Her Âşık Kendi Aşkını Kendi Tarîf Eder — Ama Aşk Dile ve Kelâma Gelmez
Hazret-i Mevlânâ buyurur: «Ben öyle bir aşka gark olmuşum ki bu beyti şerh etmek benim haddime değildir.» Çünkü aşkı anlatmak için o hâli yaşamak gerekir; yaşamıyorsan susman, edepli olman lâzımdır. En büyük erdemlilik edepli olmaktır. Her âşık kendi aşkını kendi tarîf eder; ama aşkın gerçek mâhiyeti dile ve kelâma gelmez. Hâl ehlinin yaşadığı, kâl ehlinin kelâmına sığmaz.
Aşk Kelâma Sığmaz — Hâl Ehlinin Tespîti
Aşk kelâma sığmaz; çünkü kelâm sınırlıdır, aşk sınırsızdır. Sınırlı olan sınırsızı kapsayamaz. Mevlânâ Mesnevî’de der: «Aşkı anlatmak istedim; aşk geldi, kalemimi kırdı.» Yâ’nî aşkın kendisi, onu yazmaya çalışan kalemi kırdı. Çünkü aşk yazılamaz; yaşanır. Bu sebeple aşk şâirleri çoğunlukla acziyetle bitirir: «Söyleyemedim, anlatamadım, kelimeler yetmedi.» Bu acziyet, aşkın büyüklüğünün delîlidir.
Her Âşığın Aşkı Farklıdır — Tarîfi de Farklıdır
Her âşığın aşkı kendine özeldir. Çünkü her âşığın hâli, geçmişi, kalbi farklıdır. Bu yüzden Mevlânâ’nın aşkı Şems’le ilgili rumuzlarda; Yûnus’un aşkı Tapduk’la ilgili kıssalarda; Râbiâ’nın aşkı Cennet’i ve Cehennem’i reddiyle; Hallâc’ın aşkı «Ene’l-Hak» nidasında görünür. Her biri aynı asıl Maşûka — Allâh’a — yönelmiş; ama tarîfleri farklı. Bu fark, aşkın renkliliğini, zenginliğini gösterir.
Yaşamayan Susmalı — Edebin Kemâli
Aşkı yaşamayan susmalı. Çünkü konuşursa, yanlış konuşur; ve hem kendine zarar verir hem dinleyene. Mevlânâ’nın tâbiriyle: «Yaşamıyorsan susman, edepli olman lâzımdır. En büyük erdemlilik edepli olmaktır.» Edep, bilmediğin şeyde konuşmamaktır. Aşk hakkında konuşmak için aşkı yaşamış olmak gerek. Yoksa edepsizlik olur. Sahte sûfîlerin alâmetlerinden biri budur: Yaşamadıkları aşkı sürekli ağızlarında dolaştırırlar.
Hâl ve Kâl — Tasavvufun İki Boyutu
Tasavvufta hâl ve kâl iki boyutu vardır. Hâl — yaşanan mânevî durum; kâl — söylenen söz. Hâl ehli, kâl ehlinden üstündür. Çünkü kâl yaşanmayan bir şeyi kelime yapar; hâl ise yaşananı kelime yapmaz, hâl olarak yaşar. Bir âşık kâl ile konuşursa, hâlini bozar; çünkü konuşma hâlin yoğunluğunu dağıtır. Sufîler bu yüzden çok konuşmaz; sessizliği seçerler. Hâlleri konuşur, dilleri değil.
Dergâhta Aşkı Öğrenmek — Kelimelerle Değil Hâl ile
Dergâhta aşkı öğrenmek, kelimelerle değil hâl ile olur. Mürîd, mürşidinin yanında oturur; sohbet dinler; ama asıl öğrendiği şey kelimeler değildir. Mürşidin hâli mürîde geçer; ve mürîd farkına varmadan aşk öğrenir. Bu, bulaşıcı bir öğrenmedir; ders dinlemekten çok daha derindir. Yıllarca bir mürşidin yanında oturan, sözlerinden değil, hâlinden öğrenir. Allâh muhâfaza eylesin; bizi hâl ile aşkı öğrenen dervîşlerden eylesin.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — Sohbet Kaydı. Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi. İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Aşk, Dergâh. → Tasavvuf Sözlüğü