Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Arabide Fusus Okumaları ·

32. Fususul Hikem Okumaları Muhiyiddini Arabi

Evet. Değerli misafirler. Çanakkale. Onsekiz. Mart. Üniversitesi. Tasavvuf. Topluluğu. Tasavvuf. Vakfı ve. Çanakkale düşünce platformunun düzenlemiş olduğu her ay gerçekleştirdiğimiz bir sosunu kim ok...


Değerli misafirler, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tasavvuf Topluluğu, Tasavvuf Vakfı ve Çanakkale Düşünce Platformunun düzenlediği aylık Füsûs okumalarına hoş geldiniz. Okumayı gerçekleştirmek üzere üstadımız Mustafa Özbağ Efendi’yi davet ediyoruz.

Nûh aleyhisselamın kavmiyle ilgili pasajdan devam ediyoruz. Nûh’un ağzından Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur: “Eğer onları kendi hâllerine terk edersen, kullarını saptırırlar.” Hz. Muhyiddîn ibn Arabî bu konuyu kendi yorumuyla ele alıyor.

Her inancın kendine ait kuralları ve vecibeleri vardır; herkes o kurallara uymayı kulluk olarak nitelendirir. Tabii bu kulluğun kendi içinde merteveleri vardır: bir kimse farz ibadetleri yerine getiren, bir kimse daha fazlasını yapan…

O kimsenin bütün hayat akışını kulluk bilinciyle yönetmesi, oturmasını kalkmasını bu bilinçle yapması gerekir. Bu kulluk bilincinin bir üstü ise ihsan noktasıdır; sûfîlerin meşhur Cibrîl hadisinde geçen “Allah’ı görür gibi ibadet etmek” hâlidir.

Her grubun, her dinin kulluk anlayışı farklılık gösterir; bireylerin de kendi içlerinde farklı anlayışları vardır. Ama herkes kendi öğretisi, istidadı ve kabiliyeti doğrultusunda bir kulluk biçimi içindedir. Kulluğun zıttı, dini emirlerin dışına çıkmak ve onları hiçe saymaktır.

“Ben sizin rabbiniz değil miyim?” ilâhî hitabına rûhlar âleminde bütün ruhlar “Evet, sen bizim rabbimizsin” diye cevap vermiştir. Bu manada bütün insanlar Allah’ın kuludur. Ama tarih boyunca pek çok kimse dinin emirlerinin dışına çıkmış ve kulluk bilincini yitirmiştir.

Hz. Pir burada önemli bir noktada duruyor: delaleti “hayret” olarak nitelendirmesi, konunun merkezindedir. İnsan bir şeye hayret ettiğinde, aniden karşılaştığı şey karşısında donup kalır. Hz. Pir bu delaleti, insanın hakikati görmeden önce yaşadığı bir hayret hâli olarak yorumluyor.

Hz. Pir diğer tefsircilerden bu noktada ayrılıyor. Örneğin Firavun’un son nefeste iman ettiğine hükmetmiştir; “son nefeste imana baktı, kabul etti” dedi. Diğerleri bunu kabul etmedi. Hz. Pir’in yorumundaki delaleti, salt sapkınlık değil, hayretle karışık bir arayış hâlidir.

Eğer bu kimseleri meydanda bırakırsan, gelecek nesilleri de delalete sevk ederler. Ama Hz. Pir bu ayeti yorumlarken “delalet” yerine “hayret” kavramını kullanıyor: bunlar hayrete düşürürler. Bu yoruma göre, o kafirler nefislerinin içinde hayretle kalmış kimselerdir.

Bu hayrette kalanlar hem kul hem rab olurlar kendi içlerinde; ama bir netice veremezler. Sağ kalırlarsa, kendi nefislerinin kulu olduklarını ve nefislerini kendilerine rab edindiklerini görmek zorunda kalırlar.

Allah sonsuz lütuf ve bağışıyla bütün günahları affeder. O zaman niçin ibadet edelim, niçin itaat edelim? Çünkü O’nun sonsuz bağışında bir eksiklik yok, sonsuz lütfunda da. “Ya Rabbi, az söyle, daha az söyle” diyebilir miyiz?

Bu kurallar, O’na dost olmak ya da O’nun dostuna dost olmak içindir. O’nun bir dostuna dost oldun mu hiçbir şeye ihtiyaç kalmaz. “Beş vakit namaz kılıyorum ama kalbim temiz değil” mi, yoksa “namaz kılmıyorum ama kalbim temiz” mi? Bu ikisi arasındaki denge kulluğun özüdür.

Hiçbir hadis kitabı okumadım ama şöyle diyorum: orada kavga ediyorlar. “Bak, içki haram; dansözler, çalgı çengi, vur patlasın çal oynasın — yenilmesi haram kılınan şeyler var.” Bu kişi, haram olan şeyleri sıralıyor.

Ya canım, siz bunlardan vazgeçin kardeşim. Kur’ân’da namaz nasıl kılınacak anlatılıyor. Ama bunlar tarihi birer ibadet şeklidir. Şimdi seni birimsel olarak namazın kıldım daha ne yapacaksın? İşte o zaman rüku, secde, sırat — bunlar zaten namaz içinde varken neyi tartışıyoruz?

“Yanak yanağa durmak haram, başörtüsü yok” gibi kurallar insanlar tarafından uydurulmuştur. Cenâb-ı Hak güzellikleri ishal etmemiştir; aksine insanlığın bu güzelliklere ibret nazarıyla bakması için yaratmıştır. Hazinesini sunmuş, ama o hazinenin kıymeti bilinmediğinde başka bir şekle bürünür.

“Hz. Peygamber çok zeki bir insandı; Bedevî Araplar için kurallar koydu, o kurallar onlara özgüydü” diyenler var. Ne kadar akıllıca bir gerekçe! Ama işte bu tam da Hz. Pir’in anlattığı o delalettir: insanları hakikatten uzaklaştıran bir anlayış.

“İbadet sakıt oluyor” iddiası nasıl oluyor? Bir kişi dedi: “Biz 23 yıldır dinin içindeyiz; peygamberlik dönemi 23 yıl, bizde de 23 yıl geçti, dolayısıyla ibadet sakıt oldu.” Bu akıl yürütme, Hz. Pir’in anlattığı hayret ve delalete tam bir örnektir.

Ezan okununca herkes camiye doğru gidiyor. Bu kimseler oturuyorlar ve diyorlar: “Onlar orusun; bizim daha çok yolumuz var.” İşte bu tam anlamıyla Muhyiddîn ibn Arabî’nin anlattığı o delalettir.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in peygamberliğini ilan etmesi öyle bir hadisedir ki: “Biz azimüşşan, öyle bir Peygamber tayin etmekteyiz” — bu böyle yüksek bir derece. Hadisleri inkâr edenler peygamberi inkâr etmiş olur; bunu Halit Hoca söylemişti.

Delaleti Allah alem doğrusunu bilir. Biz burada Hz. Pir’i yorumlamaya çalışıyoruz; bizimki de doğru olmayabilir. Ama benim kalbime gelene göre: bir kimse rabbânî sırlardan ve işin hakikatinden bahsederken, öbür taraf şerîata aykırı bir şeyle meşgul oluyorsa, bu bir delalettir.

Hak’tan uzaklaşan kimsenin söyledikleri kullanılmaz olur. Çünkü “fücur” kelimesinin kökü olan şehvet gücü yüksek kimse, o şehvet gücünü bir kenara bırakıp Hak hakkında konuşamaz; konuşmaya kalkışınca da gerçek manada bir söz ortaya çıkmaz.

Allah’ın sıfatlarıyla ilgili konuşulmaya çalışılır; ama Hakk’ın, bir kimsenin kalbine verdiği özel ilham, o kimsenin kalbinde kalması gerekirken dışarıya vurulunca “fecir” sahibi olunmuş olur. Bu sırrı açığa çıkarmak, insanları hayrette bırakmaktır.

“Kıyametin ne zaman kopacağını bilmiyorum” demeyip, “Kıyamet şu tarihte kopacak” diyen kimse, söylenmemesi gereken bir şeyi söylemiştir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kıyametin vaktini söylememiş; sahabeler de geçmiş peygamberler de bunu söylememiştir.

Kıyametle ilgili bir rüya gördün ya da kalbine bir şey geldi; onu söyleme hürriyetin yoktur. Söylersen örtülmüş bir şeyi açığa çıkarmış olursun. Bu, delalete sebebiyet verir.

Delalete ne sebep olur? Bazen sûfîlere karşı yorumsuz ve hareketsiz kalınmıştır. Bir kimsenin üzerinde tecelli eden isim anlaşılmadan ona müdahale etmek yanlış olur. Delalete düşüren durum, işin başını mı, ortasını mı, sonunu mu gördüğüne bağlıdır.

Fususul Hikem Okumaları Muhiyiddini Arabi Hakkında.

Sebep oluyor dur bakın ikiside insandır. İkisi de kuldur neresi insanların delaleti ne sebebiyet verir birisi insanların hidayetine sebep verir delalete ne sebebiyet verir üzerine. Moon. İsmi. Şerifi tecelli etmiştir bu düğüm. İsmi. Şerifi hak mıdır, evet hidayete sebep olan el hadisi şerif onun üzerinde tecelli etmiştir el hadisi şerif hak mıdır, evet vurdu ne sıfatta cana bakın mıdır, evet velayetten. İbn arabî Hazretlerinin. Vahdeti. Vücut düşüncesine göre. İkisi de vücudumu içerisinde tecelli eder mi, evet su filan belli bir noktadan sonra bu işi zevkine bakarlar bunu avvanın zevkine bakması mümkün değildi adam mı el. Hadi ism-i. Şerifi’nin altına girip hidayetine sebep olmak ister herkese, ama normalde. O kimseniz işte bakın. Burada cebriye bazen ara bilgilerin bir kısmı cebriye kayar.

Cebriyye’ye kayışın sebebi şudur: sûfî kendi üzerinde Muzill isminin tecelli ettiğini görünce, belki o kimsenin istidadı Hâdî değildi; Muzill onun üzerinde tecelli etti ve o da bunu hakikatin tamamı sandı.

O kimse bunu faş etti, dedi ki “Sen de el-Muzill ismi tecelli ediyor.” Ama Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem amcası Ebû Cehil’e “Sende Muzill ismi tecelli ediyor, seninle uğraşmam” demedi; aksine ona da davet etti.

Bazılarının üzerinde Hâdî ismi tecelli eder; ama o bunu beklemeksizin herkese nasihat etmeye çalışır. Allah’ın o kimse üzerinde hangi ismin tecelli ettiğine bakmaksızın cezalandırmaya kalkar. Oysa bir üstâd işin sonunu görürse müdahale etmez.

Birisi için işin ortasını görür, birisi için başını görür. İşin sonunu gören “bu kadar” der ve müdahale etmez, değiştirmeye çalışmaz. Bu da bir yoldur. İşin sonunu gören ile başını gören aynı tutumu sergileyemez.

“Kalem kurudu, yazıldı bitti, değişmesi mümkün değil” denilir. Ama Hz. Peygamber bu noktada şöyle dedi: “Kalemin cızırtısını duydum, Cebrail: bu kalemdir, kıyamete kadar olacak şeyleri yazar. Yazar, bozar.” Hem yazar hem bozar; bu ikisi arasındaki gerilim anlaşılmadan kader meselesi çözülemez.

Yazar, bozar; bu zevki içselleştirmek, ama dışarı vurmamak, açığa çıkarmamak gerekir. Bunu açığa çıkarırsan, söylenmemesi gereken söylenmiş olur; insanları hayrette bırakırsın. Delalete yol açan işte bu tür faş etmelerdir.

Çabalar sana derler: “Siz tevekkül edin.” Öbür tarafta ise “Siz neden kendinize eziyet ediyorsunuz? Allah’a bu kadar ihtiyacı yok” deniyor. Her iki taraf da kendi doğrularından konuşuyor; ama bir yerde buluşamıyorlar.

Oruç tutarak Allah’a yaklaşacağını düşünürken, bir ses “Namaz ve oruç mu? Allah’ın senin orucuna mı ihtiyacı var? Bırak orucu” deyince, o kimse hayrette kalır. Ne oldu? Delalet, hayret olduğu içindir.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu noktada şöyle buyurdu: bir müddet sonra Nûh aleyhisselamın kavmine artık ikaz ve irşadda bulunmayı bıraktı; her şeyiyle gemi yapmaya başladı. Artık o işle meşgul oldu.

Peygamberler arasında bazılarını diğerlerinden üstün kıldık. Nûh aleyhisselamın kalbine bir ilham geldi: “Bunların hiçbirisi iman etmeyecek.” Bu ilhamla dua etti; ilâhî takdir netleşti.

Nûh aleyhisselamın oğlu bir tepeye çıktı, sular oraya da yetişti; bir başka tepeye çıktı, sular yine yetişti. Sonunda çocuğunu kucağına aldı, sular kucağına kadar çıktı. Çocuğunu ensesine oturttu; sular çocuğun başının üzerine çıktı.

Kalbine ilham gelince dua etti: “Bunların içinde iman edecek kimse kalmadı; hepsinin kalbi mühürlenmiş, imanın kapısı kapanmış.” O zaman “Yeryüzünde hiçbirini bırakma; hepsini helak et” dedi.

Kendi nefislerine riayet etmeyenler, nefislerini kendilerine rab edinenler fâcir ve kâfir noktasında durmaya devam ederler. Bu her çağda olagelmiştir; bugün de bu hal devam ediyor ve devam edecektir.

Her daim böyleleri insanları delalete, tırnak içinde hayrette bırakmaya devam edecekler: “Filancanın rızkını ben artırdım, filancanın başından belayı ben kaldırdım, şöyle şöyle oldu, biz yaptık” gibi iddialar. Bu delalettir.

“Rabbim beni, annemi, babamı…” diye başlayan dua Nûh aleyhisselamın duasıdır. Bu bedduanın ardından “benim üzerimden tecelli eden her şeyi senin sıfatlarına bağlıyorum” anlamı çıkar. Benliğini O’na yüklüyor.

Hz. Muhammed Mustafa’nın günde yüz kez Allah’a tövbe ettiği rivayettir. “Beni ört, benimkinin görünmesini istemiyorum; benim hürriyetim kalmasın, sadece senin sıfatların görünsün” diye dua ederdi. Kendi payını sıfırlamak istiyordu.

“Kadrim bilinmedi, örtüldü kadrimi tam tanımlayan kimse olmadı” dedi. Bu ne kadar derin bir sözdür. Allah da buyurur ki: “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.” Kul bu sözü söyleyince, aynı zamanda Hakk’ın o kul hakkındaki hükmüne boyun eğmiş olur.

Kendisini helakete teslim etmek, kendisiyle alakalı hiçbir şey görmemek — bu, yüksek makamların hâlidir. Allahu alem. O yüzden Hz. Pir ne yapıyor? Her şeyden, her zamandan ve her mekândan soyutlanarak o büyük sırrı taşıyan kimselerin hâlini anlatıyor.

Sufilikte zirve nokta budur: kendi benliğini görmemek. Gören göz, duyan kulak, tutan el, yürüyen ayak O’nun olmak. “Benim evime giren kalplerimi sokulanlar için dua et” hadisi bu makama işaret eder.

Bir peygamberin kalbine gelen bütün ilhamlar, kötülük namına bir şey içermez. Ama ilahiyatlarda “peygamberlerimizin küçük günahları vardır” gibi bir öğreti var; bu ayetlere aykırı yaklaşımın dinin içine nasıl girdiğini anlamak gerekir.

“O hevâ ve hevesinden konuşmaz; o yalnızca vahyedilene uymaktadır.” (Necm 3-4) Kimse Hz. Muhammed Mustafa’nın günah işlediğini iddia edemez; bu iddia bu ayeti inkâr etmek demektir. Bu tür bir inkâr, küfürdür; tecdit-i iman ve tecdit-i nikâh gerektirir.

Hz. Muhammed Mustafa’nın günah işlediğini söylemek, pek çok ayeti inkâr etmektir. Allah muhafaza eylesin; ne yazık ki bu öğreti ortaokul ve lise çocuklarına, yeni mezun ilahiyat öğretmenleri tarafından verilmektedir.

Hz. Pir’in buradaki yorumuna göre: kalbime gelen zâtî ve sıfatsal tecelliyâtları ört, mağfiret et, onları dışarı çıkarma. Onları dışarı çıkarırsan, insanlar bu sırlara ulaşamadan hayrette kalır.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu ayeti okuyunca sahabe çok etkilendi: kalpten geçenlerden de sorumlu olacaklarını zannettiler, yıkıldılar. Birbirlerine sormaya başladılar. Hz. Peygamber “Hayır, bu mânâ değil” diye açıkladı.

Hz. Pir diyor ki: kalbime gelen, nefsin en kötü duygularından biri bile olsa, “Ya Rabbi, beni affet; bu Muhammed ümmetine indirilmiş olan kelimeyle beni mağfiret et” diyorum. Kalbe gelen her şeyi O’na havale etmek budur.

Zâlimler var; eğer bu dünyada sen onlardan duayı sakınırsan, o zâlimlere yardım etmiş olursun. O zâlimlere helak dua etmek, Muhammedîlerin nazarında bir rahmettir; çünkü onlar haklarını yiyip nefislerini bilmez hâle gelmişlerdir.

Perdeden perdeye, hayretten hayrete geçenler kendi nefisleriyle alakalı herhangi bir bilgiye sahip değildirler. Çünkü büyük velîler bilirler ki, Allah’ın zâtından başka her şey geçicidir.

Herkesin yüzü ondan tecelli etmiştir; o kimse bakar, bütün yönlerden Allah’ın tecelliyâtı görür. Tıpkı bir insanın yüzünü gördüğümüzde onu tanımamız gibi; Allah’ın zatını bilmek de böyledir — tecelliyâtından tanınır.

Kimliklerimizde fotoğraf var; o fotoğrafta sadece yüzümüz görünür ve biz bu fotoğraftan tanınırız. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak da zatını değil, sıfatlarını ve isimlerini tecelli ettirerek bilinir. “Her helak O’nun yüzüdür” demek bu mânâyadır.

Bu kendi nefsini gördüğü yerde bekçi kalmaz. Ama az önce söylediniz: sufiliğin zirvesi, Allah’ın zatında yok olmayı istemek. Bu ikisi nasıl bağdaşır? “Seni tanımadılar, beni de tanımasınlar” noktasında bir örnek verdiniz.

“Sen kendini nasıl gizlediysen, beni de öyle gizle” demesi, Allah’ın zatında ve sıfatlarında kendini yok etmek istemesidir. Belki bunun üstünde daha farklı bir makam vardır; Allah daha iyi bilir.

Bir kimse dua edemiyorsa Allah’ı zikretsin, Allah onun ne ihtiyacı varsa verir, öğretisi var. Ama burada bir ikilem oluştu: Allah’ı zikrederken aynı zamanda bir şey istiyor muyuz? Bu ikisi çelişiyor mu?

Kendi cüz’î iradeleri dışında bir isteme vardır onların; istememeleri de kendi cüz’î iradeleri dışındadır. O sûfîde Allah’ı zikrederken kalbine gelen bir perdeden bir istek ya da dua belirirse, bu perde huzur içindeyse sükun içindedir; değilse bir sıkıntı işaretidir.

Kutupların sağındaki ve solundaki kimseler farklı konumlardadır. Kimileri müdahale noktasındadır; bu Allah için en değerliler arasındadır. Hangisi zamanın kutbudur? Hepsinde cem olmuştur belki; Allah alem.

O kimsenin yüzü O’nun yüzüne dönüktür; yüzü O’nun yüzüne dönük olduğundan kendi nefsinden çok habersizdir. O’na dönmek, kendi nefsinden habersiz olmayı gerektirir.

Bir kimse fücur işlerim diye korkmaz mı? Sâfiye makamına yakın olan kimsenin aklına bu gelir mi gelmez? Çünkü sıfatsal tecelliyât onun üzerindeyse, sarhoş gibi olur; benim haberim yok bundan da olabilir.

Sonra bir başkası gelecek; o da ayrı bir yol anlatacak. Kim dedi ki “mutlak doğru şu an” diye? Kur’ân var, Sünnet var; ama bunların her çağda taze bir anlatımı gereklidir. Hz. Mevlânâ gibi: “Bugün yeni şeyler söylemek lazım.”

Hz. Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri herkesin gittiği yoldan gitmemiş, farklı bir açılım yapmıştır. Bunun için küfürle yargılanmış; ama bence o farklı bir yol izlemiştir. Bu yolu anlamak ciddi bir ilim ve irfan ister.

Hz. Pir’in “Mümin erkekleri de affet, mümin kadınları da affet, evine girenler için dua et” sözü Zâhir noktasında şunu demek: o evden içeri kim girdiyse, onları affet. Ama bâtın noktasında, kalbe giren her tecelliyâtı affet, ört.

Bir kimsenin kalbine zâtî tecelli yapılmış, sıfatsal tecelliyât gerçekleşmiş ise bunu bilmesi lazım. O zaman zaten sıfatsal tecelliyât bu noktada mümin erkek ve mümin kadın olarak tecelli eder.

Kalb ev hükmündedir. “Sen benim kalbime gir” dersin; ama aklımdan, nefsimden, zâtî ve sıfatsal tecelliyâttan onu arındır. Evim kalbimd, sen oraya gir; giren her şeyi affet, ört.

“Benim üzerimden komple kaldır ki, sadece senin sıfatların görünsün; kimse kadrim ve kıymetimi bilmedi. Senin kadrin ve kıymetin de insanlar tarafından tam bilinmediğine göre, benim de tam bilinmememi diliyorum.” Bu, en derin tevazu hâlidir.

O kimse bakar; kendisiyle alakalı yüz binlerce tecelliyât var; hepsi doğrudur, hepsi haklıdır. Bu tarafta dua eden de haktır, öbür tarafta duran da. Denizde yüzen de, dağda güneşte ısınan da; hepsi kendi hâliyle O’nun tecelliyâtındadır.

Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır. Neden? Çünkü bir kimsenin yol göstericisi yoksa, üreticisi yoksa, öğreticisi yoksa, şeytanı şeyh edinir. Bir yerden Cenâb-ı Hakk’ın öğretisi alınmazsa o boşluğu başkası doldurur.

Nefsini rab edinen kişi “Ben de kendi rabbimin tecellisinin altındayım” der; nefis her şeyi söyletir. Ama önemli değil; onlar zaten hak ve hakikate uygun sözler kullanırlar ki, biz de zaten bunların kurgusunu biliriz.

Ondan sudûr edecek olan Kur’ân ve Sünnet’e aykırı değildir. Ondan oruç tutmayanların tutmadığı için azap göreceğini söylemez; Allah’ın haram kıldığını helal demez; içki içerseniz helal olur demez. Kur’ân ve Sünnet dairesinin içinde kalır.

O kimse Allah’a hakkıyla kulluk edemez. Ona ne kadar kulluk edersen et; kadrin ve kıymetin bilinmesiyle bağlantılıdır bu. O kimsenin kulluk bilincini sadece ibadete bağlamıyorum; genel kulluk bilincine bağlıyorum.

Sûfîliği sadece ariflik olarak görmek ve zâhidliği görmemek doğru değildir. Kulluğun hem bâtın hem zâhir boyutu vardır. Hem bilen hem de kulluk bilinciyle yaşayan kimse, o bütünlüğü taşır.

O kimsenin kulluk bilincinin zirvede olması demek, hadis-i şerîfte geçen “göremezsen de O’nun seni gördüğünü hissederek yaşamak” hâlidir. Bu zirvenin bir alt noktasını ben âşıklık olarak görüyorum; aşığın yönünü sevgiliye çevirmesi böyledir.

O sevgilini her daim takip ettiğini, izlediğini hissetmek — bunu görmek mümkündür. Hz. Muhammed Mustafa’dan başlayıp en son halkasına kadar bu anlayıştan örnekler bulmak mümkündür; çünkü Allah’ı zikredenler için Hz. Peygamber en güzel örnektir.

O kimse kendisinden hiçbir şey görmez. Onun yüzüne dönmek, kendi yüzünü unutmak, kendi yüzünü görmemek demektir. Çok parlak bir ışığa baksanız kendi yüzünüzü göremezsiniz; aynaya bakarsanız kendi yüzünüzü görürsünüz. İşte bu farkı anlamak, kulluk bilincinin derinliğini anlamaktır.


Kaynaklar

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — Sohbet Kaydı


Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet serisinden derlenmiştir.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, İhsân, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Tevekkül, Hayret. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı