Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Dergah Sohbetleri Serisi ·

Karabaş-ı Velî Tekkesi Sohbeti (17 Eylül 2011) — Lâiklik, Aşk Dini ve Üç Günlük Aşıklık

Mustafa Özbağ Efendi'nin dergah sohbeti: Karabaş-ı Velî Tekkesi Sohbeti (17 Eylül 2011) — Lâiklik,…. Tasavvuf, ahlâk ve mânevî yol üzerine kapsamlı açıklamalar.

Âşık: Giriş

17 Eylül 2011 tarihinde Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde gerçekleştirilen bu sohbet; Başbakan’ın Libya’da “Laiklik dinsizlik değildir” sözüyle başlayıp lâikliğin târihî ve felsefî analizine, iftira ve namazda devletme gibi fıkhî sorulardan Yûnus’un miskin tanımına, aşk ile şefkat karşılaştırmasına, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin “Aşk dîninin müntesibi” şiirine, dînin inanç olarak tanımlanmasına, kalbin kesrette vahdet olmasına, îmânın kemâle erdiğinde ceylan-kuş-kurtun kalbe yerleşmesine, Allah’a ibâdetin ancak perdeleri kaldırarak olacağına ve “yaşayan bir âşık arıyorum” sayıklamasıyla biten sarsıcı bir uyanış çağrısına kadar geniş bir yelpazedir.

1. Başbakan’ın “Lâiklik Dinsizlik Değildir” Sözü Üzerine

“Başbakanımız Libya’da da ‘Lâiklik dinsizlik değildir’ dedi. Bize lâikliği çoktan beri dinsizlik olarak tanımlamışlardır. Lâikliği Atatürk ülkelerinde olduğu gibi, olduğu için mi, yoksa anlamının dînin devletten ayrılması olduğu için mi dinsizlik olarak tanımlamışlardır?”

“Lâiklik, dinsizlik, lâik — hangi anlamda olursa olsun dîni kabul etmez. Dînin hukûkunu, dînî düşünceyi reddeder. Meydan Larousse’u açsak, oradaki lâiklik tanımına baksak, dînin reddiyesi vardır. Çıkış noktası Fransa’dır. Bu noktada devlet sisteminin dîne dayalı olmayan noktasında görülür. Ama tabii her ülke, her fikir sâhibi lâikliğin üzerine kendi elbisesini giydirmeye çalışıyor — herkesin kendine göre bir lâiklik anlayışı, tanımı, uygulaması çıkıyor.”

“Bunlar, Batı’nın kendi içinde kendine kural olarak koyduğu veya kavram olarak kabul ettiği şeylerdir. Biz Batı’nın kendi içindeki kavramlarını olduğu gibi İslâm dünyâsı üzerinde uygulamaya çalışmak, orada yer sâhibi etmek biraz zor. Ama dînî otoritenin ve devlet otoritesinin ayrı dâirelerde algılatılması kolay. Ne yazık ki ne Türkiye’de ne dünyada böyle bir şey söz konusu değildir. Batı’nın kendi içinde bir kavram Batı kavramı içinde kendince doğru olabilir; ama İslâm felsefesinin içinde bir insanın lâik olması mümkün değil — ama ‘Devlet lâik olacak’ denilebilir.”

“Biz bu sözleri ‘Başbakan söyledi, Cumhurbaşkanı söyledi, o söyledi, bu söyledi’ deyip sözü alıp komple kabul etmek zorunda değiliz. Onlar siyasetçi; söylerler, kendilerince söylerler. Ama lâiklik eşittir dîni kabul etmemektir. Türkiye Cumhuriyeti devleti hukuk mânâsında lâiktir — dînin ve dînden olan hiçbir şeyi kabul etmez.”

2. Fıkhî Soru-Cevaplar: Tazminat, Ayakta Devletme, Ölüm Anı Şeytan Bardağı

Tazminat: “Dört senedir bir iş yerinde çalışıyorum; işten ayrılıp tazminat, yıpranma verecekti ama vermedi. Avukat yoluyla hakkımı aramak uygun mudur?” Cevap: “Eğer kendin işi bıraktıysan, kendisi işi bırakan bir kimsenin yıpranma veya tazminat alma hakkı yoktur mevcut hukuka göre.”

Ayakta Devletmek: “Ayakta devletmek namâzın kabul olmamasına sebep olur mu?” “Hayır. Ayakta devletmek sünnete aykırıdır. Sünnete aykırı olan nokta: bir kimsenin üzerine necâset bulaşır noktası varsa abdest olmaz. Yoksa ayakta devletmek namâz kabulüne engel değildir. Bir de şu var: Peygamber Efendimiz’in seferî hâlinde ayakta devlettiğine dâir bâzı eserler vardır.”

Ölüm Anı ve Şeytan Bardağı: “Ölüm anında insan çok susarlıymış. Şeytan da îmânımızı almak için elinde bardakla yanımıza girermiş. O bardağın içindeki sıvı tuvalette tükürdüğümüz tükürüktermiş…” Cevap: “Öyle bir şey okumadım. Okumadığım için bir şey söylemeyeceğim.”

3. Yûnus Emre’nin “Miskin” Tanımı

“Yûnus Emre’nin şiirlerindeki ‘miskin’ sözü açıklanır mı?” Cevap: “Miskin, evin bakkı, yerin-yurdu olmayan cinsine miskin derler. Miskinin tarifi: pahalı bulunduğu, akşama gideceği bir evi yok. Yersiz-yurtsuz, fakir, evi var veya yok; çalışıyor, çabalıyor, düzenli bir hayâtı var ama yetiştiremiyor.”

“Miskin, düzenli bir hayâtı olmayan. Nerede yatacağı belli değil, nerede kalkacağı belli değil, nerede yediği belli değil, nerede içtiği belli değil, nerede uyuduğu belli değil. Akşama nerede akşamlayacağı belli değil, sabaha nerede sabahlayacağı belli değil. Miskin o. Yûnus kendisi için söyler: ‘Miskin Yûnus’ der.”

4. Aşk mı Ulvîdir, Şefkat mi?

“Aşk mı daha ulvîdir, şefkat mi daha ulvîdir?” Cevap net ve açıktır: “Şefkat aşkı kendi içine almaz; ama aşk şefkati kendi içine alır. Her âşık şefkat ehlidir, ama her şefkat ehli âşık değildir. O yüzden aşkın üzerine ulvîlik herhangi bir şey konacaksa bu bence mümkün değildir. Bazıları şefkati aşktan üstün tutabilirler — eyvallâh, onların fikirlerine de saygım vardır.”

5. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin Aşk Dini Şiiri

“Bütün sûretleri kabul edecek bir hâle geldi kalbim benim. Ceylanların otağına döndü, keşişlerin manastırına, putanesine döndü, tavaf edenlerin Kâ’be’sine, Tevrât levhalarına, Kur’ân sayfalarına. Ben aşk dîninin müntesibiyim. Aşk bineği hangi yöne götürürse benim dînim, îmânım orada.” — Muhyiddîn İbnü’l-Arabî

“Arabî için dînler ayrı değil. Arabî: ‘Bütün dinler özdeştir; ayrılık görünüştedir, sûrettedir.’ Dîn nedir? Dîn inançtır. Dîn bir şeye inanmaktır. Bir şeye inanan kimse, inandığı şeyin dindârıdır. Dünyâ üzerinde bir şeye inanmayan hiçbir şey yoktur. Eğer bir şey var ise, o şeyin inandığı bir şey vardır.”

“Bir şeyi yaratan, onu yarattığı için o şeyin ne olduğunu bilir ve o şey yaratıcısını tanır. Hiçbir şey yoktur ki yaratıcısı olan şeyi tanıyıp îmân etmemiş olsun. Eğer bir şey yaratıcı olan şeyi tanımıyorsa, o şeyin kendi dâiresinde akıl muvâzenesi yoktur. Akıl muvâzenesi olmayan şeyin kıymet-i harbiyesi de yoktur.”

“O zaman dîn bir şeye inanmaktır. Akıl melekelerine sâhip olan insan bir şeye inanır. İnandığı şeyi tartışmak ayrı bir şeydir — neye inandığını sorgulamıyoruz. Birisi size çıkar ‘Ben inanmıyorum’ der; o ‘inanmıyorum’ diyen kimse inanmamaya inanıyordur. Çünkü inanmamanın dahi bir kurallar manzûmesi vardır. İnanmayan da, inanmamaya inandıktan sonra o kurallar manzûmesine göre hareket eder — ki onun da dîni o olur.”

“O zaman dîn algısı olarak baktığımızda bütün her şey dîndir. Hristiyanlık da dîndir, putperestlik de dîndir, şiîlik de dîndir. Dindir. Neye dönerseniz dönün, hangi şeye inanırsanız inanın — inandığınız şey dînidir. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin yaklaşımı budur. O bugünkü dinleri cemeden kimse değildir — yani ‘Yahudilik eşittir Hristiyanlık eşittir İslâm’ deyip bütün dinlerin tek dîn olduğunu söyleyen kimse değildir. Ama öz mânâda: öz mânâda bütün dinler tek dindir, o da İslâm’dır.”

“Bir kimse — Arabî’nin felsefesine göre — bir şeye inansa, o şeyi Allah yarattığından dolayı inandığı şey Allah’ın yarattığı olduğu için yine Allah’a îmân etmiş sayılır. Puthânedeki kimse putu yaratıcı olarak bilir veya yaratıcıya ulaştıran bir vesîle olarak ona inanır. Hristiyanlar İsâ’yı Tanrı’nın yeryüzündeki halîfesi olarak görürler; ‘İsâ Tanrı’nın oğludur’ derler. İsâ’yı Tanrı gibi görse dahi sonuçta Allah’a îmân etmiştir. Bir kimse sütünü yaratıcı gördü, sütünü Allah belledi — kime inandı? Allah’a. Putu Allah gördü — Allah’a inandı. Buday’ı Allah gördü — Allah’a inandı. Ne tarafa dönerseniz dönün, yüzünüz Allah’adır.”

“Ama o kimse çektiği içinde Buday’ı Allah gördü, Buday’ı Allah bildi — şaştı. Şaşmasaydı Buday’ı yaratanı görürdü. Şaştı, Buday’ı yaratıcı bildi, Allah bildi.”

6. Muhyiddîn Arabî’nin Kalbi: Kesrette Vahdet

“Muhyiddîn Arabî Hazretleri ‘Bütün sûretleri kabul edecek hâle geldi kalbim’ demiş. Ne kadar görünen sûret varsa hepsini kabul etti. Kesrette vahdet oldu. Sûretlerin hepsini cem etti. Sûretlerin hepsini tek sûret hâline getirdi. Sûretlerin hepsini tek sûret hâline getirince, bütün sûretler cem olunca, bütün sûretleri kabul etti. Îmânın kemâl noktasıdır bu — sûretten geçmek.”

“‘Ceylanların otağına döndü kalbi.’ Yani öyle îmân etti ki ceylânlar ondan ölmüyor artık. Öyle îmân etti ki, ceylânlar onu kendilerini kesip yiyecek bir vahşette görmüyorlar artık.”

Hadîs-i şerîfi hatırlayın: “Mü’min odur ki insanlar canlarından emîn olurlar. Havass-ı sûfî odur ki bütün yaratıklar ondan can emniyeti hissederler. Zehirli yılandan arıya kadar, arıdan yırtıcı hayvana kadar, yırtıcı hayvandan kuşa kadar. Kuş sizden ürkmediği zaman havass-ı sûfîsiniz. Oturduğunuz yerde Allah’ı zikrederken kuş gelir omuzunuza konarsa îmânınız kemâle ermiştir. Kuzu gelir yanınıza yatarsa îmânınız kemâle ermiştir. Ayı gelir yanınıza yatarsa îmânınız kemâle ermiştir.”

“Ancak îmânı kemâle erenlerin yürekleri ceylânların otağı olur. Îmânları kemâle ermeyenlerin yürekleri ceylânların otağı olmaz. O zaman senin etrafındaki kadın, erkek, çocuk insanlar emîn olacak: ‘Bana zarar vermez.’ Hayvanlar emîn olacak, kuşlar emîn olacak, balıklar emîn olacak. Denizin kenarında oturduğunda seni görmek için çıkacaklar denizden, bir karar. Sen denizin kenarında oturduğunda Yunuslar selâma duracak sana. Îmânın kemâli altısa ve denizin üzerinde gemide yolculuk yapıyorsan, Yunuslar eşlik edecek sana.”

“Îmânın kemâli altısa ceylânların otağı olmaz kalbi — kurtların vahşet sürdüğü, kan akıttığı yer olur. Allah muhâfaza eylesin.”

7. Keşişlerin Manastırına Dönen Kalp ve Peygamber’in Hristiyanlara Mescid İkramı

“‘Keşişlerin manastırına döndü kalbi.’ Ne demek? Keşişlerin inancını kabul ettiğinden değil; keşişler dahi o gerçekte sükûn bulacaklar. Ne yapmış Hz. Resulullâh? İsevîler geldiler, ‘İbâdet etmemiz lâzım’ dediler. Mescidin anahtarını verdi. ‘Geçin’ dedi, ‘mescidde ibâdet edin.’ Evet, kendi mescidinizde Hristiyanlar, İsevîler, keşişler ibâdet etsinler. Kime ibâdet ediyorlar? Allah’a. Allah’a.”

“O zaman sen öyle ol ki — bazen sohbetlerde derim ya: ‘İsevîler, iyi dinler olun. İseviler, iyi dinler olun. Budistler, iyi dinler olun. Dinlerinizde inanın.’ ‘Ya, adam ne diye iyi dinler olunuyor?’ derler. Herkes Hz. İsâ Aleyhisselâm’a iyi dindar olursa, İsâ Aleyhisselâm’ı rüyâsında görür. O da der ki ‘Son peygamber Muhammed Mustafâ’ya git’ sallâllâhu aleyhi ve sellem. İyi dindar olmazsa Hz. İsâ’yı göremez; ona da sahip olamaz.”

“‘Putâneye döndü kalbi.’ Ne demek putâne? İbâdet edilen yer. ‘Gönlüm ibâdethâne oldu. İçim ibâdethâne oldu. Kalbim öylesine ibâdethâne oldu ki bütün ibâdet edenlerin ibâdetlerinin Allah’a olan ibâdet olduğunu gördüm. Ve dedim ki: Gelin, Allah’a ibâdet edin!’ Onlar gerçek mânâda Allah’a ibâdet ettiklerinin farkında değiller — şey örtülüler. Eğer ibâdet ettikleri şeyin örtüsünü kaldırsalar, Allah’ı görürler.”

8. Perdeyi Allah Zannetmek: Allah’a mı, Vesîleye mi İbâdet?

“Bu sâdece İsevîler ve Mûsevîler için geçerli değil, Müslümanlar için de geçerlidir. Muhammedîler Kâ’be’nin örtüsünü kaldırsalar, Allah’ı görürler. Kâ’be’nin örtüsünü kaldırmıyorlar ki, Kâ’be’ye ibâdet ettiklerini zannediyorlar. Oysa Allah bize diyor ki ‘Ancak bana ibâdet edin. Ancak bana ibâdet edin.’”

“Sen namâza ibâdet etme. Sen oruca ibâdet etme. Sen Peygamber’e ibâdet etme. Sen şeyhe ibâdet etme. Sen Beytullâh’a ibâdet etme. Sen cennete ibâdet etme. Sen cehennem korkusuna ibâdet etme. Sen annene, malına-mülküne, çekesene ibâdet etme. Abiye, babaya, amcaya, anneye ibâdet etme. Kocaya ibâdet etme. Kadına ibâdet etme. Ya Allah’a ibâdet et. Allah’a.”

“Eğer ibâdetin Allah’sa, Hz. Ali Efendimiz gibi olursun: ‘Görmediğim Allah’a ibâdet etmem.’ Ama senin ibâdet ettiğin yer — ‘Allah’ diyorsun ama önünde perde var. Sen perdeyi Allah zannetmişsin. Sen vesîleyi Allah zannetmişsin. Zan. Zan.”

“‘Allâhu Ekber’ dedin namâz kılarken. Ne demek? Allah her şeyden büyüktür. Eğer gerçekten ‘Allâhu Ekber’ dedinse, o büyük olan Allah’ı görmelisin. Âyet-i kerîme var: ‘Gözler Onu göremez’ — evet, hiçbir göz Onu görmeye muktedir değildir. Eyvallâh. Ama gönül Onu görmeye muktedirdir. Öbür âyet-i kerîmede de: ‘Ne tarafa çevirirseniz yüzünüzü, orada Allah’ın vechi vardır.’ O zaman ibâdet ettiğin kim? Namâzı kime kıldın? Orucu kime tuttun? Zikri kimin zikri yaptın? ‘Ben Allah’ın zikrini yapıyorum’ — oğlum, çok güzel. Allah dediğinde gönlünde ne var? Ona bak.”

9. Tavaf Edenlerin Kâ’besine Dönen Kalp

“‘Gönlü tavaf edenlerin Kâ’besine dönmüş.’ Bütün tavaf edenler onun kalbinde tavaf ediyor. Neden? Hiçbir yere sığmayan Onun kalbine sığdı. Hiçbir yere tam anlamıyla tecellî etmeyen Onun kalbine tecellî etti. Onun kalbinde O var. Onun kalbinde O varsa, Onu tavaf edenlerin hepsi onun kalbinde cem oldu. Onun kalbi, tavaf edenlerin tavaf yeri oldu — mânâ olarak, mânâ olarak.”

“O zaman ‘tavaf edenler, neyi tavaf ettiniz? Hacılar, neyi tavaf ettiniz Kâ’be’ye gittiniz? Kimi tavaf ettiniz? Umreciler, kimi tavaf ettiniz? İbret-i meşrûu gördünüz mü ki?”

“‘Tevrât levhalarına, Kur’ân sayfalarına dönmüş kalbi.’ Evet — bütün sâdece Tevrât değil, İncîl de, Zebûr da, Hz. Âdem’e indirilen on sayfa, on emir de — bütün ilâhî kitaplar oluyor o kalpte. Hadi yasla o kalbe kalbini sen. Hadi Kur’ân’ın hikmetini o kalpten al. İnanmanın hikmetini o kalpten al. Yasla yüreğine o kalbe doğru. Dayanabilecek misin?”

“O kalpte neler var? Bir bak. Kur’ân’ı arıyorsan o kalpte var. Şerîat arıyorsan o kalpte var. Hakîkat arıyorsan var. Marifet arıyorsan var. İncîl, Tevrât, Zebûr, Âdem, Ahmed-i Mustafâ — hepsi o kalpte var. O kalbe yaslanacak bir kalp var mı ki? Tavaf yeri olmuş kalbi bulacak olan var mı ki? O kalbi bulsa dâhi o kalbe teslim olacak olan var mı ki? Aşka teslim olacak — âşık gerek.”

10. İbrâhîm’in Ateşi, Yûsuf’un Kuyusu: Bugünün Âşıkları Nerede?

“Hadi insanlar toplanın! İbrâhîm’in ateşi yanıyor — sâhireler nerede? Hadi insanlar toplanın! Yûsuf’u kuyuya atacaklar — Yûsuflar nerede? Ah Hz. Mevlânâ — ‘Aşk yazmakla, çizmekle, okumakla öğrenilmez, aşk yaşanır’ demiş. Yaşanır, yaşanır.”

“‘Ben aşk dîninin müntesibiyim’ — bütün dinler aşk. Kur’ân başlı başına aşk. Hz. Muhammed Mustafâ başlı başına aşk. Evet, hep berâber aşk dîninin müntesibiyiz. Hadi ‘Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn’ dedin — böyle olsun ne dedin? Bana aşk dîninin kurallarını söyleyecek lâzım. Aşk dîninin kurallarını söyleyecek, anlatacak bir âşık lâzım. Hadi bana bir âşık bulun da beni aşka götürsün. Hadi bana bir sevdâlı bulun — sevdâya götürsün beni.”

11. “Bana Bir Âşık Bulun”: Sarsıcı Sayıklama

“Hadi bana öyle bir âşık bulun ki bana nasıl âşık olunulmuş anlatsın. Hadi öyle bir âşık söyleyin bana. Ben o aşk yolunda neyimi fedâ etmem lâzım — anlatsın bana. Hadi bana bir âşık bulun. Ben o âşığa baktıkça belâm üstüme şeker gibi gelsin. Ben ona baktığımda açlık, tokluk gibi gelsin bana.”

“Öyle bir âşık bulun ki yol yürürken yol yürümek uçmak gibi gelsin bana. Gecenin yarısında ‘sevgilisi gelecek’ diye bin bir tâne hançer yese de, sevgilisini görülmek için ayağa kalksın. Bir âşık bulun bana. Dilinde aşk olan âşık lâzım. Gözünde aşk olan, kulağında aşk olan, elinde aşk olan, gönlünde aşk olan, ayağında aşk olan bir âşık lâzım. Ayağının altına ben kum olacağım. Bana bir âşık lâzım, dostlar.”

“Ben 35 yıldan beri o âşığı arıyorum. Yok mu yardım edecek olan? Yok mu çevrenizde bir âşık bilmiyor musunuz? Bir âşık tanımadınız mı hiç? Bir âşık görmediniz mi hiç? Gecenin kenarında ağlayan bir kimse görmediniz mi hiç? Köprünün altında yatan bir kimse görmediniz mi hiç? Bir âşık görmediniz mi yolun kenarında gecenin yarısında namâz kılan? Sevdiğinin kapısında ağlayan bir âşık görmediniz mi hiç? Sevdiğinin kapısında inleyen bir âşık görmediniz mi ömrünüz boyunca?”

“Allah aşkına — sizin aşktan nasîbiniz mi yok? Yoksa âşıklıktan mı nasîbiniz yok? Yoksa siz aşkı tanımıyor musunuz — aşkın üç harfine mi âşıksınız? Hayır, bana bir âşık lâzım. Bana bir âşık bulun Allah aşkına. Benim elimden tutsun, götürsün; aşkına götürsün beni, sevdâsına götürsün beni, sevdiğine götürsün beni.”

12. Hz. Âişe Validemiz’in “Sevgilim” Hitabı

“Hep anlatırlar ya: ‘Leylâ Leylâ derken buldu Mevlâ’yı.’ Mevlâ’nın aşkıyla yanıp gidiyor. Bir Mecnûn’unuz yok mu hiç etrafınızda? Bir Mecnûn’un tozundan alsaydınız! Kadınlar, bir Züleyhâ’nız yok mu etrafınızda? O Züleyhâ’nın kokusuyla kokulansaydınız. Kadınlar, bir sâhireniz yok mu içinizde? Sâhirenin kokusuyla kokulansaydınız. Yok mu içinizde bir Âişe’niz?”

“Öyle derdi Hz. Âişe — Hz. Resûlullâh için: ‘Sevgilim’ derdi O’nun için. ‘Sevgilim.’ Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem için öyle derdi: ‘Sevgilim.’ Vefât ettikten sonra dahi O’ndan bahsederken ‘Sevgilim’ diye bahsederdi. Hangi kadın kocasına şimdi ‘sevgilim’ diyebiliyor ki? Aşktan nasîbi olmayanlar. Hz. Mevlânâ ne güzel demiş: ‘Aşktan nasîbi olmayan, âşıklıktan nasîbi olmayan eşek gibidir.’ Nasıl insan gözüyle bakacağız?”

“Âşık, aşk bineğine binmiştir. Aşk bineği oğlum nereye götürürse oraya gidecek. Âşkın atı var, yürür. Âşkın doğusu-batısı yok, sabahı-akşamı yok, toplukla ilgisi yok, yön kabiliyeti yok. Onun elinden tutacak olan ma’şûkudur. Aşıklar da sizin gibidir — içinizde dolaşırlar, sizin gibi yerler-içerler, ayni işleri yapıyormuş gibi görünürler. Onların gönüllerinde sadece ma’şûkları vardır. Ma’şûkları öyle istediği için öyle yaparlar.”

13. Üç Günlük Aşıklık: Modern Sevdâ Eleştirisi

“Biz sevmesini biliyoruz dostlar — biz âşık olmayı bilmiyoruz. Biz âşık olmaya cesâretimiz yok. Bizim sevmeye cesâretimiz yok. Sevmek fedâkârlık. Sevmek emek. Sevmek vermek. Sevmek içlik. Sevmek yolculuk. Sevmek itaat. Sevmek genişlik, derinlik, yükseklik, vakar, namâz, oruç, zikir. Sevmek suyu dahi vefâ olur diye içmemek. Sevmek istememek. Sevmek vermek. Sevmek aç kalmak. Sevmek duyulmak. Sevmek giydirmek. Sevmek başvurmak. Sevmek tebessüm etmek. Sevmek barışmak.”

“Bizim ona cesâretimiz yok. Biz çocuklarımızı dahi sevemiyoruz. Biz arkadaşlarımızı dahi sevemiyoruz. Biz ‘sevgilim’ dediğimiz insanları dahi sevemiyoruz. Acılığımız burada bizim, eksikliğimiz burada. Biz böyle ciğerimizi kanata kanata sevemiyoruz. Biz yüreğimizi yara yara sevemiyoruz. Biz engelleri aşa aşa, dala dala, gökyüzünü yara yara sevemiyoruz. Ona güç yetiremiyoruz biz. Bize hazır şeyler lâzım — sandviç gibi yiyelim atalım. Hazır gıdalar lâzım — paketini açalım, yiyelim, bitsin.”

“Bizim sevdâlarımız üç günlük. Biz sevdâmızı dördüncü güne taşıyamıyoruz. Bizim âşıklığımız üç gün. Biz dördüncü güne taşıyamıyoruz. Yoruluyoruz biz. ‘Seviyorum’ dediğimizi çok affedersiniz boktan boka batırıyoruz. ‘Seviyoruz’ dediğimizi dine-bine etiyoruz. ‘Seviyoruz’ dediğimiz sevdiğimizi kıyma makinesine atıyoruz.”

“Hallâc’a atmak için herkes sıraya girdi taşı. Şimdi Hallâc’ın arkasından herkes göğsünü döküyor. Her gece Hallâcımız var, her gün taşıyoruz. Biz bakmıyoruz ki aklımız taş hangi Hallâc’ın başını yardı diye. Bakmıyoruz ki hangi Hallâc’ın kalbine fetvâ verdiğimizi. Ve oturuyoruz, robot gibi yazıyoruz Hallâc’ın peşinde. Oturuyoruz Hallâc’ın aşkını konuşuyoruz — Hallâc olanlara yüreğimiz yok. Oturup Muhyiddîn’i konuşuyoruz — Muhyiddîn’in yolundan giden yok. Oturup Hz. Mevlânâ’nın aşkını konuşuyoruz — Hz. Mevlânâ diyor ki ‘Taklit edenler maymun gibidirler.’ Kimin aşkını taklit ettin? Hangi karanlığın ortasında vurdun? Hangi zîfrin göbeğinde yardın yüreğini? Katlettiği avuçlarında gözyaşı varken asıl…”

“Bizim sevdâlarımız üç günlük. Bu en fazlasını söylüyor. Delicesine seven üç günlük seviyor. Bazen diyorum ya: bir tost yiyinceye kadar, bir sandviç yiyinceye kadar, bir şeker yalayıncaya kadar, bir dondurma yiyinceye kadar, bir kahve içinceye kadar, bir çay içinceye kadar bizim aşkımız. Bizim âşıklığımız bu kadar. Bizim aşktan anladığımız bu kadar. Ama bunun üzerinde çok güzel edebiyatımız var. Aşkın sırları var, gözyaşları var, dilleri var. Şems’in Mevlânâ’ya aşkı var, Mevlânâ’nın Şems’e aşkı var. Senin aşkın nerede?”

14. Bugünün Mevlânâ’sı ve Şems’i

“Bana bir âşık bulun. Ben ondan aşkı öğrenmek istiyorum. Yaşayan bir âşık kalsın bana. Yaşayan nefes alamıyor — nefes alacağım. Ben bugünün Mevlânâ’sını istiyorum — gideceğim dizinin dibinde oturacağım onun. Ben bugünün Şems’ini istiyorum — gideceğim dizinin dibinde oturacağım onun. Bana dersen ki doksan gün halledeceğim — halledeceğim ben onunla. Yol yürüyecekse yol yürüyeceğim. Nereye gitmek istiyorsa götüreceğim.”

“Emrine amâde olacağım. Neden, niçin, nasıl diye sormayacağım. Aklımı koymayacağım onun önüne. Ben bir on sekiz yaşla koşmaya — yaşım belli — vallâhi-billâhi ölünceye kadar koşmaya hazırım. Benim yaşım lâzım. Bana ‘yat’ dediğinde yatacağım, ‘kalk’ dediğinde kalkacağım. Bana diyecek ki ‘Dağın başına çık’ — çıkacağım. Diyecek ki ‘Sus’ — susacağım, hiç konuşmayacağım. ‘At’ diyecek atacağım, ‘tut’ — tutacağım, ‘yat’ — yatacağım, ‘kalk’ — kalkacağım. Sormayacağım, soruşturmayacağım. Demeyeceğim ‘Bu neden, niçindir?’ bile. Aklıma vurmayacağım hiç.”

“Bir ağaçlık lâzım bana. Üç günlük istemiyorum. Bir ağaçlık bulayım, ben oturacağım dizinin dibinde. Dostlar: sevdâlarımız üç günlük. Âşıklıklarımız üç günlük. Arkadaşlıklarımız üç günlük. Dostluklarımız üç günlük. Üç günlük, üç günlük… Öyle bir dünyânın, böyle bir insanın içinde yaşıyoruz. Ama muhakkak — hani Hasret Efendimiz demiş ya: ‘Erdentlü kırk tâne de hiç eksik olmaz’ — muhakkak ki var. Bildiğiniz, tanıdığınız bir yerde var iseniz bana bir adresini de söyleyin, ben gideyim. Hakkınızı helâl ederim. El-Fâtiha.”

Soru ve Cevaplar

Soru: Lâiklik dinsizlik midir?

Cevap: Lâikliğin çıkış noktası Fransa’dır ve dînin reddiyesi üzerine kuruludur. Her ülke kendi elbisesini lâikliğe giydirmeye çalışır. İslâm felsefesinde bir insanın lâik olması mümkün değil; ama devlet lâik olabilir — Türkiye Cumhuriyeti hukuk mânâsında lâiktir, dînin hiçbir şeyini kabul etmez. Siyasetçilerin sözlerini olduğu gibi kabul etmek zorunda değiliz.

Soru: Aşk mı daha ulvîdir, şefkat mi?

Cevap: Şefkat aşkı kendi içine almaz; ama aşk şefkati kendi içine alır. Her âşık şefkat ehlidir, ama her şefkat ehli âşık değildir. O yüzden aşkın üzerine ulvîlik kavramı konamaz.

Soru: İbnü’l-Arabî’nin “Bütün dinler tek dindir” sözü ne anlama gelir?

Cevap: Arabî bu sözü öz mânâda söylemiştir — “Öz mânâda bütün dinler tek dindir, o da İslâm’dır.” Puta tapan kişi puta yaratıcı dediği için aslında Allah’a îmân etmiş sayılır; Hristiyanlar İsâ’ya Tanrı dese bile sonuçta Allah’a îmândadır. Ne tarafa dönerseniz yüzünüz Allah’adır. Ama bu dinler arası eşitleme değil, hakîkatin tek olduğunun tasdîkidir. Buday’ı Allah sanan kimse de aslında “yaratıcı”ya inanmıştır — şaşmıştır, şaşmasaydı yaratanı görürdü.

Soru: Îmânın kemâle erdiğinin belirtisi nedir?

Cevap: Kuş gelir omzuna konar, kuzu yanına yatar, ayı yanına yatar, ceylân ondan ürkmez, yunuslar gemiye selâm durur. “Mü’min odur ki insanlar canlarından emîn olur; havass-ı sûfî ise bütün yaratıklar ondan can emniyeti hissederler.” Îmânı kemâle eren kişinin kalbi ceylânların otağı, keşişlerin manastırı, tavaf edenlerin Kâ’besi, Tevrât-İncîl-Zebûr-Kur’ân’ın cem olduğu yerdir.

Soru: Biz perdeye mi, Allah’a mı ibâdet ediyoruz?

Cevap: Çoğumuz perdeyi Allah zannediyoruz. “Allâhu Ekber” dediğimizde O büyük olan Allah’ı görmüyor, vesîleleri Allah belliyoruz. Namâza, oruca, Kâ’be’ye, şeyhe, annemize, malımıza, kocaya-kadına ibâdet ediyoruz — “Ya Allah’a ibâdet et. Hz. Ali Efendimiz gibi: ‘Görmediğim Allah’a ibâdet etmem’ diyebilmeliyiz.” Ne tarafa çevirirseniz yüzünüzü orada Allah’ın vechi vardır; gözler Onu göremez ama gönül görmeye muktedir.

Soru: Modern insanın aşıklığı neden “üç günlük”tür?

Cevap: Çünkü sevmek fedâkârlık, emek, vermek, aç kalmak, ciğeri kanatmak, yüreği yara yara sevmek demektir — buna cesâretimiz yok. Hazır gıdalar, sandviçler, paketler çağında hazır sevdâlar istiyoruz. Bir tost, bir sandviç, bir kahve, bir çay içinceye kadar bizim aşkımız. Hallâc’a taş atan ama Hallâc olmaya cesâret etmeyen, Mevlânâ’nın aşkını konuşan ama yolundan gitmeyen modern insanın eksikliği yüreğini yara yara sevmemesidir.

Soru: Yaşayan bir âşık var mıdır?

Cevap: “Ben 35 yıldan beri o âşığı arıyorum. Bana bir âşık bulun. Bugünün Mevlânâ’sını, bugünün Şems’ini istiyorum. Dizinin dibinde oturacağım; yol yürüyecekse yürüyeceğim, ‘dağ başına çık’ diyecek çıkacağım, ‘sus’ diyecek susacağım. Aklımı koymayacağım önüne. Üç günlük istemiyorum — bir ağaçlık istiyorum.” Hasret Efendimiz buyurmuş: “Erdentle kırk tâne de hiç eksik olmaz” — muhakkak vardır. Bildiğiniz bir yerde varsa, adresini söyleyin, gideyim.

Kaynakça

Âyet-i Kerîmeler

  • “Ancak bana ibâdet edin” (İyâke na’budü ve iyyâke nestaîn)
  • En’âm Sûresi, 6:103 — “Gözler Onu göremez”
  • Bakara Sûresi, 2:115 — “Ne tarafa çevirirseniz yüzünüzü, orada Allah’ın vechi vardır”

Hadîs-i Şerîfler

  • “Mü’min odur ki insanlar canlarından emîn olurlar”
  • Peygamber Efendimiz’in Hristiyanlara mescidini ibâdet için açması

Tasavvufî Kaynaklar

  • Muhyiddîn İbnü’l-Arabî — “Ben aşk dîninin müntesibiyim” (Tercümânu’l-Eşvâk); Kesrette vahdet ve sûretten geçmek
  • Hz. Ali (r.a.) — “Görmediğim Allah’a ibâdet etmem”
  • Hz. Âişe (r.a.) — “Sevgilim” hitabı
  • Yûnus Emre — Miskin tanımı
  • Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Taklit edenler maymun gibidirler”; “Aşktan nasîbi olmayan eşek gibidir”; “Aşk yazmakla-çizmekle öğrenilmez, yaşanır”
  • Hallâc-ı Mansûr — Aşk uğruna recmin modern taklidi

Sohbetin Özeti

Bu sohbet, Başbakan’ın “Lâiklik dinsizlik değildir” sözüyle başlayıp lâikliğin Fransız menşeli olduğunu, İslâm felsefesinde insan lâikliğinin mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Dînin “bir şeye inanmak” şeklindeki en geniş tanımı yapılarak, hattâ inanmamanın da bir inanç olduğu vurgulanmıştır. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin “Ben aşk dîninin müntesibiyim” şiiri üzerinden kalbin kesrette vahdet olması — ceylânların otağı, keşişlerin manastırı, tavaf edenlerin Kâ’besi, Tevrât levhaları, Kur’ân sayfalarına dönmesi — derinlemesine açıklanmıştır. Îmânı kemâle eren kişinin kalbine kuş konar, kuzu-ayı yanına yatar, yunuslar selâm durur. Hz. Ali Efendimiz’in “Görmediğim Allah’a ibâdet etmem” ve Hz. Âişe Validemiz’in “Sevgilim” hitabı bu kemâlin işâretleridir. Sohbetin doruğunda modern insanın “üç günlük” aşıklığının sarsıcı muhâsebesi yapılmış; Hallâc’a taş atan ama Hallâc olmaya cesâret edemeyen, Mevlânâ’nın aşkını konuşan ama yolundan gitmeyen “sandviç-çağı sevdâlarının” eksikliği ortaya konmuştur. “Bana bir âşık bulun, ben 35 yıldan beri o âşığı arıyorum” sayıklaması sohbetin ana damarıdır — bugünün Mevlânâ’sı, bugünün Şems’i nerededir?

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hakîkat, Zikir, Kalb, Aşk, Tecellî, Vahdet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı