünün imâsıyla da bildirse, vallâhi dağlarda alırsınız onu. Dağlarda alırsınız. Ekmekten-sudan kesilirsiniz. Kendinize gelemezsiniz. Üstâd orada lâzım olur. O esnada esmâ verir; o esmâyla sükûn bulur o kimse. Mürşid-i Kâmil o esnada lâzım olur. Esmâ verir, salâtu selâm verir, özel bir şey verir, özel bir âlet verir, onun hâlini bir merkeze çeker. Mürşid-i Kâmil’in mürşidliği oradan verir.”
11. Kalbin Esmâ ile Genişlemesi: Kâinâtı Kaplayan Kalp
“Peygamber Efendimiz’i tam anlamıyla gördüğünde kendinden geçer. Konuşmayı bırakın, bayılır. Ama ondan önce onu genişletirler — onun kalbini genişletirler. O genişler, genişler, genişler. İtikafta olur bu; zikir hâlinde olur; bu rahata hâlinde olur; tefekkür hâlinde; sabah namâzından önce, gecenin yarısından sonra olur.”
“Büyür o kişinin kalbi. ‘Lâ ilâhe illallâh’ ile başlar, hangi esmâyı çektiğini fark edemez hâle gelir. Bir esmâ gelir ondan yalnız. Ne zaman kendine geldi — o esmâyla kendine gelir.”
“Büyür, büyür, büyür, büyür. Kendi şehrini alır, bölgesini alır, ülkesini alır. Bir bakarsın dünyâyı içine alır — dünyâyı katlamıştır o. Büyür, Samanyolu’nu kaplar. Güneş içinde, gezegenler içinde, mahlûkat içinde — o daha vücudu büyüyor onun. Daha büyür. Esmâ devâm eder. Her tarafta aynı esmâ vardır: ‘Hayy-ı Kayyûm vallâhi, Kâdir-i Kayyûm vallâhi’… dedikçe büyür. Büyüdükçe büyür. Bakar ki sanki kâinât olmuş.”
“Ve büyüdükçe daha büyüyor, daha büyüyor. Sever aşkı; öyle bir hâle gelir ki artık aşkın kendisidir. Aşkın kendisidir. Oraya tecellî eden Hz. Resulullâh. Sağ olasın. ‘O sizin gördüğünüz rüyâ oldu — hakk mı hakk? Tam tecellî yapayım. Daha rüyâdasın. Kendini bir şey zannetme, dervîş. Kendini bir şey zannetme, sûfî. Kendini bir şey zannetme halîfeyim diyenler. Daha yoruldun. Çökersin.’”
12. “Cennet de Benim, Arş da Benim” Demenin Tehlikesi: Bir Makamda Takılıp Kalmak
“Sabah olmadı zannedersin. Kaç bin yıl yaşadığını bilemezsin. Dersin ki ‘Kaç bin yıllığım ben.’ Kendine gelemezsin. Kendine gelemez. Malı-mülkü, kadını, çocuğu, dünyâyı-âhireti atar kenara. Hiçbir şey kalmaz.”
“O yüzden bir kısmı burada kalmış: ‘Cennet de benim, cehennem de benim’ demiş. Bir kısmı burada kalmış: ‘Kâ’be de benim, kavga da benim, kilise de benim’ demiş. Bir kısmı burada kalmış: ‘Güneş de benim, Jüpiter de benim’ demiş. Bir kısmı burada kalmış: ‘Arş da benim, Kürsî de benim’ demiş. Orada kalmışlar.”
“Bunu iyi dinleyin: Orada kalmışlar. Daha yolu vardı onlara. Oğul bilemediğinden kaldılar. Nasîblerinden dolayı kaldılar. Başlarındaki mürşid-i kâmil olmadığından kaldılar. Ama onları terbiye etmek için, yukarı çıkarmak için hiç kimse onlara el atmadı. Zamanın kudretlileri el atmadı. Hz. Resulullâh sallallâhu aleyhi ve sellem adetine el atmadı. Orada kaldı — bir yerde onun bir kertisi vardı. O yüzden kaldı.”
13. Sûfîlik Mahviyet ve Hesap Verme Yoludur
“Dostlar, sûfîlik öyle bir yoldur ki siz yirmi yıl önceki yaptığınız hatânın dahi ceremesini vermek zorunda kalırsınız. Sûfîlik öyle bir yoldur ki çocukluğunuzda yaptığınız yanlışlığın dahi ceremesini verdirirler size. Hesabını verdirirler. Bir hesabınız görülmediyse tıp orada kalırsınız. Hesabınızı vereceksiniz. Ağlayın.”
“O yüzden dedim: Sûfîlik mahviyettir. Sûfîlik hacziyettir. Kafanı kaldırma hiç. ‘Kafanı kaldır’ dedikleri zaman dahi kaldırma. Edep et, edep et. Biliyormuş gibi gösterme kendini. Edep et. Daha yolun çok, daha yolun çok.”
14. Hallâc-ı Mansûr’un “Enel-Hak”kının “E” Harfi
“Hani Hallâc-ı Mansûr’u sorarlar ya bize. Hallâc-ı Mansûr ‘Enel-Hak’ dedi, ne dersiniz? Öyle derler ya… İçimden derim ki: ‘Enel-Hak’kın E’sini bilsen yerinde oturamazsın ki. Enel-Hak’kın E’sini, E’sinin noktasını bilsen — E’sinin noktası senin kalbine tecellî olarak inse — senin kalbin dayanmaz ki. Kalbin dayanmaz.”
“Sen moldan geçemezsin ki. Sen eşten geçemezsin ki. Çocuktan geçemezsin. Büyüğünden geçemezsin. Hiyer aşından geçemezsin. Anadan, babadan, yardan, evlâttan geçemezsin. Yürüdüğün yoldan geçemezsin. Tarladan, dükkandan geçemezsin. Uykundan geçemezsin. Rahatından geçemezsin.”
“Sen karakol yüzü görmemişsin. Sen sorgulanma görmemişsin. Sen kınanma görmemişsin. Sen horlanma görmemişsin. Senin yüzün yere eğmemiş, burnunu sürttürmemişler ki. Senin bir burnunun direği kırılmamış ki âşıklıktan. Sen hasret nedir bilmiyorsun. Özen nedir tatmamışsın. Sevmek nedir anlamamışsın. Sen hep oyunda-oynaşta kalmışsın. Oyunda-oynaşta.”
“Oyunda-oynaştayken Allah hak vermiyor. Oyunda-oynaştayken sevmek olmuyor. Oyunda-oynaşta dururken âşık tecellî etmiyor. Âşık dururken dönüp sana bakmıyor.”
15. “Sevgilim” Dediğinde Kayalara Vurmak
“Edebiyatta güzel sevenin öyle bir hâli vardır ki sevilen onun yerine geçer. Ve der ki ‘Sevgilim… sevgilim.’ Ne kadar hoş değil mi? Birisi size ‘sevgilim’ dese, gerçek mânâda birisi size ‘sevgilim’ dediğinde siz de o sevgi derinliğini anladıysanız — yolun başına çıkar, kayalara vurursunuz kafanızı. Kayalara vurursunuz. Ama anlamadıysanız, sevgilin diyenin gözü yaşlıyken dönüp hançer bakırsanız ciğerine.”
“Âşıklıkta nasîbiniz olsun inşâAllah.”
Soru ve Cevaplar
Soru: Bıyık uzatmak uygun mudur?
Cevap: Sünnet “Bıyığı kısaltın, sakalı bırakın”dır. Ancak bu hüküm barış hâlinde geçerlidir. Dâru’l-harpte, savaşa giden mücâhitlerin bıyık uzatması câizdir — gâvurlara karşı heybetli görünmek maksadıyladır. Müslümanlar birbirlerine karşı şerip değil merhametli ve şefkatli görünmelidir.
Soru: Türk-İslâm Birliği dînî bir mefkûre midir?
Cevap: Hayır, siyâsî bir söylemdir. Bir siyâsetçinin içtihâdı olabilir ama Müslüman din adamının içtihâdı olamaz. İslâm ırkçılık yapmaz. Türk’ün, Arab’ın, Kürt’ün, Şiâ’nın, Sünnî’nin ayrı İslâm’ı yoktur — İslâm tektir, yolu Kur’ân ve Sünnet’tir. Birlik “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resulullâh”ta olmalıdır.
Soru: Evlenemiyorum, kısmetimi bekliyorum — ne yapmalıyım?
Cevap: Evlenmek üç dakikanın — hattâ bir rekât namâz süresi kadarının — işidir. “Seni nikâhıma aldım — kabul ettim” yeter. İnsanlar evlenmeyi hedef koymuyor; hayâllerindeki “prens” veya “prenses”i bekliyorlar. Peygamber Efendimiz bile “kısmet” deyip oturmamış, aracılarla Hz. Hatîce’yle evlenmiştir. Kısmet sünnet değildir — mücâdele sünnettir.
Soru: Tövbemde sâdık kalamıyorum, tekrar düşüyorum — ne yapayım?
Cevap: Kudsî hadîs: “Kulum günâh işledi, tövbe etti; Allah affetti. Üç kez de günâh işledi, her seferinde tövbe etti; Allah ‘Kulum affedecek olanı hatırladı’ deyip affetti.” Tövbenizde sâdık kalmanın yolu: o günâhı aklınızdan kazımak ve her tövbede çok gözyaşı dökmektir. Ümîdinizi kesmeyin — Allah tövbeye devâm etmenizi öğütler.
Soru: Ruhlar âleminde tanıştıklarımız bu dünyada da karşımıza çıkar mı?
Cevap: Evet. Hadîs-i şerîf: “Ruhlar âleminde görüşüp tanışanlar bu dünyada da görüşüp tanışırlar.” Ruhlar âleminde görüşmemiş olanlar dünyada görüşüp tanışamazlar.
Soru: Eşim içki içiyor, ev için para harcamıyor — cebinden para alabilir miyim?
Cevap: Evet. Kocası eve harcama yapmayan kadının, evine harcamak kastıyla kocasının cebinden para alması câizdir. Peygamber Efendimiz cimri bir kocaya yakınan bir kadına aynı fetvâyı vermiştir.
Soru: Hallâc-ı Mansûr’un “Enel-Hak” sözüne ne dersiniz?
Cevap: “Enel-Hak”kın “E” harfinin bile sırrına eren kalbin dayanamaz. Anadan, babadan, yardan, evlâttan, uykudan, rahattan geçemeyen; karakol, kınanma, sorgulanma, horlanma görmemiş; burnu direğe kırılmamış kimsenin Hallâc’ın makamını hayâl bile etmesi mümkün değildir. Oyunda-oynaşta kalan âşık tecellîsinden nasîb alamaz.
Soru: “Cennet de benim, Arş da benim” diyenler ne için böyle der?
Cevap: Kalbi zikirle büyüyüp kâinâtı kaplayacak hâle gelen bir derviş o makamda takılıp kalırsa, gördüğünü kendi zanneder ve “Cennet de benim, cehennem de benim, Kâ’be de benim, Arş da benim” demeye başlar. Oysa daha yolu vardır; başında mürşid-i kâmil olmadığı veya nasîbi dolayısıyla orada kalmıştır. Hakîkî sûfî kafasını hiç kaldırmaz — mahviyettedir, hesap verir, edep eder.
Kaynakça
Âyet-i Kerîmeler
- Enfâl Sûresi, 8:17 — “Sen atmadın, (yâ Muhammed) Allah attı”
- Necm Sûresi, 53:3-4 — “O hevâdan konuşmaz — söylediği vahiyden ibârettir”
Hadîs-i Şerîfler ve Kudsî Hadîsler
- “Sakalınızı bırakınız, bıyıklarınızı kısaltınız”
- Kudsî Hadîs (tövbe): Kulun üç kez günâh işlemesine rağmen Allah’ın affetmesi
- “Ruhlar âleminde görüşüp tanışanlar dünyada da görüşürler”
- Kudsî Hadîs: “Kulum nâfilelerle Bana yaklaşır, Ben de onu severim; gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum”
- Cimri kocanın parasından eve harcama alma fetvâsı
Tasavvufî Kaynaklar
- Hallâc-ı Mansûr — “Enel-Hak” sözünün “E” harfinin bile dayanılamaz olması
- Âşık-Mâşuk yer değiştirmesi sırrı; “Sen atmadın, Ben attım” üzerine tasavvufî yorum
- Kalbin esmâ zikriyle kâinâtı kaplaması ve bir makamda takılıp kalanların “Cennet/Arş de benim” demesi
- Sûfîliğin mahviyet ve hesap verme yolu olması
Sohbetin Özeti
Bu uzun ve sarsıcı sohbet, bıyık uzatmanın savaş sünneti ile barış edebi arasındaki ayrımıyla başlayıp Türk-İslâm Birliği söyleminin siyâsî ama dînî olmayan bir kavram olduğunu ortaya koymuştur. “Kısmet deyip oturmak” sünnete aykırıdır — Peygamber Efendimiz bile mücâdele etmiştir. Evlenmek üç dakikanın (bir rekât namâz süresinin) işidir; hayâl kurarak “prens/prenses” beklemek sünneti terk etmektir. Tövbenin kabul olma şartı samîmi gözyaşı ve o günâhı aklımızdan kazımaktır. Sohbetin en derin bölümü âşık-mâşûk sırrıdır: “Sen atmadın, Ben attım” âyeti, âşığın tamâmıyla mâşûkuna teslim olduğunda onun üzerinden gerçekte mâşûkun tecellî ettiğini gösterir; bu makamda âşık “Enel-Hak” dese hakkıdır. Kalp esmâ zikriyle genişleyip kâinâtı kaplar; ama o makamda takılıp kalanlar “Cennet de benim, Arş da benim” demeye başlar — bu bir tuzaktır; daha yolu vardır. Sûfîliğin mahviyet, hesap verme ve hiç kafa kaldırmama yolu olduğu, çocuklukta yapılan hatânın bile ceremesini vermek gerektiği vurgulanmıştır. Sohbetin doruğu Hallâc-ı Mansûr’un “Enel-Hak”kının “E” harfinin bile hazırlıksız kalbe dayanılamayacağı, moldan-eşten-çocuktan-rahattan-uykudan geçemeyenin âşıklık iddiasının temelsiz olduğudur. “Sevgilim” hitabı Allah’ın Hz. Resulullâh’a kullandığı hitap olup bu sırrın gerçek mânâsını anlayan kimse yolun başında kayalara vurur kafasını.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Kalb, Sünnet, Aşk, Tecellî, Mîrâc. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı