1. Niyâz: Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye Sımsıkı Yapışıp Yaşayan ve Yaşatma Mücâdelesi Verenlerden Eyle
Allâh gecenizi hayırlı eylesin; gündüzünüzü hayırlı eylesin; ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin.
Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’i hakkı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücâdele eden, bâtılı bâtıl bilip bâtıla karşı cihâd eden kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’i Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışıp yaşayan ve yaşatma mücâdelesi verenlerden eylesin. Âmîn.
Allâh râzı olsun. Geçen haftadan Bakara 183-184’ün dersini yapmıştık, başlamıştık dahâ doğrusu. Bilhassa 183. âyeti geçen hafta yaptık, oruçla alâkalı. Bu hafta da 184. âyet ve ondan sonra da zekâtla alâkalı bir kısa bilgilendirme — birkaç soru geldi çünkü kardeşlerden onunla alâkalı — bir-iki bilgilendirme inşâallâh, onu da bitirebilirsek bitireceğiz inşâallâh.
2. Bakara 184: «Eyyâmen Ma’dûdât» — Sayılı Günler, Hasta ve Seferî Oruç Ruhsatı
Şimdi Bakara âyet 184. Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm, Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm: «Eyyâmen ma’dûdâtin femen kâne minkum merîdan ev alâ seferin fe-iddetün min eyyâmin uhar; ve ale’l-lezîne yutîkûnehû fidyetün ta’âmu miskîn; femen tetavve’a hayran fe-hüve hayrun leh; ve en tasûmû hayrun leküm in küntüm ta’lemûn.» Sadekallâhu’l-Azîm.
Meâli: «Sayılı günler olarak Ramazân. Sizden kim hasta veyâ seferde olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar. Gücü yetmeyenler de bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla berâber kim gönüllü olarak iyilik yaparsa bu kendisi için dahâ hayırlıdır. Oruç tutmanız bilirseniz sizin için dahâ hayırlıdır.»
«Sayılı günler» dediği Ramazân ayı; bu Ramazân ayının içerisinde oruç geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi bize de farz kılındı.
3. Hasta Olanlar İçin Ruhsat: Şeker, Tansiyon, Kalp Hastası — Mü’min Doktorun Sözüne Tâbî Olur
Bu günlerde, bu sayılı günlerin içerisinde Allâh zâlim değil. Kim hasta olursa — rahatsız hasta, şeker hastası, kalp hastası, tansiyon hastası — oruç tutmaya elverişli değil; bu konuda mü’min bir doktor ona diyor ki «Sen orucu tutma.» Eyvallâh. Bu onun için bir ruhsat.
Ama bâzı hastalar var, gerçekten tutarsa hastalığını artırıyor. O kimse doktora tâbî olacak, tutmayacak.
4. Seferî Olanlar İçin Ruhsat: 80 Km Sefer Hükmü, Vücûda Zahmet Varsa Bozmaya da Hakkı Vardır
Bir de — ne? Seferde olanlar. Yolculuğa çıktı o kimse; yolculuğa çıkınca da o kimsenin, seferde olan bir kimsenin de oruç tutmama, hattâ orucu bozma. Aniden sefere çıktı, ânî bir işi çıktı, sefere çıktı, niyetlendi — 80 kilometre ilerisi biliyorsunuz sefer oluyor.
Oruçluyken ânî bir işi çıktı, sefere çıkması lâzım; buna vücûdu kaldırması mümkün değil. Çünkü seferde zahmet vardır. O yüzden orucu bozmaya o kimsenin hakkı var mı? Var. Bakın «bozmaya». Orucu bozarsa bir güne bir gün tutacak yine; ona bir güne 61 tutmayacak — kefâret yok.
5. Şeker Hastası Bozarsa: Bir Güne Bir Gün. Kadınlar (Hamile, Emzikli) İçin de Aynı Hüküm
Hastayım — inşâallâh herkes kendinden bilir ya — şeker hastasıyım, dayanamayacak duruma geldim, orucu bozmak zorunda kaldım, bozdum hastalığımdan dolayı: bir güne bir gün. Veyâhûd da hastalığımdan dolayı tutmadım: yine bir güne bir gün.
Burada bir mâzeret var. Kadınlar için meselâ — emzikliyse, hâmileyse, kadınlar için de — onlara da ne yapacaklar? Meselâ hâmile birden rahatsızlandı, bozdu: bir güne bir gün. Çocuk emziriyor; çocuk emzirirken «dayanırım, götürürüm» diye niyetlendi ama velâkin dayanamadı: bir güne bir gün.
Veyâhûd da bir kimse oruç tuttu, hiçbir rahatsızlığı yok; birden baygınlık geçirdi, birden fenalaştı; başı döndü, gözü döndü, kulağı döndü, normalde götürebilecek durumda değil — bozdu orucunu: bir güne bir gün. Bakın bunlar — keyfî bozarsa bir güne 61 gündür.
6. Cinsel İlişkiyle Oruç Bozma: Sahâbî Kıssası — «Tutamam, Ödeyemem» — Resûlullâh Bir Tas Hurma Verdi
Veyâhûd da bu biraz da cinsel ilişkiyle alâkalı — var ya, sahâbe dayanamadı; dayanamayınca cinsel ilişkiye girdi. Cinsel ilişkiye girince «Yandım yâ Resûlallâh» dedi. Gitti, dedi: «Ben yandım, ne oldu?» Dedi ki «Ben cinsel ilişkiye girdim.» Dedi ki: «Bir güne 61 tutacaksın.» Dedi «Tutamam — ben nereye tutacağım? Bu oruç yüzünden başıma geldi, ne geldiyse» dedi. «O zaman diyet ödeyeceksin» dedi. «Benden dahâ fukarası yok» dedi, «ben bu diyeti de ödeyemem.»
Gitti Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri evinden bir tas hurma getirdi: «Al, bunu dağıt, tasadduk et.» Dedi: «Benden dahâ fukarası var mı?» «Git» dedi, «ehline yedir; tövbe et, Allâh seni affetsin» eyledi.
Siz şimdi buradan hareket ederek böyle bir şey yapmayın. Siz kendinizi muhâfaza edin, gayret edin. Kendiniz böyle bu konuda dikkatli olun. Çünkü sonunda orucu bozma korkusu var ise, dokunmayın eşler birbirinize. Deyin ki «iftâra kadar dokunmayalım birbirimize, ev arkadaşı gibi olalım, birbirimize yakın temasta olunmayalım» deyin. 61’e — çünkü — girmeyin 61’e. Allâh muhâfaza eylesin.
7. «Oruç Sizin İçin Dahâ Hayırlıdır» — Allâh Zâlim Değil, Bir Sıkıntı Yoksa Tutmaya Gayret
Öbür türlü bir rahatsızlıktan dolayı bozdu — bir güne 61 değil. Allâh zâlim değil. Hastalık varsa, sefer varsa, bir zorluk varsa, bir azamet varsa, bir sıkıntı varsa, o kimse oruçluysa orucunu bozabilir; ama ona bir güne bir gün getirir.
Şimdi bozmaya muktedirsin, sefere çıktı o kimse — orucu, Ramazân orucu, yılda bir sefer geliyor. Diyor ki Cenâb-ı Hak bu konuda diyor: «Bilesiniz ki sizin için oruç dahâ hayırlıdır.» Asıl burası.
Bu size müsâade ettim. Hastasınız, tutmayabilirsiniz. Ama eğer götürebilecekseniz sizin için oruç dahâ hayırlı; eğer yapabilecekseniz, buna gücünüz yetecekse, oruç sizin için dahâ hayırlı. «Hastayım» deyip de orucu boşlamayın; «hastayım» deyip de orucu tâca atmayın — orucu tutmanız dahâ hayırlı.
Yola çıkacaksınız — yola çıkacaksın da sen o yolculuğu rahat götürebilirsin oruçlu olarak da. O zaman bozma; veyâhûd da yine de niyetlen. Sebep: sizin için oruç dahâ hayırlı. Burada o kimse azîmeti tercih etti.
8. Sûfî Ahlâkı: Azîmeti Tercih Et — 80 Km İlerisi Sefer Diye Orucu Bozma Kaçkınlığına Düşme
Sûfî ahlâkı: «Götürebilir miyim? Götürürüm. Ben azîmeti tercih edeyim; ben orucu bozmayayım.» Bir kısım Müslümanların kaçak-göçek işler yapması gibi bir iş yapmayayım.
Ne o? «80 km ilerisi seferî.» Nereye gidiyor arkadaş? Bozüyük’e gidiyor. «80 km’den fazla, orucu bozuyor, yemiyor; seferim var.» Nereye gideceksin? «Kütahya’ya gideceğim, veyâ Bozüyük’e gideceğim, Bursa’dan, 80 km ileri.» Ulan, altında son model araba — harika. Ondan sonra oturuyorsun yayla gibi. «Eee, Kütahya’da işim var, orucu tutmam, ben nasıl olsa seferim.»
Yapma. Azîmeti tercih et — dahâ sevap. Nefsini rahata alıştırma; nefsini kaçkınlığa alıştırma. Nefsin kaçkınlığa alışması bu: bir şeyi yapabilirliği var ama yapmıyor; kaçırıyor nefsi onu oradan. «Aman» diyor, «yâ nasıl olsa ruhsat var.»
9. Şeyhin Şeker Hastalığı Müddetince Orucu: «Tâbirci Ayağı» ile Ayak Süreyim — Hamdolsun Cenâb-ı Hak Kuvvet Veriyor
Benim ruhsatım var mı? Var. Şeker hastasıyım; yıllardan beri doktorlar diyorlar — Allâh râzı olsun hepsinden, hepsi de tanıdığımız diyorlar ki: «Yani tutma, veyâ tutmayabilirsin; bak, durumuna göre hareket et.» Hamdolsun.
Benim böyle bir 10 gün çarpılıyorum ben, ondan sonra bir pert oluyorum. Böyle yanıma gelen-giden arkadaşlar oluyor — böyle mecbur görüşeceğimiz; onları da yanlış anlamasınlar, böyle biraz şey oluyoruz. Allâh affetsin. Artık yaş 62 — etkileniyoruz.
Ama ben böyle «tâbirci ayağı»ysa, ayak sürüyorum. «Tutacağım» diyorum inşâallâh diyorum. Cenâb-ı Hak gayret-kuvvet veriyor; sizlerin duâsı ile bu sene de hamdolsun, çok mutluyum bu konuda, orucumu tutabildiğim için. O kadar çok mutluyum ki Cenâb-ı Hakk’a hamdü-senâ ediyorum. İnşâallâh böyle orucumu hiç bırakmadan bu dünyâdan göçer giderim inşâallâh. Rabbim cümle hastalara şifâlar versin inşâallâh.
10. Hanefîler «Sizin İçin Oruç Hayırlıdır»a Çok Ehemmiyet Vermişlerdir — Gücün Yetince Yap
Biraz, evet, hayat standardı aşağı düşüyor; biraz böyle hareket kâbiliyeti aşağı düşüyor; ama hamdolsun götürüyoruz.
Şimdi «sizin için» diyor «oruç hayırlıdır.» Çünkü diyor sizin için oruç tutmanız hayırlı. O zaman biz gücümüzün yettiği yere kadar — Hanefîler bununla çok fazla bir şey yapar; Hanefîler buna çok ehemmiyet vermişler. Güç yetirebiliyorsan yap, güç yetiremiyorsan yapma. Bu mânâda Allâh zâlim değil.
Güç yetirebildiğimiz yere kadar ne yapacağız? Oruçlarımızı tutmaya gayret edeceğiz. Ama oruç tutmama için bir hastalık söz konusu ise — az önce sıraladıklarım — Allâh zâlim değil; o kimse oruç tutmaz, onda ne yapar? Bir fakire fidye verir; bir fakir parası varsa, bir fakiri doyuracak kadar.
11. Fidye Miktarı: Diyânet 70 TL Açıklar; Sen Yediğin Kadar Ver — Cimrilik Yapma
Bununla alâkalı Diyânet her sene en alt zemini açıklar — der ki «Şu kadar buğday.» Örneğin. Arkadaşlar — birileri — ben o Diyânet’in açıkladığına uymam. Arkadaşlara derim ki: «Arkadaş, sen bir kilo buğday yemiyorsun. Senin bir günlük yemeğin ne kadar? 100 lira. Sen fidyeyi 100 lira üzerinden ver. Cimrilik yapma. Oruç bu.»
Var mı paran? Var. Fakir-fukaranın hakkı o fidye — bakın, o fidye fakirin hakkı. Sen fakirin hakkını kısma. Sen böyle en alt olan meseleden tutma; en alttan tutuyor — en alttan tutma. Sen onu normalde yediğin kadarını gönder.
Tabiî ben zekâtta da bunu öneriyorum arkadaşlara. Evet, ticâret mallarının 40’ta biri. Ama benim tanıdığım birkaç böyle zekâtını hesapladım arkadaşlar meselâ onlar öyle yapmıyorlar; ne kadar gayrimenkulü var, neyi var — hepsini katıyorlar içine. Bu meselâ benim için methedilecek bir nokta — diyorum «helâl olsun, muhteşem bir şey.» Bunu ben inceden öneriyorum: isterseniz böyle de verebilirsiniz. Meselâ benim tanıdığım iki kişi var öyle; ondan sonra gerçekten öyle hesaplayıp veriyorlar. Bu az bir mesele değil.
Bunun gibi fidye verirken de yediğinin fidyesini ver. Gidip de «en altı şu kadar buğday» — ben bakmam bile, dinlemem bile onu, öyle ben onu. Hak mıdır? Haktır. Oradan da verebilir misin? Evet. Yapma kardeş yâ. Sen oturduğun zaman 150 lira yiyorsun, 200 lira yiyorsun veyâ mâlî durumun yerinde. Sen şimdi ne kadar bu sene fidye miktarı, baktınız mı? 70 lira, 70 lira. Murtazâ, sen bir günde 70 lira mı yiyorsun? «Çorba 150 lira» diyor. Onun yediği çorba 150 lira. Şimdi o diyen — onun yediği çorba 150 lira — 70 liradan fidye verecek. Bu doğru değil. Kendi dâiresinde doğru değil; sûfîlik açısından doğru değil. O diyecek ki «yok yâ.» Demek ki çorba o kadar olmuş dışarıdan. Bak, bu da yanındaki diyor ki «çorba 50 liradan üç öğün 150 lira» diyor. Kaç para? Hüsnü de 150 lira. Tamam. Allâh’ım gittiği yeri açık etti.
Şimdi normalde o kimse kendince kendi yediğinden fidyesini de versin. Allâh râzı olsun.
12. Tevbe 60: Zekât Sekiz Sınıfa Verilir — Allâh Hükmü Peygamberine Dahi Bırakmamıştır
Bu arada da bu hafta içerisinde birkaç kardeş böyle hem soru olarak yazdı, hem de birkaç kişi zekâtla alâkalı soru sordular bana. Ama ben böyle çok geniş tutmayacağım onu; asıl soruya geleceğim. O yüzden bu sohbetin bu bölümü de zekâta âit.
Tevbe âyet 60. Eûzü, Bismillâh. «Zekât, Allâh’tan bir farz olarak ancak fakirlere, miskinlere, zekât toplayan memurlara, kalpleri İslâm’a ısındırılan insanlara, kölelere, borçlulara, Allâh yolunda cihâd edenlere ve yolda kalanlara verilir. Allâh her şeyi çok iyi bilendir; hüküm ve hikmet sâhibidir.»
Allâh farzlarla alâkalı, zekât toplayan insanlara, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenlere, kölelere, borçlulara — Allâh farzlarla alâkalı meseleleri Peygamberine dahî bırakmamış. En önemli zekât; zekâtın da hükmünü kendisi açıklamış. Nasıl orucun hükmünü açıklamış? Zekâtın hükmünü de kendisi açıklamış; Peygamberine dahî bırakmamış bu hükmü.
Bakın, burası bunun altı çizilecek bir mesele. Siz zekâtı kendi kendinize ictihâd edip bir şey yapıp böyle istediğiniz bir kimseye veremezsiniz. Bunu Cenâb-ı Hak Peygamberine dahî bırakmamış.
13. 1) Fakirler — Nisâb Miktarı (80 gr Altın, ~100.000 TL) Altında Olanlar. 2) Miskinler — Hiçbir Şeyi Olmayanlar
Kim birincisi? Fakirler. Fakir kim? Bunlar normalde nisâb miktarı kadar paraya veyâ mala mâlik olmayan kimseler. Nisâb miktarı ne kadardı? 80 gram. Nerede, var mı içimizde kuyumcu? Ne kadar 80 gram altın? 1250 — 80 gramı ne yaptı? Hesapla, Abdüllatîf. 100.000 lira.
Bir kimsenin elinde 100.000 lira para varsa, borcu yoksa, 100.000 liralık mal varsa — ticâret malı — borcu yoksa, o kimse ne oldu? Nisâb miktarı mala sâhip oldu. 100.000 liradan aşağı parası varsa, malı varsa, borcu yoksa, 100.000 liradan aşağı ise, o ne oldu? Fakir oldu.
O zaman birinci derecede fakirlere. Sonra miskinlere. Miskin’in ne evi var, ne barkı var, hiçbir şey yok; köprü altında yaşıyor; işi var-yok, çalışıyor-çalışmıyor — miskin. Bunu bir kısmı gayrimüslimlerin fakirleri olarak belirlemiş; ama bu böyle kabûl edenler de var, etmeyenler de var. Bunları böyle hızlı hızlı geçeceğim şimdi.
14. 3) Zekât Memurları, 4) Müellefe-i Kulûb, 5) Köleler — Üçü de Bugün Geçerliliğini Yitirmiştir
Bir de zekât toplayan memurlar. Bunlar ne? İslâm Devleti’nin zekât memurları. İslâm Devleti’nin zekât memurları. Bunu da hızlı geçiyorum — bu da çünkü bugün, şimdi açıklayacağım bunu, bu da şu anda geçerliliği yok şu anda bunun.
Dördüncüsü ne? Kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen — bu «müellefe-i kulûb» denilen kimseler. Bu da şu anda geçerliliğini yitirmiş vaziyette.
Beşincisi ne? Köleler. Bu da şu anda geçerliliğini yitirmiş.
Bunlardan zekât memurlarının olmaması: bir zekât memuru bulamazsınız — İslâm devleti yok. Türkiye Cumhuriyeti lâik, demokratik, insan haklarına saygılı, hukuk devleti. İslâm devleti olmadığı için onun zekât memuru yok; olması da mümkün değil. O yüzden bunu bulmanız mümkün değil. İkincisi: kölelik sistemi yok; o yüzden kölelik sistemine göre de siz bir kimseyi bulamazsınız.
Bulamayacağınız bir kimse dahâ var — o da ne? Kalbini İslâm’a ısındırmak. Bu Hz. Ömer radıyallâhu anh hazretleri zamânında ictihâdla, böyle o günkü sahâbelerin icmâsıyla kaldırılmış vaziyette. Bu, böyle gayrimüslimlerin kalplerini İslâm’a ısındırma meselesi, Hz. Ömer efendimiz zamânında, Hz. Ömer efendimizin ictihâdıyla kaldırılmış. Hanefîler de zâten bu yoldan yürümüşler. Demişler ki «Bunlarla böyle bir şey yok.» O yüzden icmâ ile ondan sonra bunu kaldırmışlar.
15. 6) Borçlular — Kumar/Meyhâne için Değil; Toplum Menfaatine veyâ Kefâletten Borçlanmış Olanlar
Altıncısı ne? Borçlular — borçlu olanlar. Ama kim bunlar? Bir, bunlar günâh işlemek için borç edenler değil. Adam kumar oynamış, pavyona gitmiş, meyhâneye gitmiş, oraya-buraya gitmiş, oralarda işini batırmış — bu borçluya zekât geçmiyor; bu değil.
Kim o zaman borçlu? Bu borçlu, bunlar toplumun menfaati için, bir topluluğun menfaati için o topluluğa harcama yapmış, o topluluğa bir şeyler yapmaya çalışmış, o topluluğun iyiliğine koşmuş; veyâhûd da birisinin — iki kişinin arasını bulmuş, iki kişinin arasını bulurken kefil olmuş; demiş ki «Bu adam bu parayı öder, ben kefilim»; o da ödememiş — bu sefer iki kişinin arasını bulmak için o kimse kefil olmuş, borçlanmış.
Veyâ genel olarak bu, bir topluluğun, bir toplumun, bir kavmin bir işini üzerine alıp da borçlanmış kimse — asıl borçlular bunlar. Bir de normalde borçlulara Hanefîler şunları da eklemişler: bu günümüzle alâkalı, deprem olmuş, batmış herkes; onu da borçluların sınıfına koymuş. Sel baskını, zelzele olmuş, bir âfet olmuş; o âfetle insanlar evlerini kaybetmişler, dükkânlarını kaybetmişler; belki de borcu yok ama onu da borçlular sınıfına koymuş — Hanefîler onlara da zekât verilebilir hükmünü çıkarmışlar.
16. 7) Allâh Yolunda Cihâd Edenler — İki Sınıf: Askerî Mücâhid + İlim Yolunda Olan Âlim/Tâlebe/Şeyh
Sonra Allâh yolunda cihâd edenler. Yedincisi; sekizincisine: yolda kalanlar. Bir kimse hacca gidiyor, hacca giderken yolda kalıyor, parasını çaldırıyor; kervanını soyuyorlar, birbirlerine yolda kalıyor. Zengin dahî olsan ona zekât verilebilir mi? Evet. Bir kimse yolda kalıyor, arabası pert oluyor, yolda kazâ yapıyor, bir şey oluyor — nâ-çâr kalıyor, hiçbir şey yok — ona da zekât orada verilir mi? Verilir.
Şimdi, günümüzde bu sekiz sınıfın — âyetle sâbit olan bu sekiz sınıfın — dördünü bulmak mümkün, dört tânesini. Bunlar kimler? Bunlar fakirler, miskinler, borçlular, ondan sonra yolcular, Allâh yolunda cihâd edenler. Bu beşincisi bu — ama bu cihâd edenleri ayıracağım şimdi, o yüzden buraya ilâve ediyorum — ama bu dördünü hemen elinin altında bunu bulmak mümkün.
«Fî sebîlillâh» Allâh yolunda cihâd edenler. Şimdi bugün dünyâ üzerinde benim bildiğim, benim tespitime göre bir İslâm devleti yok. İslâm devleti olmayınca bildiğimiz gazâya çıkan, mücâhidlik yapan bir asker de yok. O zaman bunu da bugünkü şehâdetler içerisinde arasak bulabilir miyiz? Hayır, bu yok.
Bunu genelde müfessirler, tefsirciler, fıkıhçılar bu cihâd edenleri ikiye ayırmışlar. Bir: Allâh yolunda kılıç, tüfek — neyse — devlet emretmiş, almış silâhı, küffâra karşı savaşa çıkmış. O mücâhid — böyle bir mücâhid var mı şu anda? Yok. Bir devlet eliyle, devlet eliyle, küffâra karşı savaşa girmiş bir İslâm devleti yok. Öyle olmayınca bunu aramanız mümkün değil.
İkinci sınıf — bu «fî sebîlillâh» Allâh yolunda cihâd edenler — bunu da müfessirler demişler ki âlimler, ilim ehli. Diyor ya: «Bir kimse bir ilim öğrenmek için yola çıksa, attığı her adımda cihâd sevâbı alır.» Fî sebîlillâh ilim ehli. Yalnız bu ilim ehli, dînî ilimlerle alâkalı; bu, böyle tıp öğrenmeye gidiyor — ne bileyim — orada tıpçı yoksa eyvallâh; veyâ hattâ İngiltere’de ekonomi kurs alıyor; bunlar değil. Bu sâdece dîni ayakta tutmak için. Burasını ayır dedin — bakın: dîni ayakta tutmak için mücâdele eden, âlimi, tâlebesi, şeyhi. Bu konuda fî sebîlillâh, Allâh için dîni ayakta tutma mücâdelesi verenler. İki ayırdık. Bunlara zekât verilebilir mi? Evet. Bu da normalde hemen hemen dört mezhebin dördü de bu konuda ictihâd etmişler, söylemişler.
17. Alacağın Zekâta Sayılması Meselesi: Temlîk Şartı — Para Borçlunun Eline Geçmelidir
Borçluları da söyledik. Şimdi bana sorulan soru şuydu: bir kimsenin X bir kimsede alacağı var; bu alacağının zekâtına sayabilir mi, sayamaz mı? Şimdi geçmiş derslerde ben bunu sayılabileceğini söylemiştim, ama bu bir dahâ böyle gündeme geldi. Bir dahâ gündeme gelince «bununla alâkalı biraz bir çalışma yapayım» dedim.
Hanefîler bu konuda şöyle — genel olarak Hanefî, Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî ulemâsı genel olarak şunu diyorlar: diyorlar ki «Zekâtta temlîk şartı vardır.» Temlîk şartı şu: bir kimse bir zekât verdi, o zekâtı o kimse aldı, eline geçirdi. Bakın, o eline geçirdi.
Bunu Hanefîler çok önemsemişler; Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî ulemâsı da çok önemsemiş. Demiş ki «Sen zekâtı ona vereceksin, ona temlîk edeceksin; o sana tekrar borcunu öder-ödemez, bu ayrı bir mesele» demişler. Ama sen o kimseye zekâtı onun eline vereceksin; zekâtı ona vereceksin. Bu böyle mi? Evet. Buna yol göstermişler.
Demişler ki birisinin normalde alacağı var, alacağı olan bir kimse gitti ona — ne kadar alacağı var onda? 10.000 lira — gitti 10.000 lira ona verdi: «Bu benim zekâtım» dedi; o da aldı. Diyor ki «O kimse onu geri ödesin» — aldı, eline geçirdi yâ para; onu geri ödesin.
18. Vekîl Tayîn Etme Yolu: Borçlunun Birini Vekîl Tayîn Etmesi — Zekât ve Borç İkisi Birden Halledilir
Ama meselâ bâzı yerlerde de şu ibâret var: diyor ki «O kimsenin dahâ fazla ihtiyâcı varsa başka bir şeye — adamın karnı aç, veyâ eşi-çoluğu-çocuğu aç evde — öyle yâ. Adam ilk önce onu mu düşünecek, sana olan borcunu mu düşünecek? Onu düşünebilir; onu vermeyebilir. Örneğin.»
Ve hattâ adam zekâtı aldı, biraz da böyle haylaz: «Zekât benim hakkım» dedi, «ben ödemek zorunda değilim borcumu, beklesin biraz da adam» dedi. Vermeye de bildi.
Buna bir yol bulmuşlar. Demişler ki «O kimse işte birisini vekîl tayîn etsin: ‘Zekâtımı almaya-vermeye seni vekîl tayîn ettim.’ O zaman» diyor «vekîlle de o işini halledebilir.»
Örneğin Savaşı vekîl tayîn etti bir kimse; Savaş o borçlunun vekîli oldu, ondan sonra. Ben gittim Savaş’a, dedim ki: «Sen örneğin X kimsenin vekîli misin?» «Evet.» «Tamam, benim ona 10.000 lira normalde zekâtım, al bunu.» O da dedi ki «Senin ondan alacağın var mı?» «Var.» «Al 10.000 liraya, da ben senin onun alacağını kapattım» dedi. Bu da bir yol olarak Hanefîler bu yolu da çizmişler.
19. Kardâvî’nin Fetvâsı: Bakara 280 — «Borcu Bağışlamanız Sizin İçin Dahâ Hayırlıdır»
Bir kısmı da bunu normalde — geçenlerde vefât ettiydi Şâfiî fıkıhçısı Kardâvî, Dünyâ İslâm Âlimleri Birliği başkanıydı ya — ehl-i sünnet böyle, o böyle enteresan günümüze ışık tutacak böyle fetvâları vardı; bilhassa Şâfiî’lere karşı, Şâfiî’lerin içerisinde Şâfiî’lere böyle ışık tutacak güzel fetvâları vardı Kardâvî’nin. O Kardâvî’nin fetvâlarına bakarsanız enteresan onun fetvâları var. Onu Hayâtü’s-Sahâbe‘den de dört çiltlik oradan da tanıyabilirsiniz.
O diyor ki — direkt ondan alınma bu: «Eli dar olan bir kimsenin borcunu zekâtla ödeyebileceğinden ve neticede kendisi faydalandığından alacağın zekâta mahsûb edilebileceği görüşündedir. Borçludaki alacaktan vazgeçmeye sadaka ismini vererek bu görüşüne Bakara âyetini delîl getirir.» Der ki Bakara 280: «Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin; bilmiş olasınız ki borcu bağışlamanız sizin için dahâ hayırlıdır.»
Burada «borcu bağışlamanız sizin için dahâ hayırlıdır» âyet-i kerîmesini kendisine ölçü alır. Ve böylece bir kimse normalde borçluysa, o alacaklı o kimseye telefonu kaldırıp veyâhûd da onun yüzüne «Ben bu senden alacağımı zekâtıma saydım; senden alacağım yoktur» dediği anda bu mesele biter diye normalde şey yapıyor — ne o? Hükmediyor.
20. Müslim Hadîsi: Ebû Saîd el-Hudrî Nakli — «Ona Tasadduk Edin»
Bu konuda da bir Müslim’de geçen bir hadîs-i şerîf dahâ var. Resûlullâh devrinde bir adam alışveriş ettiği meyvelerden zarar etti, çok borçlandı. Bunu Ebû Saîd el-Hudrî naklediyor — biliyorsunuz, o da fıkhı kuvvetli bir şahıstır, sahâbelerden birisidir.
Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki: «Ona tasadduk edin» — onun o borcunu bir şekilde tasaddukla ödemesine yardımcı olun, «ona tasadduk edin.» Bu da normalde bununla alâkalı bir hükümme şey oluyor, delîl oluyor.
21. Alacağın Zekâta Mahsûbu İçin Şartlar: Borçlu Aciz Olmalı + Bildirim Yapılmalı + Miktar Netleşmeli
Alacağın zekâta mahsûb edilmesinin şartlarını da oluşturmuşlar:
Bir: Borçlu, borcunu ödemekten âciz olmalıdır. Normalde buradaki aranan şart şu: adam borçlu ama borcunu ödemekten âciz; nisâb miktarı kadar kendisinde para, pul, mal, mülk herhangi bir şey yok. Kimi borçlu var, parası var, pulu var — adam ödemiyor; o zaman ona geçmiyor bu, bakın. Bâzı borçlular var, meselâ adamın parası var, işi var, sermayesi var, işini döndürüyor, ödemiyor. Allâh affetsin — onunla alâkalı ağır hadîs-i şerîfler ve fetvâlar var. O zaman bir, o kimse borcunu ödemekten âciz olacak; o kimse iflâs etmiş, batmış, bir şey olmuş, fakr-ı zarûret içerisinde. Fakr-ı zarûret içindeyse o zaman alacaklı o kimsenin normalde alacağını zekâta sayabilir mi? El-cevap: sayabilir.
İkincisi: Borcun zekât yerine sayıldığı kendisine bildirilmelidir. O kimseye diyecek ki «Ben bu borcu sana zekât yerine saydım. Senin bende çekin vardı, senin bende senedin vardı; al kardeş şu çekini, şu senedini.» Örneğin: «Benim sende alacağım yok. Ben bunu zekâta saydım. Eyvallâh. Benim bu konuda sende alacağım kalmadı.» Bakın, burada o alacaklı borçlusunun yüzüne bunu söyleyecek; ve diyecek ki — veyâ adamın çok borcu var — örneğin diyecek ki «Ben 50.000 lira, 10.000 lira, 20.000 lira sana zekâtımdan düştüm; benden 20.000 lira borcun eksik.» Örneğin, ona söyleyecek bunu.
Ve o kimse söylenen miktar kadar borçtan kurtulmuş sayılacak. Bak, söylenilen miktar kadar — ama hepsi, ama yarısı, ne kadarsa o kadar — borçtan kurtulduğunu sayacak. Diyecek ki «Benim 100.000 lira X kimseye borcum vardı; o kimse 50.000 lirasını zekâta saydı; benim ona 50.000 lira borcum kaldı.» Bu netleşmiş olacak böylece.
Fakir ve miskinlerden olmasa bile o zekât alması uygun olan borçlular sınıfından olacak. O kimse fakir değil, belki de miskin de değil; ama zekât alabilirler, alabilen borçlular hükmünde olursa o yüzden o kimse buna normalde uygun olmuş oluyor.
22. Mîzânü’l-Kübrâ’dan Vekîl Yolu: Fakire Güvenmiyorsan Vekîl Üzerinden Borç Kapanır
Ve fakirin zimmetinde alacağı olan bir zengin bu alacağını bağışlaması hâlinde, o mala âyet zekâtını vermiş ve dolayısıyla alacak zekâta sayılmış olur. O yüzden normalde fakirde alacağı olan, fakirin borcunu vereceğine güvenemiyorsa, güvendiği birini fakire göstererek «Zekâtımı almak ve borcumu ödemek için bunu vekîl yap» der. Zekâtı bu vekîle verir; vekîl de zengine geri vererek fakirin borcunu öder. Böylece hem zekât verilmiş olur, hem de fakirin borcu ödenmiş olur.
Dûrü’l-Yektağ, Mîzânü’l-Kübrâ eserinden alınma bu da.
23. Deprem-Sel Âfeti: Esnaf Alacaklarını Zekâta Saymakla Hem Borçluya Nefes, Hem Kendine Mahsûb
Şimdi bir: ülkemizde bir deprem oldu, depremin üzerine sel felâketi oldu ve nice şehirler yerle yeksân oldu. Oraya mal satan, oraya mal veren tüccarlar, oradaki insanlar da belli bir alacakları muhakkak var. Bunları da biraz onlar için derledim, toparladım. Onlar hangi esnafın neyi, ne kadar gittirir-gitmediğini bilirler.
Böylece onlara bir yol, hem aynı zamanda da bu depremzede bölgesindeki, o bölgedeki insanların da nefes almasını sağlar, rahatlamasını sağlar, psikolojik olarak biraz dahâ kendilerini iyi hissederler. İslâm hukukçuları bu konuda bunun fetvâsını vermişler mi? Evet. Bu yol izlenebilir mi? Evet.
24. Pandemi Sonrası Ekonomik Darboğaz: Bütün Dünyâda Ticârî Kaos — Müslümanlar Birbirine Kolaylaştırır
Pandemiden çıkıldı, toplum içerisinde insanlar zorluk yaşadılar — ticâret yapanlar, alışveriş edenler. Bu birkaç yıldan îtibâren böyle bir zorluk devâm ediyor. Sâdece ülkede değil bütün dünyâ üzerinde bu zorluk devâm ediyor; bunu sâdece ülkemize atfetmek doğru değil. Normalde yurtdışında da, bütün dünyâ ülkelerinde, bir ticârî kaos, ticârî bir sıkıntı var.
Ekonomik bir darboğaz var; bu ekonomik darboğazdan herkes nasîbini alıyor mu? Alıyor. Müslümanlar birbirlerine yardım eden, birbirlerine destek çıkan, zor zamânlarında birbirleriyle kenetlenen bir toplumdur. O yüzden «kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.» E, kolaylaştıralım. Böyle etrâfınızda alışveriş ettiğiniz — ne bileyim — size borçlu olan, bütün sâdece kardeşler için değil, bütün ümmet için söylüyorum.
Bütün bizim Türkiye Cumhuriyeti devletinin hudutlarının içerisinde yaşayan Müslümanlar için söylüyorum. Bizim başımızdan böyle bir âfet geçti; ayrıyetten de dahâ öncesinden süre gelen bir ekonomik âfet var. Bu ekonomik âfetin üzerinde deprem âfeti, onun üzerinde bir sel âfeti.
E, bunun üzerinde dahâ başka — zâten bir terör âfetiyle uğraşıyoruz yıllardan beri — âfet âfet üstüne geliyor; âfet âfet üstüne geliyor. Allâh’ım beterinden muhâfaza eylesin. Önümüzdeki günlerde böyle çok pespembe bir günler olarak görmüyorum ben; sıkıntıların devâm edeceğine, belli problemlerin devâm edeceğine, bu sıkıntılar bu problemlerin içerisinde insanların biraz dahâ zorluk yaşayacağına inananlardanım.
25. Alacağın Zekâta Sayılmasında Üç Yol — En Sahîhi: Doğrudan Para Ver, O da Sana Borcunu Öder
O yüzden ben — biraz kafam çok yerinde olmasa da bu birkaç günden beri kendimi toparlayabildim, böyle yarım saat-bir saat, yarım saat-bir saat — bunları böyle biraz derledim, toparladım. Biraz böyle oruç şey olunca çok fazla da böyle bir şeyin üzerine gidemiyorsun, ama bugün kendimce yeteri kadar bunları toparladığıma inandım.
Aslında dahâ — bunları dahâ önce baktığım eserler vardı; ondan sonra dahâ uzun bunu delillendirebilirdim. Ama birkaç Ramazân ben bunun dersini yaptıydım zâten; o yüzden şimdi de böyle dedim toparlayayım — ama bu zamanda dedim bu lâzım.
Şimdi tekrarlıyorum. Benim ilk kimsede bir alacağım var; o alacaklı olduğum kimse nisâb miktarına kadar paraya mâlik değil. Ben ona karşıma alıp «Senin bana borcun yok, ben bunu zekâta saydım» diyebilirim.
İkincisi: Ben gidip ona, ne kadar benim zekâtım — 10 lira, 20 lira, 30 lira, 50 lira — ben ona zekâtı verebilirim; o da bana «Benim sana borcum var» deyip onu verebilir.
Üçüncü yol ne? O kimseye derim ben kime güveniyorsam: «Ben Savaş’a güvendim. Savaş’ı zekâtı almaya-vermeye, borcunu ödemeye vekîl tayîn et» dedim. O da vekîl tayîn eder; o zaman Savaş’a derim: «Savaş, benim bundan şu kadar alacağım var; ben bu kadar zekât veriyorum sana onun adına.» O da bana borcu ödeyebilir.
Bu üç tâne yol var. Bu üç yolu da bir kimse tercih edebilir mi? Edebilir. Bunun en sahîhi — onu söyleyeyim de — en sahîhi: bunu bütün imamlar bu konuda ictihâd etmişler, birleşmişler, bilhassa Hanefîler. Bunun en güzel yolu şu, en güzel yolu: «Benim Savaş’ta alacağım var. Ben gittim Savaş’a, dedim ki Savaş’ın da nisâb miktarı kadar elinde malı yok. ‘Savaş, al, bu benim zekâtım’ dedim. O da kalktı, dedi ki ‘Al, bu da benim sana olan borcum.’ Borcum bitti mi? Bitti.» Bunun en sahîhi bu. Bakın, en sahîhi bu — karşıdaki borçluya güveniniz var ise, istismar etmeyecekse, istismar etmeyecekse bunu, bunun en sahîhi bu.
26. Borçlu Şüphesi Varsa: Çek/Senet İade + Hanefîler Ticâret Dışı Borca da Hüküm Vermişler
Burası anlaşıldı mı? Ama yok, siz ona ulaşamıyorsunuz, veyâ yakın dâirenizde değil, ne bileyim, uzakta, veyâhûd da bu adam bunu istismar eder mi? Eder. Bunu istismar edebilir mi? Edebilir. Böyle bir şüpheniz var ise, o zaman: «Kardeş selâmün aleyküm — aleyküm selâm. Ben senden şu kadar alacağım vardı. Ben o alacağımın şu kadarını» — örneğin adamın alacağı çok da olabilir — «şu kadarını ben zekâta saydım; o kadarlık senin çekini de gönderiyorum.» Meselâ çeki varsa veyâhûd da senedi varsa.
Hanefîler bunu biraz böyle ticâretin dışına da çıkarmışlar — demişler ki «Adam ticâreten değil de elden borç aldı. Ben dedim ki: ‘Savaş, bana 100 bin lira verebilir misin?’ ‘Verebilirim’ dedi. Savaş bana 100 bin lirayı verdi.» Ticâret değil bu — böyle bir elden borç almak. Ondan sonra ben ödeyemedim. Ben ödeyemeyince Savaş bana dedi ki «100 bin lirayı sana zekâtıma saydım.» Ben de 100 bin lirayı ondan sonra Savaş’a verdim. En ideali bu.
Bakın, ticârette alâkalı olanlarda böyle biraz şer düşmüşler — ticâretle alâkalı olanlara. Ama sonuç olarak o da borçlu, o da borçlular sınıfında konulmuş çoktur. Bunun da ictihâdını vermişler mi? Vermişler. Kardâvî’nin de ictihâdı bu konuda açık mı? Açık. Sonradan gelen ulemâ da bu konuda açmış mı bu meseleyi? Açmış. Bu mesele bu kadarlık yetsin. Bu konuda inceleyip araştırma yapmak isteyenler inceleyip araştırma yapabilirler. Bu mevzûda da söyleyeceğim, konuşacağım bu kadar. İnşâallâh anlaşılmıştır bu mesele.
27. Borçlu Ölmüşse Temlîk Söz Konusu Olmaz: Saymıyorsun
Evet, Ahmet. Öldü — bitti. Bitti. Sayamıyorsun; borçlu öldü o, onu sayamıyorsun. Ölmüş çünkü.
Temlîk söz konusu yâ. Temlîk o adamın eline geçiyor o. Normalde veyâhûd da borçluydu; temlîk etti, sayıyor onu. Sayıyor onu — onun karşısında duruyor çünkü o.
Kaynakça
Âyet-i Kerîme — Sayılı Günler (Bakara 184): «Sayılı günlerdir. İçinizden kim hasta veyâ seferde olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Gücü yetmeyenler için ise bir fakire fidye (yemek) verir. Kim gönülden iyilik yaparsa bu kendisi için dahâ hayırlıdır. Oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için dahâ hayırlıdır.» — Bakara Sûresi, 2/184
Âyet-i Kerîme — Zekâtın Sekiz Sınıfı (Tevbe 60): «Sadakalar (zekâtlar), Allâh’tan bir farz olarak ancak şunlar içindir: Fakirler, miskinler, sadaka işinde çalışan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlar, köleler, borçlular, Allâh yolundakiler ve yolda kalanlar. Allâh çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.» — Tevbe Sûresi, 9/60
Âyet-i Kerîme — Borçluya Mühlet ve Bağışlama (Bakara 280): «Eğer borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin; (alacağınızı) sadaka olarak bağışlamanız ise — eğer bilirseniz — sizin için dahâ hayırlıdır.» — Bakara Sûresi, 2/280
Hadîs-i Şerîf — Cinsel İlişkiyle Oruç Bozma Kefâreti: Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e bir adam: «Yâ Resûlallâh, helâk oldum» dedi. «Niçin?» buyurdu. «Ramazan’da hanımıma yaklaştım» dedi. Resûlullâh: «Köle âzâd edebilir misin?» «Hayır.» «İki ay peş peşe oruç tutabilir misin?» «Hayır.» «Altmış miskini doyurabilir misin?» «Hayır.» Bunun üzerine Resûlullâh ona bir tas hurma verdi: «Bunu fakirlere dağıt.» «Benden fakir kim var?» dedi. «Ailene yedir» buyurdu. — Buhârî, Savm, no. 1936; Müslim, Sıyâm, no. 1111
Hadîs-i Şerîf — Kolaylaştırın, Zorlaştırmayın: «Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.» — Buhârî, İlim, no. 69; Müslim, Cihâd, no. 1734
Hadîs-i Şerîf — Borçluya Tasadduk Yolu: Ebû Saîd el-Hudrî naklediyor: «Resûlullâh devrinde bir adam alışveriş ettiği meyvelerden zarar etti ve borcu çoğaldı. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu: ‘Ona tasadduk edin.’ İnsanlar ona tasadduk ettiler; ama borcunu ödeyecek kadar olmadı. Bunun üzerine Resûlullâh alacaklılarına: ‘Bulduğunuzu alın; bundan başkasına hakkınız yok’ buyurdu.» — Müslim, Müsâkât, no. 1556; Ebû Dâvûd, Akzıye, no. 3469
Hadîs-i Şerîf — İlim Yolunda Olanın Sevâbı: «Kim ilim talep etmek için yola çıkarsa, dönünceye kadar Allâh yolundadır.» — Tirmizî, İlim, no. 2647; İbn Mâce, Mukaddime, no. 227
Hanefî Fıkıh — Temlîk Şartı: Hanefî fıkhına göre zekâtın sahîh olması için «temlîk» şartı vardır — yâni zekâtı alan kimsenin malı bilfiil eline alması ve onun tam sâhibi olması gerekir. Doğrudan borç düşürme temlîk gerçekleşmediği için zekât yerine geçmez; aracı (vekîl) yoluyla halledilebilir. — el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâî’, II/49; Şâ’rânî, Mîzânü’l-Kübrâ, II/121
Yûsuf el-Kardâvî — Borcun Zekâta Mahsûbu: «Eli dar olan bir kimsenin borcunu zekâtla ödeyebileceğinden ve neticede kendisi faydalandığından, alacağın zekâta mahsûb edilebileceği görüşündeyim. Borçludaki alacaktan vazgeçmek ‘sadaka’ ismindendir; Bakara 280 delîldir.» — Yûsuf el-Kardâvî, Fıkhu’z-Zekât, II/621
İmâm-ı A’zam Hâli — Hicrî 80-150: İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (80-150 h.) Hanefî mezhebinin imâmı, fıkıh sistematiğinin kurucusudur. Siyâsî, ekonomik, ictimâî mesâilde detaylı fetvâlarıyla ictihâdın ufkunu açmıştır; ancak günümüzde bu birikim ilâhiyat eğitiminde dahî gereği gibi aktarılmamaktadır. — Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII/323; Zehebî, Siyer A’lâmi’n-Nübelâ, VI/391
Hanefî Fıkıh — Sefer Mesâfesi: Hanefî mezhebinde sefer mesâfesi, ortalama yürüyüşle 3 günlük yol (yaklaşık 80-87 km). Bu mesâfeye çıkan kimseye seferî hükmü gelir, dört rekatlı namaz iki rekata indirilir, Ramazân orucu bozulabilir (kazâya kalır, kefâret gerekmez). — İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, II/2; el-Mevsılî, el-İhtiyâr, I/82
Hz. Ömer İctihâdı — Müellefe-i Kulûb: Hz. Ömer radıyallâhu anh hilâfeti döneminde, İslâm Devleti’nin kuvvetlenip güçlenmesi sebebiyle, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenler (müellefe-i kulûb) sınıfına zekât verilmesi uygulamasını sahâbenin icmâsıyla durdurmuştur. Hanefîler bu ictihâdı kabûl etmiştir. — Serahsî, el-Mebsût, III/9; el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâî’, II/45
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin Ramazân Ayında Hasta veyâ Seferde Olup Oruç Tutmamanın Hükmü ve Alacağın Zekâta Sayılması başlıklı sohbetinden tam detayla derlenmiş ve tez kalitesinde yeniden düzenlenmiştir.
Ek kaynaklar:
- Kur’an-ı Kerim, Nisa 4/59; ihtilafları Allah ve Resulüne götürme ilkesi.
- Buhari, Ahkam, hüküm ve yargı adabı rivayetleri.
- Müslim, Akdiye, hüküm verme ve delil rivayetleri.
- Merğinani, el-Hidaye, Hanefi fıkhının ilgili bahisleri.
- İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar, Hanefi fıkhının ilgili hükümleri.
- Diyanet İşleri Başkanlığı, İlmihal, ibadet ve muamelat bölümleri.
